
Eski çağlarda halkın korsanlardan korunmak için zeytin
ağaçlarıyla çepeçevre sarıp sığındığı Mazı, Bodrum’un belki de
en az bilinen köyü. O nedenledir ki halen sessiz, dingin ve
özgün...

Çakıl taşlarının üzerinde attığım adımlar, sessizliği bozan
tek ses. Sonsuz dinginliği kuşanan doğa ana, henüz uyanıyor gök
kubbenin maviliği altında. Biraz önce yükselen güneş, Taşlı Yalı
koyunun renklerini henüz ortaya çıkarmamış. Hafif bir esintiyle
hareketlenip sahile koşan dalgaların ritmik devinimi, ayak
seslerimi bastırıyor. Dalgaların bu gel git hali, çakıl
taşlarıyla sevgi dolu bir oynaşmaya dönüşüyor adeta. Eğilip
değişik boyutlardaki rengarenk çakıl taşlarını avuçluyorum.
Çocukken su yüzeyinde kaydırmaca oynadığımız bu pürüzsüz
taşların üzerindeki desenler şaşırtıyor beni. Hırçın dalgaların
döve döve biçimlendirdiği her taş, farklı şekil ve
büyüklükleriyle dikkat çekiyor. Tıpkı yaşam döngüsünün sınırsız
olasılıklarla insan hayatını yönlendirdiği gibi, onlar da her
saniye denizin tuzlu sularıyla yıkanıp, oradan oraya
savruluyorlar.
Sığınak
Keşfedilmemiş yerler arama gezilerimden birinde tanıştım
Bodrum’un Mazı köyüyle. Zeytin ağaçlarıyla donanmış bir yolda
ilerlerken, beyaz gövdeli ve kırmızı kiremitli evleriyle, bir
dönemecin ardından ansızın çıktı karşıma. Eski çağlarda korsan
saldırılarından korunmak amacıyla yüksek bir tepeye konumlanan
bu şirin köy, yüzyıllardır Gökova körfezini seyrediyor.
Sokaklarında yaşlı teyzelerin örekede yün sardığı, zeytinlerin
hep beraber toplandığı, cami avlularında eski günlerin yad
edildiği, çocukların masum gülüşlerinin henüz kaybolmadığı Mazı
köyü, sessiz bir günü daha kucaklıyor. Turizmden gelecek
ekonomik katkı, halı dokumacılığı, zeytincilik ve balıkçılıkla
ocakları tüten evlerin yeni umudu şimdi. Ege denizinin berrak
sularıyla çevrelenen birbirinden güzel koylarıyla ünlenen bu
yerleşim, her yaz sezonunda, filizlenen umutlarının gerçeğe
dönüşmesini umuyor.

Mazı, bildiğimiz tatil beldelerinden oldukça farklı. Burada
butik oteller, tatil köyleri, diskotekler aramayın sakın. Sadece
gerçekten kafa dinlemek isteyenler ile şehrin kalabalığından
kaçanların tatmin olacağı bir yer bu coğrafya. Alabildiğine
dingin, doğanın kucağına yerleşmiş birkaç basit otel ve
pansiyon, Ege denizinin nimetlerini sunan balık restoranları ve
billur deniziyle sakin koylar… Hepsi bu!
Portakal
Ağaçlarının Gölgesinde
Sabahları ağlarını toplamaya giden balıkçı motorlarının
gürültüsüyle uyanıp güne merhaba diyorsunuz. Zeytin
yapraklarının gölgelediği bahçelerden etrafa sardunya kokuları
yayılıyor. Yeşil, mavi, turkuaz ve lacivert tonların bir tuvale
dönüştürdüğü koyların serin sularıyla, üzerinizdeki miskinliği
atıyorsunuz. Yörenin mis gibi kokan zeytinyağının
lezzetlendirdiği zengin bir kahvaltı geliyor ardından. Canınız
tembellik mi yapmak istiyor, o halde portakal ağaçlarının
gölgesindeki hamaklar ya da kıyıdaki şezlonglar sizi bekliyor.
Sıkıldıysanız eğer, mavi suların serinliğini teninizde
hissetmenin, şnorkelle kayalıklardaki balıkların peşinde
koşmanın keyfini yaşayabilirsiniz. Akşam ay ışığı yakamozlar
yaparken, içinizdeki çığlığı dinleyin biraz, arkasından
dalgaların ninnisi eşliğinde dingin bir uykuya dalın. Tüm
yorgunluklardan arınıp, sakinliğin o yavaş temposuna kendinizi
öylece bıraktığınız bir tatil düşü bu.
Cennet Koylar
Köy çıkışında ikiye ayrılan asfalt yol, hepsi ayrı birer
cennet mekan olan koylara ulaştırıyor beni. Soldaki asfalt,
narenciye bahçeleri, zeytin ve çam ağaçlarıyla dolu bir ovanın
denize açılan kapısı olan Hurma sahilinde sona eriyor. Karşıdaki
Datça yarımadasına bakan sakin kumsal, sadece birkaç pansiyonla
çevrelenmiş. Sahilde aylak aylak dolaşırken, çocukların kıyıda
bir fokla oynadıklarını fark ediyorum. Rehabilitasyon
çalışmaları tamamlanan yavru fok Badem, tekrar denize döndükten
sonra alıştığı insan sıcaklığından ayrılamıyor belli ki. Tüm
hünerlerini sergileyerek sevimlilikler yapan Badem, tatilcilerle
dost olmuş. Malta şövalyelerinin içini oyarak altın dolu küpler
sakladıkları kayalık tepeye çıkıp, manzarayı seyrediyorum. Bir
tarafta Hurma, diğer yanda Ilgın Koyu, Gökova’nın tertemiz
deniziyle kucaklaşıyor. Leleg veya Karya Sunağı olduğu sanılan
bu kayalığa, ‘Gözyaşı Kayası’ adını vermiş köylüler. Sunağa
benzeyen kayanın mutlaka bu ismi hak edecek bir hikayesi vardır,
kim bilir?

