e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 11 Eylül ve Medeniyetler Çatışması

 İlhan Bağören - Hasan Figen    

  11 Eylül ve Medeniyetler Çatışması
  • İnsanlar gerçekten kültür yani gelenek, dil, din farklılıklarından ve bunların doğurduğu korkulardan dolayı mı çatışma ve savaşların içinde buluyorlar kendilerini?

  • Yoksa kısıtlı dünya kaynaklarının paylaşılması, sınırsız ihtiyaçlarımız karşısında bizleri umutsuz kıldığı için mi?

  • İhtiyaçların karşılanması endişeleri, tarih boyunca bahsi geçen uluslar savaşlarını başlatan ana etken midir?

  • Bu son derece tabii ve insani endişeler bugün artık medeniyetler arası aykırılık olarak ortaya çıkan -kanımızca bütünüyle sanal olan- top yekün bir çatışma biçimine dönüşerek bizleri sorunların çözümünü daha da güçleştirecek bir noktaya mı getirmiştir?

11 Eylül ve Medeniyetler Çatışması 

Bundan beş yıl evvel New York’ta ikiz kulelere yapılan saldırıda 2973 kişi can vermişti. Ancak, Batı dünyası ve özellikle ABD için bu tarihten alınan en önemli ders, halkın ilgilenmediği coğrafyalarda devletin yaratacağı nefretin artık kendi topraklarında da barışı tehdit edeceğiydi. 11 Eylül olayları, bu olaylardan 8 yıl önce yazılmış (1993) bir köşe yazısını da, gerçekleşen bir kehanet olarak gündeme getiriyordu.  

Soğuk savaşın bitiminde, global politika konularında popüler stratejist Profesör Francis Fukuyama, “Tarihin Sonu ve Son Adam” isimli makalesinde, insanlık tarihinin ideolojiler kavgası sürecinin sona erdiğini, liberal demokrasinin kesin bir zafer kazandığını ilan etmiştir. Fukuyama, bazı küçük anlaşmazlıkların ortaya çıkabileceğini, ancak küresel anlaşmazlıkların sadece Avrupa’da değil, her yerde sona erdiğini belirtmektedir. 

Beyaz Sarayda yeni politikaların üretilmesinde Fukuyama’ya rakip olan Amerikalı siyaset bilimci ve Harvard Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı Profesör Samuel Huntington, 1993 yılında yayımlanan “Medeniyetler Çatışması” makalesinde, Fukuyamanın erken sevindiğini iddia ederek, yepyeni bir kavram gündeme getiriyordu:  

“Benim hipotezim, yeni dünya düzenindeki çatışmaların temel kaynağının ideolojik ya da ekonomik olmayacağı. İnsanlıkta büyük bölünmelere yol açacak çatışmaların kaynağı, ezici olarak kültürel olacaktır. Ulus devletler uluslararası ilişkilerde en güçlü aktörler olmaya devam edecektir, ancak küresel politikadaki çatışmalar, farklı medeniyetlere ait gruplar ve uluslar arasında olacaktır. Medeniyetler çatışması, küresel politikayı domine edecektir. Medeniyetler arasındaki fay hatları, geleceğin cephelerini oluşturacaktır.” 

“Kültürel benzerlikler ve farklılıklar devletlerin birlikte hareket etmelerini, menfaatlerini ve husumetlerini biçimlendirmektedir. Daha geniş savaşlara dönüşme eğilimi taşıyan yerel çekişmeler çoğunlukla farklı medeniyetlerden gelen gruplar ve devletler arasında olanlardır. Uluslararası gündemdeki anahtar sorunlar Medeniyetler arasındaki farklılıklardan kaynaklanmaktadır.” 

Huntington, büyük tartışmalara neden olan bu makaledeki fikirlerini daha da genişleterek 1996 yılında kaleme aldığı “Medeniyetler Çatışması ve Dünya Düzeninin Yeniden Kurulması” adlı kitabında; 

“Medeniyet ve kültür sözcüklerinin her ikisi de halkların bir bütün olarak yaşam biçimlerine atıfta bulunmaktadır ve medeniyet büyük ölçüde bir kültürdür” demektedir. Ve şöyle devam etmektedir.

