| |
Cemalnur Sargut Hanımefendi'nin 26 Kasım 2007 tarihinde,
Bostancı Rotary Kulübü'nde Mevlâna ile ilgili konuşması:

Hattat:
Ethem Çalışkan
Gel, gel daha yakın gel. Bu yol vuruculuk daha ne kadar sürüp
gidecek, madem ki sen bensin ben de senim. Artık bu senlik ve
benlik nedir? Biz Hakk’ın nuruyuz, Hakk’ın aynasıyız. Şu halde
kendi kendimizle, birbirimizle ne diye çelişip duruyoruz? Bir
aydınlık bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor? Biz hepimiz bütün
insanlar tek bir vücut halinde, olgun bir insanın varlığında
toplanmış gibiyiz. Fakat neden böyle şaşıyız? Aynı vücudun birer
uzvu olduğumuz halde neden zenginler yoksulları böyle hor
görürler? Aynı vücutta bulunan sağ el ne diye sol elini hor
görür? Her ikisi de madem senin elindir, aynı tende uğurlu ne
demek uğursuz ne demek? Biz hepimiz, bütün insanlar hakikatte
tek bir cevheriz. Aklımız da bir başımız da bir. Fakat kambur
felek yüzünden biri iki görür olmuşuz. Haydi şu benlikten
kurtul, herkesle anlaş, herkesle hoş geçin. Sen kendinde
kaldıkça bir habbesin, bir zerresin. Fakat herkesle birleştin mi
bir ummansın, bir madensin. Bütün insanlarda aynı ruh vardır.
Fakat bedenler, tenler yüzbinlercedir. Nitekim dünyada sayısız
badem vardır ama hepsinde de aynı yağ bulunmaktadır. Dünyada
çeşitli diller, çeşitli kalpler var. Fakat hepsinin de anlamı
birdir. Çeşitli kaplara konan sular, kaplar kırılınca
birleşirler, bir su halinde akarlar. Tevhidin ne demek olduğunu
anlar da birliğe erersen, gönülden sözü, manasız düşünceleri
söküp atarsan, can mana gözü açık olanlara haberler gönderir,
onlara gerçekleri söyler.
Efendim önce
teşekkürler ediyorum beni davet ettiğiniz için.
Önce “hiç”
kelimesi üzerinde durmak istiyorum. Hiç çok önemli bir
mefhumdur. Aslında hiçlik herşey demektir. Biz o hiç olamadık.
Bir hikayeyle anlatmak istiyorum hiçlik konusundaki manayı… Bir
arifi billah bir kaymakamın huzuruna gelmiş. O da çok dolu,
kaymakam da henüz gelmemiş. Adamcağız da oturmuş, ibadetine
dalmış. O sırada içeri kaymakam girmiş, herkes ayağa kalkmış.
Bizim arif güzel gönüllü bir derviş; tanımadığı için kalkmamış
ayağa. Kaymakam son derece sinirli;
-
Kalk,
demiş; ne biçim adamsın sen
-
Efendim özür dilerim tanımadım ben, demiş.
-
Ben
kaymakamım işte, demiş adam.
- Ay
afedersiniz, demiş; peki sonra?
Adam biraz gaza
gelmiş
-
Sonra
belki vekil filan olurum, demiş.
-
Peki
efendim sonra?
-
Başbakan olabilirim. Kalk onun için
-
Sonra, demiş
-
Cumhurbaşkanı da olabilirim, demiş.
-
Sonra
efendim?
Adam o kadar
hoşlanmış ki Cumhurbaşkanı olma fikrinden;
-
Daha
ne olabilir...
-
Sonra
hiç demiş.
Derviş demiş ki,
-
Ben o
hiçim işte, onun için kalkmadım ayağa efendim…
Gerçekten
insanın hiç olması, içinde her şeyi toplaması demektir. Hz.
