e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Mevlânâ

 Cemalnur Sargut    

 

 

Cemalnur Sargut Hanımefendi'nin 26 Kasım 2007 tarihinde, Bostancı Rotary Kulübü'nde Mevlâna ile ilgili konuşması:

Hattat: Ethem Çalışkan

Gel, gel daha yakın gel. Bu yol vuruculuk daha ne kadar sürüp gidecek, madem ki sen bensin ben de senim. Artık bu senlik ve benlik nedir? Biz Hakk’ın nuruyuz, Hakk’ın aynasıyız. Şu halde kendi kendimizle, birbirimizle ne diye çelişip duruyoruz? Bir aydınlık bir aydınlıktan neden böyle kaçıyor? Biz hepimiz bütün insanlar tek bir vücut halinde, olgun bir insanın varlığında toplanmış gibiyiz. Fakat neden böyle şaşıyız? Aynı vücudun birer uzvu olduğumuz halde neden zenginler yoksulları böyle hor görürler? Aynı vücutta bulunan sağ el ne diye sol elini hor görür? Her ikisi de madem senin elindir, aynı tende uğurlu ne demek uğursuz ne demek? Biz hepimiz, bütün insanlar hakikatte tek bir cevheriz. Aklımız da bir başımız da bir. Fakat kambur felek yüzünden biri iki görür olmuşuz. Haydi şu benlikten kurtul, herkesle anlaş, herkesle hoş geçin. Sen kendinde kaldıkça bir habbesin, bir zerresin. Fakat herkesle birleştin mi bir ummansın, bir madensin. Bütün insanlarda aynı ruh vardır. Fakat bedenler, tenler yüzbinlercedir. Nitekim dünyada sayısız badem vardır ama hepsinde de aynı yağ bulunmaktadır. Dünyada çeşitli diller, çeşitli kalpler var. Fakat hepsinin de anlamı birdir. Çeşitli kaplara konan sular, kaplar kırılınca birleşirler, bir su halinde akarlar. Tevhidin ne demek olduğunu anlar da birliğe erersen, gönülden sözü, manasız düşünceleri söküp atarsan, can mana gözü açık olanlara haberler gönderir, onlara gerçekleri söyler.

 

Efendim önce teşekkürler ediyorum beni davet ettiğiniz için.

Önce “hiç” kelimesi üzerinde durmak istiyorum. Hiç çok önemli bir mefhumdur. Aslında hiçlik herşey demektir. Biz o hiç olamadık. Bir hikayeyle anlatmak istiyorum hiçlik konusundaki manayı… Bir arifi billah bir kaymakamın huzuruna gelmiş. O da çok dolu, kaymakam da henüz gelmemiş. Adamcağız da oturmuş, ibadetine dalmış. O sırada içeri kaymakam girmiş, herkes ayağa kalkmış. Bizim arif güzel gönüllü bir derviş; tanımadığı için kalkmamış ayağa. Kaymakam son derece sinirli;

-         Kalk, demiş; ne biçim adamsın sen

-         Efendim özür dilerim tanımadım ben, demiş.

-         Ben kaymakamım işte, demiş adam.

-         Ay afedersiniz, demiş; peki sonra?

Adam biraz gaza gelmiş

-         Sonra belki vekil filan olurum, demiş.

-         Peki efendim sonra?

-         Başbakan olabilirim. Kalk onun için

-         Sonra, demiş

-         Cumhurbaşkanı da olabilirim, demiş.

-         Sonra efendim?

Adam o kadar hoşlanmış ki Cumhurbaşkanı olma fikrinden;

-          Daha ne olabilir...

-         Sonra hiç demiş.

