|

Fotograf: Cem Boyner
Marmara Denizi son zamanlarda doğal olarak altından geçen
fayla gündemde. Bu fay kırılırsa oluşabilecek kayıpları
düşünmek bile insanı huzursuz etmeye yetiyor. Bu arada
unutulan, Marmara'nın kirliliği ve bu kirliliğin canlı
kaynaklar üzerine olan etkileri. Bu etkilerin sonuçlarını
yakından belirlemek için Marmara denizine bir dalış
planlıyoruz. Marmara'da yapılacak dalış için en uygun
zamansa Temmuz ve Ağustos. Dalış için planlarımızı yaptık ve
Marmara dalışı için yola çıkıyoruz. Dalınacak uygun
yerlerden biri Sivriada bölgesi. Buraya gitmek için Kabataş
vapur iskelesinden tekneyle hareket ediyoruz. Tekne,
Sivriada'nın doğu tarafında küçük bir limana demirliyor. Biz
de dalış için hazırlıklarımıza başlıyoruz. Fotoğraf
makinesine film taktıktan sonra dalış takımlarını
kuşanıyoruz. Sıra dalışa geliyor. Bu arada yüzey suyu 26 °C
olmasına karşın, biz oldukça kalın ve başlıklı bir elbise
giyiyoruz. Artık dalışa hazırız. Kalın elbise teknede
terlemeye neden oluyor ve bu durum oldukça rahatsız edici.
Ancak tekneden suya atladıktan sonra rahatlayabiliyoruz.
Dalış öncesi kontrollerimizi tamamlayıp dalışa başlıyoruz.
İlk 1-2 m, yukarıdan göründüğü gibi. Görüş yok denecek kadar
kötü. Bu durum, dalışa başladığımız yerin küçük bir liman
olmasından kaynaklanıyor. Ama hemen bu alandan uzaklaşıp
adanın güney tarafına doğru hareket ediyoruz. Açık olan o
tarafta görüşün daha iyi olacağını düşünüyoruz. 5 metreye
indiğimizde görüş biraz daha düzeliyor ve Marmara ilk
sürprizini yapıyor: Bir deniz iğnesiyle (Syngnathus sp.)
karşılaşıyoruz. Normal dalışlar sırasında çok ender
rastlanan bu canlıya Marmara'da rastlamak, Marmara'nın
biyolojik çeşitliliği açısından oldukça iyi. Birkaç fotoğraf
karesi aldıktan sonra dalışa devam ediyoruz. Görüş hâlâ çok
kötü. Nedeniyse, suda askıda duran organik-inorganik kökenli
katı maddeler ve planktonlar.

Askıda duran maddeler doğal kaynaklı olabildiği gibi, (akarsularla,
rüzgarla taşınan) evsel ve endüstriyel kaynaklı da olabilir.
Bulanıklığa neden olan bu maddeler, canlı yaşam için de
olumsuz etkiler yapar. Balıkların yüzme hareketlerinin
kısıtlanmasına, solungaçların tıkanmasına ve hastalıklara
karşı dirençlerinin azalmasına neden olabilir. Zamanla çöken
bu maddelerden dolayı balıklar, yumurta bırakmak için bu tür
yerleri tercih etmezler ve bu suları terk ederler. Katı
maddeler ayrıca sudaki ışık geçirgenliğini azaltır. Bu
durum, sualtı bitkilerinin büyümesini, planktonların
çoğalmasını engeller. Dolayısıyla bunlarla beslenen
canlıların besin kaynaklarını azaltır. Planktonik
bulanıklık, sularda planktonların aşırı üremesinden
kaynaklanıyor. Sayıları artan planktonlar, suyun renginin de
kahverengi, kızıl gibi renklere dönmesine neden olur. Kızıla
dönmesi "Noctiluca miliaris" türü planktonların aşırı
çoğalmasından. N. miliaris ayrıca asidik bir ortam
oluşturur ve diğer planktonların çoğalmasını engeller.