Mevlânâ, eğer kendini görebilseydik, ‘Hürüm ben’ diyor. Hürüm
çünkü Allah’ıma aşığım. Ben insanın kulu değilim, ben
politikacının da kölesi değilim, ben torpil yapanın da kulu
değilim. Ben hürüm, benim ilişkim Allah’ladır. İşte gerçek
tasavvuf, yani Mevlânâ’nın bize öğretmeye çalıştığı şey yalnız
Allah’la ilişki kurmak, insanın kölesi olmaktan ya da aşırı
insani arzuların kölesi olmaktan insanı kurtarmaktır. Tasavvufu
hocam şöyle tarif ediyorlar, inanıyorum ki çok hoşunuza gidecek;
Mevlâna’yı tanımadan onun yolunu bilmek açısından bu tarifi
vermek istiyorum. Tasavvufu anlatırken üç tip gözlük vardır
diyor hocam Birincisi sadece yakını görür, yani bu âlemle
meşguldür, bu dünyayla uğraşır. İşte politikacıların taktığı
gözlük böyle bir gözlüktür. Öbür âlemle, Allah’la pek ilişkileri
yoktur. O zaman genellikle bu gözlüğe şaşı göz denir, biri iki
gösterir. Yani insanları Allahtan ayrı kuvvet-i kudret sahibi
gösterir. Bir de ikinci tip insan vardır uçar. Hep öbür âlemle
meşguldür, uzağı görendir. Onlar dünyanın gerçeklerinden
bihaberdirler. Bir de üçüncü tip vardır. Aynı anda yakını
görürken uzağı da görür, uzağı görürken yakını da görür. Bu da
şu demektir ki, burada işini yapar ama acaba Allahıma karşı bu
işi yaparken mesuliyetim kalktı mı, haram işliyor muyum, der.
İşte bu gözlük tasavvuf gözlüğüdür. O halde tasavvuf her şeyin
iç yüzünü, hakikatini, manasını gösteren bir gözlüktür.
Mevlâna bu bakış
açısından bize Allah yolunu öğretmiş. O da namaz kılıyor, ama
onun namaz kılışı pek bizim gibi değil. O manâyı bilerek
kılıyor. Allahın önünde eğilmekten zevk alıyor. O diyor ki;
hamamın içindeyken üzerinde eğer kıyafetin yokken bu Mevlânâ’nın
müridi, bu Mevlevi diyorlarsa sen gerçek Mevlevi’sin. Yoksa
kıyafetle beş para etmezsin. O halde iş kılık ve kıyafette
değildir. İş gönüldedir. O gönülde Allah varsa insan baştan
aşağı Allahın manası kesilir. Orada tolerans kalkar, hoşgörü
başlar. Toleransla hoşgörü çok farklı iki kavramdır. Batı âlemi,
bizim aydınlar dediğimiz zümre tolere ederler. Kendileri derler
ki; ben bir eğitim gördüm, demek ki bazı şeyleri güzel görmeye
çalışmalıyım. Birine kızar da, terbiyesizlik etmemek için cevap
vermez. Halbuki tasavvuf ehlinin hoşgörüsü böyle değildir. Onlar
herkesi ve her şeyi severler. Onlar her şeyi ve her mahluku
yaradılmışın bir parçası olduğu için severler. O zaman derler
ki; her şey bir vücudun parçasıdır. O zaman ayrı gayrı yok.
