|

Tarih öncesinde korunma ve barınmanın ilk mekânlarıydılar.
Yavaş yavaş sanatın ilk tohumlarının atıldığı yerlere dönüştüler.
Bugün ise sadece meraklı kaşiflerin tanık olabildiği gizemli
dünyaları ifade ediyorlar.

Mağaraları; en az bir insanın girebileceği büyüklükteki,
doğal süreçler sonucunda oluşmuş yeraltı boşlukları olarak
tanımlayabiliriz. Paleolitik çağlardan bu yana insanlara, diğer
birçok canlı türüne barınak olan, onları iklimsel koşulların
etkilerine karşı saklayan bu devasa boşluklar, yeraltının gizemi
olarak hep varoldular.

Gövdeleri, kolları, tavanları, nehirleri ve gölleriyle, bir
yanıyla ürkütücü; ama diğer yanıyla da heyecan verici ve bilinmez
yapılarını hep korurlar. O kadar çekiciler ki; insanoğlu ilk
sanatsal ürünlerini onlara hediye etmiş, duvarlarını kazımış,
boyamış, yüzyıllar sonraya bir kültürel miras bırakmış…
Mağaraların Oluşumu
Ana kaya oluşurken veya oluştuktan sonraki fiziko-kimyasal
olaylar sonucu meydana gelen mağaralara ‘doğal mağara’ adı verilir.
Bu grup mağaralar oluştuğu kayaya bağlı olarak, gelişim zamanına
göre ‘birincil mağara’ veya ‘ikincil mağara’ olmak üzere iki alt
gruba ayrılır. Lav mağaraları, buzul mağaraları, traverten
boşlukları gibi, ana kaya ile birlikte oluşan mağaralara birincil
mağara; ana kaya oluştuktan sonra gelişen mağaralara ise ikincil
mağara denir.
Derinliği fazla olmayan veya insan yapımı girintiler, yani
‘in’ler barınak, ağıl olarak kullanılırlar ve mağara bilimi
açısından pek önem taşımazlar. Büyük havzalarda toplanan suların,
kayalardaki çatlakları aşındırarak genişletmesiyle oluşan boşluklar
ise ‘düden’ diye anılır. Mağaracılık sporu açısından en önemli
mağara tipidir. Araştırılması zor ve tehlikeli olabilir. Tecrübeli
ekiplerin eşgüdümlü olarak uzun süre çalışması gerekir. Dünyada
bilinen en derin mağara -2158 metre derinliğinde bir düdendir.
Türkiye’de bilinen en derin mağara ise araştırması henüz
tamamlanmamış olan Evren Günay-Mehmet Ali Özel Düdeni’dir (-1429
metre).

Yeraltı sularının toprağı alttan aşındırmasıyla oluşan,
genelde yatay uzunluğu çok az olan mağaralar ise ‘obruk’ olarak
adlandırılır. Türkiye’de bilinen en derin obruk
Akseki-Çimiyayla’daki Ürküten 1 Obruğu’dur (-243 metre).

Mağaraların oluşumunu sağlayan süreç tersi yönde
gerçekleştiğinde, yani kalsiyum karbonat sudan ayrılarak çökelmeye
başladığında mağara içinde farklı oluşumlar meydana gelir. Tavandan
damlayan suyun içindeki kalsiyum karbonatın bir kısmı sudan
ayrılarak tortu oluşturur. Bu tortunun birikmesiyle sarkıtlar,
yukarıdan damlayan suyun yerde tortulaşmasıyla ise dikitler oluşur.
Sarkıt ve dikitler birleşerek sütunları oluştururlar.
40 Bine Yakın Mağara
Türkiye’nin yüzde 35’i mağara gelişimine uygun kayalardan
meydana geliyor. Belirli kuşaklar şeklinde uzanan bu kayalar içinde,
yaklaşık 35 bin ila 40 bin adet mağaranın bulunabileceği tahmin
ediliyor. Bu mağaraların büyük bölümü, Muğla, Antalya, Isparta,
Burdur, Konya, Karaman, İçel ve Adana gibi kentleri içine alan Batı
ve Orta Toros dağları bölgesinde yer alıyor.