“Hem kültür hem de medeniyet belirli bir toplumda birbirini izleyen kuşakların birinci derecede önem atfettiği değerler, normlar, kurumlar ve düşünce biçimlerini içermektedir. Kültür hemen her medeniyet tanımında ortak temadır.” dedikten sonra sanki bu tesbit neticesinde  -insanlığın temel ihtiyaçları açısından- çatışmak kaçınılmaz bir sonuçmuş gibi ortaya koymuştur.  

11 Eylül saldırısı, Huntington’un kitabında öngördüğü birçok tezin doğrulanmasına yolaçtı. Gerek saldırıya kadar gelişen olaylar, gerek saldırganların profili, gerekse ABD’nin olaylara verdiği tepkiler Huntington’un kitabının senaryo olarak kullanıldığı kanısını uyandırıyordu. 11 Eylül  sonrası, bir taraftan Huntington’un tezleri tekrar uluslararası politik tartışmaların merkezi haline gelirken, diğer taraftan giderek artan bir şekilde, “kendi kendini gerçekleştiren kehanet” olduğu yönünde şüpheleri de artırdı. 

Amerika’nın şu anda ihtiyaç duyduğu “terör ve uygarlık” çatışması temasına temel oluşturacak ve “kehanet” olarak yorumlanması uygun düşecek tezler içeren bu esere daha sonra tekrar geri döneceğiz.

“11 Eylül Faciası”nın çağımıza uygun sonuçlarından birisi, konuyla ilgili “kehanetlerin keşfi” idi. Önce, tam da beklenebileceği gibi, Nostradamus’un, “New City üzerine gökten ateş yağacak” mealindeki sayıklamaları haberlerin hemen yanına yerleştirildi. Sonra, Hollywood filmleri tarandı, kulelerin fonda göründüğü filmlerden, bundan önceki sabotajı konu edinen birinci dereceden filmlere kadar hepsinin adı anıldı. Hangisinin “tam isabet” kaydettiği tartışıldı ciddi ciddi. Yarışı, “Kör İmam”ın müritlerinin sırtına yıkılan ilk saldırıyı anlatan film kazandı. Çünkü, filmin son karelerinde, helikopterle cezaevine götürülen mücahit kulelerin önünden geçerken, bütün korkunçluğuyla “bir dahaki sefere, ikinizi birden!” diyordu.

Özetle savaş, Müslümanlarla Hıristiyanlar arasında olacak, ama bu dinler savaşı değil, dinlerde kendisini gösteren farklı uygarlık düzeyleri arasında geçecekti.

Amerikalı ırkçıların Arap ya da Ortadoğulu, hatta gürültüye getirip Hintli göçmenlere saldırması, tezi “kanıtlayan” başka olgular olarak sayıldı. Amerika ve Avrupa’da camilere bomba atılması, ‘‘Araplar’a ölüm’’ sloganları yazılması, “medeniyetler arasındaki nefretin” diğer kanıtlarıydı ve Huntington galiba haklıydı!

Üstelik, biraz geriye dönüp bakıldığında, Saraybosna’da, Kosova’da, Çeçenistan’da yaşananlar ‘‘medeniyet çatışması’’nın somut göstergeleri olarak görülebiliyordu. Bu topraklarda, İslam medeniyeti ile Ortodoks-Slav medeniyeti birbirini boğazlıyordu. 

Colombia Üniversitesinde Profesör Edward Said de “Medeniyetler Çatışması” tezini eleştiren “Cahiller Çatışması” adlı makalesinde, Huntingtonu yetersiz bilgilere dayanan talihsiz genellemeler yapmakla suçluyordu.

11 Eylülü yapan grupların  medeniyetleri ile kurulan ilişkinin neden aynı kolaylıkla Branch Davidianlar, Guyana’daki Jim Jones ya da Japonya’daki Aum Shinrikyo gruplarına uygulanmadığını sorguluyor. Öte yandan, Huntington’un “1 milyardan fazla müslüman, medeniyetlerinin üstünlüğüne inanırken, güçsüzlükleri karşısında aşağılık duygusuna saplanmıştır” genellemesini 11 Eylül ertesi yayımlanan sayılarında överek yer vermesine tepki gösteren Said, bu genellemeye varmadan önce kaç Endonezyalı, Faslı, Mısırlı ve Bosnalı müslüman ile konuştuklarını sorgulamaktadır.