Gel her ne isen
gel bin tövbeden dönsen yine gel…
Çok eleştirilen
bir sözü bu Hz. Mevlânâ’nın, belki siz eleştirildiğini
duymamışsınızdır bile. Ama İslâm âlemi bu sözü çok eleştiriyor,
ne demek diyor suçluda mı gelsin? Gelsin tabii, bu sözü Kur’an’a
dayanarak söylemiştir Hz. Mevlânâ. Çünkü Allah diyor ki Kur’an-ı
Kerimde, öldüğü ana kadar tövbe kapısı açıktır. Ben o kadar
kuvvetli bir affediciyim ki, insanı her günahından
affedebilirim. Yeter ki tövbe etsin, yeter ki bana yanaşsın,
yeter ki her şeyin benden olduğunu idrak etsin. Mevlâna bir aşk
sultanıdır. Biliyorsunuz babası sultanü’l-ulemâ peygamberin
taktığı isimle ariflerin sultanının peşine takılmış, küçük yaşta
Kâbe’ye gitmiş, haccını eda etmiş ve Konya’ya gelmiş. Konya’ya
geldiğinde Burhani Tırmizi ve babası gibi iki muazzam öğretmeni
var. Her şeyi biliyor Mevlânâ, her şeyi… Fıkıh biliyor, kimya
biliyor,
fizik biliyor… Daha sonra Mesnevi okurken ben acizane onun kimya
bilgisini aldım açık seyrettim. Fiziği öyle, matematiği öyle,
her şeyi biliyor. Bugün bilinen kimyayı da biliyor işin
enteresan tarafı. Çünkü yaradılmışı seyrediyor ve yaradanı
görüyor. Peki bu kadar her şeyi bilen bir insanın bir öğretmene
mi ihtiyacı var? Evet Mevlânâ Şems gelene kadar Selçuk
Üniversitesi’nin rektörü, her şeyi bilen çok yüce bir sultan…
Ama bir Şems geldi, Şems ona bütün bildiklerinin hakikatini
gösterdi. Şems ona Allahın peygamberinin aşkını ve vericiliğini
öğretti ve Mevlâna’ya Şems’ten sonra şöyle sordular: Sen zaten
her şeyi biliyordun, Şems sana ne yaptı? Verdiği cevap
olağanüstü. Dedi ki Mevlânâ;
-
Evet ama Şems gelene kadar ben bir lokma çorba içip doyuyordum.
Şems’ten sonra dünyada bir tek aç varsa onu ciğerimde hissettim
ve doymadım. Belki üstüme bir hırka alıp üşümekten
vazgeçebiliyordum ama bir tek kişi varsa Şems’ten sonra üşüyen
dünyada, ben onu içimde hissettim. Şems bana yaradılmışın
içyüzünü ve hakikatini gösterdi.
Şems bana bütün
dünyanın bir Karagöz perdesi olduğunu öğretti. Karagöz
perdesinde biliyorsunuz bir tek elden oynatılır oyun. Ama
yüzlerce şahıs vardır; beberuhiler, güzel kızlar, cadılar… Biz
onlara takılır kalırız, cadıya kızarız, güzel çocukla kız
birleşsin isteriz. Ama bittikten sonra oyun bir bakarız ki
hepsini bir tek kişi oynatmış. Ses bir tek kişinin, el bir tek
kişinin. Bu âlem de bir Karagöz perdesidir dedi Şems, sakın
takılıp kalma. Bütün gördüğün farklı mezhepler, Allah’ın farklı
bir isminin tecellisidir. Onun yazdığı senaryo üzerine oynarlar.
Bu hakikati öğrendikten sonra Mevlânâ, yaradılmışı severim
yaradandan ötürü dedi. Tıpkı Yunus Emre gibi… O Mesnevi’yi
yazdı. O Şems’in ölümünden sonra çok yok oldu. Mürşidim öldü
dedi, hocam gitti dedi. Ama Mesneviyi yazdı. Mesnevi Dinle! diye
başlar, Neden “Dinle” neden “Bismillah” diye başlamaz? O devrin
bütün dini kitapları “Bismillahi rahmanir rahim” derken, Mevlânâ
kuralları yıkmıştır. Ben acizane diyorum ki; Tasavvufta devrim
yapmış herkes hakiki mutasavvıftır. Peygamber de devrim
yapmıştır, Mevlâna da devrim yapmıştır. Yaptığı devrim şudur: O
içinden geldiği gibi konuşmuş. Allah’ını hiçbir gıllıgışa
takılmadan içinden geldiği gibi anlatmış. Allah’ını
içinden geldiği gibi anlatmış.
“Bişnev” demiş. “Dinle” sonra dönmüş demiş ki; “Oku” diye
başlayan bir Kur’an’ımız var bizim. Kur’an biliyorsunuz “Oku”
diye başlıyor. İlk ayet “Oku”, oku ne bulursan oku… Öğren,
eğitim yap. Şimdi İslâm dini kızları okutmadığı zaman biz gerçek
Müslüman olabiliyor muyuz? Oku diye başlayan bir kitabın
evlatlarıyız. Olabiliyor muyuz ki imkan yok. Peki diyor
Mevlâna, oku diye başlayan bir kitabı nasıl anlatabilirim?
