e-mail
    
    denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

  Mustafa Kemal Gibi Düşünmek
 
 

 

İtalya’nın Perugia şehrinde "Mustafa Kemal gibi" düşünmek....

 

Utku Oğuz         

 

On üç senedir iş bağlantılarım olan ve bir süredir de yaşamakta olduğum İtalya’da geçenlerde bir dostum orta İtalya’nın tarihi kentlerinden Perugia’da o yörenin önde gelen insanları tarafından kurulmuş amatör bir felsefe ve tarih kulübünün toplantısında benden “1918-1939 arası Türkiye ve Atatürk Reformları” konulu bir konferans vermemi istedi.

 

Ben elbette ki esas işi tarihçilik olan bir kişi değilim; ve bu kulübün üyelerinin hiç birisi de profesyonel tarihçi değil. Ancak ben şahsen yıllardır gittiğim her değişik ülkede Atatürk’ten ve onun ilkelerinin evrenselliğinden bahsetmeyi alışkanlık haline getirmiş ve bununla da yabancı tanıdıklarım arasında ün salmış birisi olduğum için, bu kulübün başkan yardımcısı İtalyan dostlarımdan bir tanesi beni bir gün arayarak “Şu hayranı olduğun ve her karşılaştığımızda bana anlatıp durduğun Atatürk’ü bizim klüp üyelerine de bir gün anlatır mısın?” şeklinde bir teklifte bulununca hiç tereddütsüz kabul edip hazırlıklara başladım.
 

Bunun için internet üzerindeki mevcut Atatürk fotoğraf kütüphanelerini tarayarak elde ettiğim fotoğrafları da bilgisayarıma kaydettim ve bir projektör kanalı ile bunları da göstererek görsel destekli, bol fotoğraflı bir saatten fazla süren bir sunuş yaptım. Atatürk’ün hem kişiliğini hem de hemen hemen tüm reformlarını arkasındaki sebepleri ile birlikte açıklayan bir sunuşu 18 Mayıs gecesi gerçekleştirdim. Sunuşum klüp üyelerince dakikalarca alkışlandı.
 

Sunuşun bitiminin ardından soru ve yorumlara sıra geldiğinde o gece orada benim gibi konuk olan yaşlı bir Norveç'li bey:

 

“Norveç Dilinde -Mustafa Kemal gibi düşünmek-"

 

diye bir deyim vardır; herhangi bir problem karşısında çözümü imkansız olduğu düşüncesi ile hemen kestirmeden teslim olma eğiliminde olan; ne yapıp edip bir çözüm üretmek için yaratıcılığını zorlama zahmetine katlanmak istemeyen ruh ve zihin tembeli kişilere söylenir bu söz...

 

Bu tip insanlara derhal.-Hayır yanılıyorsun bu problemin mutlaka bir çözümü olmalı; BİRAZ DA MUSTAFA KEMAL GİBİ DÜŞÜN !...deriz...” diye sözlerine başladı ve şöyle devam etti;

 

“Ancak sizin bu geceki sunuşunuzdan sonra bu sözün arkasındaki anlamı çok daha derin bir şekilde kavramış durumdayım; bu güzel fotoğraflar eşliğinde yaptığınız sunuşunuz bana bu yaşımda bir şey daha öğretti; yani benim ana dilim olan Norveççe'ye yerleşmiş olan eski bir deyimin arkasındaki gerçek ve derin anlamı!.. Size bunun için minnettarım....”

 

Elbette ki benim amacım oldukça ileri yaştaki bir Norveçli’ye diline yerleşmiş olan bir deyimin nerden geldiğini öğretmek değildi; ama Norveç diline yerleşmiş böylesi bir deyimin olduğunu öğrenmek bir Türk olarak kuşkusuz beni de son derece duygulandırmıştı...
 

(Aynı anda aklımdan “başka çare yok” diye IMF’ye el açan; yalvaran günümüz Türkiye’sinin hali geçti...İçim burkularak....)
 

