|
İtalya’nın Perugia şehrinde
"Mustafa Kemal gibi" düşünmek....
Utku Oğuz
On üç senedir iş bağlantılarım olan ve
bir süredir de yaşamakta olduğum İtalya’da geçenlerde bir dostum orta
İtalya’nın tarihi kentlerinden Perugia’da o yörenin önde gelen
insanları tarafından kurulmuş amatör bir felsefe ve tarih kulübünün
toplantısında benden “1918-1939 arası Türkiye
ve Atatürk Reformları” konulu bir konferans vermemi istedi.
Ben elbette ki esas işi tarihçilik olan
bir kişi değilim; ve bu kulübün üyelerinin hiç birisi de profesyonel
tarihçi değil. Ancak ben şahsen yıllardır gittiğim her değişik ülkede
Atatürk’ten ve onun ilkelerinin evrenselliğinden bahsetmeyi alışkanlık
haline getirmiş ve bununla da yabancı tanıdıklarım arasında ün salmış
birisi olduğum için, bu kulübün başkan yardımcısı İtalyan dostlarımdan
bir tanesi beni bir gün arayarak “Şu hayranı olduğun ve her
karşılaştığımızda bana anlatıp durduğun Atatürk’ü bizim klüp üyelerine
de bir gün anlatır mısın?” şeklinde bir teklifte bulununca hiç
tereddütsüz kabul edip hazırlıklara başladım.
Bunun için internet üzerindeki mevcut
Atatürk fotoğraf kütüphanelerini tarayarak elde ettiğim fotoğrafları
da bilgisayarıma kaydettim ve bir projektör kanalı ile bunları da
göstererek görsel destekli, bol fotoğraflı bir saatten fazla süren bir
sunuş yaptım. Atatürk’ün hem kişiliğini hem de hemen hemen tüm
reformlarını arkasındaki sebepleri ile birlikte açıklayan bir sunuşu
18 Mayıs gecesi gerçekleştirdim. Sunuşum klüp üyelerince dakikalarca
alkışlandı.
Sunuşun bitiminin ardından soru ve
yorumlara sıra geldiğinde o gece orada benim gibi konuk olan yaşlı bir
Norveç'li bey:
“Norveç Dilinde -Mustafa Kemal gibi
düşünmek-"
diye bir deyim vardır; herhangi bir
problem karşısında çözümü imkansız olduğu düşüncesi ile hemen
kestirmeden teslim olma eğiliminde olan; ne yapıp edip bir çözüm
üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh
ve zihin tembeli kişilere söylenir bu söz...
Bu tip insanlara derhal.-Hayır
yanılıyorsun bu problemin mutlaka bir çözümü olmalı; BİRAZ DA
MUSTAFA KEMAL GİBİ DÜŞÜN !...deriz...” diye sözlerine başladı ve
şöyle devam etti;
“Ancak sizin bu geceki sunuşunuzdan
sonra bu sözün arkasındaki anlamı çok daha derin bir şekilde kavramış
durumdayım; bu güzel fotoğraflar eşliğinde yaptığınız sunuşunuz bana
bu yaşımda bir şey daha öğretti; yani benim ana dilim olan Norveççe'ye
yerleşmiş olan eski bir deyimin arkasındaki gerçek ve derin anlamı!..
Size bunun için minnettarım....”
Elbette ki benim amacım oldukça ileri
yaştaki bir Norveçli’ye diline yerleşmiş olan bir deyimin nerden
geldiğini öğretmek değildi; ama Norveç diline yerleşmiş böylesi bir
deyimin olduğunu öğrenmek bir Türk olarak kuşkusuz beni de son derece
duygulandırmıştı...
(Aynı anda aklımdan “başka çare yok”
diye IMF’ye el açan; yalvaran günümüz Türkiye’sinin hali geçti...İçim
burkularak....)