 

Nedenleri ile İlgili Bulanık Görüşler

Huntington’un tezleri, genel olarak savaşların nedenlerini toplumsal, ekonomik kaynaklarda aramak yerine, bütün yüzyıllar için ulusal farklılıklar, ideolojiler ve “uygarlıklar” arasındaki gerilimler içinde görmeye dayanmaktadır. Bu yüzden, 21. yüzyılın savaşlarını da, yine eski savaşların bir uzantısı gibi görmekte, ama bu kez farklı bir kategoride toplamaktadır. Huntington, “21. yüzyıl, medeniyetlerin çatışma yüzyılı olacak” diyor ve 19. yüzyılın, ulus-devletlerin birbiriyle yaptığı savaşlara sahne olduğunu ve imparatorlukların yıkılmasıyla sonuçlandığını, 20. yüzyılın ise ideolojiler çağı olarak tanımlanması gerektiğini, SSCB ve Çin’in temsil ettiği komünizm ile ABD ve Batılı ülkelerin temsil ettiği kapitalizmin ‘‘soğuk savaşı’’nın bu yüzyıla damgasını vurduğunu ileri sürüyor. Aynı mantıksal düzlemde, 21. yüzyılın artık ulus-devletlerin veya ideolojilerin değil, bunlardan daha kapsamlı bir şemsiye oluşturan medeniyetlerin çatışmasına sahne olacağını ileri sürüyor. 

Bu tarih şeması, modern yüzyılların temel karakterini, kapitalizmin doğuşu ve emperyalizm aşamasına yükselişini göz ardı ediyor. “Ulus Devletler arasındaki savaş” olarak adlandırılan I. Emperyalist Savaş, adı üzerinde, belli başlı iki kampta toplanan Avrupalı emperyalistler arasındaki savaştı. Çatışmanın temelinde, “farklı uluslardan” olmak değil, sömürgelerin paylaşılmasında “adaletsizlik” bulunduğu iddiası yatıyordu. Kapitalizm, artık meta ihracatıyla yetinemiyor, sermaye ihracı denilen yeni bir yayılma aracını tekelci devletlerin gücüyle kullanmak istiyordu. Kuşkusuz, her tekelci şirket, belli bir ulusal-siyasal kimlik de taşıyordu ve özellikle de kendi devletleri aracılığıyla amaçlarına ilerlediklerinden, devletler arasındaki savaş, uluslar arasındaki savaş gibi görünüyordu.

İkinci Savaş, bu özelliklerin daha da açıklık kazandığı bir savaş oldu. Büyük güçler sahnesine yeni adım atan, üstelik Birinci Savaş sırasında büyük bir yenilgiyle onuru kırıldığına inanan Almanya, eski köleci emperyalist çağını yeniden diriltme sevdasındaki İtalya, onlar kadar yeni emperyalistleşmiş Japonya bir “faşist ittifak” bloğu oluşturmuştu. ABD, İngiltere, Fransa karşı taraftaydı ve savaş kendisine bulaşana kadar bu kapışmanın dışında kalmayı deneyen sosyalist SSCB, başka bir kutup oluşturuyordu. Huntington’un tezini izleyecek olursak, asıl bu dönemi bir “ideolojiler savaşı” olarak adlandırabilirdik. Faşizmle, sosyalizm ve demokrasi arasında bir savaş! Oysa gerçek böyle değildi. Saflar ancak, savaşın son aşamasında SSCB ile ABD ve İngiltere arasında ittifak kurulduktan sonra demokrasi ve faşizm safları olarak ayrışmıştı. “Demokratik” denilen devletler, Alman-İtalyan-Japon ittifakıyla Sovyetler olmaksızın başedemeyeceklerini gördükleri anda, yeni bir cephe doğdu. Bununla birlikte başta ABD ve İngiltere olmak üzere emperyalistler, asla pazar paylaşım kavgasından vazgeçmiş değillerdi; ittifak sürecinde de “asıl düşman” olarak her zaman SSCB’yi gördüler ve onunla hesaplaşmayı faşizmin alt edilmesinin sonrasına ertelediler. SSCB, “Soğuk Savaş” denilen dönemde, özelikle ABD’nin Asya ve Doğu Avrupa’da yayılmasının önündeki başlıca engeldi. ABD, eski sömürgecilerden devraldığı egemenlik alanlarını elinde tutmak ve genişletmek için, Güneydoğu Asya’ya, Afrika’ya ve Latin Amerika’ya saldırdı. Asya’da tutunamadı, Afrika’da hiçbir ciddi başarı elde edemedi, Latin Amerika’da ise, faşist darbeler yoluyla kendi “arka bahçesini” oluşturmaya girişti. Bütün bu dönem boyunca da, emperyalizmin asıl hedefi dünya çapında siyasal ve ekonomik baskısını pekiştirmek, hakimiyet alanlarını genişletmekti.