Bir saati geçen sunuşun sonrasında gelen sorular arasında, Türklerin tarihindeki belki de en önemli rolü oynamış olan bu deha kişiliği yurtdışında bunca senedir hiç anlatmadığımızı açıkça kanıtlayan basit soruların yanında, Atatürk realitesi ile o akşam hayatında ilk defa bu kadar yoğun olarak tanışan insanlar açısından çok ilginç sayılabilecek sorular da geldi.

 

Özellikle KÖY ENSTİTÜLERİ olgusu müthiş ilgi çekti; bu konu ilgili bir çok soru gelirken “pekiyi 1950’den sonra neden her şey altüst oldu?”, türünden ilginç sorulara da muhatap olduk.

 

Ancak benim en çok ilgimi çeken yorumlardan birisi ise sonradan duvar süslemecisi olduğunu öğrendiğim bir kişiden geldi; “Ben çok uzunca senelerdir bütün dünya ülkelerine uygulanabilecek evrensel bir çağdaşlaşma modeli oluşturulabilir mi? Eğer evet ise, böylesi bir model hangi ögeleri içermelidir diye hep düşünmekte idim. Ama sizin bu akşamki sunuşunuzdan anlıyoruz ki ATATÜRK adlı dahi zaten bu projeyi yapmış; uygulamış ve üstelik de BAŞARMIŞ!... Ayrıca daha 1920’li yıllarda yapıldığını söylediğiniz bir çok reformlar konusunda,örneğin laiklik ilkesinin açıkça anayasaya yazılması; kadınlara seçme seçilme hakkı gibi konularda İtalya çok daha sonraki yıllarda gelişme kaydedebildi; hele dini kıyafetlerin mabetler dışında giyilmesinin önüne geçilmesi açısından maalesef hala Vatikan yüzünden en ufak bir gelişme dahi sağlayabilmiş değiliz.. Güya çağdaş zannedilen İtalya’da hala din adamları mabetler dışında orta çağdan kalma kıyafetleri ile ellerini kollarını sallayarak gezebilmektedirler ki bizce çağımızda bu utanç verici bir şeydir; çünkü bunun anlamı hala devletin üzerinde bir Vatikan gölgesinin bulunduğu ve aslında laikliğin İtalya’da sadece kağıt üzerinde kaldığıdır!... Şimdi 2000’li yıllara girerken önümüzde hala tam olarak uygulamada laikleşemeyen bir İtalya örneği dururken yüzyılın başlarında bunca reformu , bırakanız uygulayabilmeyi, aklının ucundan geçirmeyi başaran bir insan bence ancak gerçek bir "dahi" olarak adlandırılabilir ve sadece LAİKLİK konusu açısından dahi geçmişte böyle bir lideriniz olduğu için Türk halkının çok şanslı olduğu düşünüyorum....”

Bir başka ilginç bulduğum sorulardan birisi ise, Atatürk’ün bunca ilerici fikri nerden ve nasıl edindiği; o zaman ki harp okulunda mı bu kadar iyi bir eğitim verildiği; eğer öyle ise Atatürk’ün diğer arkadaşlarının da neden onun gibi olamadıkları şeklinde idi. Bu soruya da Atatürk’ün sayıları binleri aşan kitapları ile büyük bir okur olduğunun; bu itibarla da daha çok kendi kendini yetiştirmiş bir insan olarak nitelendirilebileceği ancak gençlik çağının gözde hareketi “jön Türkler” ile olan etkileşimlerinin de göz ardı edilmemesi gerektiği...vs gibi bir dizi uzun açıklamalarımız oldu. Özellikle Fransız Devriminin fikir liderlerinin bütün eserlerini okuduğunu bildiğimizi zaten Sorbonne Üniversitesinde “Atatürk’ün okuduğu kitaplar” konulu çok ciddi bir doktora tezinin de bulunduğundan bahsettikten sonra, Atatürk’ün 20 yüzyılın diğer liderleri ile karşılaştırılmasına dayanan bir soru geldi.