“Dinle” diye anlatabilirim ve bunu derken de bişnev diyor… Çünkü
Farsça’da bişnev, dinle demektir. ‘Bişnev’in başında “B” vardır,
‘Bismillah’ın başında da “B” vardır. Ve sonra diyor ki, ‘bir
ayağımla şeriatta sabit diğer ayağımla 72 milletle beraberim
ben’, bir ayağımla İslâm’da sabit, diğer ayağımla bütün dinlerin
emrindeyim ben. Sonra diyor ki, bir Müslüman Müslüman olmak için
mutlaka çok iyi bir Musevi ve çok iyi bir Hristiyan olmak
zorundadır. Yani bütün dinler İslâm’ın içinde kaynaşmıştır.
İslâm hiçbir dini reddedemez, İslâm hiçbir dinden de ayrı
değildir. Bunları bize öğrettikten sonra Mesnevide inanılmaz
basit hikayelerle bizi Allah’a götürüyor. Bir kere kendini
beğenen insanı yerle bir ediyor. Diyor ki, at idrarını yapmış
üzerine bir saman çöpü koymuş, üzerine de bir sinek oturmuş; var
mı benim gibi kaptan-ı derya diye geziyor. Bu dünyada kendini
beğenen kişi aynen böyledir. Başka bir hikâyesinde kendini
beğenen, kendini âlim sanan, bütün herkesi eleştiren insanı
şöyle gülünç bir duruma düşürüyor Mesnevi’de: Adamın biri
sağırmış. Komşusunu ziyarete gitmiş. Sağır adam komşusunu
ziyarete gidip ne yapabilir? Komşu hasta, hastayı ziyaret edecek
peygamberin hadisi var. Demiş ki içinden sorarım, nasılsınız
efendim derim? O da mutlaka Müslüman değil mi iyiyim der, ben de
maşallah derim, ne yediniz derim, sizi kim iyi etti derim
dönerim. Gitmiş ama adam çok hastaymış.
-
“Nasılsınız” diye sormuş.
-
“Ölüyorum” demiş adam.
-
“Oh oh maşallah” demiş,
-
“Peki siz ne yediniz de iyi oldunuz” diye sormuş.
Adam çok kızmış tabi
-
“Zehir” demiş.
-
“Ne birebir çözümdür efendim” demiş.
-
“Peki sizi kim iyi etti?”
Adam iyice sinirlenmiş
-
“Azrail” demiş.
-
“Aman ne iyi bir doktor seçmişsiniz” diye cevap vermiş diğeri.
Ve çok iyi vazife yaptığına inanarak çıkmış oradan. Mevlâna diyor
ki, etrafımızdaki insanların, çok aşırı taassup olanlar ya da
Ateistler bu sağır adam gibidir, ezelden kulakları
mühürlenmiştir. Bunlarla niçin uğraşıyoruz? Onlar da sizin
söylediklerinizi anlamıyorlar onun için abuk sabuk konuşuyorlar.
O zaman dünyada kendimizden başka eleştirilecek hiçbir şey
yoktur, bizim kendi sağırlığımızı yenmemiz lazım.
Başka bir yerinde hikayesinin bazen acıların insana ne büyük lütuf
olduğunu anlatır. Tıpkı Meryem Sûresi’nde olduğu gibi… Meryem
Sûresi’nde Kur’an Hz. Meryem’in İsa’yı doğururken duyduğu acıyla
hurma ağacına yanaştığını ve hurmayı dirilttiğini anlatır.
Mevlânâ da herkesin anlayacağı dilde şöyle anlatır bunu,. Adamın
biri ağacın altında yatıyormuş. Ağzına bir yılan girmiş. Bir
atlı gelmiş, uyuyan adama yılan zarar vermesin diye çekmeye
çalışmış ama adam yılanı yutmuş. Küçücük bir yılan içine gitmiş.
