 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
 |
|
|
|
 |
e-mail
denizce@denizce.com |
 |
 |
 |
|
 |
 |
 |
Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
|
 |
|
|
 |
 |
 |
 |
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri
Sık
kullanım |
| |

Ellili
yılların Florya Plajı:
Kırklardan ellilere, bu sahillerin 'yükselen imajı',
Florya Plajı'nın halk arasında, 'artist yatağı' olarak
anılmasına yol açmıştı.
Gören şaşar.
Nasıl hastalanmaz ki bu adamlar!
Plaj ve mayo
tarihi dedin mi, bil ki hikaye esas olarak yirminci yüzyılda
geçmektedir. Tamam, Avrupa ve Amerika kıyılarında adına 'deniz
kostümü' diyebileceğimiz bazı ilginç giysilere 1850'li yıllardan
itibaren rastlamak mümkün. Ama biz Osmanlı'dan söze
başlayacaksak, sahil boyunda denize giren mayolu insanları
görebilmek için 1920'lere kadar beklememiz gerekecek. Çünkü eski
zihniyet malum. Deniz ancak balıkçı, tulumbacı, kayıkçı, gemi
tayfası ve bahriyelinin içine gireceği bir mahaldir. Gören
şaşar. Nasıl hastalanmaz ki bu adamlar!
Denize girmek,
yüzmek, haşa, söz konusu bile değil!
Anlaşılmaz
şeydir! Deniz hamam mıdır, banyo mudur ki? Hani kayıkla gezsen
ya da balık avlasan neyse. Çocuk isen, dadınla, lalanla -o da
pek sık olmamak şartiyle- deniz kıyısında dolaşman da mümkün.
Daha da ötesi, ayaklarını ıslatmadan kıyı boyunca, kumlar ve
kayalar arasından şeytan minaresi, midye kabuğu, renkli taş bile
toplayabilirsin. Ama denize girmek, yüzmek haşa, söz konusu
bile değil!
Deniz Hamamları
Denizin bu
'umacı' rolünden kurtulması için, dediğimiz gibi, daha yakın
dönemlere gelmemiz gerekiyor. Ama önce bir kısa tarihçe yapmaya
çalışalım.
On dokuzuncu
yüzyılın sonlarına doğru İstanbul kıyılarında tek tük de olsa
salaş deniz hamamları kuruluyor. Yanlış anlaşılmasın, yalı
önlerinde, hususi hamamlar bunlar. Dört tarafı tahtalarla örtülü
yeni bir dünya. İçine giren, dış dünyadan gizli kapaklı,
karanlık bir suya giriyor ve hemen çıkıyor.
Cilt
hastalıklarına bire bir, reçete bile yazılıyor
Bu 'banyo' biraz
ilaç gibi telakki ediliyor. Hekimin izniyle ve gerekiyorsa...
Cilt hastalıklarına bire bir, reçeteye bile yazılıyor. İşte bu
pek erken plaj tarihimizin erkekler için makbul deniz giysisi,
çok afedersiniz ama bildiğimiz 'paçalı don'dur.
Erkekler iç
donla, kadınlar elbise ile
Reşat Ekrem
Koçu, "Açıktan girilirse bayağı uzun paçalı, hatta paçalar
uçkurluklu beyaz patiska iç donları"nın kullanıldığını yazar.
Kadınlar dört
duvar içinde olmalarına rağmen ancak elbiseleriyle girerler
suya. Başı örtülü, maşlahlı, entarili...

Moda Plajı'nın
tarampleni
Moda iskelesi'nin tam karşısındaki Moda Plajı'nın trampleni,
yaz aylarında, tam bir "cazibe" merkezi idi.
En önemli deniz
hamamları
Deniz
hamamlarının yayılışı, hususiden umuma mahsus hale gelişi ise
geçen yüzyılın başlarında gerçekleşir. Artık 20. yüzyıla geçen
yüzyıl diyeceğiz, değil mi?