Bu soruyu soran kişi Churchill’in İngiltere’yi II.Dünya savaşından galibiyetle çıkarmasına rağmen İngiliz halkının ilk seçimlerde onu gönderdiğinden; Stalin’in bugün bizzat kendi halkınca nefret ile anıldığından; Lenin’in ise heykellerinin yıkıldığından bahseden soru sahibi sorusunu şöyle tamamladı; “Pekiyi bunca yıl sonra Atatürk kendi halkınca hala seviliyor mu?”. Ben bu soruyu tam somut örneklerle açıklayacak iken salonda bulunan bir kişi aniden söze girdi ve yanıtı o verdi; “Ben şahsen o ülkeye dört defa gitmiş bir kişi olarak sizi temin ederim ki, bilhassa Anadolu’da Atatürk’e olan sevgi ve hayranlık gayet samimidir; yalansızdır; vefa doludur.... Ankara pek de turistik bir yer değil ama eğer bir gün yolunuz düşerse lütfen Anıtkabiri ziyaret edin. Bence Anıtkabir onun Türk halkının gönlündeki yerinin çok görkemli bir ifadesidir; doğrusu ben çok etkilendim...Atatürk’ün kendine has, saydığınız tüm liderlerin tamamından onu ayıran çok farklı özellikleri var... Örneğin tüm devrimlerini İKNA yolu ile ve parlamenter rejim içerisinde yapmasından tutun da daha bir çok farklı hususa kadar... Ama bence bizzat kendi halkının ona duyduğu minnet ve sevginin büyüklüğü açısından bile Atatürk TEKTİR, diğer saydığınız liderlerden çok farklı bir konumu vardır... ” Bu analizin Anıtkabir’i ziyaret ederek çok etkilenmiş olan bir İtalyan tarafından bir başka İtalyan’a yapılması gerçekten çok hoşuma gitmişti. Zira böyle bir yorumu ben yapsa idim, ne de olsa bir nebze “yanlılık” veya “şovenlik” kokusu olarak algılanabilirdi diğer konuklarca...

Daha bu ve buna benzer bir çok sorunun sorulduğu, güzel yorumların yapıldığı akşamı ancak gece 01:00’de bitirebildik; ama çok coşkulu bir şekilde! Ertesi günü ilgili kulübün başkanı beni evinde öğlen yemeğinde ağırlama nezaketinde bulundu ve bana çok hoşuma giden bir sürpriz yaptı; 1971 yılında Perugia Üniversitesinde öğrenci iken almış olduğu artık sayfaları sararmış olan ve benim de büyük bir hayranı olduğum Joyce Jesu (Lussu) tarafından İtalyanca'ya çevrilmiş Nazım Hikmet’in KURTULUŞ SAVAŞI DESTANI’nı masaya getirip koymaz mı? Ve hemen eli ile koymuş gibi 111.Sayfasını açtı ve “Bakın siz bize dün Büyük Taarruz öncesi birlikleri son kez denetlerken başlıklı resmi gösterirken bu gördüğüm fotoğraf bana Nazım Hikmet’in hangi dizesini hatırlattı biliyor musunuz? Benim bu kitapta (KSD) en çok sevdiğim iki dize grubundan birisi olan şu dizeleri, müsaadenizle size hemen bir okumak istiyorum” dedi. Evet... okuduğu dizeler hepimizin aşık olduğu “Sarışın bir kurda benziyordu gözleri çakmak çakmaktı.....bıraksalar ince uzun bacakları üzerinden yaylanarak ve karanlıkta akan bir yıldız gibi yanarak Kocatepe’den Afyon ovasına atlayacaktı...” dizleriydi... Tabii ki ben Orta İtalya’nın Umbria ovasındaki görkemli bir kır evinde yaşayan aristokrat kökenli (dedesi o yörenin eski büyük toprak sahiplerinden imiş; kendisi de hala bu toprakların önemli bir bölümünün sahibi) bu kişinin nasıl olup ta gördüğü bir fotoğrafa dayanarak, deyim yerinde ise, “pat diye” bu hepimizin aşık olduğu dize grubunu bulup önüme çıkardığını şaşkınlık ile hayranlık arası bir duygu ile izledim ve bakakaldım. Sonra dayanamayıp kendisine ilk Nazım Hikmet’i nerden duyduğunu sordum; 1971’de Perugia Üniversitesinde okuyan bir Türk öğrenciden Nazım’ın adını ilk defa duyarak bu kitabı aldığını ancak kitabın ön sözünden Nazım’ın büyük dedesi tarafından soyunun Brandenburg’un (Almanya) en soylu ailelerinden olan UGONOTTA’a dayanmakta olduğu öğrendiğinde çok şaşırdığını; çünkü kendisinin köklerinin de 17.yy’da önce Fransa’ya oradan da sırası ile İsviçre ve İtalya’ya göç eden aynı soy (Ugonotta’lar) dan olduğunu; bunun üzerine Nazım’a olan ilgisinin bir kat daha fazla arttığı belirtti.