Günümüzdeki saldırıların amacı ise artık herkesçe biliniyor. Balkanlar’dan Orta Asya’ya kadar uzanan bölge, bir “enerji koridoru” olarak adlandırılıyor. ABD, Avrupa, Rusya bu “koridor” üzerinde çatışıyor. Ve bu “koridor”, hemen hemen tamamen Müslüman ülkelerden oluşuyor. İsrail’in yayılma alanları olarak saptadığı ve üzerinde çalıştığı coğrafya da bir İslam coğrafyası. Ama çatışma, Müslümanlarla Hıristiyanlar, Müslümanlarla Museviler arasındaki bir çatışma değil. Tarih bir oyun oynasaydı da, aynı coğrafyada tümüyle Hıristiyan halklar yaşasaydı, durum değişmeyecekti. Topraklar, üzerinde yaşayan halkların kültürlerine göre değil, altlarında taşıdıkları kaynaklara ve neyin yolu üzerinde olduklarına göre savaş alanı haline geliyorlar. 

“Medeniyetler Savaşı” tezi, üstelik yeni de değil. Avrupa’nın feodal kralları, İpek ve Baharat yolları üzerinde söz sahibi olmak için “Haçlı Seferleri”ni düzenlediklerinde, “Kutsal toprakları Müslüman kâfirlerden kurtarmak” adına yola çıkmışlardı ve birçok tarihçi, bu savaşları “dinler, medeniyetler, kültürler arasında bir savaş” olarak yorumlamaya koyulmuştu.

Halbuki Haçlı Seferlerine daha yakın bir bakış, gerek çatışmaların, gerekse dayanışmaların, kültürel fay hatlarından çok, ekonomik ve siyasi çıkarlar doğrultusunda oluştuğunu göstermektedir. Emre Kongar, “Tarihimizle Yüzleşmek” adlı kitabında Haçlı seferlerinden şöyle bahsetmektedir: 

“Din ve mezhep kavgalarına bağlı eylemler, savaşlar, mücadeleler, kimi zaman amaçlarının tam tersine sonuçlar vermiştir. Müslümanlar, kendi aralarındaki mezhep kavgalarıyla Hıristiyanların ekmeğine yağ sürmüşler, Hıristiyanlar ise yine kendi mezhep kavgalarından dolayı, Müslümanların gelişmesine yardımcı olmuşlardır. Bu durumun en canlı örneği, Haçlı Seferleridir “ 

Malazgirt seferinden sonraki 25 yıllık süreçte Anadoluyu fetheden Müslüman Türklerin elinden kutsal Kudüsü kurtarma amacıyla başlatılan bu seferlerin asıl amacı, Doğu-Batı ticaret yollarının denetimini ele geçirerek ticari olarak zenginleşmekti. Kudüsü almayı, ancak başka Müslüman gruplardan gördükleri destekle başarabilmişlerdir. 

Bir başka Haçlı seferinde ise, Hıristiyan seferilerin hedefi, Bizansın zenginliklerini gördükten sonra birden değişivermiş ve Hıristiyan olduğuna bakmadan bu kenti talan etmiş, din kardeşlerine büyük zulümler edip, 57 sene boyunca Bizansı işgal etmişlerdir. 

Osmanlının gelişmesinde de Bizanslılar, Hıristiyan tehditlere direnmek için Osman Beyden alacağı yardıma karşılık onu diğer Müslüman beylikler karşısında desteklemiştir. Istanbul’un ele geçmesini kolaylaştıran etkenlerin en büyüğü de Bizans içindeki mezhep çatışmalarıdır. Temelde, Vatikan hiyerarşisine girmeyi kabul ederek yardım almak yerine, Bizanslılar, kendilerince direnmeyi seçmişlerdir.   

