e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Megakentler

 Elif Yılmaz - Gökhan Tok    

 


Şans mı Şanssızlık mı?

Megakentlerde yaşamak birçok insanın hayali. Her yıl binlerce insan köyünü, kasabasını, yaşadığı kenti, hatta ülkesini bırakıp megakentlere göç ediyor. İnsanın evini, yurdunu bırakması pek kolay değil elbette. “Bir insan bunu yapıyorsa, ya yaşadığı yer beklentilerini karşılamıyordur ya da yaşamak istediği yerde kendisini çok büyük olanakların beklediğini düşünüyordur” diyor birçok sosyalbilimci. Türkiye’de de her yıl binlerce insan “taşı toprağı altındır” deyip, İstanbul’a göç ediyor. Bunların çok az bir kısmı hayalini kurdukları gibi bir yaşama kavuşurken, çoğu “neden geldim İstanbul’a?” türküsünü dilinden düşürmüyor. Ama yine de, kimse İstanbul’u bırakıp geri dönmeyi düşünmüyor. Yalnızca Türkiye’de değil, dünyanın başka yerlerindeki megakentlerde de benzer sorunlar yaşanıyor. Her megakentin yaşayanlarına sunduğu bazı olanaklar ve olumsuzluklar var. Her şeyden önce, megakentlerin bu kadar çok göç almalarının en önemli nedeni, sanayi tesislerinin buralarda kurulmuş olması, ticaret ve hizmet sektörlerinin daha çok buralarda bulunuyor olması. Bu da, beraberinde iş olanaklarını getiriyor elbette. İstanbul gibi diğer megakentlere göç edenlerin de ilk hedefleri, iyi bir iş bulmak. Megakentlerin sağladığı en büyük avantajlardan biri, iş bulma olanağı. Üstelik, işyeri sahiplerine büyük bir işgücü havuzu ve tüketmeye hazır bir pazar sunuyor. Yatırım alanlarının çok olması da, megakentlerin sanayicilere sağladığı olanaklardan. Megakentlerin sağladığı diğer avantajlar listesinin elbette üst sıralarında sağlık ve eğitim olanakları bulunuyor. Özellikle, gelişmekte olan ya da az gelişmiş ülkelerde köy, kasaba ya da küçük kentlerde eğitim olanakları kısıtlıyken, megakentlerde çocuklara ve gençlere sağlanan eğitime ulaşmak hem daha kolay, hem de eğitimin kalitesi daha yüksek. Aynı şekilde sağlık hizmetlerine ulaşım da megakentlerde daha kolay. Ayrıca konu sağlık olduğunda, hem uzman personel hem de gerekli donanım açısından megakentlerin birçok üstünlüğü bulunuyor. Megakentlerin bir başka üstünlüğü de elektrik, su, yol, kanalizasyon gibi altyapı hizmetlerinin gelişmiş olması. Ayrıca megakentlerin sağladığı sosyal yaşam olanakları da kent sakinleri için önemli avantajlardan.

Ancak madalyonun bir de diğer yüzü var! Megakentlerde, işsizlik sanıldığının aksine, hiç de azımsanacak oranda değil. Ne yazık ki, herkes becerilerine, deneyimine ve eğitimine göre iş bulamayabiliyor. Özellikle eğitim düzeyi düşük olanlar, genellikle çok düşük ücretlerle kayıtdışı birtakım işlerde çalışmak zorunda kalıyorlar. Birçok kişi sigortalı ve düzenli bir işte çalışamıyor.

Megakentlerdeki gecekondulaşma da barınma olanaklarının nasıl olduğu konusunda fikir sahibi olmamızı sağlıyor. Düşük gelir grubu, genellikle, altyapı olanaklarının yeterli olmadığı bu bölgelerde yaşıyor. Buradaki evler, genellikle rutubetli ve sağlıksız olduğu gibi, kışı geçirmek için gerekli yakacak da, köylerdeki gibi, kuru dallardan ya da tezekten sağlanamadığı için, ısınmak önemli bir sorun. Birçok gecekondu bölgesinde altyapı hizmetleri ya tamamlanmamış ya da yetersiz; elektrik ve su kaçak kullanılıyor. Bu nedenle enfeksiyon kapma, bulaşıcı ya da salgın hastalığa yakalanma riski fazla. Ayrıca, sanayileşmenin olumsuz etkilerinden hava ve su kirliliği de megakentte yaşayanları tehdit eden risklerden. Bununla birlikte, herhangi bir sosyal güvencesi olmayanlar için, megakentlerdeki sağlık hizmetlerinden yararlanmak da pek kolay değil. Birçok göçmen, kentin hiçbir nimetinden yararlanamasa da, çocukları okusun, ileride kendileri gibi geçim sıkıntısı çekmesin diye, geri dönmek istemiyor. Ancak bu ailelerin çocukları, genellikle zorunlu eğitim sırasında bile aile bütçesine katkı sağlayabilmek için çalışmak zorunda kalıyorlar ya da zorla çalıştırılıyorlar. Evden kaçan, sokaklara düşen çocuklarla suç oranın yüksek olması da, genellikle megakentlere özgü sorunlardan. Nüfusu 10 milyonu bulan ve Türkiye’nin tek megakenti sayılan İstanbul’da da manzara pek farklı değil. Bir yanda kentin aydınlık yüzünü yaşayanlar, diğer yanda karanlıkta kalanlar! Her gelir ve eğitim düzeyinden, her kültürden insan var İstanbul’da. Hepsi de İstanbul’u birlikte yaşıyor, paylaşıyor. Ancak herkesin megakenti yaşayış biçimi farklı, İstanbul’dan beklentisi ayrı. Yine de İstanbul’a gelen bir daha gidemiyor.

