
Şans mı Şanssızlık mı?
Megakentlerde yaşamak birçok insanın hayali. Her yıl binlerce
insan köyünü, kasabasını, yaşadığı kenti, hatta ülkesini bırakıp
megakentlere göç ediyor. İnsanın evini, yurdunu bırakması pek
kolay değil elbette. “Bir insan bunu yapıyorsa, ya yaşadığı yer
beklentilerini karşılamıyordur ya da yaşamak istediği yerde
kendisini çok büyük olanakların beklediğini düşünüyordur” diyor
birçok sosyalbilimci. Türkiye’de de her yıl binlerce insan “taşı
toprağı altındır” deyip, İstanbul’a göç ediyor. Bunların çok az
bir kısmı hayalini kurdukları gibi bir yaşama kavuşurken, çoğu
“neden geldim İstanbul’a?” türküsünü dilinden düşürmüyor. Ama
yine de, kimse İstanbul’u bırakıp geri dönmeyi düşünmüyor.
Yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın başka yerlerindeki
megakentlerde de benzer sorunlar yaşanıyor. Her megakentin
yaşayanlarına sunduğu bazı olanaklar ve olumsuzluklar var. Her
şeyden önce, megakentlerin bu kadar çok göç almalarının en
önemli nedeni, sanayi tesislerinin buralarda kurulmuş olması,
ticaret ve hizmet sektörlerinin daha çok buralarda bulunuyor
olması. Bu da, beraberinde iş olanaklarını getiriyor elbette.
İstanbul gibi diğer megakentlere göç edenlerin de ilk hedefleri,
iyi bir iş bulmak. Megakentlerin sağladığı en büyük
avantajlardan biri, iş bulma olanağı. Üstelik, işyeri
sahiplerine büyük bir işgücü havuzu ve tüketmeye hazır bir pazar
sunuyor. Yatırım alanlarının çok olması da, megakentlerin
sanayicilere sağladığı olanaklardan. Megakentlerin sağladığı
diğer avantajlar listesinin elbette üst sıralarında sağlık ve
eğitim olanakları bulunuyor. Özellikle, gelişmekte olan ya da az
gelişmiş ülkelerde köy, kasaba ya da küçük kentlerde eğitim
olanakları kısıtlıyken, megakentlerde çocuklara ve gençlere
sağlanan eğitime ulaşmak hem daha kolay, hem de eğitimin
kalitesi daha yüksek. Aynı şekilde sağlık hizmetlerine ulaşım da
megakentlerde daha kolay. Ayrıca konu sağlık olduğunda, hem
uzman personel hem de gerekli donanım açısından megakentlerin
birçok üstünlüğü bulunuyor. Megakentlerin bir başka üstünlüğü de
elektrik, su, yol, kanalizasyon gibi altyapı hizmetlerinin
gelişmiş olması. Ayrıca megakentlerin sağladığı sosyal yaşam
olanakları da kent sakinleri için önemli avantajlardan.
Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var! Megakentlerde,
işsizlik sanıldığının aksine, hiç de azımsanacak oranda değil.
Ne yazık ki, herkes becerilerine, deneyimine ve eğitimine göre
iş bulamayabiliyor. Özellikle eğitim düzeyi düşük olanlar,
genellikle çok düşük ücretlerle kayıtdışı birtakım işlerde
çalışmak zorunda kalıyorlar. Birçok kişi sigortalı ve düzenli
bir işte çalışamıyor.
Megakentlerdeki gecekondulaşma da barınma olanaklarının nasıl
olduğu konusunda fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Düşük gelir
grubu, genellikle, altyapı olanaklarının yeterli olmadığı bu
bölgelerde yaşıyor. Buradaki evler, genellikle rutubetli ve
sağlıksız olduğu gibi, kışı geçirmek için gerekli yakacak da,
köylerdeki gibi, kuru dallardan ya da tezekten sağlanamadığı
için, ısınmak önemli bir sorun. Birçok gecekondu bölgesinde
altyapı hizmetleri ya tamamlanmamış ya da yetersiz; elektrik ve
su kaçak kullanılıyor. Bu nedenle enfeksiyon kapma, bulaşıcı ya
da salgın hastalığa yakalanma riski fazla. Ayrıca,
sanayileşmenin olumsuz etkilerinden hava ve su kirliliği de
megakentte yaşayanları tehdit eden risklerden. Bununla birlikte,
herhangi bir sosyal güvencesi olmayanlar için, megakentlerdeki
sağlık hizmetlerinden yararlanmak da pek kolay değil. Birçok
göçmen, kentin hiçbir nimetinden yararlanamasa da, çocukları
okusun, ileride kendileri gibi geçim sıkıntısı çekmesin diye,
geri dönmek istemiyor. Ancak bu ailelerin çocukları, genellikle
zorunlu eğitim sırasında bile aile bütçesine katkı sağlayabilmek
için çalışmak zorunda kalıyorlar ya da zorla çalıştırılıyorlar.