Atlı ne yapsın, siz olsanız ne yapardınız? Eline bir kırbaç
almış ve
- Kalk, demiş. Kalk.
Başlamış dövmeye adamı. Uyuyan adam birden dövülmeye başlayınca
fırlamış,
-
Sen hain misin gaddar mısın şurada uyuyordum, demiş.
Ama dayak korkusuna tabi ki kalkmış
-
Ne yapayım, demiş;
-
Buradaki bütün ham elmaları ye, demiş.
-
Niye, demiş adam.
-
Ye, demiş.
Yemeye başlamış sonra da bolca su içirmiş. Adam ham elma üstüne de
suyu içince çıkartmış; yılanı görünce korkmuş. Demiş ki
-
Allah senden razı olsun, niye söylemedin yılan yutmuş olduğumu?
-
Söyleseydim korkudan ölürdün demiş.
Mevlâna diyor ki, içimizde yılan huylar vardır. Allah bazen küçücük
darbelerle, bazen ham elmalar yedirerek, bazen bizi fazlaca
koşturarak içimizdeki bize zarar veren yılan huyları dışarı
çıkartır. Bunun için bu dünyada acılar ve sıkıntılar insan için
çok faydalıdır. Değil mi ki doğum, sancıyla olur, sancısız bir
doğum gördünüz mü diyor Mevlânâ. Hatta anne bağırmaz mı sancımı
arttır doktor, arttır ki bir an önce çocuğumu kucağıma alayım.
İşte mana çocukları da sıkıntılarla dünyaya gelirler ve daha
sonra Mesnevi’si böylece hikâyelerle dolmuştur.
Başka bir yerinde gene kendini beğenmiş adamı şöyle anlatır.
Geminin birine bir âlim binmiş. Âlimin âlimiymiş, her şeyi
biliyormuş. Ukala ya âlim, kaptanı çağırmış demiş ki;
-
Gramer bilir misin, fizik bilir misin, matematik bilir misin?
Kaptan biraz mahzun
- Hayır demiş.
- O zaman, kaptan ‘vah vah’ demiş
senin hayatının yarısı boşa gitmiş.
Kaptan üzgün ama ne yapsın, müşteri müşteridir demiş. Biraz sonra
bir fırtına çıkmış. Fırtınada kaptan gülerek âlimin yanına
gelmiş.
-
Ey âlim bey demiş, yüzme bilir misin?
-
Hayır bilmem demiş.
- O zaman maalesef size kötü bir haberim var, hayatınızın hepsi boşa
gitmiş; çünkü biraz sonra batacağız, denizde öleceksiniz.
O halde bu âlem yüzme bilenlerin âlemidir. İlmini üstte tutabilen;
ilmini kendini ortaya çıkarmak, kendini methetmek için değil de
kendi manasında insanlara hizmet etmek için kullanan yüzme
bilenlerin işidir diyor Mevlânâ Hazretleri. Bunun gibi yüzlerce
hikâye anlatmış Mesnevi’de. Bizi terbiye eden, bizim dünyayı çok
rahat karşılamamızı sağlayan. Mevlânâ’nın yaptığı her hareket
cihaddır. Bizim Doğu âlemi cihadı elimize silah alıp savaşmak
diye anlatır ama, hakiki cihad, Semâ Ayini’dir. Çünkü Semâ’nın
mânâsı şudur: İnsanlar sağdan sola kalplerinin etrafında
nefislerini yok etmek için dönerler. Bu dönüşü de şöyle
yaparlar; önce kendilerinin dışında, kendilerinden daha üstün
bir öğretmen bulurlar, ilmine çok güvendikleri, inandıkları onun
etrafında dönerler. O’na benzeyeyim, O’nun gibi âlim olayım,
O’ndan çok şeyler öğreneyim diye. Sonra o kadar güzelleşirler
ki, bu sefer kendi etraflarında da dönmeye başlarlar. İşte bu
hakikat üzere, Mevlânâ biz Sema yapıyoruz, diyor. Ama bilin ki,
elektronun atomun etrafında dönüşünden bütün güneş sisteminin
dönüşüne kadar her şey sadece bu hakikati anlatır. Biz bunu
başka hakikatle de birleştirdik. Kabe’nin etrafındaki dönüşün de
bu olduğunu iddia ediyoruz. Onun için Semâ ile Kâbe etrafındaki
dönüş farklı şeyler değildir. Sadece Semâ, çok ritmiktir.
