| |

Tüm kentlerde ulaşım çok önemli. Hem her zaman
önemli sorunların ortaya çıkmasına neden oluyor hem de her zaman
yeni çözümlere gereksinim duyuyor. Çözümlerde, ulaşımın “alan
planlama ve ulaşım yatırım ilişkisi” ve “çok modelli ulaşım
sistemleri”ni içeren temel kavramları, gerçekten çok önem
kazanıyor.
Kullanım alanlarının planlaması, hızlı kent
gelişimi ve buna eşlik eden hızlı ve sürekli motorlaşmayla, bir
gereksinim olarak ortaya çıkıyor. Özellikle otomotiv sanayiinin
getirdiği motorlaşma, kentlerin merkezi bir yapıdan
uzaklaşmasını sağlayan baskıları ortadan kaldırırarak,
genişlemelerine neden oluyor. Ulaşım maliyetleri bu baskıyı
korumaya yardımcı olsa da, aşırı nüfus yoğunluklu ve yüksek
gelirli kentlerdeki merkezi yaşam karşıtı baskı, yalnızca ulaşım
maliyetlerinin aşırı oluşuyla sınırlı değil. Alan kullanım
planları, ulaşımın çok yönde (merkezden merkeze, merkezlerden
dış çeperlere, dış çeperlerden merkeze) gerçekleşebilmesi için,
yüksek kapasiteli yollarla farklı ulaşım biçimlerini birbirine
bağlayan modeller oluşturarak bölgesel, “çok-merkezli” bir
gelişim dokusunun yaratılmasını sağlıyor.
Ulaşım plan ve yapıları, kentin ekonomik ve
kültürel yapısıyla ilişkili biçimde kentten kente çeşitlilik
gösterebiliyor; bu nedenle yaşanan sorunlar ve karşılaşılan
fırsatlar da farklılık ve çeşitlilik içeriyor. Farkların ve
çeşitliliğin temelinde, gelişen ülkelerdeki gelir düşüklüğü,
yani, orada yaşayanların görece daha az motorlu araç sahibi
olmaları yatıyor. Bu yüzden, bu tür kentlerde motorsuz ulaşım,
ulaşım politikalarının önemli bir parçası haline geliyor.
Minibüs, dolmuş gibi çoğu ülkede resmi olmayan ulaşım yöntemleri
de, kent içi ulaşımın, yani trafiğin önemli bir parçası oluyor
ve çeşitliliğin artmasına katkıda bulunuyorlar. Çok çeşitli
uygulamalar içeren bir ulaşım biçiminin etkin planlamasını
sistematik olarak yapmaksa oldukça zor. Yine de, içerdikleri
çeşitli ulaşım modellerine bazı düzenlemelerle önemli katkılarda
bulunabilen kentler var. Ayrıca, gelişen ülkelerde yaşayanlar,
çevreyi daha az kirleten ulaşım yöntemlerine karşı daha duyarlı
davranabiliyorlar.

Ulaşım çok boyutlu bir olgu. Bu olguyu daha iyi
kavrayabilmek için, ulaşım ve trafik mühendisliğiyle trafik
güvenliği konularında uzmanlaşmış, Atılım Üniversitesi öğretim
üyesi Yrd. Doç. Dr. Cumhur Aydın’la megakentlerde ulaşım
sorunları ve çözümleri üzerine görüştük.
“...İnsan ve malın ya da yükün bir yerden bir
yere, zaman boyutu da dikkate alınarak, en ucuz, en etkin, en
güvenli taşınması olayıdır ulaşım. Zaman, mekan değişikliği,
yolcu ve yükün taşınması, ulaşımın temel kavramları. Raylı
sistemler, varsa denizyolu ulaşımı, otobüs vb sistemler gibi
toplu taşıma araçları, arabalar, yayalar, yollar, park alanları
ulaşımın hizmet eden ve hizmet alan elemanlarıyken, trafik
mühendisliği, trafik güvenliği, trafik ya da trafik sıkışıklık
yönetimi gibi kavramlar da, verilen hizmetin kalitesiyle ilgili
yöntesel elemanlar. Ulaşımın bir de sürdürülebilirlik, ekonomik
olma, güvenlik, hızlılık ve denetim gibi bileşenleri var. Bu
bileşenler her zaman bir uyum içinde olmak zorunda değil, ama
mutlaka kurulması gereken bir denge var. Bu dengenin
kurulmasında planlama merkezi rolde. Ulaşım planlamalarında
bilimsel, teknik ve ekonomik analizlere dayanan fizibilite
çalışmaları çok önemli.
Megakentlerde ulaşım olgusu, mutlaka, ulaşım
sistemlerinin değerlendirildiği, birbirine entegre edildiği
farklı ulaşım sistemlerini içine almalı; kısa, orta ve uzun
dönem kent ulaşım planlarına dayanan, olabildiğince tekil
taşımaları öne çıkarmayan, aksine toplu taşımacılığı
destekleyen, ama mutlaka alan kullanım planlarıyla üretilmiş bir
ana ulaşım planının parçası olan, oradan desteklenen ulaşım
kararlarıyla çözülmeli. Dünyanın çoğu megakentinde uzun süredir,
toplu taşımaya yönelik önlemler alınmış durumda ve bunlar
giderek genişleyen ağlarla hizmet veriyor. Ucuz, hızlı ve
güvenli raylı sistemler ya da metro, megakentlerin olmazsa
olmazı. Ancak otomotiv sanayii de hâlâ bütün ülkeler için son
derece önemli ve çok baskın. Bu yüzden, bulunan ve uygulanan
çözümler, motorlu taşıt trafiğiyle başa çıkmayı olanaksız
kılıyor. Bu çözümler, günümüzde artık motorlu taşıtlardan
uzaklaşmak ya da motorlu taşıtları kentten uzaklaştırmak
yönünde. Örneğin Londra’nın merkezine girmek isteyen motorlu
taşıt sahipleri, ek vergi ya da ek ödemeler yapmak zorunda.
Başka kentlerdeyse, iç çepere girdikçe park ücretlerinin
artırılması ya da araçların hızlı gitmesini fiziksel biçimde
önleyecek yaya ağırlıklı geniş bölgelerin düzenlemesi, son 15
yıldır daha da öne çıkıyor.