Derviş demiş ki,

-         Ben o hiçim işte, onun için kalkmadım ayağa efendim…

Gerçekten insanın hiç olması, içinde her şeyi toplaması demektir. Hz. Mevlânâ, eğer kendini görebilseydik, ‘Hürüm ben’ diyor. Hürüm çünkü Allah’ıma aşığım. Ben insanın kulu değilim, ben politikacının da kölesi değilim, ben torpil yapanın da kulu değilim. Ben hürüm, benim ilişkim Allah’ladır. İşte gerçek tasavvuf, yani Mevlânâ’nın bize öğretmeye çalıştığı şey yalnız Allah’la ilişki kurmak, insanın kölesi olmaktan ya da aşırı insani arzuların kölesi olmaktan insanı kurtarmaktır. Tasavvufu hocam şöyle tarif ediyorlar, inanıyorum ki çok hoşunuza gidecek; Mevlâna’yı tanımadan onun yolunu bilmek açısından bu tarifi vermek istiyorum. Tasavvufu anlatırken üç tip gözlük vardır diyor hocam Birincisi sadece yakını görür, yani bu âlemle meşguldür, bu dünyayla uğraşır. İşte politikacıların taktığı gözlük böyle bir gözlüktür. Öbür âlemle, Allah’la pek ilişkileri yoktur. O zaman genellikle bu gözlüğe şaşı göz denir, biri iki gösterir. Yani insanları Allahtan ayrı kuvvet-i kudret sahibi gösterir. Bir de ikinci tip insan vardır uçar. Hep öbür âlemle meşguldür, uzağı görendir. Onlar dünyanın gerçeklerinden bihaberdirler. Bir de üçüncü tip vardır. Aynı anda yakını görürken uzağı da görür, uzağı görürken yakını da görür. Bu da şu demektir ki, burada işini yapar ama acaba Allahıma karşı bu işi yaparken mesuliyetim kalktı mı, haram işliyor muyum, der. İşte bu gözlük tasavvuf gözlüğüdür. O halde tasavvuf her şeyin iç yüzünü, hakikatini, manasını gösteren bir gözlüktür.

Mevlâna bu bakış açısından bize Allah yolunu öğretmiş. O da namaz kılıyor, ama onun namaz kılışı pek bizim gibi değil. O manâyı bilerek kılıyor. Allahın önünde eğilmekten zevk alıyor. O diyor ki; hamamın içindeyken üzerinde eğer kıyafetin yokken bu Mevlânâ’nın müridi, bu Mevlevi diyorlarsa sen gerçek Mevlevi’sin. Yoksa kıyafetle beş para etmezsin. O halde iş kılık ve kıyafette değildir. İş gönüldedir. O gönülde Allah varsa insan baştan aşağı Allahın manası kesilir. Orada tolerans kalkar, hoşgörü başlar. Toleransla hoşgörü çok farklı iki kavramdır. Batı âlemi, bizim aydınlar dediğimiz zümre tolere ederler. Kendileri derler ki; ben bir eğitim gördüm, demek ki bazı şeyleri güzel görmeye çalışmalıyım. Birine kızar da, terbiyesizlik etmemek için cevap vermez. Halbuki tasavvuf ehlinin hoşgörüsü böyle değildir. Onlar herkesi ve her şeyi severler. Onlar her şeyi ve her mahluku yaradılmışın bir parçası olduğu için severler. O zaman derler ki; her şey bir vücudun parçasıdır. O zaman ayrı gayrı yok.