Bu olaydan sonra “Hey gidi koca Nazım hey!”dedim kendi kendime... Ağalık düzenine karşı kaç tane şiirini okudum; ben bile unuttum!...Ama şu işe bak ki kendilerine karşı yazı yazdığın AĞALAR bile senin şiirlerine hayran; evlerinin kitaplıklarında saklıyorlar !....

Bu iki gün sonunda yaşadığım bu Atatürk dolu, felsefe dolu saatlerin anıları hep belleğimde bütün güzelliği ile daima taze kalacak. 19 Mayıs 2002 günü Perugia’dan bu güzel anılarla ayrılırken bir taraftan da Atatürk’ü bugün bile hala dünyaya yeterince iyi anlatamadığımızı bir kez daha görmüş olmanın üzüntüsünü yaşadığımı da söylemeden edemeyeceğim; ama sayısı kırk kişi kadar olan çok küçük bir insan topluluğuna elimden geldiğince bildiklerimi anlatabilmenin ve onların bir çoğunu da ilk defa Atatürk realitesi ile bu kadar derinlemesine tanıştırdığım için de çok da mutlu oldum. Hele ki içlerinden birilerinin çıkıp da “Atatürk Devrimlerinin bütün ülkelere uygulanabilecek evrensel bir reçete” olduğunu düşündüğünü kalkıp oradaki topluluğa yüksek sesle söylemesi belki de benim anlatmak istediğim her şeyini çok nefis bir özetini bir çırpıda yapıvermiş idi... Hatta özellikle bu hususun orada bulunan toplulukça teyit edilmiş olması ise gecenin kuşkusuz en güzel sonucu ve hatta en önemli kazanımı idi bence...

 

Atatürk’ün ve Türk Devriminin iyi anlatılmasının aynı zamanda Türkiye’nin olumlu propagandası ile eşdeğer olabileceğine olan daimi inancım bu akşam sonrasında daha da pekişmiş idi. Daha bu konuda yapılabilecek çok şeyler var... Özellikle Dışişleri Bakanlığımıza, yurtdışında son derece örgün ve bir o kadar da masraflı bir teşkilatı olması nedeni ile de, çok önemli görevler düşüyor bence... Bu konuda yıllardır çok ihmal edilmiş olan çalışmalara ciddi ve profesyonelce hazırlanmış bir büyük plan çerçevesinde süratle başlanması gerektiği ortadadır. Özellikle 11 Eylül sonrası dünyada oluşan genel hava şu anda Atatürk’ün Çağdaşlaşma Projesinin bütün dünyaya anlatılması için mükemmel bir ortam oluşturmaktadır, zira din ve etnik ayrım temellerine dayanmayan ÇAĞDAŞ DEVLET MODELİ ne kadar çok ülkede uygulanırsa dünya o kadar daha huzurlu ve barış dolu bir yer olacaktır.

 


 

Utku Oğuz'a teşekkürlerimizle           

 

                                                                                    Denizce