Bir saati geçen sunuşun sonrasında gelen
sorular arasında, Türklerin tarihindeki belki de en önemli rolü
oynamış olan bu deha kişiliği yurtdışında bunca senedir hiç
anlatmadığımızı açıkça kanıtlayan basit soruların yanında, Atatürk
realitesi ile o akşam hayatında ilk defa bu kadar yoğun olarak tanışan
insanlar açısından çok ilginç sayılabilecek sorular da geldi.
Özellikle KÖY ENSTİTÜLERİ olgusu müthiş
ilgi çekti; bu konu ilgili bir çok soru gelirken “pekiyi 1950’den
sonra neden her şey altüst oldu?”, türünden ilginç sorulara da muhatap
olduk.
Ancak benim en çok ilgimi çeken
yorumlardan birisi ise sonradan duvar süslemecisi olduğunu öğrendiğim
bir kişiden geldi; “Ben çok uzunca senelerdir bütün dünya ülkelerine
uygulanabilecek evrensel bir çağdaşlaşma modeli oluşturulabilir mi?
Eğer evet ise, böylesi bir model hangi ögeleri içermelidir diye hep
düşünmekte idim. Ama sizin bu akşamki sunuşunuzdan anlıyoruz ki
ATATÜRK adlı dahi zaten bu projeyi yapmış; uygulamış ve üstelik de
BAŞARMIŞ!... Ayrıca daha 1920’li yıllarda yapıldığını söylediğiniz bir
çok reformlar konusunda,örneğin laiklik ilkesinin açıkça anayasaya
yazılması; kadınlara seçme seçilme hakkı gibi konularda İtalya çok
daha sonraki yıllarda gelişme kaydedebildi; hele dini kıyafetlerin
mabetler dışında giyilmesinin önüne geçilmesi açısından maalesef hala
Vatikan yüzünden en ufak bir gelişme dahi sağlayabilmiş değiliz.. Güya
çağdaş zannedilen İtalya’da hala din adamları mabetler dışında orta
çağdan kalma kıyafetleri ile ellerini kollarını sallayarak
gezebilmektedirler ki bizce çağımızda bu utanç verici bir şeydir;
çünkü bunun anlamı hala devletin üzerinde bir Vatikan gölgesinin
bulunduğu ve aslında laikliğin İtalya’da sadece kağıt üzerinde
kaldığıdır!... Şimdi 2000’li yıllara girerken önümüzde hala tam olarak
uygulamada laikleşemeyen bir İtalya örneği dururken yüzyılın
başlarında bunca reformu , bırakanız uygulayabilmeyi, aklının ucundan
geçirmeyi başaran bir insan bence ancak gerçek bir "dahi" olarak
adlandırılabilir ve sadece LAİKLİK konusu açısından dahi geçmişte
böyle bir lideriniz olduğu için Türk halkının çok şanslı olduğu
düşünüyorum....”
Bir başka ilginç bulduğum sorulardan birisi ise, Atatürk’ün bunca
ilerici fikri nerden ve nasıl edindiği; o zaman ki harp okulunda mı bu
kadar iyi bir eğitim verildiği; eğer öyle ise Atatürk’ün diğer
arkadaşlarının da neden onun gibi olamadıkları şeklinde idi. Bu soruya
da Atatürk’ün sayıları binleri aşan kitapları ile büyük bir okur
olduğunun; bu itibarla da daha çok kendi kendini yetiştirmiş bir insan
olarak nitelendirilebileceği ancak gençlik çağının gözde hareketi “jön
Türkler” ile olan etkileşimlerinin de göz ardı edilmemesi
gerektiği...vs gibi bir dizi uzun açıklamalarımız oldu. Özellikle
Fransız Devriminin fikir liderlerinin bütün eserlerini okuduğunu
bildiğimizi zaten Sorbonne Üniversitesinde “Atatürk’ün okuduğu
kitaplar” konulu çok ciddi bir doktora tezinin de bulunduğundan
bahsettikten sonra, Atatürk’ün 20 yüzyılın diğer liderleri ile
karşılaştırılmasına dayanan bir soru geldi.