Gel her ne isen gel bin tövbeden dönsen yine gel…

Çok eleştirilen bir sözü bu Hz. Mevlânâ’nın, belki siz eleştirildiğini duymamışsınızdır bile. Ama İslâm âlemi bu sözü çok eleştiriyor, ne demek diyor suçluda mı gelsin? Gelsin tabii, bu sözü Kur’an’a dayanarak söylemiştir Hz. Mevlânâ. Çünkü Allah diyor ki Kur’an-ı Kerimde, öldüğü ana kadar tövbe kapısı açıktır. Ben o kadar kuvvetli bir affediciyim ki, insanı her günahından affedebilirim. Yeter ki tövbe etsin, yeter ki bana yanaşsın, yeter ki her şeyin benden olduğunu idrak etsin. Mevlâna bir aşk sultanıdır. Biliyorsunuz babası sultanü’l-ulemâ peygamberin taktığı isimle ariflerin sultanının peşine takılmış, küçük yaşta Kâbe’ye gitmiş, haccını eda etmiş ve Konya’ya gelmiş. Konya’ya geldiğinde Burhani Tırmizi ve babası gibi iki muazzam öğretmeni var. Her şeyi biliyor Mevlânâ, her şeyi… Fıkıh biliyor, kimya biliyor, fizik biliyor… Daha sonra Mesnevi okurken ben acizane onun kimya bilgisini aldım açık seyrettim. Fiziği öyle, matematiği öyle, her şeyi biliyor. Bugün bilinen kimyayı da biliyor işin enteresan tarafı. Çünkü yaradılmışı seyrediyor ve yaradanı görüyor. Peki bu kadar her şeyi bilen bir insanın bir öğretmene mi ihtiyacı var? Evet Mevlânâ Şems gelene kadar Selçuk Üniversitesi’nin rektörü, her şeyi bilen çok yüce bir sultan… Ama bir Şems geldi, Şems ona bütün bildiklerinin hakikatini gösterdi. Şems ona Allahın peygamberinin aşkını ve vericiliğini öğretti ve Mevlâna’ya Şems’ten sonra şöyle sordular: Sen zaten her şeyi biliyordun, Şems sana ne yaptı? Verdiği cevap olağanüstü. Dedi ki Mevlânâ;

-          Evet ama Şems gelene kadar ben bir lokma çorba içip doyuyordum. Şems’ten sonra dünyada bir tek aç varsa onu ciğerimde hissettim ve doymadım. Belki üstüme bir hırka alıp üşümekten vazgeçebiliyordum ama bir tek kişi varsa Şems’ten sonra üşüyen dünyada, ben onu içimde hissettim. Şems bana yaradılmışın içyüzünü ve hakikatini gösterdi.

Şems bana bütün dünyanın bir Karagöz perdesi olduğunu öğretti. Karagöz perdesinde biliyorsunuz bir tek elden oynatılır oyun. Ama yüzlerce şahıs vardır; beberuhiler, güzel kızlar, cadılar… Biz onlara takılır kalırız, cadıya kızarız, güzel çocukla kız birleşsin isteriz. Ama bittikten sonra oyun bir bakarız ki hepsini bir tek kişi oynatmış. Ses bir tek kişinin, el bir tek kişinin. Bu âlem de bir Karagöz perdesidir dedi Şems, sakın takılıp kalma. Bütün gördüğün farklı mezhepler, Allah’ın farklı bir isminin tecellisidir. Onun yazdığı senaryo üzerine oynarlar. Bu hakikati öğrendikten sonra Mevlânâ, yaradılmışı severim yaradandan ötürü dedi. Tıpkı Yunus Emre gibi… O Mesnevi’yi yazdı. O Şems’in ölümünden sonra çok yok oldu. Mürşidim öldü dedi, hocam gitti dedi. Ama Mesneviyi yazdı. Mesnevi Dinle! diye başlar, Neden “Dinle” neden “Bismillah” diye başlamaz? O devrin bütün dini kitapları “Bismillahi rahmanir rahim” derken, Mevlânâ kuralları yıkmıştır. Ben acizane diyorum ki; Tasavvufta devrim yapmış herkes hakiki mutasavvıftır. Peygamber de devrim yapmıştır, Mevlâna da devrim yapmıştır. Yaptığı devrim şudur: O içinden geldiği gibi konuşmuş. Allah’ını hiçbir gıllıgışa takılmadan içinden geldiği gibi anlatmış. Allah’ını içinden geldiği gibi anlatmış. “Bişnev” demiş. “Dinle” sonra dönmüş demiş ki; “Oku” diye başlayan bir Kur’an’ımız var bizim. Kur’an biliyorsunuz “Oku” diye başlıyor. İlk ayet “Oku”, oku ne bulursan oku… Öğren, eğitim yap. Şimdi İslâm dini kızları okutmadığı zaman biz gerçek Müslüman olabiliyor muyuz? Oku diye başlayan bir kitabın evlatlarıyız. Olabiliyor muyuz  ki imkan yok. Peki diyor Mevlâna, oku diye başlayan bir kitabı nasıl anlatabilirim? “Dinle” diye anlatabilirim ve bunu derken de bişnev diyor… Çünkü Farsça’da bişnev, dinle demektir. ‘Bişnev’in başında “B” vardır, ‘Bismillah’ın başında da “B” vardır. Ve sonra diyor ki, ‘bir ayağımla şeriatta sabit diğer ayağımla 72 milletle beraberim ben’, bir ayağımla İslâm’da sabit, diğer ayağımla bütün dinlerin emrindeyim ben. Sonra diyor ki, bir Müslüman Müslüman olmak için mutlaka çok iyi bir Musevi ve çok iyi bir Hristiyan olmak zorundadır. Yani bütün dinler İslâm’ın içinde kaynaşmıştır. İslâm hiçbir dini reddedemez, İslâm hiçbir dinden de ayrı değildir. Bunları bize öğrettikten sonra Mesnevide inanılmaz basit hikayelerle bizi Allah’a götürüyor. Bir kere kendini beğenen insanı yerle bir ediyor. Diyor ki, at idrarını yapmış üzerine bir saman çöpü koymuş, üzerine de bir sinek oturmuş; var mı benim gibi kaptan-ı derya diye geziyor. Bu dünyada kendini beğenen kişi aynen böyledir. Başka bir hikâyesinde kendini beğenen, kendini âlim sanan, bütün herkesi eleştiren insanı şöyle gülünç bir duruma düşürüyor Mesnevi’de: Adamın biri sağırmış. Komşusunu ziyarete gitmiş. Sağır adam komşusunu ziyarete gidip ne yapabilir? Komşu hasta, hastayı ziyaret edecek peygamberin hadisi var. Demiş ki içinden sorarım, nasılsınız efendim derim? O da mutlaka Müslüman değil mi iyiyim der, ben de maşallah derim, ne yediniz derim, sizi kim iyi etti derim dönerim. Gitmiş ama adam çok hastaymış.