En önemli deniz
hamamları Yeşilköy, Bakırköy, Samatya, Yenikapı, Kumkapı,
Çatladıkapı, Ahırkapı, Salıpazarı, Fındıklı, Kuruçeşme, Ortaköy,
İstinye, Tarabya, Büyükdere, Yenimahalle, Beykoz, Paşabahçe,
Kuleli, Çengelköy, Beylerbeyi, Üsküdar, Salacak, Moda,
Fenerbahçe, Caddebostan, Bostancı, Kartal, Maltepe, Pendik ve
Tuzla'da kurulur.
Meraklı gözleri
saf dışı edecek bir bekçi kayığı dolaşır
İşte, denize
girme kültürümüzün boy atıp gelişeceği ilk mekanlar olan işbu
deniz hamamları, genellikle 35 metre boyunda ve 20 metre
enindedir. Eğer akıntılı suda kurulurlarsa, mutlaka ahşap olarak
suya dayanıklı, çürümez keresteler kullanılır. Hamamların
derinlikleri genellikle 1,5 metreyi geçmez, bu seviyede bir
ahşap kafes bulunur.
Bazı yerlerde
yalnız erkeklere mahsus hamamlar, bazı kıyılarda ise kadın ve
erkeklere mahsus ayrı ayrı hamamlar kurulur. Bunların arasında
da, her türlü meraklı gözü saf dışı edecek bir bekçi kayığı
dolaşır.
Bekçi, kıyıda
bıraktıkları çamaşırları toplar, karakola götürürdü
Aslında deniz
hamamının dışında, alenen açıkta, kıyıda denize girmek, uzun
zaman herkes için yasaktı. Sahil boyunca dolaşan bekçi
kayıkları, açıkta denize girmek yasağına uyulup uyulmadığını
kontrol ederlerdi. Yakalananlar koltuklarında elbiseleri ile
posta edilirdi. Bazen polis, karadan gizlice gelir,
denizdekilerin kıyıda bıraktıkları çamaşırlarını toplar,
karakola götürürdü. O zaman, denizden fırlayan peşine düşer,
sahil mahallelerde, peştemallı ve polisin arkasından yalvararak
koşuşan bir garip çıplaklar sürüsü peyda olur, kafeslerin
arkasından kadın çığlıkları kopardı.
Deniz hamamında polis
cezası
Fikret Adil, 9 Ağustos
1941 tarihli Tan'daki 'Deniz Hamamından Plaja' adlı yazısında,
bu "hamamlarda dışarı çıkmak kadınlar için katiyyen yasaktı.
Zaten yüzme bilen kadın yok gibi bir şeydi, bilenler kurbağalama
veya yan yüzerler, havuz içinde dört dönerlerdi. Erkeklerden de
dışarı açılanlar nadirdi. Havuzun kazıkları aralarından
süzülerek veya denizin sathına kadar inen tahta perde altından
dalarak geçerlerdi. Fakat tanınmış kimseler olmaları şarttı.
Yoksa etraftan bağırışmalar olur, denizhamamcıya polis ceza
yazardı" diyor.
(Fikret Adil, Tan, 9
Ağustos 1941)
"Deniz
hamamları, çeşitleri, yararları: Denize Kimler Girebilir?"
Daha önce
dediğimiz gibi, bu erken dönemde deniz banyosu bir tedavi biçimi
olarak görülüyordu. Evet, aklına gelen, canı çeken giriyordu;
ama doktorlara sorarsanız öyle herkesin içine dalacağı bir yer
değildi deniz.
1906 yılında
yayınlanan Adanalı doktor Ahmet Şükrü'nün kitabı 'Deniz
hamamları, envai [çeşitleri], menafiı [yararları]: Denize Kimler
Girebilir?' adından da anlaşılacağı gibi konumuzun erken dönem
anayasası niteliğini taşır.
Ahmet Şükrü önce
yaş sınırı koyar. 7 yaşın altındaki ve 45 yaşın üstündekiler
ıçin denize girmek yasaktır! Bu bir. Denize girmek için bir
nedenin de olmalıdır mutlaka. Sinirleri bozuk olanlar, saracalı
bulunanlar, stres yaşayanlar (tabii kitapta böyle demiyor :
"şehirde uzun müddet iskân ederek ıztırab-ı deruniye duyanlar
"ın karşılığı kullandım), kansızlık çekenler, bademcikleri
şişenler, göz ağrısı olanlar, kulak akıntısından yakınanlar,
midesi şişkinlik yapanlar ve özellikle de deri hastalığına
yakalananlar. Deniz banyosu değil her derde deva komple
hastahane...