Semâ’da abdest alınır. Abdest, su ile ilişki demektir.
Temizlenirken su ile ilişki kurulur. Su âyet-i kerimede
dirilticidir. Demek ki insan abdest alarak temizlenir ve
dirilir; diri olur ve Allaha doğru yönelir. Sonra bir meydana
girer. Bu meydan cihad meydanıdır, harb meydanıdır. Burada insan
kendi kendini temizlemeye çalışacaktır. Bu meydana girdiğinde
ortada bir post görür. Post kırmızı renklidir. Bunun kırmızı
oluşunun sebebi, Hz. Mevlâna’nın tam gurub(güneş batışı)
vaktinde öbür âleme intikâl edişi ve onu anlatışından
dolayıdır. Post aynı zamanda Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kesmek
üzere koyduğu posttur. Bunun da manası, ben sayenizde hocam
nefsimi keseceğim, demektir. Çünkü orada İbrahim’den kasıt
ruhtur, İsmail’den kasıt nefistir. Orada Allah insana nefsinin
kötü huylarını kes ki mükemmel olasın, demek istemektedir. Bu
hakikat üzere insanlar toplanırlar; öğretmen ortaya gelir.
Öğretmenin karşısında Hatt-ı İstiva
çizgisi vardır, bu sırat-ı müstakimi anlatır. Sırat-ı müstakim
Allah’la aramızdaki en kısa yol demektir. Oraya basmamaya
çalışarak, çok kibarca toplanırlar. Ve önce Nat-ı Nebevi
okunur.
Yani Peygamberden izin alınır. Kâbe’nin etrafında da dönerken
önce ellerimizi kaldırıp Peygambere “selamûnaleykûm ya
Muhammed”, “izin verirsen dönelim” diyoruz. Bu Hz. Muhammed’den
izin alışımızın sebebi, Allah’ın Peygamberini bize hizmet için
vazifeli kılışı, onun bize dünyanın hakikatlerini öğretişinden
ibarettir. Bir vefa borcudur. Burada da öyle, ayakta Nâât tek
başına Peygambere methiye, tek başına ve müziksiz okunur. Henüz
savaş başlamamıştır. İbadet başlayacaktır. Daha sonra yavaş
yavaş ve müzik başlar. Birden davullar ve ney çalar. Ney, burada
en önemli elemandır.
Ney, kamil insanı anlatır. Mükemmel insanı. Neden? Kamil insanın
içi ney gibi oyulmuştur. Kamil insan sazlıktan koparılmıştır.
Yani ruhlar âleminden… İçi oyulmuş, oyulmuş kendine ait hiçbir
arzu ve istek kalmamıştır. Üzerine yedi tane delik açılır neyin.
Kamil insanda da nefsin yedi makamını tanıyan ve onun her
hissini anlayan yedi delik vardır. Sonra Allah aşkıyla cayır
cayır yakılır kamil insan. Hiç ney çaldınız mı bilmiyorum. Neyi
ağzınıza götürürseniz, neyin kendi sesi yoktur çalamaz. Ancak
dudağınızın öyle bir yerine oturtmanız lazım ki, buradan
üfleyenin sesini versin. Yani neyin kendi sesi yoktur üfleyenin
sesi çıkar. Kamil insandan da Allahın sesi çıkar. Çünkü nefsinin
arzu ve isteklerini yok etmiştir. Ney burada insan-ı kamili
temsil eder.