Büyük kentlerde genel eğilim ve yönelim, kent
merkezlerinden dışarılara doğru, küçük ya da orta büyüklükte
modüller şeklinde gelişmek. Bu türde bir gelişme, tek bir kent
merkezi yerine, birçok kent merkezi oluşturuyor. İnsanlar,
örneğin İstanbul’da değil, Kadıköy’de yaşıyor oluyorlar, iş ve
günlük yaşamlarını orada sürüyorlar. Megakent üzerine çalışan
tüm planlamacılar, herkesi bir kent merkezine getirmek ya da
oradan götürmek yerine, varolan ya da oluşan yeni modüllerde,
tüm ihtiyaçların nasıl karşılanacağına kafa yoruyorlar.
“İstanbul’da, herkesi Avrupa’dan Anadolu’ya ya da tersi yönde
taşımak zorunda mıyız gerçekten; böyle bir talep var mı, olmalı
mı?” gibi. İstanbul’da, kentin iki yakasını birbirine bağlamak
çok önemliyse de, yapılan etüdler şunu gösteriyor: Bu konudaki
ulaşım talepleri, İstanbul’un tümünde gerçekleşen ulaşım
taleplerinin %10 – 25’i düzeyinde. Ulaşımın %85’i hâlâ her iki
yakanın kendi içinde gerçekleşiyor. O zaman, bu örnekte ya da
çoğu kentte olduğu gibi, ulaşım sorunları da insanların yaşadığı
alanlarda çözülebilecek. Bu nedenle, yeni ulaşım planları
yapılırken kent planlamacılarından güncel bilgileri almak ve
yeni planları bu bilgilere dayandırmak çok önemli. İnsana
yönelik kavramlar da olanca önemini koruyor. Araştırmalar
yaya-taşıt çarpışmalarında, yayanın hayatta kalma oranının
yüksek olduğu hızın 30 km/saat olduğunu gösteriyor. Bu hızla
gerçekleşen çarpmalarda daha çok ayak kemikleri zarar görüyor;
kısa süreli bir tedaviyle iyileşebilmek ya da hiç zarar görmemek
mümkün. 40 km/saat hızla gerçekleşen çarpmalarda kalça
kemiklerinin zarar gördüğü, bunların uzun süreli sakatlıklarla
sonuçlandığı ve yine uzun süreli tedavi gerektirdikleri
saptanmış. 50 km/saat hızla çarpmadaysa, yayayı %80 olasılıkla
kaybediyoruz; bu hızdaki çarpmalar beyin kanamalarına neden
olabiliyor. Motorlu taşıt kullanıcılarını hız bakımından
caydıracak mühendislik uygulamalarını içeren 30 km/saat zonları
bu nedenle düzenleniyor. Bunlar sürücülerin sayısını azaltırken,
yayaların sayısını artırıyor. Oyleyse, insan öncelikli
düzenlemelerin yaratılması gerekiyor.
‘Kendi kendini ifade eden’ yollarla hız denetimi
yapılabiliyor. 30 km/saat zonunda bir yola giren sürücü, istese
de daha hızlı gidemiyor. ‘Affedici’ olanlarsa, bütün tehlikeli
unsurlardan olabildiğince arındırılmış yollar. Kentlerde üç
temel yol grubundan daha söz edilebilir. Birincisi, transit
trafiğe de hizmet veren yoğun taşıt trafiğine sahip, hızlı
akışlı yollar; ikincisi, toplayıcı dağıtıcı yollar; üçüncüsüyse
yerleşimlerde kendi içinde hareketi sağlayan arayollar.
Toplayıcı dağıtıcı yollar, arayollardan aldıkları trafiği
transit yollara, transitten aldıklarını da arayollara
aktarırlar. Ulaşım planlamasında bu hiyerarşi de çok önemlidir.
Transit trafiğe hizmet veren bir yola, toplayıcı dağıtıcı yollar
olmaksızın arayollar kesinlikle bağlanmaz.