Modern tarihçilerden Toynbee, Oswald Spengler, Sorokin gibi idealistler, tarihin kültürler ve uygarlıklar arasındaki savaşlarla oluştuğunu 19. yüzyıl sonlarında ve 20. yüzyılda ileri sürmüşlerdi. Toynbee, uygarlıkların dinsel karakterin, bölgesel ve siyasal niteliklerle birleşmesinden oluştuğunu, “yaratıcı azınlığın” soysuzlaşmasının uygarlığın sonunu getireceğini yazıyordu. Bu yüzden Batı uygarlığının “çöküş” aşamasına geldiği sonucuna ulaşmıştı. Çöküşü önlemenin yolu ise, “Tanrının krallığını aramaktan” geçiyordu. Ona göre, insanlık tarihinin son ereği ve insanın yeryüzünde sahip olduğu en üstün iyilik ve en yüksek ölçüt, Hıristiyanlıktı. “Tarih, Tanrıyı daha iyi tanımaya yaklaşmanın ve onu daha çok sevmeye ulaşmanın gittikçe artarak gerçekleşmesidir.” Bu bakış açısının, “Tanrı düşmanları”na karşı savaşı desteklememesi düşünülemez. “Tanrının Krallığı” ise, elbette amacı “geri ve Tanrıtanımaz Müslümanlar’ın terbiye edilmesi” olan Hıristiyan Batı’nın krallığı olacaktı.

Buna bakarak, Avrupa’nın oldum olası İslam düşmanı olduğu, dolayısıyla günümüzdeki savaşların kaynağında da Batı-Doğu, Hıristiyan-Müslüman uygarlıkların çatışmasının bulunduğu yolundaki her iki tarafın gericileri tarafından desteklenen tezlerin haklı olabileceğine dair kanıtlar üretilebilir. Oysa tarih boyunca bütün Avrupa merkezli imparatorlukların gözlerini zengin doğuya diktiğini, bunun da nedeninin tümüyle ve saf olarak ekonomik olduğunu görmek o kadar zor değil.  

Huntington’un “Medeniyetler Çatışması“ tezine en önemli eleştirilerden birisini, Paris Üniversitesinde Siyasal Bilimler Profesörü Gilbert Achcar “Barbarlıklar Çatışması“ kitabında yapmıştır. Achcar, çatışmalardan ABD’nin çifte sorumluluğu olduğunu vurguluyor. Bir taraftan İslam ülkelerinde batı karşıtı duyguların gelişmesine sebep olurken, diğer taraftan da bu ülkedeki solcuları ve milliyetçileri  etkisiz hale getirerek, batıya karşı nefreti ifade edebilecekleri tek örgütlü ve ideolojik seçenek olarak dini bıraktılar. Yakın zamana kadar ideoloji türetme konusunda üretken olan müslüman ülkelerde, köktendincilik, kültürlerlerini meşrulaştırmanın tek yolu olduğu için değil, alternatifsizlikten yükselişe geçmiştir. 

Brüksel Hür Üniversitesi Uluslararası ve Stratejik İlişkiler Merkezi direktörü Profesör Robert Anciaux 11 Eylülden beri, kamuoyunu manipüle etme yeteneğine sahip güçlerin, Huntingtonun tezini destekler şekilde İslam dünyası ile Batı arasındaki bölünmeyi şekillendirdiğini ileri sürüyor. Bu çabanın parçası olarak da İslam dünyasına yönelik yapay bir görüş şekillendiriliyor. Anciaux’a göre İslam dünyasının Batı karşıtlığı, daha çok yoksul üçüncü dünya ile küreselleşmiş, gelişmiş, varsıl dünya arasındaki bölünmenin yansımasıdır.

 