-          “Nasılsınız” diye sormuş.

-           “Ölüyorum” demiş adam.

-          “Oh oh maşallah” demiş,

-          “Peki siz ne yediniz de iyi oldunuz” diye sormuş.

Adam çok kızmış tabi

-          “Zehir” demiş.

-          “Ne birebir çözümdür efendim” demiş.

-          “Peki sizi kim iyi etti?”

Adam iyice sinirlenmiş

-          “Azrail” demiş.

-          “Aman ne iyi bir doktor seçmişsiniz” diye cevap vermiş diğeri.

Ve çok iyi vazife yaptığına inanarak çıkmış oradan. Mevlâna diyor ki, etrafımızdaki insanların, çok aşırı taassup olanlar ya da Ateistler bu sağır adam gibidir, ezelden kulakları mühürlenmiştir. Bunlarla niçin uğraşıyoruz? Onlar da sizin söylediklerinizi anlamıyorlar onun için abuk sabuk konuşuyorlar. O zaman dünyada kendimizden başka eleştirilecek hiçbir şey yoktur, bizim kendi sağırlığımızı yenmemiz lazım.

Başka bir yerinde hikayesinin bazen acıların insana ne büyük lütuf olduğunu anlatır. Tıpkı Meryem Sûresi’nde olduğu gibi… Meryem Sûresi’nde Kur’an Hz. Meryem’in İsa’yı doğururken duyduğu acıyla hurma ağacına yanaştığını ve hurmayı dirilttiğini anlatır. Mevlânâ da herkesin anlayacağı dilde şöyle anlatır bunu,. Adamın biri ağacın altında yatıyormuş. Ağzına bir yılan girmiş. Bir atlı gelmiş, uyuyan adama yılan zarar vermesin diye çekmeye çalışmış ama adam yılanı yutmuş. Küçücük bir yılan içine gitmiş. Atlı ne yapsın, siz olsanız ne yapardınız? Eline bir kırbaç almış ve

-       Kalk, demiş. Kalk.