Bu soruyu soran kişi Churchill’in İngiltere’yi II.Dünya savaşından
galibiyetle çıkarmasına rağmen İngiliz halkının ilk seçimlerde onu
gönderdiğinden; Stalin’in bugün bizzat kendi halkınca nefret ile
anıldığından; Lenin’in ise heykellerinin yıkıldığından bahseden soru
sahibi sorusunu şöyle tamamladı; “Pekiyi bunca yıl sonra Atatürk
kendi halkınca hala seviliyor mu?”. Ben bu soruyu tam somut
örneklerle açıklayacak iken salonda bulunan bir kişi aniden söze girdi
ve yanıtı o verdi; “Ben şahsen o ülkeye dört defa gitmiş bir kişi
olarak sizi temin ederim ki, bilhassa Anadolu’da Atatürk’e olan sevgi
ve hayranlık gayet samimidir; yalansızdır; vefa doludur.... Ankara pek
de turistik bir yer değil ama eğer bir gün yolunuz düşerse lütfen
Anıtkabiri ziyaret edin. Bence Anıtkabir onun Türk halkının gönlündeki
yerinin çok görkemli bir ifadesidir; doğrusu ben çok
etkilendim...Atatürk’ün kendine has, saydığınız tüm liderlerin
tamamından onu ayıran çok farklı özellikleri var... Örneğin tüm
devrimlerini İKNA yolu ile ve parlamenter rejim içerisinde yapmasından
tutun da daha bir çok farklı hususa kadar... Ama bence bizzat kendi
halkının ona duyduğu minnet ve sevginin büyüklüğü açısından bile
Atatürk TEKTİR, diğer saydığınız liderlerden çok farklı bir konumu
vardır... ” Bu analizin Anıtkabir’i ziyaret ederek çok etkilenmiş olan
bir İtalyan tarafından bir başka İtalyan’a yapılması gerçekten çok
hoşuma gitmişti. Zira böyle bir yorumu ben yapsa idim, ne de olsa bir
nebze “yanlılık” veya “şovenlik” kokusu olarak algılanabilirdi diğer
konuklarca...
Daha bu ve buna benzer bir çok sorunun sorulduğu, güzel yorumların
yapıldığı akşamı ancak gece 01:00’de bitirebildik; ama çok coşkulu bir
şekilde! Ertesi günü ilgili kulübün başkanı beni evinde öğlen
yemeğinde ağırlama nezaketinde bulundu ve bana çok hoşuma giden bir
sürpriz yaptı; 1971 yılında Perugia Üniversitesinde öğrenci iken almış
olduğu artık sayfaları sararmış olan ve benim de büyük bir hayranı
olduğum Joyce Jesu (Lussu) tarafından İtalyanca'ya çevrilmiş Nazım
Hikmet’in KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI’nı masaya getirip koymaz mı?
Ve hemen eli ile koymuş gibi 111.Sayfasını açtı ve “Bakın siz bize dün
Büyük Taarruz öncesi birlikleri son kez denetlerken başlıklı resmi
gösterirken bu gördüğüm fotoğraf bana Nazım Hikmet’in hangi dizesini
hatırlattı biliyor musunuz? Benim bu kitapta (KSD) en çok sevdiğim iki
dize grubundan birisi olan şu dizeleri, müsaadenizle size hemen bir
okumak istiyorum” dedi. Evet... okuduğu dizeler hepimizin aşık olduğu
“Sarışın bir kurda benziyordu gözleri çakmak
çakmaktı.....bıraksalar ince uzun bacakları üzerinden yaylanarak ve
karanlıkta akan bir yıldız gibi yanarak Kocatepe’den Afyon ovasına
atlayacaktı...” dizleriydi... Tabii ki ben Orta İtalya’nın
Umbria ovasındaki görkemli bir kır evinde yaşayan aristokrat kökenli
(dedesi o yörenin eski büyük toprak sahiplerinden imiş; kendisi de
hala bu toprakların önemli bir bölümünün sahibi) bu kişinin nasıl olup
ta gördüğü bir fotoğrafa dayanarak, deyim yerinde ise, “pat diye” bu
hepimizin aşık olduğu dize grubunu bulup önüme çıkardığını şaşkınlık
ile hayranlık arası bir duygu ile izledim ve bakakaldım. Sonra
dayanamayıp kendisine ilk Nazım Hikmet’i nerden duyduğunu sordum;
1971’de Perugia Üniversitesinde okuyan bir Türk öğrenciden Nazım’ın
adını ilk defa duyarak bu kitabı aldığını ancak kitabın ön sözünden
Nazım’ın büyük dedesi tarafından soyunun Brandenburg’un (Almanya) en
soylu ailelerinden olan UGONOTTA’a dayanmakta olduğu öğrendiğinde çok
şaşırdığını; çünkü kendisinin köklerinin de 17.yy’da önce Fransa’ya
oradan da sırası ile İsviçre ve İtalya’ya göç eden aynı soy (Ugonotta’lar)
dan olduğunu; bunun üzerine Nazım’a olan ilgisinin bir kat daha fazla
arttığı belirtti.