Tarih, Arkeoloji, Sanat ve Kültür Mirasını Koruma Vakfı
(TASK) bünyesindeki çalışmalardan biri olan Türkiye Arkeolojik
Yerleşmeleri (TAY) Projesi çerçevesinde Türkiye mağaralarının bir
envanteri çıkarıldı ve 2446 adet mağaranın bilgileri, krokileri,
planları ve resimleri kayıt altına alındı.
Yeraltının
Boşluklarında
Mağaracılık ise, yeraltındaki boşlukların yardımcı teknik
malzemeler ve aydınlatma araçları kullanarak incelendiği, keşfetmeyi
hedefleyen bir doğa sporu. Farklı ülkelerde ‘spelunking’ ya da
‘potholing’ olarak da biliniyor.

19. yüzyıl sonlarında Avrupa’da başlayan mağara araştırmaları
II. Dünya Savaşı’ndan sonra kullanılan teknik malzemelerin
gelişmesiyle birlikte ilerlemeye başlar. Bugün speleoloji, dünyanın
her yanında genellikle amatörlerin uğraştığı ama üniversitelerde de
okutulan bir bilim dalı. Ülkemizde 1964 yılında Temuçin Aygen
tarafından Türkiye Mağara Araştırma ve Tanıtma Turizm Derneği’nin
(MAD) kurulmasıyla başlayan araştırmalar ile birçok mağaranın etüdü
ve çalışması yapılır.
1973 yılında ilk üniversite mağaracılık kulübü olan BÜMAK
kurulur. 1994 yılında Sualtı Araştırmaları Derneği ve ODTÜ Sualtı
Topluğu da ilk kez sualtı mağaralarını araştırmaya başlar. 1995
yılında KARST DIVE projesi kapsamında Finike-Suluin Mağarası’nın
Asya kıtasının en derin sualtı mağarası olduğu ortaya çıkarılır.
Bugün, yaklaşık yirmi dernek ve kulüp mağaracılık çalışmalarını
sürdürüyor.
Mağaracılık İçin
Neler Gerekir?
Bir mağaraya asla tek başına girilmez. Mağaracılık ekip
işidir. Bireysel yapılan bir aktivite değildir. Mağaracılık tarihi,
ne yazık ki tek başına mağaraya girip bir sorun yaşadığında kurtarma
ekiplerinin yardımını bekleyen acemilerle doludur. Bu sporla
uğraşmak için kask, karpit lambası, SRT koşumları, ip sistemleri,
termal iç giysi, su geçirmez ve dayanıklı dış giysi, uyku tulumu,
mat, büvak, lastik bot, çizme gibi kişisel malzemelere sahip olmak
gerekir. Dikey veya yatay mağaracılık herhangi bir özel güç
gerektirmese de asgari seviyede bir fiziksel kondisyona gerek duyar.

Mağaralarda yaşayan canlılar kesinlikle tehlikeli değildir.
Örneğin yarasalar, aslında zararlı böcekleri yiyen memeli bir
canlıdır. Mağara, az ışık sebebiyle görme duyusu gelişememiş birçok
ufak yaratığa daha ev sahipliği yapar ve biz, mağaracılar onları
huzurlu ev ortamlarında mümkün olduğunca rahatsız etmeden bu
bilinmeyen dünyayı araştırmaya çalışırız.

Mağaracılığa ilgi duyanlar ana faaliyet alanları mağaracılık
olan MAD, BÜMAD gibi derneklerde gerekli eğitimleri aldıktan sonra
heyecanlı serüvenlerine başlayabilirler. Keşfedilmeyi bekleyen kırk
bin mağaranın olduğu tahmin edilen Türkiye’de mağaracılığın sevilen
bir uğraşı olarak yaygınlaşacağı ve birçok yeni mağaranın da turizme
açılacağı umut ediliyor.

Yazı - Foto: Ali Ethem Keskin
Kaynakça:
SkyLife - Mart 2008
Ali Ethem Keskin'e teşekkürlerimizle
Denizce

12.03.2008
|