Başlamış dövmeye adamı. Uyuyan adam birden dövülmeye başlayınca fırlamış,

-          Sen hain misin gaddar mısın şurada uyuyordum, demiş.

Ama dayak korkusuna tabi ki kalkmış

-          Ne yapayım, demiş;

-          Buradaki bütün ham elmaları ye, demiş.

-          Niye, demiş adam.

-          Ye, demiş.

Yemeye başlamış sonra da bolca su içirmiş. Adam ham elma üstüne de suyu içince çıkartmış; yılanı görünce korkmuş. Demiş ki

-          Allah senden razı olsun, niye söylemedin yılan yutmuş olduğumu?

-          Söyleseydim korkudan ölürdün demiş.

Mevlâna diyor ki, içimizde yılan huylar vardır. Allah bazen küçücük darbelerle, bazen ham elmalar yedirerek, bazen bizi fazlaca koşturarak içimizdeki bize zarar veren yılan huyları dışarı çıkartır. Bunun için bu dünyada acılar ve sıkıntılar insan için çok faydalıdır. Değil mi ki doğum, sancıyla olur, sancısız bir doğum gördünüz mü diyor Mevlânâ. Hatta anne bağırmaz mı sancımı arttır doktor, arttır ki bir an önce çocuğumu kucağıma alayım. İşte mana çocukları da sıkıntılarla dünyaya gelirler ve daha sonra Mesnevi’si böylece hikâyelerle dolmuştur.

Başka bir yerinde gene kendini beğenmiş adamı şöyle anlatır. Geminin birine bir âlim binmiş. Âlimin âlimiymiş, her şeyi biliyormuş. Ukala ya âlim, kaptanı çağırmış demiş ki;

-          Gramer bilir misin, fizik bilir misin, matematik bilir misin?

Kaptan biraz mahzun

-      Hayır demiş.

-      O zaman, kaptan ‘vah vah’ demiş senin hayatının yarısı boşa gitmiş.

Kaptan üzgün ama ne yapsın, müşteri müşteridir demiş. Biraz sonra bir fırtına çıkmış. Fırtınada kaptan gülerek âlimin yanına gelmiş.

-          Ey âlim bey demiş, yüzme bilir misin?

-          Hayır bilmem demiş.

-         O zaman maalesef size kötü bir haberim var, hayatınızın hepsi boşa gitmiş; çünkü biraz sonra batacağız, denizde öleceksiniz.