Bu olaydan sonra “Hey gidi koca Nazım hey!”dedim kendi kendime...
Ağalık düzenine karşı kaç tane şiirini okudum; ben bile unuttum!...Ama
şu işe bak ki kendilerine karşı yazı yazdığın AĞALAR bile senin
şiirlerine hayran; evlerinin kitaplıklarında saklıyorlar !....
Bu iki gün sonunda yaşadığım bu Atatürk dolu, felsefe dolu saatlerin
anıları hep belleğimde bütün güzelliği ile daima taze kalacak. 19
Mayıs 2002 günü Perugia’dan bu güzel anılarla ayrılırken bir taraftan
da Atatürk’ü bugün bile hala dünyaya yeterince iyi anlatamadığımızı
bir kez daha görmüş olmanın üzüntüsünü yaşadığımı da söylemeden
edemeyeceğim; ama sayısı kırk kişi kadar olan çok küçük bir insan
topluluğuna elimden geldiğince bildiklerimi anlatabilmenin ve onların
bir çoğunu da ilk defa Atatürk realitesi ile bu kadar derinlemesine
tanıştırdığım için de çok da mutlu oldum. Hele ki içlerinden
birilerinin çıkıp da “Atatürk Devrimlerinin bütün ülkelere
uygulanabilecek evrensel bir reçete” olduğunu düşündüğünü kalkıp
oradaki topluluğa yüksek sesle söylemesi belki de benim anlatmak
istediğim her şeyini çok nefis bir özetini bir çırpıda yapıvermiş
idi... Hatta özellikle bu hususun orada bulunan toplulukça teyit
edilmiş olması ise gecenin kuşkusuz en güzel sonucu ve hatta en önemli
kazanımı idi bence...
Atatürk’ün ve Türk Devriminin iyi
anlatılmasının aynı zamanda Türkiye’nin olumlu propagandası ile
eşdeğer olabileceğine olan daimi inancım bu akşam sonrasında daha da
pekişmiş idi. Daha bu konuda yapılabilecek çok şeyler var... Özellikle
Dışişleri Bakanlığımıza, yurtdışında son derece örgün ve bir o kadar
da masraflı bir teşkilatı olması nedeni ile de, çok önemli görevler
düşüyor bence... Bu konuda yıllardır çok ihmal edilmiş olan
çalışmalara ciddi ve profesyonelce hazırlanmış bir büyük plan
çerçevesinde süratle başlanması gerektiği ortadadır. Özellikle 11
Eylül sonrası dünyada oluşan genel hava şu anda Atatürk’ün Çağdaşlaşma
Projesinin bütün dünyaya anlatılması için mükemmel bir ortam
oluşturmaktadır, zira din ve etnik ayrım temellerine dayanmayan ÇAĞDAŞ
DEVLET MODELİ ne kadar çok ülkede uygulanırsa dünya o kadar daha
huzurlu ve barış dolu bir yer olacaktır.
Utku Oğuz'a teşekkürlerimizle
Denizce
 |