http://www.yankiyazgan.com
Nasreddin Hoca’nın “ye kürküm ye” fıkrasını baştan
anlatmayacağım, nasıl olsa herkes ezbere biliyordur. Yine de,
hatırlatmayı deneyeyim. Görünüşümüzün, daha doğrusu üst-başımızın,
başkalarından gördüğümüz muameleyi belirlediğinin klasik örneği olan
bu fıkrada, gündelik giysileriyle gittiği davet sofrasının
kapısından döndürülen Hoca samur kürkünü giyip geri geldiğinde baş
köşeye oturtulur. Hatırlamışsınızdır.
Yeni kuşaklara yakıştırılan “marka” giysi ve eşya merakının
pek de öyle yeni olmadığının bir kanıtı, Hoca’nın fıkrası... Bir
bakıma, kendini kabul ettirebilmek için marka kullanma
eğiliminin gerekçesini ve bazen de kaçınılmazlığını ortaya koyan
bu fıkranın derslerini uygulayan gençleri hemencecik “marka
düşkünü” diye yargılamak biraz haksız geliyor bana.
Tiki bebekler.
Sokaklarda küçük bebekler, üstlerindeki tulumlarda bildiğimiz
markalar... Havalı havalı dolanıyorlar. Gururlu aileler,
çocuklarının şıklığından memnun, onların güzelliğine güzellik
katan bu durumun tadını çıkartıyorlar. Markalı giyimleri, o
markadan hiç bir şey anlamayan bebeklerin giymesi biraz komik
değil mi? Çıplak gezseler ya da kâğıttan elbise giyseler
farketmeyen bebeciklerin imajları, anne-babalarının imajını
yükseltsin diye malûm markalara yönelebiliyor.
İmajını üstüne geçirdiği giysilerle oluşturma alışkanlığını
ne zaman ve kimden kazandığını sanıyoruz ki?
Bir genç
açısından
düşünmeyi deneyelim: Kendimi yeterli hissetmiyorsam, iki şekilde
olabilir. Bazen kendimi yetersiz gördüğümden, bazen de (ben
kendimi yeterli görsem bile) çevremdekiler benim yeterliliğimden
kuşkudaysalar... Her iki durumda da, ben kendimi olduğumdan daha
“iyi” gösterebilmek, yeterli izlenimi verebilmek için en
kestirme yola başvurmaya meyledebilirim. Kestirme, kolay,
zahmetsiz... Üstümdeki marka beni otomatik olarak terfi ettirir;
sadece başkalarının gözünde değil; kendi gözümde de...
Beni nasıl
görüyorlar.
Karşımızdakinin gözüne nasıl gözüktüğümüz bu kadar önemsiz mi?
Elbette ki, değil. Ama nasıl gözüktüğümüzü belirleyen nesnenin
ne kadar bize ait olduğu, ne kadar bizi temsil ettiği hakkında
kafamız netse, eğer giy giyebildiğini, tak takabildiğini...
İmajımız, yani başkalarının gözünden bakarmış gibi yaptığımızda
kendimizi nasıl gördüğümüz, bu tanım gereği bizim kafamızda
mevcut. İmajımızdan memnuniyetimiz ölçüsünde, onu allayıp
pullama ihtiyacımız azalacak.
“Marka” giyinmek,
imajımızdan zaten memnunsak hoş ve hayat kalitesini arttırıcı
bir etki yapabilir. Kullandığımız araba altımızdan gidip, hep
takıldığımız filanca club demode olduğunda, yıllardır
kullandığımız markaya, bunu artık kimse takmıyor diye, burun
kıvrıldığında biz de yok oluyor, kiraladığımız imajdan kapı
dışarı edilmiş gibi oluyorsak eğer, durup düşünmeye değer.
İmaj nasıl
oluşur?
Başkalarının bize davranış şekli küçük yaşlardan itibaren
kendimizi nasıl gördüğümüzü belirler. Bu davranışın “iyi” olması
yetmez; bizim de o “iyi” davranışı tam ve doğru algılayabilmemiz
gereklidir. Herhangi bir sebeple algılaması eksik ya da
yanılgılı olan bir çocuksak (dikkatimiz dağınıksa, örneğin),
bize gösterilen “iyi” davranışı, kendimizi yeterince iyi
hissedebilecek kadar algılayamayız. Sonuç, kendimizde bir
şeylerin eksik olduğu hissi olacaktır. Bir şeyler eksikse,
eksikliği tamamlamanın yolu, allanıp pullanmaktan,
markalanmaktan geçer. Markamızın yeterince iyi olduğuna
inanamıyorsak, kendi hissettiğimiz yetersizlik davranışlarımıza
da yansıyacaktır.
Boşluk dolmak
bilmez.
Bir boşluk doldurma, bir eksiklik giderme aracı olarak marka, ne
yazık ki, bu etkisini hızla da kaybeder. Yenilenmesi gerekir;
her zaman daha “iyi”si olacağından, bir türlü tam “yeterli”
gelmez; her şeye rağmen bir boşluk hissi kalır. Marka trafiğinin
yoğunluğu, biraz da, o eksiklik duygusunun bir türlü
giderilememesinin ürünü sayılmalı...
Marka düşkünlüğü varlıklı kesime özgü bir takıntı olarak
düşünülüyor; oysa, markaların ucuz taklitleri bunun tersi yönde
bir kanıt. Pazar yerlerinde, marka adlarının en görünür şekilde
yerleştirildiği, çantalar, kazaklar markaların benlikteki
eksikleri kapatma işlevini toplumun her sınıfına yayma işlevini
üstleniyorlar.
Markadan
vazgeçebilir miyiz?
Bunu okurlara sorarken, aslında kendime de soruyorum. Marka
giymez ya da takmaz isek, ne olur? Eksiklerimizi kapayacak başka
neler bulabiliriz? Eksiklerimize katlanmayı, onları bir parçamız
olarak görüp kabullenmeyi öğrenebilir miyiz? Ya da, dönüp
dolaşıp, bir “marka” ile kendimizi daha iyi hissetmeyi; kabul
edilmeyi garantilemeyi mi tercih ederiz yoksa...