Planktonların artması, bunlarla beslenen canlılar için iyi.
Fakat sayının çok artması, oksijen azalması gibi problemleri
de beraberinde getirir.
Bulanıklığın arasında dalışa devam ediyoruz ve zeminin büyük bir
kısmının makro alglerle (büyük deniz yosunları) kaplandığını
görüyoruz. İlk 10 metrelik bölümde zeminin büyük bir kısmı,
bir yeşil alg türü olan deniz maruluyla (Ulva lactuca)
kaplı. Kirlilik indikatörü (belirleyicisi) olan bu türün
fazlalığı, ortamdaki azot ve fosfordan dolayı. Azot ve
fosfor mikroorganizmalar ve deniz algleri için önemli besin
kaynağı. Marmara'da da evsel, endüstriyel ve tarımsal
ilaçlamadan dolayı, azot ve fosfor miktarı oldukça fazla. Bu
da alglerin aşırı büyümesine ve çoğalmasına, dolayısıyla
biyolojik bir kirliliğe neden oluyor. Alglerin aşırı
çoğalması, hem habitatın büyük bir bölümünün bunlar
tarafından işgal edilmesine, hem de ortamın oksijeninin
fazla miktarda tüketilmesine neden olur. Bazen de yaşam
ortamında çeşitli zehirlerin açığa çıkmasına neden olur.
Alglerin arasında gözümüze çarpan diğer bir şey de, lapin
(ot balığı) sayısının oldukça fazla olması. Lapinler Akdeniz
ve Ege'deki kardeşlerine göre oldukça iri ve ürkekler.
|
 |
|
Lapin dışında kayabalığına (Gobius sp.), papaz
balıklarına (Chromis chromis) ve birkaç tane hani
balığına (Serranus sp.) rastlıyoruz. Dalış serisi
boyunca görebildiğimiz balıklar bunlardan ibaret.. Hâlâ
10 metrelik kısımda dolaşıyoruz. Bu defa önümüze deniz
anaları (Aurella aurita) ve taraklı bir medüz
olan Mnemiopsis leidyi çıkıyor. Her iki tür de
Marmara Denizi ekosistemi üzerinde oldukça önemli rol
oynuyor. Bu iki türün toplu ölümleri sonucu jelimsi
vücut yapısı dibe çöker, dibe bağlı yaşayan türlerin
oksijensiz kalmasına ve dip yaşamının sona ermesine
neden olur. |
Türkiye denizlerine gemilerin balast sularıyla geldiği tahmin
edilen, yabancı bir tür M. leidyi,balık
yumurtalarıyla da beslendiğinden, balık populasyonlarına
oldukça zarar vermekte.
Biraz daha devam ettikten sonra, deniz
alglerinin aralarında küçük de olsa bir yaşam alanı bulan
deniz kestaneleri (Echinus sp.), saçaklı yıldızlar
(Antedon sp.} ve midye populasyonlarını (Mytilus sp.)görüyoruz.
Midyeler deniz suyunu süzerek beslenir. Marmara'da yaşayan
midyeler beslenirken, sudaki ağır metallerin bir kısmını
vücutlarında biriktirirler. Bu nedenle bu midyelerin
yenmemesi gerekir. Uzmanların sürekli uyarmasına karşın,
midyelerin hem avcılığı yapılmakta hem de fazla miktarda
tüketilmekte. Bu durum Marmara'da midye bitinceye kadar
devam edecek gibi görünüyor. Marmara'nın değişik
bölgelerinden toplanan midyelerde yapılan Hg (cıva) analiz
sonucuna göre,İzmit Körfezinde (0.56 mg Hg/Kg) ve Haliç'te
(0.50-0.60 mg Hg/Kg) cıva kirlenmesi çok fazla, Erdek (0.06
mg Hg/Kg) ve Bandırma'daysa (0.10 mg Hg/Kg) daha az.