Daha sonra Devr-i Veledi başlar. Yani Devr-i Veledî’de üç kere
hocadan izin alınır. Bu izin alış çok önemlidir. Birincisi
tasavvufta İlm’el Yakin, Allah’ı ilimle bilmektir. İkinci dönüş
Ayn’el Yakin görerek bilmek; üçüncü Hakk’el Yakin Allah’ın
manasına erişerek onu bilmek demektir. Bunu müsaade ederseniz
Hz. Mevlânâ gibi anlatayım. O şöyle anlatıyor: Birinci dönüş Hz.
Musa makamıdır. Musa gibi deniz hakkında bilgimiz vardır ama hiç
görmemişizdir. Deniz çok güzel bir şeydir. Her şeyi biliriz onun
hakkında debisinden, nasıl rüzgarın estiğinden, dalgalarının
nasıl hareket ettiğinden. Çok bildiğimiz için de çok anlatırız.
Sonra denizi görürüz, Ayn’el Yakin oluruz bu İsa makamıdır; ne
anlattıysam eksikmiş deriz. Denizi gördükten sonra denize
yanaşırız. Elimizi ayağımızı sokarız, ben deniz oldum deriz.
İçten
işte
Hallac-ı Mansur’un ‘Enel Hak’ deyişi
ben deniz oldum demesidir.
Sonra denize gireriz, içinde yok oluruz. O zaman konuşacak
hiçbir şey kalmaz. Bu da Hakk’el Yakin, Hz. Muhammed makamıdır.
Bu üç makamı Devr-i Veledi ile dönerek gösteririz. Sonra Ayin-i
Şerif başlar. Ayinin başladığı anda dört selam vardır. Birinci
selam ibadet selamıdır. Ben kulum, hiçbir şey bilmiyorum Allaha
uyuyorum demektir. İkinci selam, uyduğu için Allah ona lütfedip
ilmini verir. İlim hayranlık uyandırır, hayranlıkla Allah’ını
seyreder. Bu ikinci selamdır. Üçüncü selam da Allah’a aşık olur,
sonsuza aşık olur, sonsuz güzelliğe aşık olur. Dördüncü selamda
bu aşkla tekrar insanlara hizmete döner. Bu İslam’ın bir
özelliğidir, insanlara hizmet, daima hizmet. İşte bu makamda
hoca da iştirak eder Semaya. Çünkü hoca bu makamın
temsilcisidir. Daha sonra hu’larla selamlaşmalarla biter,
Kur’an-ı Kerim okunur ve Sema ayini tamamlanır.
Gördüğünüz gibi bu bir dans değildir, gösteri değildir; baştan
aşağı ibadet ve nefsin terbiyesinden ibarettir. Mevlânâ bunu
böyle yapmadı. O aşkla yaptı, hiçbir şekli yoktu onun zamanında.
Daha sonra oğlu Sultan Veled bunu bu hale getirdi. Hz. Şems,
Mevlâna’nın hocası, çok özel bir insandı. O ortada değildi,
arkadaydı. Ama Mevlânâ’ya çok şey öğretti. Mevlâna’ya
bilgilerinin onu adam etmediğini, insanlığa hizmetin onu adam
ettiğini öğretti. O bilgiyi Allah için kullanmanın onu adam
ettiğini öğretti. Onun için çok büyük bir Sultan O, Konya’da Hz.
Mevlâna’nın huzuruna girerken ney sesi ile giriyorsunuz. Onun
huzuruna girişte bütün ailesi var. Kendi çok sevgili arkadaşı
Selahattin-i Zerkubi var. Zerkubi bir kuyumcu, bir gün
altınlarını döverken Mevlânâ onun çekicinin sesinden Semâ
yapınca o da bütün altınlarını yağma ederek Semâ’ya katılıyor ve
ömrü boyunca Mevlânâ’nın en iyi dostlarından biri oluyor.
Oğluyla da kızı evleniyorlar, çok yaşlı o sırada Zerkubî
hazretleri, onu göreceksiniz huzurda. Ondan sonra daha sonra
babasıyla, babasının tabutunu ayakta görülüyor. Asıl babasının
tabutu ayakta değildir. Çünkü orada tabut yok. Hepsi aşağıda ve
yerde sırlanmış vaziyette. O tabutun ayakta görünmesinin sebebi,
Mevlâna’nın makamca babası gibi muazzam bir sultandan bile daha
yüksek bir arif-i billah olduğunu anlatabilmek içindir.