O halde bu âlem yüzme bilenlerin âlemidir. İlmini üstte tutabilen; ilmini kendini ortaya çıkarmak, kendini methetmek için değil de kendi manasında insanlara hizmet etmek için kullanan yüzme bilenlerin işidir diyor Mevlânâ Hazretleri. Bunun gibi yüzlerce hikâye anlatmış Mesnevi’de. Bizi terbiye eden, bizim dünyayı çok rahat karşılamamızı sağlayan. Mevlânâ’nın yaptığı her hareket cihaddır. Bizim Doğu âlemi cihadı elimize silah alıp savaşmak diye anlatır ama, hakiki cihad,  Semâ Ayini’dir. Çünkü Semâ’nın mânâsı şudur: İnsanlar sağdan sola kalplerinin etrafında nefislerini yok etmek için dönerler. Bu dönüşü de şöyle yaparlar; önce kendilerinin dışında, kendilerinden daha üstün bir öğretmen bulurlar, ilmine çok güvendikleri, inandıkları onun etrafında dönerler. O’na benzeyeyim, O’nun gibi âlim olayım, O’ndan çok şeyler öğreneyim diye. Sonra o kadar güzelleşirler ki, bu sefer kendi etraflarında da dönmeye başlarlar. İşte bu hakikat üzere, Mevlânâ biz Sema yapıyoruz, diyor. Ama bilin ki, elektronun atomun etrafında dönüşünden bütün güneş sisteminin dönüşüne kadar her şey sadece bu hakikati anlatır. Biz bunu başka hakikatle de birleştirdik. Kabe’nin etrafındaki dönüşün de bu olduğunu iddia ediyoruz. Onun için Semâ ile Kâbe etrafındaki dönüş farklı şeyler değildir. Sadece Semâ, çok ritmiktir. Semâ’da abdest alınır. Abdest, su ile ilişki demektir. Temizlenirken su ile ilişki kurulur. Su âyet-i kerimede dirilticidir. Demek ki insan abdest alarak temizlenir ve dirilir; diri olur ve Allaha doğru yönelir. Sonra bir meydana girer. Bu meydan cihad meydanıdır, harb meydanıdır. Burada insan kendi kendini temizlemeye çalışacaktır. Bu meydana girdiğinde ortada bir post görür. Post kırmızı renklidir. Bunun kırmızı oluşunun sebebi, Hz. Mevlâna’nın tam gurub(güneş batışı)  vaktinde öbür âleme intikâl edişi ve onu anlatışından dolayıdır. Post aynı zamanda Hz. İbrahim’in oğlu İsmail’i kesmek üzere koyduğu posttur. Bunun da manası, ben sayenizde hocam nefsimi keseceğim, demektir. Çünkü orada İbrahim’den kasıt ruhtur, İsmail’den kasıt nefistir. Orada Allah insana nefsinin kötü huylarını kes ki mükemmel olasın, demek istemektedir. Bu hakikat üzere insanlar toplanırlar; öğretmen ortaya gelir. Öğretmenin karşısında Hatt-ı İstiva çizgisi vardır, bu sırat-ı müstakimi anlatır. Sırat-ı müstakim Allah’la aramızdaki en kısa yol demektir. Oraya basmamaya çalışarak, çok kibarca toplanırlar. Ve önce Nat-ı Nebevi  okunur. Yani Peygamberden izin alınır. Kâbe’nin etrafında da dönerken önce ellerimizi kaldırıp Peygambere “selamûnaleykûm ya Muhammed”, “izin verirsen dönelim” diyoruz. Bu Hz. Muhammed’den izin alışımızın sebebi, Allah’ın Peygamberini bize hizmet için vazifeli kılışı, onun bize dünyanın hakikatlerini öğretişinden ibarettir. Bir vefa borcudur. Burada da öyle, ayakta Nâât tek başına Peygambere methiye, tek başına ve müziksiz okunur. Henüz savaş başlamamıştır. İbadet başlayacaktır. Daha sonra yavaş yavaş ve müzik başlar. Birden davullar ve ney çalar. Ney, burada en önemli elemandır.

Ney, kamil insanı anlatır. Mükemmel insanı. Neden? Kamil insanın içi ney gibi oyulmuştur. Kamil insan sazlıktan koparılmıştır. Yani ruhlar âleminden… İçi oyulmuş, oyulmuş kendine ait hiçbir arzu ve istek kalmamıştır. Üzerine yedi tane delik açılır neyin. Kamil insanda da nefsin yedi makamını tanıyan ve onun her hissini anlayan yedi delik vardır. Sonra Allah aşkıyla cayır cayır yakılır kamil insan. Hiç ney çaldınız mı bilmiyorum. Neyi ağzınıza götürürseniz, neyin kendi sesi yoktur çalamaz. Ancak dudağınızın öyle bir yerine oturtmanız lazım ki, buradan üfleyenin sesini versin. Yani neyin kendi sesi yoktur üfleyenin sesi çıkar. Kamil insandan da Allahın sesi çıkar. Çünkü nefsinin arzu ve isteklerini yok etmiştir. Ney burada insan-ı kamili temsil eder.