Öğleden sonra Mazı köyüne dönüp, bu kez sağa ayrılan yolu
takip ederek yeniden Ege’yle buluşuyorum. Sadece iki pansiyonun
yer aldığı Taşlı Yalı koyu, inanılmaz bir sakinlik içerisinde.
Köpük köpük dalgalar, Güneşin Ağustos sıcağında kavurduğu
çakıllı kumsalı serinletmeye çalışıyor. Çam ağaçlarının ayırdığı
burnun öte yakasındaki İnce Yalı koyu, salaş pansiyon ve
restoranlarıyla biraz daha hareketli. Zeytin ve harnup
ağaçlarıyla çevrili bir tepenin kucağında konumlanan plaj, doğa
tarafından üşüyen bir çocuk gibi sarmalanmış. Tahta çitlerle
ayrılan pansiyonlardaki tatilciler, her gün birbirleriyle
karşılaştıkları küçük İnce Yalı kumsalında kısa sürede dost
oluveriyorlar.
Kayıkla Koy
Gezisi
Bir sonraki gün bir balıkçı kayığına atlayarak, methiyeler
düzülen Mazı koylarını turlamaya çıkıyorum. Dalgalara kapalı
balıkçı barınağı Ilgın, buz gibi yeraltı sularının denize
karıştığı Sedef, Kargılı, Feslikan ve Çökertme koyları, köyün
doğu tarafındaki güzellikler. Özellikle tertemiz kum plajları ve
yatlara geceleme olanağı sağlayan sakin koylarıyla Çökertme,
günübirlik tekne turlarının mola yeri. Gökbel Köyü’nün Sivri
Kümes tepesinden izlenebilen Çökertme koyu ile Gökova körfezinin
manzarası ise doyumsuz. Pembe, beyaz zakkumların denize kadar
indiği Şeytan Deresi, Çamlık, Çatal ve Akarca koylarıyla
Alakışla Bükü, Mazı’nın batı yakasındaki mavi turun rotasını
oluşturuyor. Özellikle Alakışla Bükü’ndeki Adalıyalı ve
Kissebükü kumsalları, denize gönül verenlerin favori mekanları
olmuş. Sığ sularda nilüfer çiçekleri gibi salınan kayalıkların
birkaç metre sonra lacivert derinliklerde kaybolduğu Adalıyalı
koyu, bir ressamın paletindeki renk cümbüşünü andırıyor. Hamam,
sarnıç ve kilise kalıntılarıyla bir Karya yerleşimi olan
Kissebükü, mavi yolcuları tarihle buluşturuyor aynı zamanda.
Köy Pazarı
Ertesi gün köyün pazarı kuruluyor meydana. Sepet sepet sele
zeytinleri, tarladan yeni toplanmış sebze ve meyveler, salata ve
zeytinyağlılara lezzet katan çeşitli otlarla dolu tezgahlar,
kendinizi kaybedeceğiniz büyülü bir ortam oluşturuyor. Kısa
süren pazar alışverişinin bitmesiyle, balkonlara veya kapı
önlerine kurulan halı tezgahlarındaki işlerine geri dönüyor
köyün kadınları. İki veya üç kişinin imece usulüyle bir arada
dokuduğu değişik motiflerle bezeli halı ve kilimler, yıllardır
yöre halkının geçim kaynağı olmuş. Sarı, krem ve kahverengi
tonların baskın olduğu Milas halı ve kilimleri, pazarda
satıldığında ne yazık ki emeklerin karşılığını vermiyor.

Yazın en sıcak aylarında bile tenha olan sahilleriyle, sakin
bir tatil düşleyenlerin adresi Mazı. Sırtınıza tanıdık bir dost
eli değmişcesine huzur veriyor.
Yazı ve Fotoğraf : Ersin Demirel
Kaynakça:
SkyLife - Haziran 2009