Evden kaçan, sokaklara düşen çocuklarla suç oranın yüksek olması
da, genellikle megakentlere özgü sorunlardan. Nüfusu 10 milyonu
bulan ve Türkiye’nin tek megakenti sayılan İstanbul’da da
manzara pek farklı değil. Bir yanda kentin aydınlık yüzünü
yaşayanlar, diğer yanda karanlıkta kalanlar! Her gelir ve eğitim
düzeyinden, her kültürden insan var İstanbul’da. Hepsi de
İstanbul’u birlikte yaşıyor, paylaşıyor. Ancak herkesin
megakenti yaşayış biçimi farklı, İstanbul’dan beklentisi ayrı.
Yine de İstanbul’a gelen bir daha gidemiyor.
Elif Yılmaz

Nasıl Doğdular?
Günümüzde insanların büyük bir kısmı kentlerde yaşıyor. Çok
değil, bundan yaklaşık elli yıl önce dünya nüfusunun kentlerde
yaşayan kısmı yalnızca % 30’lardaydı. 1980’lerden başlayarak
günümüze değin gelen süreçte kentlere yönelim arttı. Bugün artık
dünya nüfusunun % 60’ı kentlerde yaşıyor. 2000 yılından günümüze
geçen zamanda, dünya üzerinde 400’den fazla kentin nüfusunun bir
milyonu geçtiği söyleniyor. Bu da, endüstri devrimi sonrasında
ortaya çıkan modern büyük şehirler kavramını çok daha ileri
götüren bir olguya dönüşüyor. Artık metropol dediğimiz büyük
şehirler, yerlerini megakentlere bırakıyor.
İnsanın yerleşik yaşama geçtiği neolitik çağdan, endüstri
devriminin başlangıcına kadar geçen sürede, yani ilk kentlerden
modern kentlerin ortaya çıkışına kadar insanların yerleşim
alışkanlıkları çok da değişmemişti. Antik dünyanın ya da
ortaçağın büyük kentleri elbette vardı. Sözgelimi Antik Yunan’da
Atina, sonrasında Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak Roma
kenti, dönemlerinin kalabalık ve bölgeye hakim megakentleri olma
özelliklerini taşıyorlardı. Bugün, megakent tanımlarının en göze
çarpan yanlarından biri kentlerin nüfusuyla ilgili. 1 milyon
insan sınırını geçen ilk kent olan Roma’nın ilk megakent kabul
edilmesi normal. Bununla birlikte zamanla bu nüfus sınırının 5
milyona, günümüzdeyse 10 milyona çıkmış olması, kentte yaşayan
insan sayısından daha farklı ölçütler olması gerektiği fikrini
doğuruyor. Bu ölçütlerin ne olduğunu daha iyi anlayabilmek için,
kırsal nüfusun neden kentlere göç etmeye başladığını, kentte ne
gibi değişimler geçirdiğini incelemek lazım.
Neolitik çağla başlayan dönemde, insanlar toprağa bağlı
yaşamak zorunda olduklarından göçer hayatı ve avcılığı
terketmiş, yerleşik yaşama geçmişlerdi. Neolitik çağ, toplumsal
işbirliğinin ve tarıma dayalı üretim biçimlerinin ortaya çıkıp
geliştiği dönemdir. Yerleşik yaşam kısa sürede kentlerin ortaya
çıkmasına neden olduysa da, günümüzdeki anlamıyla büyük
kentlerin oluşması beklenemezdi. Üretim tarıma dayanıyor, bunun
için de geniş arazilere gereksinim duyuluyordu. Kentte yaşayan
insanlar ağırlıklı olarak yiyecek üretmeyen, toplumsal işbölümü
içinde hizmete yönelik mesleklere yönelmiş kişilerdi. Askerler,
din adamları, politikacılar ya da zanaatkarlar, kentli nüfusunu
oluşturan temel unsurlardı. Bu kentli profilinin yüzyıllar
içinde çokça değiştiğini söyleyemeyiz. Günümüz megakentlerinin
ortaya çıkışının temellerini sanayi devriminde aramak gerek.
Sanayi devrimi, kentlerin görünüşünü kökünden değiştiren
dinamikler başlatmıştı. Yeni fabrikalar kuruluyor ve bu
fabrikalarda çalışacak yeni insanlara gerek duyuluyordu. Yeni
bir yaşam umuduyla kente göçün ilk örnekleri, bu dönemde
görülmeye başlıyordu.
Kentlerin büyümesinde en önemli etken, sanayileşmeyle gelen
yapılardı; bununla birlikte kentin büyümesine doğrudan etki eden
iki buluş vardı: asansör ve otomobil. Asansörler kentin
yükselmesini sağlamışlardı. Binalarda çelik kiriş ve kolonların
kullanılmaya başlamasıyla kentlerde ilk gökdelenler görülmeye
başlıyordu. Asansörler, yalnızca merdivenle çıkılamayacak kadar
yüksek binaların yapılmasını sağlayarak kent içindeki arazi
kullanımı alışkanlıklarını da değiştiriyordu. Kentler bir çekim
merkezi olarak dışarıdan göç almaya devam ettiği sürece, dikey
gelişme ne ölçüde olursa olsun yatay genişlemeden de kaçınmak
mümkün değildi. Bir merkezin çevresinde genişleyen kentlerde
yaşayanlar için, ulaşım en önemli sorunlardan biriydi. Bir işçi
sabah işine, akşam evine ulaşmak istediğinde eskiden olduğu gibi
yürüyerek gitmekte zorlanıyordu. Otomobillerin ve toplu taşıma
araçlarının bu dönemde gelişmesi, kentin genişleyebilmesine de
olanak sağladı. İlk otomobillerde, aracın çalışmasını sağlamak
için motor kaputunun önündeki bir deliğe sokularak çevrilen bir
levye bulunurdu ve bunu kullanmak için kol gücüne gerek vardı.