Elif Yılmaz    

Nasıl Doğdular?

Günümüzde insanların büyük bir kısmı kentlerde yaşıyor. Çok değil, bundan yaklaşık elli yıl önce dünya nüfusunun kentlerde yaşayan kısmı yalnızca % 30’lardaydı. 1980’lerden başlayarak günümüze değin gelen süreçte kentlere yönelim arttı. Bugün artık dünya nüfusunun % 60’ı kentlerde yaşıyor. 2000 yılından günümüze geçen zamanda, dünya üzerinde 400’den fazla kentin nüfusunun bir milyonu geçtiği söyleniyor. Bu da, endüstri devrimi sonrasında ortaya çıkan modern büyük şehirler kavramını çok daha ileri götüren bir olguya dönüşüyor. Artık metropol dediğimiz büyük şehirler, yerlerini megakentlere bırakıyor.

İnsanın yerleşik yaşama geçtiği neolitik çağdan, endüstri devriminin başlangıcına kadar geçen sürede, yani ilk kentlerden modern kentlerin ortaya çıkışına kadar insanların yerleşim alışkanlıkları çok da değişmemişti. Antik dünyanın ya da ortaçağın büyük kentleri elbette vardı. Sözgelimi Antik Yunan’da Atina, sonrasında Roma İmparatorluğu’nun başkenti olarak Roma kenti, dönemlerinin kalabalık ve bölgeye hakim megakentleri olma özelliklerini taşıyorlardı. Bugün, megakent tanımlarının en göze çarpan yanlarından biri kentlerin nüfusuyla ilgili. 1 milyon insan sınırını geçen ilk kent olan Roma’nın ilk megakent kabul edilmesi normal. Bununla birlikte zamanla bu nüfus sınırının 5 milyona, günümüzdeyse 10 milyona çıkmış olması, kentte yaşayan insan sayısından daha farklı ölçütler olması gerektiği fikrini doğuruyor. Bu ölçütlerin ne olduğunu daha iyi anlayabilmek için, kırsal nüfusun neden kentlere göç etmeye başladığını, kentte ne gibi değişimler geçirdiğini incelemek lazım.

Neolitik çağla başlayan dönemde, insanlar toprağa bağlı yaşamak zorunda olduklarından göçer hayatı ve avcılığı terketmiş, yerleşik yaşama geçmişlerdi. Neolitik çağ, toplumsal işbirliğinin ve tarıma dayalı üretim biçimlerinin ortaya çıkıp geliştiği dönemdir. Yerleşik yaşam kısa sürede kentlerin ortaya çıkmasına neden olduysa da, günümüzdeki anlamıyla büyük kentlerin oluşması beklenemezdi. Üretim tarıma dayanıyor, bunun için de geniş arazilere gereksinim duyuluyordu. Kentte yaşayan insanlar ağırlıklı olarak yiyecek üretmeyen, toplumsal işbölümü içinde hizmete yönelik mesleklere yönelmiş kişilerdi. Askerler, din adamları, politikacılar ya da zanaatkarlar, kentli nüfusunu oluşturan temel unsurlardı. Bu kentli profilinin yüzyıllar içinde çokça değiştiğini söyleyemeyiz. Günümüz megakentlerinin ortaya çıkışının temellerini sanayi devriminde aramak gerek. Sanayi devrimi, kentlerin görünüşünü kökünden değiştiren dinamikler başlatmıştı. Yeni fabrikalar kuruluyor ve bu fabrikalarda çalışacak yeni insanlara gerek duyuluyordu. Yeni bir yaşam umuduyla kente göçün ilk örnekleri, bu dönemde görülmeye başlıyordu.