Yazarımız da bu
görüşe katılıyor ki, şunu ekliyor: "Yukardan beri tek tek
saydığım hastalıkları çekenlerin denizden yararlanmalarının
derecesi birdenbire dikkati çekince; deniz ne âlâ şey imiş, aman
deniz ne âlâ ilaç imiş demekten insan kendini alamaz
(sadeleştirilmiştir)". (İstanbul 1322 [1906], s. 57)
Yine Ruslar...
İstanbullular Beyaz Rusları görmek ıçin akın akın kıyılara
Daha önce de
defalarca yazdığımız gibi, deniz hamamlarından plajlara
geçişimizin başlangıcı İstanbul'un işgal günlerine denk düşer.
Bu yıllarda devrimden kaçarak İstanbul'u geçici bir süre de olsa
mesken tutan Beyaz Ruslar, Florya kıyılarına yerleştirilir.
Biraz sıcaktan, biraz da yolculuk arkadaşları bitlerden
kurtulmak amacıyla denize giren Beyaz Rusları görmek ıçin,
İstanbullular akın akın bu kıyılara gelirler.
Önce açıkhava
meyhanesi olarak kurulan Solaryum, daha sonra aynı adla ilk
plajımız olarak ün yapar. İstanbul kıyılarında plajların
artışına paralel olarak, geleneksel deniz hamamlarının da yok
olduğunu görürüz

Ünlü illüstratör Münif Fehim'in
(1899-1983) kaleminden İstanbul koylarından biri:
50'li ve hatta 60'lı yıllarda, İstanbul'un kimi sahilleri
'sayfiye' havasını hala sürdürüyor, kıyılarda plaj
kıyafetleriyle dolaşılıyordu.
Plajlar
Cumhuriyetle birlikte
Ama plajların
boy atıp yeşermesi için Cumhuriyet'in kurulup, devrimlerin
başlamasını beklememiz gerekecektir. Batılılaşan İstanbullu,
entariyi, pantolonu çıkarıp mayo denilen nev icat elbiseyi
sırtına geçirir. Deniz hamamlarında karşı cinsler açısından ayrı
gayrı olmak, yavaş yavaş tarihe karışır. Filmlerde plaj
güzelleri toplu halde boy gösterir. Deriler güneşle haşır neşir
olur, delikanlılar üç kademeli atlama kuleleriyle tanışır, genç
kızlar cankurtaran kayıklarının kürekçilerine aşık olurlar.
İstanbul kıyıları insana doyar, plajları efsaneleşir.
Mayolar,
doğal olarak 'çıplaklık' meselesini gündeme getirmiştir
Birinci Mebusan
Meclisi'nde Ziya Hoca'nın "çıplaklık ahlaksızlıktır" diye nutuk
atması unutulamaz. Hazret, "erkekler zembil, kadınlar torba
içinde ve birbirlerinden bir mil aşırı dahi olsalar, gene de
aynı tuzlu suda yıkanamazlar" diye buyurmuştu.
Plajlar
sayesinde insanlarımızın giderek çıplaklaşması tartışmalar
yaratır. Orhan Seyfi Orhon, eski neslin çıplaklık karşısında
taşıdığı dertleri büyük bir açık yüreklilikle ifade etmiştir: "
Gençlerle aramızda şu fark var: Biz soyunduğumuz zaman daha
çirkiniz, onlar giyindiği zaman." Ama eski neslin çirkin
oluşunun nedenleri de açıktır: "Bizim, ne yağlarımızı eritecek
plajlarımız, ne vücudumuzu işletecek istadyomlarımız vardı.
Bizim zamanımızda denize kapalı deniz hamamlarında peştemalla
girilirdi. Şayet çıplak etimize yabancı bir göz çarparsa,
utancımızdan güneş çarpmış gibi kızarırdık. Genç kızlar
yürümesini, delikanlılar koşmasını bilmezdi." ('Plajda İki
Nesil', Kulaktan Kulağa. İstanbul 1943, s. 68)

Otuzlu, kırklı ve ellili yıllarda
yayımlanan popüler dergilerde, yaz geldi mi,
'kapaklar değişir', illüstratörlerin fırça ve kaleminden, ilginç
desenler ortaya çıkardı.