Sonradan bir marş motoru eklendi ve otomobilin içinde kontak
anahtarı çevrilerek çalıştırılabilen otomobiller piyasaya
sürüldü. Bu gelişme, kadınların da otomobil kullanabilir hale
gelmesine yardımcı oluyordu. Bu buluşlar, ilk başta yalnızca bir
ayrıntı, kentsel gelişimle ilgisiz gibi görünse de, aslında
kentlerin megakente dönüşmesinin temelinde yatan gelişmelerdi.
Üretim ilişkileri kenti ön plana çıkarırken, kent de kendi
değerlerini yaratıyordu.
MÖ 400’lü yıllarda Atina, 300 bin nüfusuyla döneminin en
büyük kentiydi. 1 milyon kişi sınırını geçen ilk kentse Roma
olmuştu. MS 5 yılında Roma İmparatorluğu görkemli bir biçimde
dünyaya hakimken, kent milyonluk nüfusuyla dünyanın başkentiymiş
gibi gururlanıyordu. O dönemde dünya nüfusunun 170 milyon
olduğunu anımsarsak Roma’nın, döneminin megakenti olmayı
hakettiğini söyleyebiliriz. Batı Roma İmparatorluğu’nun
yıkılmasının ardından kent nüfusu düşmüş ve hiçbir kent
yüzyıllarca bu nüfusa ulaşamamıştı. İzleyen yüzyıllarda 1 milyon
sınırını aşan ilk kent Beijing (Pekin) oldu. Bunu kısa süre
sonra New York ve Londra izledi. Bu kentlerin sonraları yaklaşık
her 50 yılda bir nüfuslarını ikiye katladıklarını görüyoruz.
Yine de o yıllarda kent yaşamının çok yaygın olmadığını
söyleyebiliriz. 1800’lerde dünyada kentlerde yaşayan nüfus,
toplam nüfusun yalnızca yüzde ikisini oluşturuyordu.

Megakent tanımını yaparken, kentte yaşayan insan sayısından
daha fazlasına vurgu yapmamız gerekiyor. Nüfus yoğunluğu,
megakent olma açısından bir ölçüt. Son yıllarda yapılan
tanımlardan biri, kilometrekareye 2000 kişiden fazla kişinin
düştüğü, 10 milyon nüfuslu kentleri megakent olarak
adlandırıyor. Kimi tanımlara göreyse megakent yalnızca
merkezdeki kentsel alanı kapsamakla kalmayıp, banliyöleri,
uydukentleri hatta kentin kırsal kesimlerini de içine alan bir
oluşum. Hatta birden fazla kentsel alan, zamanla birleşerek de
bir megakent meydana getirebiliyor.
1950’lerin başında dünyada 10 milyon nüfusu aşan tek kent New
York’tu. 1985 yılında bu rakam 9’a, 2000’de 19’a ulaştı.
Günümüzde en kalabalık megakent olarak Japonya’daki “Büyük Tokyo
Bölgesi” gösteriliyor. Tokyo, Yokohama, Kawasaki, Chiba,
Kanagawa ve Saitama bölgelerini içine alan megakentin 5200
kilometrekarelik bir araziyi kapsadığı ve 2015 yılı tahminlerine
göre yaklaşık 36,5 milyonluk nüfusuyla dünyanın en kalabalık
megakenti olduğu söyleniyor.
Birleşmiş Milletler’in tahminlerine göre 2005’ten sonra yeni
megakentlerin ortaya çıkış hızında bir yavaşlama olacak. Bununla
birlikte, dünya nüfusunun büyük kentlere göç etmesinin bitmesi
beklenmiyor. Üstelik kentlerin küreselleşmesiyle megakentler
yalnızca kendi ülkelerinin kırsal alanlarından değil, dünyanın
her yerinden göç alır hale geliyor. Günümüz megakentlerinde
yabancı işçilere, hatta yabancıların kaldığı mahallelere herkes
alışık. Bütün bunların yanında kentin büyümesiyle sorunların
büyüdüğü de bir başka gerçek. Artık kentlerde alışıldık çözümler
yetersiz kalıyor.
Megakentler, yeni değilse de değişmekte olan bir yaşam
tarzını beraberinde getiriyor. Dünya kırsal yaşamdan hızla
uzaklaşırken, megakentlere özgü yeni bir yaşam tarzı beliriyor.
Geleceğin dünyasını da bu yeni yaşam biçimi belirleyecek gibi
görünüyor.
Gökhan Tok
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi Eki - Ocak 2006