
Efsaneye göre onu bir köstebek bulmuştu ilk. Deniz köpüğüydü
adı, lületaşı oldu sonra. Yerin altından çıkıp ustaca işlendi,
gönüllere taht kurdu.
Bizler soluk renkli dört duvar şehirlerimizde serin mavi
hayaller kurarken, Anadolu'nun bir köşesinde deniz köpüğünden
düşlere dalar kara, beyaz demeyen ustalar. Yerin altında
saklanır ay parçası deniz köpüğü, ta ki birgün ustasının elinde
beden buluncaya değin.

On bin yılı aşkın geçmişiyle Eskişehir, Sakarya nehri
(Sangarius) ile Porsuk Çayı'nın (Tembris) çevrelediği verimli
topraklarda, bir yandan günümüz Türkiyesi'ne kaliteli kentleşme
örneği sergilerken, diğer taraftan pipo kültürü ve bezeme sanatı
açısından dünyanın en değerli minerallerinden biri olan 'deniz
köpüğü'ne (lületaşı) hak ettiği değeri yeniden kazandırabilme
gayretini sarf ediyor.

Kentin güneyindeki tepelerde sit alanı olarak korumaya
alınmış Odunpazarı semti, ahşap süslemeli, cumbalı evleri,
kıvrımlı yolları, çıkmaz sokakları ile deniz köpüğü
sevdalılarını içine çeker. Etaplar halinde sürdürülen
restorasyon ve kentsel dönüşüm çalışmaları sonucunda, bir
zamanlar metruk halde yıkılmayı bekleyen tarihi Atlıhan, artık
avlusuna bakan atölyelerde hayalin ve maharetin bembeyaz
köpüklerde anlamlı çizgilere dönüşmesine tanıklık ediyor.
Deniz Köpüğü mü
Lületaşı mı?
Eskişehir'de beşbin yıldır deniz köpüğüyle hayaller
demleniyor. Uygur Türkçesi'nden günümüze ulaşan biçimiyle 'Taloy
Köfigi' yani 'Deniz köpüğü' adı, birçok yabancı dile bu
anlamıyla çevrilmiş ve yaygın olarak 'Meerschaum' olarak anılır
hale gelmiştir. Bilim dünyasındaysa, mürekkepbalığının 'sepio'
kemiğine benzetilmesi sebebiyle, yine denizden gelen ilhamla
'sepiolit' olarak adlandırılır. Deniz köpüğünün lületaşı adıyla
benimsenmesi, Osmanlı toplumunun tütünle tanıştığı 1600’lü
yıllara rastlar. Kolay işlenebilirlik, yüksek emicilik ve
hafiflik gibi nadide özellikleriyle 'çubuk' denilen zamane kil
lülelerin yerini almış ve ilk pipoların işlenmesinde
kullanılmaya başlanmıştır. Işığı adeta içine hapseden bu değerli
taş, bir yandan dünyanın en iyi pipo malzemesi olarak nam
salarken, diğer yandan keyif içindeki zihinlerde 'Lüle' ile
özdeşleşerek 'Lületaşı' adını alır.
Yumuşacık Bir
Mineral
Lületaşı, sanki canlı bir organizmaymış hissini uyandıran
doğal bir davranış tarzına sahiptir. Bilimsel anlamda, magnezyum
hidrosilikat bileşiminde alkali bir mineraldir ve düzensiz
bağlanmış kristalleriyle mikroskobik süngersi bir doku
oluşturur. Yerin farklı katmanlarında irili ufaklı yumrular
halinde bulunan lületaşı, oluşumunu sağlayan zeolitik su ve
tepkimeler dolayısıyla, çıkarıldığında nemli ve yumuşaktır.
Kolayca ve incelikle yontulabilir. Doğrudan veya işlendikten
sonra kurutulan lületaşı, kaybettiği nem oranında hafiflerken,
fiziki etkilere karşı direnç; sıvı ve gazlara karşı yüksek
emicilik özelliği kazanır. Kurutulmuş lületaşı suya konduğunda
kısa sürede yeniden doğal yumuşaklığına kavuşur.
Bir Yeniçeri
Keyfiydi
Yüzlerce yıllık lületaşı işlemeciliğimizin tarihi serüveni,
günümüzde sahip olduğumuz çoğu yeraltı cevherinin hazin
işletmecilik hikâyeleri ile neredeyse özdeştir. Osmanlı
tarihinin baş aktörlerinden olan Yeniçeriler, 1683 yılında
Viyana kapılarına dayandıklarında kuşatmadan umduğunu bulamasa
da, muharip faaliyetlerden arta kalan zamanlarda tüttürdükleri
lületaşı çubuklar sayesinde, farkında olmadan hayli yüksek
hacimli uluslararası lületaşı pipo sektörünün doğmasına sebep
olurlar. Çok kısa zamanda talebi karşılamak üzere, lületaşının