Altmışlı yıllarda, işin içine fotoğraf girdi. Hayat dergisi ilk
örnekleri verdi.
Bilmece: Mayo
var mı yok mu?
Mayoların
küçülmesi meselesi giderek öyle bir hale gelecektir ki, 1947
yılında Sitare Sonar imzalı yazı şöyle başlayacaktı: "Bilmece:
Mayo var mı yok mu?" Bu başlıktan sonra yazı şöyle devam ediyor
"Fransada denizde giyilecek kıyafeti küçültmek ve kısaltmak
yolunda o kadar ileriye gidilmiştir ki, mayonun külot kısmı
hemen hemen ince bir şerit halinde kalmakta, sutyen kısmı
bilhassa güzel göğüsler için yok derecesine inmektedir."
Soyulmak ne
kadar fena ise soyunmak o derece iyi...
Refik Halit
Karay savaş yıllarının bunalımlı dedikodulu ortamında,
çıplaklığın getirdiği huzur ve demokrasiden pek memnundur:
"[Plajda] bütün kâbuslardan, üzüntü ve eziyetten uzaksın. (...)
Bunu yapan çıplaklıktır. Beden çıplaklığı zihni de lüzumsuz
örtülerden, o bunaltıcı, terletici fikir elbiselerinden
kurtarmıya yarıyor, fikir de plajda soyunuyor, yıkanıyor, daha
samimi, daha tabiî oluyor." Bu konudaki son sözünü ise şöyle
söylüyor: " Çıplaklığın faydaları pek çok, hem sade maddî ve
sıhhî bakımdan değil, terbiye ve ruh noktasından da... Evvelâ
göz doyması, göz tokluğu. Sonra adama alışmak ve tabiîliğe
dönüş. Yavaş yavaş da benimsememek, bir kemale eriş, bir istiğna
mertebesine varış. Soyulmak ne kadar fena ise soyunmak o derece
iyi..." ('Plajda Gezintiler', İlk Adım, İstanbul t.y., s.
152-153) Üstad bir başka yazısında, sınıf farklarını insanları
soymak yoluyla ortadan kaldırdığı için plajları sevdiğini söyler
ve durumu tek cümlede şöyle özetler: "Plaj nedir? Hürriyet
diyarı..." ('Yine Plaj', a.g.y., s.155)
Allah ne
verdiyse kumlara yayılıp
Bu çıplaklık
tartışmasını, denize peştemalla girilen günlerden kalan bir isim
kapatsın isterseniz. Ref'i Cevat Ulunay, plajların şiddetle
taraftarı olduğunu söyler. Çünkü herkes vücut dili ile nesi var
nesi yoksa ortaya koyarak birbirine görünmek zorundadır: "Orada
ne yapma meme, ne uydurma kalça var. Allah ne verdiyse kumlara
yayılıp teşhir ediliyor. Gösterecek nesnesi olmayanlar birer
sandalyeye kurulup giren çıkanı seyrediyorlar ve ekseriya olduğu
gibi, 'Komşunun tavuğu, komşuya kaz görünüyor'..." ('Mevsime
Girerken', Mizah, 28 Mayıs 1948)
Vücudunu güneşe verip yakmak ayıptı
Deniz hamamları
döneminde denize girmek nasıl dikkatlice yapılması gereken bir
eylemse, vücutları güneşten korumak da aynı derecede önemliydi.
Mümkün olduğu kadar örtünülür, bakışlardan ve güneş ışıklarından
saklanılırdı. "Vücudunu güneşe verip yakmak ayıptı. Böyle yanmış
bir kimsenin çingene, Kürt veya dellâk telâkki edilmek ihtimali
muhakkaktı. (...) Güneşli zamanlarda denize girilmediğinden ve
havuzda hareket imkânı az olduğundan çeneler hemen birbirine
vurur, dudaklar morarır, vücudun derisi kabarır ve ürpermeler
başlardı." (Fikret Adıl, Deniz Hamamından Plaja, Tan 9 Ağustos
1941)

1933 yazının son günleri, Eylül
ayındayız. Suadiye Plajı'nda
modayı takip eden genç kızlar, ilginç plaj giysileriyle
objektife poz verirken,
genç delikanlılar arkada, kadraja girmeye çalışıyorlar.