Midyelerin üzerinde, bunlarla beslenen ve sayıları oldukça fazla
olan denizyıldızları bulunuyor. Denizyıldızları, yavaş
hareket etmelerine karşın çok iyi avcılar. Midyeler de
bunlar için oldukça iyi bir besin kaynağı. Dengeli bir
ekosistemde bu tip yırtıcı hayvanların sayısı çok az olur.
Fakat Marmara'dan denizyıldızlarının larvalarıyla beslenen
balıkların uzaklaşması, bu hayvanların sayılarının artmasına
neden olmuş. Ortamdaki besin bolluğu, suyun sıcaklık ve
fızikokimyasal değerleri de denizyıldızlarının sayılarında
patlamaya yol açmış. En çok görülen türler, yabancı bir tür
olan Asterias rubens ve Marthasterias glacialis.
Bu iki türün midyeler üzerindeki av baskısı o kadar
fazla ki, sistemin dengeye gelmesi midyelerin ortadan
kalkmasıyla mümkün olacakmış gibi görünüyor. Bu durumun iyi
tarafı. Marmara'dan çıkartılacak midye kalmayacağı için
zehirlenmelerin önlenecek olması. Ama Marmara'nın doğal
yaşamında ve ekosisteminde önemli bir yeri olan midyelerin
yok olması, beraberinde bir sürü yeni sorun getirecek.
Dalışa devam ediyoruz ve 10 metreyi
geçtiğimizde, termoklin tabakasına (soğuksu tabakası)
rastlıyoruz. 26 °C'lik bir sudan 11 °C'lik bir suya giriş,
tüm vücudun bir anda titremesine neden oluyor. İlk şoku
atlattıktan sonra hızla aşağıya doğru gidip bu tabakadan
kurtulmaya çalışıyoruz; ama bulunduğumuz yer hemen
derinleşmediği için aşağıya bir türlü geçemiyoruz.
|
 |
|
Bu tabakada daha fazla kalamayacağımız için tekrar
yükseliyoruz dik ve uygun bir yerden sonra yeniden
deneyerek tabakayı geçtik. Bu tabaka 18 metreye kadar
devam ediyor. 18 metreden sonra Akdeniz kökenli sulara
giriyoruz ve sıcaklık tekrar yükseliyor (17-18 °C). |
Bu derinlikten sonra dip yaşamında da oldukça
farklı türler ortaya çıkmaya başlıyor. Yüzey tabakasının üst
kısmında yer alan türlerin çoğuna da artık rastlanmıyor.
Burada deniz alglerinin sayısı yok denecek kadar az. M.
leidyi ve yüzeyde gördüğümüz balıklar da görünmüyor.
Plankton ve askıda duran maddeler de azaldığından görüş
mesafesi 7-8 metreye kadar çıkıyor. Bununla beraber
ortamdaki tür sayısında da azalma meydana geldi. En çok
görünen türlerse deniz hıyarları ve yumuşak mercanlar.
Zeminin bu canlı yapısı, soğuk su tabakasından itibaren
başlıyor ve aşağıya doğru devam ediyor. 34 metre derinliğe
kadar iniyoruz. Değişik bir şey olmadığı için dönmeye karar
veriyoruz. Yavaş yavaş yükselmeye başladık. Soğuk su
tabakasını tekrar geçme düşüncesi bile insanı yeterince
üşütüyordu. 18 metreye gelip tabakaya giriyoruz. Bu defa alt
tarafın sıcaklığının fazla olmaması nedeniyle bir şok
yaşamadık. Dalış kuralları gereği tabakayı hızla geçemiyoruz
(yukarı çıkış hızı dakikada 10 m). Yaklaşık 1 dakikalık bu
süre 1 saat kadar uzun geldi. Bu tabakayı da geçtikten sonra
tekrar 26 °C'lik bölgeye girip 2-3 dakika kadar
dinleniyoruz. Görüş yine düşüyor. Karmakarışık yaşamla
tekrar karşılaşıyoruz. Deniz marullarının arasından geçerek
tekneyi buluyor ve dalışı bitiriyoruz. Marmara'da dalmak,
hem Karadeniz hem de Ege ve Akdeniz'de dalış yapmak gibi.