Dünya Medeniyet Bölgeleri 

Huntington, dünyanın Batı, Konfüçyüs, Japon, İslam, Hindu, Slav-Ortodoks, Latin Amerika ve Afrika medeniyet bölgelerinden oluştuğunu, asıl çatışmanın ise Batı ve İslam medeniyeti ile Çin’de anlamını bulan Konfüçyüs uygarlığı arasında patlayacağını ileri sürüyor. Yine ona göre, aynı medeniyeti paylaşan ülkeler, bölgesel güçler oluşturacak ve savaş bunlar arasında geçecek.
Rastlantısal olarak, bu tablonun bir ölçüde günümüz kutuplaşmalarının görüntüsünü verdiğini söyleyebiliriz. Ama, bu Huntington’un tezinin doğruluğunu göstermiyor. Huntington, mevcut durumu yakından ve emperyalist bir politikacının gözüyle izleyen bir stratejist. Petrol ve doğalgaz yolları ve kaynakları üzerindeki kapışmayı görüyor, bölge ülkeleriyle bu yollar üzerinde egemen olmak isteyen emperyalistlerin karşıt kutuplarda birleşmeye doğru sürüklendiğinin de farkında. O, gözlemlediği olguya, eski bir tarih felsefesinin tezlerini uyguluyor.
Ancak, eski model üzerinde yeni olguların kimileri fazla aykırı duruyor. Çizilen tablonun çelişmeler ve tutarsızlıklar taşıdığı, Huntington tarafından da görülüyor olmalı ki, Türkiye’yi nereye yerleştireceğine bir türlü karar veremiyor.
Huntington, Türkiye’ye İslam dünyasının liderliğini uygun görüyor. Ona göre, İslam ve Batı medeniyeti arasında bocalayan Türkiye, Batı Bloku’ndan dışlanmalıdır. Üstadın, en azından bu konuda fena halde yanılmış olduğunu söyleyebiliriz. Onun, büyük bir “tarihi hata” olarak gördüğü Türkiye’nin NATO üyeliği, emperyalizmin asla vazgeçemeyeceği bir özellik.  

Huntington, aşağıdaki satırlarda, Türkiyenin Batılılaşmasının baştan bir hata olduğunu savunmaktadır:

“Mustafa Kemal Atatürk Osmanlı İmparatorluğunun kalıntılarından yeni bir Türkiye yaratmış ve ülkeyi modernleştirmek, yani batılılaştırmak için büyük çabalara girişmiştir. Bu yola baş koyan Atatürk, ülkenin İslam geçmişini reddederek Türkiyeyi “parçalanmış bir ülke” durumuna getirmiştir. Bir yanda dini, gelenek, görenek ve kurumları İslama dayanan, ama diğer yanda da ülkeyi Batılılaştırmak, modernleştirmek ve Batıyla bir yapmak isteyen yönetici elitlere sahip bir ülke. “ 

Huntington, medeniyetler çatışmasından kaçınmak için diğer medeniyetlerin Batıyı yakalaması, bunun için de modernleşmeleri gerektiğini savunuyor. Ancak, Batının modernleşirken kullandığı mirasın kendine ait olduğunu, vurgulayıp, Batılılaşma ile modernleşme arasında büyük farklar olduğunu belirtiyor.  Huntington’a gore, Batı, iki yüz senelik modernleşme öncesi, dört yüz senelik de “Batılılaşma” sürecinden geçmiştir. 

Batılılaşmış toplumun özellikleri:

v     Sosyal yapısı ve sınıf ilişkileri

v     Ticaret ve kentlerin yükselişi

v     Monark, Asiller, Laik ve Dinsel otoriteler arasında güç dengesi

v     Ulusal bilinç

v     Devlet bürokrasisi

v     Teknoloji

Batılılık bu süreçte kendine öz birçok mirası kullanmıştı. Bunlar arasında en önemlileri

v    Klasik miras

v    Katolik ve Protestanlık

v    Avrupa dilleri

v    Laik ve dini otoritelerin ayrılması

v    Hukuk devleti

v    Sosyal çoğulculuk – farklı özerk gruplar

v    Temsili heyetler

v    Bireycilik

Modernleşmiş bir toplumun özellikleri ise şöyle listelenebilirdi:

    v    Endüstrileşme

    v    Kentleşme

    v    Okur-yazarlık

    v    Eğitim

    v    Servet

    v    Sosyal Mobilizasyon

Diğer medeniyetlerin modernleşmek için takip edecekleri iki yol vardı. Birisi kendi kültürüne uyarlamak, diğeri ise Batılılaşmak. Huntingtona göre, ikincisini seçmek büyük bir hataydı ve bunu ilk yapan Atatürk’ün adıyla tanımlıyordu: Kemalizm.  

Batı medeniyetleri, ve özellikle ABD için çıkış yolunu diğer medeniyetlerle ilişkileri en aza indirerek, kontrolu de bu medeniyetlerin çekirdek devletlerine vermekte gören Huntington için Kemalizmin kötülenmesi ve Türkiyenin Batılılaşmaktansa İslam medeniyetinin çekirdek devleti olarak konumlanması oldukça anlaşılır bir durum. 