Plaj kültürü, 1950'li yıllarda
İstanbul kıyılarında iyiden iyiye gelişmişti,
plaj giysilerinde her yaz Avrupa modası izleniyordu.
Plajlarla
vücudu güneşe teslim etmek de moda oldu
Ama plajlar
dönemine geçilince, çıplaklıkla paralel bir hızda vücudu güneşe
teslim etmek de moda oldu. Falih Rıfkı Atay, 1932 yılında
yayınlanan ve biçimiyle de ilginç olan "Roman" adlı romanında,
modern yaşamın tüm inceliklerini diline dolar! Bostancı
kıyılarında derilerini yakan insanları seyrederken bu konuda
derin bilgiler ediniriz:
"Deri yakmak
ıztıraplı bir şeydir. Yüzükoyun veya sırtüstü kum üstüne
serilmiş olanların yalnız yüzlerine baksanız, ya dişleri
sökülüyor, ya kolları burkuluyor, ya karınları yarılıyor
sanırsınız. Hepsinde, ameliyat masasında bayıltılmamış bir hasta
yüzü vardır.
Kararmak oldukça
uzun sürer. Vücut önceleri kabak içi rengindedir. Bir iki gün
sonra kollara ve omuz başlarına domates kırmızılığı çöker.
Nihayet bütün vücutta, her deriye göre değişen esas karartının
yerleştiği görülür. Bir kadın için teninin üstündeki bu tunç
kızılı, pahalı kürk kadar aranır bir kılıf olmuştur." (Roman,
İstanbul 1964, 3. B., s. 9)


Süreyya Plajı, 'La
Turquie Moderne' gibi yabancı dergilere de ilan verir.
Güneşte yanmayı mizah konusu yapan bir diğer yazarımız da Refik
Halit Karay'dır. Nişanlısıyla güneşte yanışlarını aşama aşama
şöyle anlatır:
"Bu hale
gelinceye kadar günlerce ve beraberce az zahmet çekmedik. Bu
cilt, önce, güneşe serilmiş domates salçası gibi fena halde
kızardı; üstünde âdeta yarıklar, kabarcıklar husule geldi; sonra
bir yanmadır başladı. Karşılıklı, kuma bağdaş kurup, âma [kör]
dilenci gibi bir iyi kaşındık; kaşınma evde ve yatakta da devam
etti. Derken çarşı hamamında ve tellâk elinde keselenen
vücutlerdekı kir gibi büklüm büklüm, fitil fitil tenimizden
ayrılan bu derileri avuçlarımızla ovalıya ovalıya derledik,
topladık, attık, daha doğrusu etrafımıza serptik. Nihayet
renklerimiz beyazdan pembeye, pembeden kızıla, kızıldan esmere,
esmerden çikolataya, şimdi de son haddi olan yanık kahveye
döndü; plajda 'bukalemun' misali renk değiştirdik." (Modern Su
Perisi, Tanıdıklarım, İstanbul t.y., s.122)
Güneşin
şakası yoktur... İnsanı çarpar ve öldürür...
Selim Sırrı'nın
[Tarcan] ise, Radyo Konferansları'nda konuyu şakaya almaya hiç
niyeti yoktur: "Bazıları (...) derileri yüzülünceye, hatta
etleri cılk yara oluncıya kadar vücutlarının muayyen yerlerini
güneşe gösterip yakıyorlar. Bu biçarelere acımaktan başka bir
şey elimizden gelmez. Çünkü çok tehlikeli bir oyun oynuyorlar.
Güneşin şakası yoktur. İnsanı çarpar ve öldürür."

Ellili yılların başından itibaren
basında yer alan ilanların arasında,
plajlara, plaj giysilerine ve güneş kremlerine ilişkin olanlar
da artış gösterir.
Sağlıklı yanma reçetesi… Yavaş yavaş... Önce bacaklar… Öyle
kütük gibi durmak da yok…
Jimnastik
tarihimizin baş aktörü olan Selim Sırrı bey, konferansında
elbette ki güneş banyosunu nasıl yapacağımızı da söylüyor.
