|
http://www.yankiyazgan.com
Seçim sonuçlarını bilmeksizin yazabileceğim bir
siyasi/psikolojik yazı, ancak soyut ve felsefi yazı olabilir,
diye düşündüm. Şimdiye kadar oy verdiğim hiçbir parti seçimi
kazanamadı ve iktidara gelemediyse, bunda benim bir kabahatim
olabilir mi, sorusunun cevabını irdelesem mi acaba? 1977
seçimlerinde CHPye oy verebilirdim, 5 ayla seçmen olma hakkımı
kaçırmaktaydım. Sonrasında, geçenlerde Asaf Savaş Akat’ın seçim
öncesinde neden Baskın Oran’a oy vereceğini açıklayan bir
yazısında anlattıklarında kendimi bulduğum biçimde, hep
kazanamayanlar tarafında kaldım. Konu nerelere geldi. Yoksa,
tertemiz gençlik senelerimin siyasi ortamından mı bahsetsem?
“Kaybolmuş çocukluk yılları” ya da
“tertemiz gençlik seneleri” gibisinden ne anlama geldiği pek
anlaşılmasa da, gözlerimizi nemlendirmeye yeten klişeler nasıl
olup da bu kadar etkililer? Hele çocukluk yıllarımıza, ya da
“nerede o eski bayramlar”a, ya da “hey gidi günler hey”e dönüş
fantezilerine ne dersiniz? Geride kalmış, ve bir daha da geri
gelmeyecek dönemlere duyduğumuz özlemin kişisel hayatımızın
“nostalji”leri dışındaki izdüşümlerini bir çok siyasi akımda
görebiliriz.
Toplumsal sınıflar henüz oluşmadan önce özel
mülkiyetin bilinmediği ve herkesin ihtiyacı ölçüsünde hayattan
payını aldığı ilkel komünal toplum, sosyalistlerin özlem duyduğu
ve yeniden canlandırmayı hedefledikleri bir dönemdir.
Besinlerin endüstriyel tarım öncesi dönem
yöntemleri ile katkısız üretilmiş sebze ve meyveden, pek
pişirilmeksizin hazırlandığı, sentetik hiçbir malzemenin
kullanılmadığı superekolojik, kirlenmemiş bir toplum özlemi,
ekolojistlerin hayali ve hedefidir.
Dindarlar peygamberlerin yaşadığı dönemin
toplumsal koşullarını yeniden yaratmayı, peygamberlerin yaşam
tarzlarını “kopyalama”yı hayal eder, bu hayali gerçekleştirmek
için çabalarlar. Bu listeyi uzatabiliriz.
Doğaya, eskiye, hayatın başlangıcına dönmek,
başlangıcın, eskinin kirlenmemiş, bozulmamış, el değmemiş
yapısını özlemek, birbirinden çok farklı (sosyalizm ve dincilik
gibi) siyasetleri birleştiren bir nokta olarak gözüküyor.
Irkçılık bile, ırkın bozulmasını, başlangıçtaki saflığını
yitirmesini durdurma çabasının siyasi bir tezahürü olarak
düşünülebilir.
Bu son cümleyi unutsak mı, ırkçılarla aynı tip
özlemleri paylaşıyor olmak, aynı yemekleri sevmek ya da aynı
otobüslere binmek gibi epeyce bir yakınlık hissi vermekte zira.
Masumiyet. Saf ve temiz, kirlenmemiş ve el değmemiş
gibi metaforik kelimelerin çağrıştırdığı bir başka sözcük
masumiyettir. Masumiyetin muhafazasını ve yeniden
canlandırılmasını amaçlayan akımlara masumiyetçi muhafazakâr
diyebilir miyiz? Masumiyetçi muhafazakârlığın birbirine karşıt
bir çok siyasetin ortak altyapısı olması, özünde muhafazakâr
ruhsal yapımızın her yerde kendisine bir yuva bulabilmesini
sağlıyor. İnsan zaten muhafazakârdır gibi boyumdan büyük bir
iddia ortaya atmıyorum; ama, hepimiz masumiyetçi
muhafazakârız diyebilirim. Masumiyetimizi muhafaza etme
gayretimiz, kendi yaşamadığımız dönemlerin, bizden öncesinin
sahici ve kirlenmemiş olduğu varsayımıyla beslenir. Muhafaza
etmeye çalıştığımız, çoktan kaybolmuş, nerede olduğu bilinmeyen
bir masumiyet de olsa...
Hepimiz muhafazakârız.
Hepimiz değişimden rahatsızlık duyar, mevcut pozisyonumuzu
korumaya çalışırız. Bu durumu koruma çabası, değişime duyduğumuz
ilgi ve merak ile zıtlaşarak hayat içinde yeniliklere açıklık
ölçümüzü belirler. Beynimizin hemen bütün yapıları, değişimi
saptama (hırsız alarmlarındaki hareket algılayıcılar gibi)
üzerine kuruludur. Durağanlık ve değişimsizlik dinlendirici ve
rahat ettirici gelebilir; beynin fazladan çalışması gerekmez.
Durumu muhafaza etmeye çalışırız.
Bir de sıkılmak var.
Diğer yandan, sıkılmak gibi insana özgü bir başka mekanizma bu
durağanlığın getirdiği uyku halinden uyanmamız için gereken
hareket sistemlerini tetikler. Kımıldarız, birkaç adım
ilerleriz. Sonra, değişim saptama sistemlerimiz harekete
geçirir, bizi yerli yerimize oturtur. İlerlemeler ve
duraklamalar arasındaki bu denge ile hayat geçer gider.
Toplumların hayatı, bireylerin ya da devletlerin
hayatlarından daha uzun sürer. Masumiyetçi muhazafakârlar,
sıkıldıkça ilerler, korktukça duraklar ya da bir adım geri
atarlar.“İki adım ileri, bir adım geri” Lenin’in aynı adlı
kitabında tanımladığı bir devrimci yöntem olarak, sosyalistlere
sınırlı olmayan bir yaygınlık kazandıysa boşuna değil. Toplam 3
adım atıp, net bir adım ileri gitmek masumiyetçi
muhafazakârların ilerleme yöntemidir zira...
Prof. Dr. Yankı Yazgan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

21.08.2007 |