Mevlânâ’yı oğlu Sultan Veled’le yan yanadır, beraber yatıyorlar.
Oğlu için sırrımın sırrı diyor.

Hattat:
Ethem Çalışkan
Sultan Veled’i bir gün okuma fırsatı bulursanız Mevlâna’nın
Mesnevi’sinin en güzel açılımının Veled’de olduğunu hayranlıkla
izleyeceksiniz. O çok büyük bir sultan. Daha sonra diğer
çocukları var. İkinci eşinden olan Emir Sultan bir kerecik
övünmüş babası için, ben de Mevlâna’nın oğluyum demiş. Huzura
çağırmış Mevlâna, oku bakayım “kulhüallhü ehad”i demiş. Okumuş
çocuk, ‘lem yelid velem yuled’e gelince (doğmadı doğurmadı Allah
diyor) biz, diye sormuş baban gibi olanlar Allaha benzemek için
çalışan kullar mıyız? Tabi babacığım. O zaman ben doğmuş ve
doğurmuş olabilir miyim? Hayır babacığım. O zaman sen niye benle
övünüyorsun? Ben senin sadece bu dünyadaki idareten babanım, ama
senin sahibin Allah. Ben seni oğlum diye herkese takdim ediyor
muyum ki, sen ben babanım diye övünüyorsun... O halde burada
bize öğrettiği şey budur ki, övünülecek hiç bir soy sop yoktur.
Övünülecek tek şey insanın Allah’ı ile olan yakınlığıdır.
Mevlânâ insana insan olmanın faziletlerini, ahlaklı olmanın
zevkini öğretir.
Geçen senelerde Ceviz Kabuğu adlı programda maalesef Konya’dan bir
profesör -ismini vermek istemiyorum- geldi, Hz. Mevlânâ ile
ilgili çok kötü bir konuşma yaptı. Ben çok üzüldüm. Ama tabii ki
büyük sultanlar çok büyük oldukları için lehine konuşanlar gibi
aleyhine konuşanlar da olacaktır. Ama bu çok kötü, çok aleyhte
bir konuşmaydı. Haşa Moğol casusluğuyla suçlamak gibi çok komik
şeyler yaptı. Fihi Mâfih bilmiyorlar herhalde. Fihi Mâfih,
Mevlânâ’nın çok mühim bir eseridir ve orada çok ağır konuşur
Moğollarla ilgili Mevlâna... Programın sonunda, biz bir imza
toplayalım da programın bu bölümünün hoş olmadığını anlatalım
dedik. Bu arada da ben Mesnevi karıştırırken 5. ciltte şu
beyitlere rastladım. Mevlâna’yı anlatmak için bunu anlatıyorum.
Ey cevizin kabuğundaki adamcağız, çünkü sen beni tanımıyorsun. Sen
cevizin kabuklarının birbirine vurmasından duyulan dedikodu
sesinden hoşlanıyorsun. Ben ise cevizin içi ve lezzetiyim. Hiç
kırıp yememişsin ki beni, nereden bileceksin.Mevlâna bu efendim.
Onun için bugün Amerika’da 1980’den beri en çok okunan yazar, en
çok okunan aşık, en hayran olunan mutasavvıftır. Belki birçok
felsefeci vardır dünyada ama hiçbiri Mevlâna kadar sevilip
anılmıyor. Her 10 senede bir Unesco o yılı
Mevlânâ
senesi ilan ediyor. Demek ki bütün dünya onun bu birleştirici,
herkesi hoşgörücü sevgisine ihtiyaç duyuyor. Bizler de
birbirimizi eleştirmeyi bırakıp, hoşgörüyle yaklaşırsak çok
şeylerin değişebileceğine inanıyoruz.
Teşekkürler Ediyorum.
http://www.cemalnur.org/
Cemalnur Sargut'a teşekkürlerimizle
Denizce

13.12.2007
Müzik:
Özer Yavaş
- Hicaz Ney Taksimi |
|