İlk 20-25 m, Karadeniz'e özgü bir su ve canlı yapısı, bu
derinlikten sonra da Ege ve Akdeniz'e özgü daha tuzlu bir su
ve canlı yapısı karşınıza çıkıyor.
Marmara, biyolojik yaşam için, bırakalım geleceği, bugün bile
tehlike sinyalleri veriyor. Ama tüm olumsuzluklara karşın,
bu denizde yaşam hâlâ sürüyor.

Marmara Denizi
Bundan 12-18 milyon yıl önce
Akdeniz ve Karadeniz'le bağlantısı
oluşan
Marmara Denizi, Çanakkale
Boğazıyla
Akdeniz'e,
İstanbul
Boğazı'yla
da Karadeniz'e bağlı
olan bir iç
deniz.
Bilindiği
gibi, Karadeniz az tuzlu (% 0.19-0.20), Akdeniz'se çok
tuzlu (% 0.38) bir deniz. Marmara'nın
suyu, her iki denizin karışımından
oluşan
iki tabakalı
bir sistem gibi düşünülebilir.
Marmara'ya
İstanbul
Boğazı'ndan
giren düşük
yoğunluktaki
Karadeniz suyu, Marmara'nın
yüzey
suyunu oluşturur.
Ortalama kalınlığı
20-25 m olan yüzey
suyu, güneye
doğru
gittikçe
alt tabaka suyuyla karışmaya
başlar.
Alt tabaka suyunu, Akdeniz'den gelen (Çanakkale
Boğazı
girişli)
yüksek
yoğunlukta
tuzlu sular oluşturur.
Bu su, daima altta olup Karadeniz'e
İstanbul
Boğazı'ndan
çıkar.
Akdeniz'den gelen bu su, zemine bağlı
yaşayan
canlılar
için
suda çözünmüş
oksijeni taşır.
Deniz suyunun oksijeninin büyük
bir kısmı
atmosferden sağlanır.
Bu nedenle yüzey
sularının
oksijeni bol olur. Dikey akıntılar
ve karışımlarla
oksijen alt tabakalara iletilir. Marmara'daysa yüzey
tabakasıyla
alt tabaka arasında
dikey olarak bir karışım
yok denecek kadar az. Bu durum atmosferden suya karışan
oksijenin yalnız
yüzey
tabakasında
kalmasına
neden olur. Haliç, İzmit
ve Gemlik Körfezleri
gibi akıntının
az olduğu
yerlerde,
çözünmüş
dip oksijeni sıfıra
yakın
değerlere
kadar düşer.
Bu durumda canlı
yaşamın
devam etmesi oldukça
zor olur. Bu bölgelerde
bazen hidrojen sülfür
(H2S) gazı
oluşumu
da görülür.
H2S, bazen suyun
üst
tabakalarına çıkabilir.
Bu da
üst
sulardaki balıkların
toplu halde
ölmelerine
neden olur. Tüm
bunlar Marmara'nın
doğal
durumu ve son 5000 yıldır
bu şekilde
devam ediyor. Yani yaşam,
Marmara'da eskiden bu yana
çok
zor. Bir de bunlara insan kaynaklı
kirliliğin
(evsel ve endüstriyel
atıklar,
petrol, tarımsal
faaliyetler sonucu oluşan
kirlilik vs.) eklenmesi, zor olan yaşamı
daha da zorlaştırmakta.
Yazı ve Fotograflar: Bülent Gözcelioğlu
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Sayı: 429 Ağustos-2003
Bülent Gözcelioğlu'na teşekkürlerimizle
Denizce

|
|