Anlattığına göre, öncelikle vücudu güneşe yavaş yavaş
alıştırmalıdır. Ama bu 'yavaş yavaşlık' neredeyse bir mevsime
yayılmaktadır! Reçete şöyle: Nisan'ın on beşinden başlayarak
Mayıs'a kadar vücudunuzu her sabah tül perdenin ardından üç-beş
dakika güneşe göstereceksiniz. Mayıstan itibaren bahçe ya da
taraçaya bornozla çıkacaksınız. Yavaş yavaş önce bacakları,
sonra bele kadar alt yanımızı, en son da tüm vücudumuzu. Ama on
dakikadan başlayıp, bir saate bir ay içinde ulaşan bir süratle.
Öyle kütük gibi durmak da yok, "vücudu hafifçe işletmeli, biraz
sıçrayıp dolaşmak ve yuğunmalıdır."
Böylece yazın
plajlarda güneş banyosu yapmaya hazır hale gelebilirsiniz. Ama
orada da ifrata kaçmak yok. Bir kere sabah 11'den 3'e kadar
güneşe çıkmak yasaktır. Günün diğer saatlerinde ise toplam süre
bir saati geçmemek koşuluyla, on dakikada bir gölgeli 2-3 dakika
gölgeli bir yere geçerek... (Güneş Nasıl Bir Gıdadır?, Radyo
Konferansları, İstanbul 1932, s. 92-97)

Ağustos 1944'te Florya 'Küçük
Plaj'da çekilmiş bir hatıra fotoğrafı:
Plajın cankurtaranı objektife bakmıyor; ama o dönemin
filmlerindeki
'jönlere uygun bir havada pozunu veriyor.
Mayomuzu giydik, güneşe yolunca yordamınca uzandık da her şey
tamam oldu mu artık?
Unutmayalım ki,
Cumhuriyet'in ilk yılları her alanda muaşeret usullerini
öğrendiğimiz yıllardır. Telefon kullanımından, çay saati adabına
kadar gündeme gelmeyen muaşeret usulü kalmaz. Böyle bir ortamda
plaj adabından da söz edebiliriz elbette. Modern insanımızın,
hele hele gelinlik genç kızlarımızın öyle ulu orta, düşünmeden
taşınmadan denize girmesi hiç uygun değildir. Plaj kıyafetinin
bile adabı olduğunu unutmamalıdır: "Genç kız hafif, fakat temiz
ve itinalı bir deniz kıyafetine muhtaçtır. Saçlar darmadağınık,
nerden geldiği bilinmeyen bir modaya uygun olsun diye, elbise
kir içinde, evde bile dolaşılması doğru olmayan bir kıyafetle
plaja gitmek terbiyeli ve iyi yetişmiş bir genç kıza yakışmaz.
(...) Deniz banyosuna kiminle geliyorsanız ancak onlarla bir
arada bulunmalı. Umumi bir yer olan plajda münasebet tesisinin
çirkin ve bayağı bir iş olduğunu kabul etmelidir. (...) Plaj ve
deniz kıyafeti herkesin bildiği şeylerdir. Yalnız kadın mayosile
genç kız mayosu arasında dekolte itibariyle bir fark olacağı,
çok açık dekolte mayoların genç kıza gitmeyeceğini artık
söylemeye lüzum görmüyorum. Bunu herhangi bir taassup tesiriyle
iddia ettiğimiz zannı hâsıl olmasın... Hiç bir erkeğin
bulunamayacağı, yalnız kadınların girebileceği bir deniz
hamamında da genç kız, dekoltesi daha az mayoyu tercih
etmelidir. Temiz ruhlu bir genç kızın benliğindeki hicap hissi,
yarı beline kadar açık bir mayoyu nerede ve kimin arasında
olursa olsun kullanmaktan kendini men'eder." (Feliha Sedat, Genç
Kızlara Muaşeret Usulleri, İstanbul 1932)
Refik Halit Karay da bir yazısında mayo giymenin adabı üzerinde
durur:
"Aman çok rica