tam kapasiteyle ham olarak ihracatına başlanmıştır. İhraç
edilmeden önce, çırpma, saykal, kaba alımı, arış, perdah,
tandırlama, ıslak aba, ovma, yağlı aba, parlatma, tasnif ve
kutulama (sandıklama) işlemlerinden geçirilmek üzere birçok
atölye kurulur. Avrupa'dan gelen ham taş talebinin ulaştığı
boyut, Eskişehir'den başlayarak İznik, İstanbul, Sofya, Belgrad,
Budapeşte üzerinden Viyana'ya uzanan 'Lületaşı Yolu'nun
oluşmasını sağlar.
Deniz Köpüğünün
Yolculuğu
Lületaşı sanatçısının eline aldığı her bir taş bambaşka bir
hikâye, bir öncekinden farklı bir mücadele anlatır. Kendini
uysalca ustasının eline teslim etmiş olsa da, fazladan bir bıçak
dokunuşu ile beyaz altına işlenen tüm emek uçup gidebilir.
Ustalığın temel sırrı ustanın elinde yetişmekte saklıdır. Pipo
dışında, satranç takımı, büst, rölyef, bilezik, kolye, küpe ve
benzeri aksesuarlarda da zarafetini sergileme imkânı bulur.
Sanatçılar, özgün olarak biçimlendirdikleri yaklaşık elli çeşit
bıçak ve benzeri alet çeşidiyle lületaşı üzerinde her türlü
bezeme hünerini şekillendirebilirler. Taşın en az fireyle
değerlendirilmesi için doğal biçimine ve cinsine en uygun model
seçilir. Bedenine kavuşan lületaşı dolaylı ısıtmayla uzun sürede
kurutulur ve en küçük kusuru gösterecek mükemmellikte çok ince
zımparalanır. Beyazlatılmış ve yeteri kadar ısıtılmış balmumuna
batırılarak cilalandıktan sonra yüzeyden itibaren sıcak balmumu
emdirilmiş lületaşı eserler ovularak parlatılır. Sonunda ışık ve
gölgenin, üzerinde en cilveli oyunlarını oynadığı lületaşı, tüm
görkemi ve benzersiz fildişi görünümüyle kendine yaşam ortağı
bulmaya hazırdır.
Dünyada Lületaşı
Üretimi
Bugün aralarında ABD, Avusturya, Hollanda, Belçika ve
Almanya'nın bulunduğu birçok ülkeye yılda en az 1-1.5 milyon
dolarlık lületaşı ihracı gerçekleşiyor. Türkiye dışında
Yunanistan, İspanya, Rusya, Fransa, Fas, ABD, Madagaskar ve
Kenya'da da lületaşı ve benzeri minerallerin üretimi yapılıyor.
Dünyanın beyazlık, hafiflik ve verimlilik yönünden en kaliteli
sepiyolit mineraliyse Eskişehir'dedir. Bu sebeple deniz köpüğü
ya da lületaşı adı kullanıldığında, anlatılmak istenen mutlaka
‘Eskişehir taşı’dır. Eskişehir'den geçen fay hatlarının ve buna
bağlı kaplıca oluşumlarının bu bölgedeki taşın kalitesini
artırdığı düşünülüyor. Eskişehir civarında Nemli, Yakaboyu ve
Karatepe bölgeleri başta olmak üzere yerin 380 metreye kadar
muhtelif derinliklerinden lületaşı çıkarılıyor.
Çoban ile
Lületaşı Efsanesi
Pipoları kadar meşhur bir de efsanesi vardır lületaşının. Bu
nadide taşı ilk bulan ve bu taşın yeraltı yolunu ilk ortaya
çıkaranın bir köstebek olduğu söylenir. Bir gün genç bir çoban,
Karatepe yöresindeki köylere gider. Yorgun düşünce oturup
azığını çıkarır ve yemeğini yemeye başlar. O anda, bir
köstebeğin beyaz beyaz taşları delikten dışarı çıkardığını
görür. Çoban taşlardan birini çakısıyla yontmak için elini alır.
Ama ilk çakı darbesiyle taş birdenbire ay parçası gibi güzel bir
kıza dönüşüverir. Dile gelen güzel kız “Ey ademoğlu! Bana nasıl
kıyarsın!” diye kızarak köstebeğin açtığı delikten içeri girip
gözden kaybolur. Büyülenen genç çoban, kızın peşisıra deliğe
dalar. Günler geçer ama çobandan bir daha haber alınamaz.
Köylüler onu yerin yedi kat altında bir daracık kuyuda elinde
sımsıkı tuttuğu bembeyaz taşlarıyla bulurlar.

O günden beri her lületaşı parçasında, çobanın ölümüne
sürüklendiği sevdanın izlerini görürmüş köylüler. Lületaşını
işleyenler, yedi kat yerin dibinden deniz köpüğünü çıkaran
köstebeği sanatlarının öncüsü ve piri olarak kabul ederler.