Huntington, burada da kalmıyor. Ortodoks-Slav kültürünün temsilcisi olarak gördüğü Yunanistan’ın da NATO üyesi olmasına itiraz ediyor. Bu kadarına emperyalist şefler dayanamadı ve Bill Clinton “tehlikeli sularda dolaştığı” gerekçesiyle Huntington’u eleştirdi.

“Tehlikeli sular”, emperyalizmin işbirlikçi hükümetlerle, ittifak içinde bir araya geldiği “farklı uygarlıklara mensup” devletlerle ilişkisini bozabilecek tezlerdi.

Emperyalistler, belki de kendi halklarını savaşlara, yayılmacı politikalara taraf kılmak için oldukça elverişli gördükleri “medeniyetler savaşı” tezini alttan alta kullanıyor. Propaganda değeri olan bu saçmalıklara, kendi çıkarları ve dünya çapındaki politikalarına zarar verme riski taşımadığı sürece göz yumuyor. Ama bir de emperyalizmin gerçeği var. Dünya çapında egemenliğin yolu, dünyanın kimi uluslarını ve devletlerini denetim altında ve kendi yanında tutmaktan geçiyor. Özellikle bölgede çok önemli bir yeri olan Yunanistan ve Türkiye’yi saf dışı tutmayı öneren bir tezin “gerçekçi” sayılmayacağı belli. Böylece emperyalizmin haklı ve meşru gösterilmesine hizmet etsin diye uydurulmuş bir “tarih tezi”, emperyalist gerçekliğin güncel politik ve taktiksel duvarlarına da çarpabiliyor. 

Hilâl ve Haç Kavgası: Huntington, Saraybosna’da, Kosova’da veya Çeçenistan’da yaşananları da ‘‘medeniyet çatışması’’nın somut göstergeleri olarak değerlendiriyor. Ona göre, İslam ile Ortodoks-Slav medeniyetleri birbirini boğazlıyordu ve bunun engellenmesi de mümkün değildi. Hatta belki de, sürüp gitmesi daha iyi olurdu. Huntington, böylece Balkanlar’daki ve Kafkasya’daki karmaşada ABD ve Avrupa parmağı olduğunu, “etnik temizleme hareketini” bölgesel egemenlik için bir fırsat olarak değerlendiren emperyalistlerin kışkırttığını gizlemeye çalışıyor. NATO güçlerinin Avrasya-Adriyatik yolu üzerinde kilit öneme sahip bir bölgeye yerleşmiş olmasının anlamını örtüyor. Kafkasya’dan ve Balkanlar’dan geçecek doğalgaz ve petrol borularının Rusya’nın durumunu kuvvetlendirmeyecek bir düzenleme içinde yapılması için, bu bölgelerin istikrarsız, tehlikeli, denetimsiz olduğunu göstermek üzere, Arnavut “gerillaların”, Çeçen “mücahitlerin” ABD tarafından beslendiğini bu ünlü “stratejist” sanki bilmiyor! Slav-Ortodoks ve Müslüman uygarlık arasındaki çatışmada o Müslümanlar’ın neden Amerikan bayrağı taşıdığı ise hiç açıklanmıyor! “Afgan Mücahitleri”nin, 1979’dan sonra neden en sevimli Amerikan dostları sayıldığı da... Demek, Rambo-3 de “tarihsel bir hata” idi! Harvard Üniversitesi Stratejik Araştırmalar Enstitüsü Başkanı, Amerikan Milli Güvenlik Kurulu Strateji Direktörü, Amerikan Siyasal Bilimler Derneği Başkanı, Foreign Affairs dergisinin kurucusu ve editörü. Bunlar, Prof. Samuel Huntington’un sıfatlarından birkaçı.  

“Ünlü stratejist”, emperyalizmin SSCB’nin dağılmasından sonraki gerçeklerini, ihtiyaçlarını, temel hedeflerini kuşkusuz bizden daha iyi bilir. Dolayısıyla, çelişmeler, tutarsızlıklar gibi görünen her tezinde, belli bir politik eğilimi dile getirdiğini, her tezin kendi içinde ve diğerleriyle mantıksal bağlantılar içerdiğini varsaymalıyız.

Belki de Huntington’un “nihai amaçlar” üzerinden konuştuğunu düşünmek daha doğru olur. Bu yüzden, günümüzdeki eğilimlerin ve ihtiyaçların “taktik”leriyle fazlaca uyuşmayabilir. Yine, Bush’un “İkiz Kule” olayından hemen sonra, kendi savaşını “Yeni Haçlı Seferi” olarak nitelemesi de bu stratejik hedefin erken açığa vurulması olarak değerlendirilebilir.