ederim, bayanlar, denizden çıkar çıkmaz ıslak mayolar ile hemen
şezlonga uzanmasınlar. Zira süzülen su, bezin ortasında birikip
kendine bir mecra bularak, şırıl şırıl, uzun uzun, hattâ bazan
hafifçe boyalı, bakmamak isterseniz de, yine gözleri kendine
çevirten bir inatçılıkla durmadan akıyor, vekara dokunacak
şeyler hatırlatıyor. Dikkat edilecek ikinci nokta da şudur: Yaş
mayo ile kumda oturduktan sonra, kum kurumadan ve kumaştan
dökülecek hale gelmeden ortalıkta fazla dolaşmamak! Kabahat
yapmış ilkokul talebesine dönmeğe ve sıcak hamama sokulmak lâzım
geldiği zehabını vermeğe ne lüzum var? Kumdan kalkınca, iyice
silkinmek, bu yetişmezse suya tekrar bir dalıp çıkmak, öyle,
tertemiz gezinmek ihmali caiz olmıyor plaj adap ve
erkânındandır." (Yine Plaj, İlk Adım, İst. t.y., s. 156-57)
Banyo kostümü
hemen hemen Hazreti Havva'nın kostümüne benzedi
Mayolar İstanbul
plajlarını sardıkça ve giderek küçülmeye başladıkça, magazin
basınının da temel konularından biri oldu. 'Mayoların ne hale
geldiği' en çok ele alınan konulardan biriydi. Modası
diyemiyorum, örneğin 1934 yılında Hafta dergisi söze şöyle
giriyordu:
"Banyo kostümü
hemen hemen Hazreti Havva'nın kostümüne benzedi. Öyle olduğu
halde bu 25 santimlik bez parçası her hafta değişen bir modaya
tâbidir ki, bu modada Miyami'den hemen hemen bütün dünyaya
yayılmaktadır. Yazı beklemeden deniz mevsimini açan bu şehirde
geçen ay sinema güzellerinden Doris Hil krepondan bir mayo
giymiş; bu mayo ile denizden çıktığı zaman plajda seyirci
olanlar hayretten dona kalmış. Meğer bu kumaş su görünce o kadar
şeffaf bir hal alıyormuş ki..." (Hafta, Mayıs 1934)
Deniz
canavarlarına dikkat
Denizler,
mayolar ve güneş yanıkları konusu 1950'li yıllarda artık önemini
kaybetmeye başlar. Çıplaklığa alışılmıştır, plajlar yedi ummana
yayılmıştır ve koruma kremleri piyasaya çıkmıştır. Bikini bile
etkili olamamıştır bu tekdüzeliği yıkmaya.
Biz de yazımızı
yarım yüzyıl kadar önce plajlarda karşılaşılan deniz
canavarlarını anlatarak bitirelim. Bu canavarların en tehlikesi
'Deniz Don Juanı'dır. Gözüne kestirdiğine demir atar, hemen
yanaşırlar. Korunmak için 'höt!' demeniz yeterlidir. Çünkü
korkaktırlar.
İkinci canavar
'Şakacı Çocuk'tur. En olmadık anlarda eşek şakalarıyla
karşılaşmanız iş bile değildir. Tek kurtuluş çaresi eşek sudan
gelinceye kadar gıdıklamak!
'Yüzme Hocası'
bir diğer canavardır. Yüzme bilmiyorsanız kurtuluş çok zordur.
Başka bir plaja kaçmak çözüm olabilir.
Son canavar ise
dişi cinstendir. Adına 'Boyalı Bebek' denir. Genellikle nefis
mayolara sahiptir. Gayet güzel boyanmıştır. Ve yürüdüğü zaman
çok canlar yakar. Aydabir dergisi (Temmuz 1954), korunmak için
altı okka yapıp suya atmayı öneriyor ama, bilmem ki bu kadar
korunmacı olmaya gerek var mı?
Yazıya ek Fotoğraflar: İstanbul - Deniz Hamamları



Kaynak : Popüler
Tarih Haziran 2001 Sayı:01, GÖKHAN AKÇURA
Gülsev Akın'a
teşekkürlerimizle
Denizce

18.02.2009
|
|
|
|
 |
 |
 |
 |