Kentlerin büyümesinde en önemli etken, sanayileşmeyle gelen yapılardı; bununla birlikte kentin büyümesine doğrudan etki eden iki buluş vardı: asansör ve otomobil. Asansörler kentin yükselmesini sağlamışlardı. Binalarda çelik kiriş ve kolonların kullanılmaya başlamasıyla kentlerde ilk gökdelenler görülmeye başlıyordu. Asansörler, yalnızca merdivenle çıkılamayacak kadar yüksek binaların yapılmasını sağlayarak kent içindeki arazi kullanımı alışkanlıklarını da değiştiriyordu. Kentler bir çekim merkezi olarak dışarıdan göç almaya devam ettiği sürece, dikey gelişme ne ölçüde olursa olsun yatay genişlemeden de kaçınmak mümkün değildi. Bir merkezin çevresinde genişleyen kentlerde yaşayanlar için, ulaşım en önemli sorunlardan biriydi. Bir işçi sabah işine, akşam evine ulaşmak istediğinde eskiden olduğu gibi yürüyerek gitmekte zorlanıyordu. Otomobillerin ve toplu taşıma araçlarının bu dönemde gelişmesi, kentin genişleyebilmesine de olanak sağladı. İlk otomobillerde, aracın çalışmasını sağlamak için motor kaputunun önündeki bir deliğe sokularak çevrilen bir levye bulunurdu ve bunu kullanmak için kol gücüne gerek vardı. Sonradan bir marş motoru eklendi ve otomobilin içinde kontak anahtarı çevrilerek çalıştırılabilen otomobiller piyasaya sürüldü. Bu gelişme, kadınların da otomobil kullanabilir hale gelmesine yardımcı oluyordu. Bu buluşlar, ilk başta yalnızca bir ayrıntı, kentsel gelişimle ilgisiz gibi görünse de, aslında kentlerin megakente dönüşmesinin temelinde yatan gelişmelerdi. Üretim ilişkileri kenti ön plana çıkarırken, kent de kendi değerlerini yaratıyordu.

MÖ 400’lü yıllarda Atina, 300 bin nüfusuyla döneminin en büyük kentiydi. 1 milyon kişi sınırını geçen ilk kentse Roma olmuştu. MS 5 yılında Roma İmparatorluğu görkemli bir biçimde dünyaya hakimken, kent milyonluk nüfusuyla dünyanın başkentiymiş gibi gururlanıyordu. O dönemde dünya nüfusunun 170 milyon olduğunu anımsarsak Roma’nın, döneminin megakenti olmayı hakettiğini söyleyebiliriz. Batı Roma İmparatorluğu’nun yıkılmasının ardından kent nüfusu düşmüş ve hiçbir kent yüzyıllarca bu nüfusa ulaşamamıştı. İzleyen yüzyıllarda 1 milyon sınırını aşan ilk kent Beijing (Pekin) oldu. Bunu kısa süre sonra New York ve Londra izledi. Bu kentlerin sonraları yaklaşık her 50 yılda bir nüfuslarını ikiye katladıklarını görüyoruz. Yine de o yıllarda kent yaşamının çok yaygın olmadığını söyleyebiliriz. 1800’lerde dünyada kentlerde yaşayan nüfus, toplam nüfusun yalnızca yüzde ikisini oluşturuyordu.

Megakent tanımını yaparken, kentte yaşayan insan sayısından daha fazlasına vurgu yapmamız gerekiyor. Nüfus yoğunluğu, megakent olma açısından bir ölçüt. Son yıllarda yapılan tanımlardan biri, kilometrekareye 2000 kişiden fazla kişinin düştüğü, 10 milyon nüfuslu kentleri megakent olarak adlandırıyor. Kimi tanımlara göreyse megakent yalnızca merkezdeki kentsel alanı kapsamakla kalmayıp, banliyöleri, uydukentleri hatta kentin kırsal kesimlerini de içine alan bir oluşum. Hatta birden fazla kentsel alan, zamanla birleşerek de bir megakent meydana getirebiliyor.

1950’lerin başında dünyada 10 milyon nüfusu aşan tek kent New York’tu. 1985 yılında bu rakam 9’a, 2000’de 19’a ulaştı. Günümüzde en kalabalık megakent olarak Japonya’daki “Büyük Tokyo Bölgesi” gösteriliyor. Tokyo, Yokohama, Kawasaki, Chiba, Kanagawa ve Saitama bölgelerini içine alan megakentin 5200 kilometrekarelik bir araziyi kapsadığı ve 2015 yılı tahminlerine göre yaklaşık 36,5 milyonluk nüfusuyla dünyanın en kalabalık megakenti olduğu söyleniyor.

Birleşmiş Milletler’in tahminlerine göre 2005’ten sonra yeni megakentlerin ortaya çıkış hızında bir yavaşlama olacak. Bununla birlikte, dünya nüfusunun büyük kentlere göç etmesinin bitmesi beklenmiyor. Üstelik kentlerin küreselleşmesiyle megakentler yalnızca kendi ülkelerinin kırsal alanlarından değil, dünyanın her yerinden göç alır hale geliyor. Günümüz megakentlerinde yabancı işçilere, hatta yabancıların kaldığı mahallelere herkes alışık. Bütün bunların yanında kentin büyümesiyle sorunların büyüdüğü de bir başka gerçek. Artık kentlerde alışıldık çözümler yetersiz kalıyor.

Megakentler, yeni değilse de değişmekte olan bir yaşam tarzını beraberinde getiriyor. Dünya kırsal yaşamdan hızla uzaklaşırken, megakentlere özgü yeni bir yaşam tarzı beliriyor. Geleceğin dünyasını da bu yeni yaşam biçimi belirleyecek gibi görünüyor.

Gökhan Tok    

   Kaynakça: Bilim ve Teknik Dergisi Eki - Ocak 2006 

 

Elif Yılmaz ve
Gökhan Tok
'a
teşekkürlerimizle

Denizce

16.04.2008