En sonunda “Herkes Aynı Olacak!” Ruşen Çakır, “Global 28 Şubat süreci başladı” diyor. Bu saptama, yalnızca günümüzde “İslamcı terör örgütlerine ve kaynaklarına karşı” bir kampanyaya işaret etmekle kalmıyor, önümüzdeki uzun yıllar boyunca uygulanacak bir kültürel globalizasyon programının da ipuçlarını taşıyor.

Kuşkusuz kısa vadede ABD’nin hedefleri, Çakır’ın gösterdiği gibi,

  1. Uluslarötesi terör şebekelerinin ileri teknolojik donanıma, biyolojik, kimyasal ve nükleer silaha sahip olmalarının engellenmesi,

  2. Ticari faaliyetlerinin ve para hareketlerinin engellenmesi,

  3. Eleman bulma, eğitme imkanlarının ortadan kaldırılmasıdır.

Bu, ABD’nin “İslam Politikası”nın önemli ölçüde değişiklikler göstereceği anlamına da geliyor. Burada, Müslüman terimiyle kastedilenin bir dine mensup olanlardan çok, belli bir coğrafyada yaşayan halklar olduğunu görebiliriz. Yukarıda da söylediğimiz gibi, bu coğrafyanın halkları Hıristiyan olsaydı, emperyalizmin stratejistleri ve ideologları, “kara Hıristiyanlar”dan, “İsa’yı anlamamış cahil ve karanlık yığınlardan” söz edebileceklerdi.  

Huntington medeniyetler listesinde Hıristiyan Batı dışında Slav-Ortodoks medeniyetinin listelenmesi de zaten bu listelerin “ihtiyaç üzerine” istendiği gibi şekillendirilebileceğini gösteriyor.

 

Onlar için önemli olan, bölge halklarının herhangi bir dine bağlı olmaları değil, “piyasa değerlerini” temel inanç sistemi olarak kafalarına yerleştirmeleridir. Böylece, Müslüman ya da Hıristiyan olmaları fark etmez. Önemli olan Müslüman halkların kültürel olarak dönüştürülmesi, emperyalist ideolojiye yabancılıklarının kırılması ve “sempatizan” hale getirilmesidir. Bu yine elbette bir Hıristiyanlaştırma programı da değildir. Bush ve kurmayları, en az 10-15 yıllık bir süreçten söz ediyorlar ve ‘‘her şey değişecek’’ diyorlar.  

Hâl⠓İslami Politika” yapmak isteyenler ise, Amerika’dan ve uzantılarından “icazet” almaya, kendilerini önce oraya kabul ettirmeye özen göstermek mecburiyetinde bırakıldı.
Bunun dünya çapında uygulanması, Hint Okyanusu’ndan Atlas Okyanusu’na kadar, Ortadoğu’yu ve Kuzey Afrika’yı kapsayan çok geniş bir kuşak üzerinde, şiddetli iktidar mücadeleleri, iç savaşlar, dış müdahaleler sürecinin başlaması anlamına geliyor. Yolun üzerinde başlıca üç engel var: İslam dünyasının petrol baronları durumunda olan ve ABD ile uzlaşmayan İran, Irak ve Libya. Derece derece, Suriye, Mısır, Cezayir “potansiyel tehditler” olarak değerlendiriliyor.

Tam bir “medeniyetler çatışması” panoraması!

“Yeni Dünya Düzeni”nin önünde engel olarak görülen ülkeler, Çin de dahil olmak üzere, petrol zenginliğine, büyük nüfus potansiyellerine, nükleer silah üretme gücüne sahip ülkelerdir. Bunların dini, milliyeti, medeniyeti hiçbir biçimde önem taşımıyor. “Medeniyetler çatışması” görünüşünün altında yatan gerçek, “enerji savaşları”dır. Mevcut olan batı (özgür Dünya) konforunun sürmesi için gereken herşeyin garanti altına alınmasıdır. 

Globalizmin, yani sınırsız sermaye ihracı dünyasının kurulmasının önünde, enerji kaynaklarını elinde bulunduran ve böylece direnme gücüne sahip olan “ulusal devletler” bulunuyor.                                   

Hasan Figen ve İlhan Bağören'e
teşekkürlerimizle

Denizce

13.09.2006