e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Markasız Hayat Mümkün mü?

 Yankı Yazgan    

 


http://www.yankiyazgan.com    

Nasreddin Hoca’nın “ye kürküm ye” fıkrasını baştan anlatmayacağım, nasıl olsa herkes ezbere biliyordur. Yine de, hatırlatmayı deneyeyim. Görünüşümüzün, daha doğrusu üst-başımızın, başkalarından gördüğümüz muameleyi belirlediğinin klasik örneği olan bu fıkrada, gündelik giysileriyle gittiği davet sofrasının kapısından döndürülen Hoca samur kürkünü giyip geri geldiğinde baş köşeye oturtulur. Hatırlamışsınızdır.

Yeni kuşaklara yakıştırılan “marka” giysi ve eşya merakının pek de öyle yeni olmadığının bir kanıtı, Hoca’nın fıkrası... Bir bakıma, kendini kabul ettirebilmek için marka kullanma eğiliminin gerekçesini ve bazen de kaçınılmazlığını ortaya koyan bu fıkranın derslerini uygulayan gençleri hemencecik “marka düşkünü” diye yargılamak biraz haksız geliyor bana.

Tiki bebekler. Sokaklarda küçük bebekler, üstlerindeki tulumlarda bildiğimiz markalar... Havalı havalı dolanıyorlar. Gururlu aileler, çocuklarının şıklığından memnun, onların güzelliğine güzellik katan bu durumun tadını çıkartıyorlar. Markalı giyimleri, o markadan hiç bir şey anlamayan bebeklerin giymesi biraz komik değil mi? Çıplak gezseler ya da kâğıttan elbise giyseler farketmeyen bebeciklerin imajları, anne-babalarının imajını yükseltsin diye malûm markalara yönelebiliyor.

İmajını üstüne geçirdiği giysilerle oluşturma alışkanlığını ne zaman ve kimden kazandığını sanıyoruz ki?

Bir genç açısından düşünmeyi deneyelim: Kendimi yeterli hissetmiyorsam, iki şekilde olabilir. Bazen kendimi yetersiz gördüğümden, bazen de (ben kendimi yeterli görsem bile) çevremdekiler benim yeterliliğimden kuşkudaysalar... Her iki durumda da, ben kendimi olduğumdan daha “iyi” gösterebilmek, yeterli izlenimi verebilmek için en kestirme yola başvurmaya meyledebilirim. Kestirme, kolay, zahmetsiz... Üstümdeki marka beni otomatik olarak terfi ettirir; sadece başkalarının gözünde değil; kendi gözümde de...

Beni nasıl görüyorlar. Karşımızdakinin gözüne nasıl gözüktüğümüz bu kadar önemsiz mi? Elbette ki, değil. Ama nasıl gözüktüğümüzü belirleyen nesnenin ne kadar bize ait olduğu, ne kadar bizi temsil ettiği hakkında kafamız netse, eğer giy giyebildiğini, tak takabildiğini... İmajımız, yani başkalarının gözünden bakarmış gibi yaptığımızda kendimizi nasıl gördüğümüz, bu tanım gereği bizim kafamızda mevcut. İmajımızdan memnuniyetimiz ölçüsünde, onu allayıp pullama ihtiyacımız azalacak.

“Marka” giyinmek, imajımızdan zaten memnunsak hoş ve hayat kalitesini arttırıcı bir etki yapabilir. Kullandığımız araba altımızdan gidip, hep takıldığımız filanca club demode olduğunda, yıllardır kullandığımız markaya, bunu artık kimse takmıyor diye, burun kıvrıldığında biz de yok oluyor, kiraladığımız imajdan kapı dışarı edilmiş gibi oluyorsak eğer, durup düşünmeye değer.

İmaj nasıl oluşur? Başkalarının bize davranış şekli küçük yaşlardan itibaren kendimizi nasıl gördüğümüzü belirler. Bu davranışın “iyi” olması yetmez; bizim de o “iyi” davranışı tam ve doğru algılayabilmemiz gereklidir. Herhangi bir sebeple algılaması eksik ya da yanılgılı olan bir çocuksak (dikkatimiz dağınıksa, örneğin), bize gösterilen “iyi” davranışı, kendimizi yeterince iyi hissedebilecek kadar algılayamayız. Sonuç, kendimizde bir şeylerin eksik olduğu hissi olacaktır. Bir şeyler eksikse, eksikliği tamamlamanın yolu, allanıp pullanmaktan, markalanmaktan geçer. Markamızın yeterince iyi olduğuna inanamıyorsak, kendi hissettiğimiz yetersizlik davranışlarımıza da yansıyacaktır.

Boşluk dolmak bilmez. Bir boşluk doldurma, bir eksiklik giderme aracı olarak marka, ne yazık ki, bu etkisini hızla da kaybeder. Yenilenmesi gerekir; her zaman daha “iyi”si olacağından, bir türlü tam “yeterli” gelmez; her şeye rağmen bir boşluk hissi kalır. Marka trafiğinin yoğunluğu, biraz da, o eksiklik duygusunun bir türlü giderilememesinin ürünü sayılmalı...

Marka düşkünlüğü varlıklı kesime özgü bir takıntı olarak düşünülüyor; oysa, markaların ucuz taklitleri bunun tersi yönde bir kanıt. Pazar yerlerinde, marka adlarının en görünür şekilde yerleştirildiği, çantalar, kazaklar markaların benlikteki eksikleri kapatma işlevini toplumun her sınıfına yayma işlevini üstleniyorlar.

Markadan vazgeçebilir miyiz? Bunu okurlara sorarken, aslında kendime de soruyorum. Marka giymez ya da takmaz isek, ne olur? Eksiklerimizi kapayacak başka neler bulabiliriz? Eksiklerimize katlanmayı, onları bir parçamız olarak görüp kabullenmeyi öğrenebilir miyiz? Ya da, dönüp dolaşıp, bir “marka” ile kendimizi daha iyi hissetmeyi; kabul edilmeyi garantilemeyi mi tercih ederiz yoksa...

                                 

Yankı Yazgan'a teşekkürlerimizle

Denizce