|
 |
“Fetih”
kaldıracının kapitülasyon sarmalını hazırladığı, çağcıl
gelişmelere yüz çevirmiş Osmanlı İmparatorluğu, Sevr
Andlaşması ile (19 Ağustos 1920) tükenişini ilan ediyordu.
Buna
karşılık, öncü kadrosunun dağarcığında –geciktirilmiş-
“aydınlanma” bilincinin de taşındığı Kuvay-ı Milliye
hareketi, “güçle, hak edişle ve eylemli” olarak bir
ulusun bağımsızlığını Lozan’da (24 Temmuz 1923)
belgeliyordu. |
Sevr, bir
tükenişin senedidir.
Lozan ise,
Sevr’e giden sürecin tarihsel izlekteki yeni bir aşaması
olmaktan öte, “biçilmiş” tarihi aşan bir devrimsel gelişmenin
adı ve andıdır.
Bu iki olgu aynı
toplumu ilgilendirse birbirine taban tabana zıttır; tamamen
asimetriktir.
Bu gerçeğe
karşın şimdilerde Lozan ile Sevr karşılaştırılmaya, dahası yer
yer Sevr’in “erdemlerinden” dem vurulmaya kalkışılıyor…
Sevr; kaygılı
tebaanın kör itaatine dayalı bir monarşinin erki/gücü, birden
çok hukuk-ticaret-siyasal katılım kurallarıyla üleştirmesi ve bu
düzenin denetimini tümüyle yabancıya ihale etmesinin
sonu(cu)dur.
Çivisi çıkmış
bir ülkenin boğazlarına kadar Galata bankerlerine duçar oluşunun
tablosudur.
Oysa, Lozan
sürecinden Türkiye Cumhuriyeti’ne giden yol: ulusal varlık
bilincine dayalı, eşitliği özgürlüğün, özgürlüğü de ‘bütünlüğün’
temeli sayan ve tüm kurallarıyla halk egemenliğinin önünü açan
bir çağdaş yapılanmanın yoludur.
Kuruluş
böyledir… Ancak, Kurtuluş Savaşımız öncesi Anadolu’da (Doğu’da
Ermeni, Batı’da Rum, diş artığında da Türk devleti) düşleyenler
“yüzlerce yıllık kapanmamış hesapları”nı dayatmaya
yeminlidirler.
Belli ki o
hesabın boşa çıkmışlığı halen bazılarını incitiyor..
Öylesi
gerektiğinde: Musul konusunda olduğu gibi; “ne anlar o Kürtler
plebisitten” diyenler, Batı Trakya’nın yaşam gerçeğinin
halkoylamasına sunulmasından- belki de Hatay’ınkine benzer bir
sonucun- falcılığını yaparak kaçınanlardır.
Şimdilerde ırk,
din, dil olgularını manipüle ederek, Türkiye’mizi emperyalizmin
sömürü alanında tutsaklamak iştahı iyicene kabarıyor…
Eğitim
birliğinin zayıflatıldığı, teknoloji ile modernizmi ayrıştırmış
anlayışın dal budak saldığı, “az gelişmiş” yörelerimizde
ekonomik sorunlar üzerinden siyasi rantlar yaratıldığı bir
dönemde “Lozan ölüyor, Sevr hortluyor mu?” denilebilir.
Ancak ben,
dağarcığında ulusal-varlık bilinci bulunduğuna inandığım
halkımızın bu tür gelişmelere direneceğine inanıyorum.
Emperyalizme
karşı ilk uyanan bu Ulus, günümüzün yeni-emperyal açılımlarına
karşı da en son uyuyacak olandır.