Kentlerde, özellikle karayolu taşımacılığına
ilişkin çözümler üretilirken, sürücülerde, yol kullanıcılarda ve
yöneticilerde ‘kavşaklardaki kesintiler ortadan kaldırılsa,
trafik daha iyi akar’ şeklinde genel bir kanı var. Oysa ulaşım
mühendisliğinin abc’si anlatılırken, şu, özellikle belirtilir:
‘Bütün kavşaklar birer vanadır. Kavşaklardan birini açarsanız,
diğerini su basar, onu da açarsanız bir sonrakinde birikir. Bir
an hepsini açtığımızı düşünelim! İşte o zaman kenti su basar;
yani, araç basar!’ Avrupa ve Amerika’nın büyük kentlerinde araç
baskını önemli ölçüde yaşanmış. Şimdilerde planlamacılar, bu
baskını sindirme, düzenleme ve daha büyüklerinden korunma
konularına kafa yoruyorlar. Bilime, yani trafik ve ulaşım
mühendisliği ilkelerine dayanarak son derece uygun maliyetli
küçük düzenlemelerle, trafik akışının düzenlenmesinde ve
güvenliğinde çok önemli rahatlamaları, planlamalar yoluyla
yaratmak mümkün.
Ulaşımın, ‘toplu taşıma mı, otomobille bireysel
ulaşım mı?’ gibi tür seçimi ve seçilen türe ilişkin insan
davranışlarıyla derin bir ilişkisi var; hızlı ve dikkatsiz araç
kullanma, ya da toplu taşım sistemlerini uygunsuz kullanma, park
alanlarını doğru kullanma gibi, günlük yaşamın her noktasını
ilgilendiren müthiş bir insan boyutu sözkonusu. Bu nedenle
ulaşım, her aşamasında, yalnızca mühendislik gerektiren bir alan
değil, farklı bilimsel alanları da içeren bir mozaik. Eğitimle
insan davranışına ne kadar ve nasıl müdahale edilebildiği,
ulaşımın önemli bir konusu. Sadece kültürel boyutuyla değil,
belki yaşanan iklim boyutuyla da ele alınarak, insan
davranışlarının ne şekilde etkilenebileceğine ilişkin
araştırmalar yapılıyor. Bazı psikologlara göre, tek başına
teknik trafik eğitimi yeterli değil. Örneğin, ‘hızlı gitmenin
riskleri, hız sınırlamalarının nedeni, toplu taşıma
uygulamasının ülke ekonomisi açısından önemi, hız-yakıt ilişkisi
ve bunun ekonomik yansımaları’ gibi çoğu temel sorunun
yanıtları, anaokulundan üniversiteye, ya da sürücülerle yapılan
tüm eğitim çalışmalarında gerçekten verilebiliyor mu? Ülkemiz
sözkonusu olduğunda bu soruyu olumlu yanıtlamak pek mümkün
değil. Eğitimli eğitimsiz herkes, her aklına geleni her an
yapmak istiyor. Disiplin, düzen, denetleme yok. Etkin biçimde
yapılmayan denetimlerse, sorunların üstesinden gelmeyi
güçleştiriyor.

Ulaşım meselesinin çözümünde eğitim çok önemli;
ama uzun dönemli eğitim. Bugün başlasanız sonuçlarını 20 – 30
yıl sonra alabilirsiniz. Denetim işi de çok önemli; ama daha çok
günün gereksinimlerine yönelik ve etkisi kalıcı değil.
Mühendislik uygulamaları, yani işin planlaması, altyapının
düzenlenmesi, doğru sistemlerin oluşturulması, alanların doğru
tasarımlanması, bilet sistemlerinin doğru entegrasyonu,
sistemlerin birbirleriyle doğru entegrasyonu, bilime ve plana
göre yapıldığında, uzun süreli, üstelik de çok etkili olacaktır.
Her üçünden de destek alacak, her üçünü birbirine bağlayacak
çözümler, en iyileri elbette.
Bu konuda genel bir referans olması bakımından,
bir kentte yaşayanların yaklaşık %10’luk bir nüfusu, motorlu
taşıt sürücüsü olarak trafikte bulunur, geri kalan %90’sa
genellikle yayadır. Ama mutlaka herkesin bir yaya rolü var; en
azından arabasından indiğinde. İster mega, ister küçük bir kent
olsun, öncelikle yayaların ve bisikletlilerin hem
güvenliklerini, hem de varlıklarını gözeten çözümler ve
uygulamalar üretilmek zorunda. Ya da motorlu taşıtlara çözümler
üretirken, yayaların varlığı hiçbir biçimde gözardı edilmemeli.
Yayaların kültürü ve trafik düzenine uyumu, elbette yaşamsal bir
konu ve trafik güvenliğinin etkinliğini artırmadaki önemli
unsurlardan biri.”
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi Eki - Ocak 2006
Elif Yılmaz, Serpil Yıldız ve
Kumru Şardağ'a teşekkürlerimizle,
Denizce

07.03.2008 |
|