Daha sonra Devr-i Veledi başlar. Yani Devr-i Veledî’de üç kere hocadan izin alınır. Bu izin alış çok önemlidir. Birincisi tasavvufta İlm’el Yakin, Allah’ı ilimle bilmektir. İkinci dönüş Ayn’el Yakin görerek bilmek; üçüncü Hakk’el Yakin Allah’ın manasına erişerek onu bilmek demektir. Bunu müsaade ederseniz Hz. Mevlânâ gibi anlatayım. O şöyle anlatıyor: Birinci dönüş Hz. Musa makamıdır. Musa gibi deniz hakkında bilgimiz vardır ama hiç görmemişizdir. Deniz çok güzel bir şeydir. Her şeyi biliriz onun hakkında debisinden, nasıl rüzgarın estiğinden, dalgalarının nasıl hareket ettiğinden. Çok bildiğimiz için de çok anlatırız. Sonra denizi görürüz, Ayn’el Yakin oluruz bu İsa makamıdır; ne anlattıysam eksikmiş deriz. Denizi gördükten sonra denize yanaşırız. Elimizi ayağımızı sokarız, ben deniz oldum deriz. İçten işte Hallac-ı Mansur’un ‘Enel Hak’ deyişi ben deniz oldum demesidir. Sonra denize gireriz, içinde yok oluruz. O zaman konuşacak hiçbir şey kalmaz. Bu da Hakk’el Yakin, Hz. Muhammed makamıdır. Bu üç makamı Devr-i Veledi ile dönerek gösteririz. Sonra Ayin-i Şerif başlar. Ayinin başladığı anda dört selam vardır. Birinci selam ibadet selamıdır. Ben kulum, hiçbir şey bilmiyorum Allaha uyuyorum demektir. İkinci selam, uyduğu için Allah ona lütfedip ilmini verir. İlim hayranlık uyandırır, hayranlıkla Allah’ını seyreder. Bu ikinci selamdır. Üçüncü selam da Allah’a aşık olur, sonsuza aşık olur, sonsuz güzelliğe aşık olur. Dördüncü selamda bu aşkla tekrar insanlara hizmete döner. Bu İslam’ın bir özelliğidir, insanlara hizmet, daima hizmet. İşte bu makamda hoca da iştirak eder Semaya. Çünkü hoca bu makamın temsilcisidir. Daha sonra hu’larla selamlaşmalarla biter, Kur’an-ı Kerim okunur ve Sema ayini tamamlanır.

Gördüğünüz gibi bu bir dans değildir, gösteri değildir; baştan aşağı ibadet ve nefsin terbiyesinden ibarettir. Mevlânâ bunu böyle yapmadı. O aşkla yaptı, hiçbir şekli yoktu onun zamanında. Daha sonra oğlu Sultan Veled bunu bu hale getirdi. Hz. Şems, Mevlâna’nın hocası, çok özel bir insandı. O ortada değildi, arkadaydı. Ama Mevlânâ’ya çok şey öğretti. Mevlâna’ya bilgilerinin onu adam etmediğini, insanlığa hizmetin onu adam ettiğini öğretti. O bilgiyi Allah için kullanmanın onu adam ettiğini öğretti. Onun için çok büyük bir Sultan O, Konya’da Hz. Mevlâna’nın huzuruna girerken ney sesi ile giriyorsunuz. Onun huzuruna girişte bütün ailesi var. Kendi çok sevgili arkadaşı Selahattin-i Zerkubi var. Zerkubi bir kuyumcu, bir gün altınlarını döverken Mevlânâ onun çekicinin sesinden Semâ yapınca o da bütün altınlarını yağma ederek Semâ’ya katılıyor ve ömrü boyunca Mevlânâ’nın en iyi dostlarından biri oluyor. Oğluyla da kızı evleniyorlar, çok yaşlı o sırada Zerkubî hazretleri, onu göreceksiniz huzurda. Ondan sonra daha sonra babasıyla, babasının tabutunu ayakta görülüyor. Asıl babasının tabutu ayakta değildir. Çünkü orada tabut yok. Hepsi aşağıda ve yerde sırlanmış vaziyette. O tabutun ayakta görünmesinin sebebi, Mevlâna’nın makamca babası gibi muazzam bir sultandan bile daha yüksek bir arif-i billah olduğunu anlatabilmek içindir. Mevlânâ’yı oğlu Sultan Veled’le yan yanadır, beraber yatıyorlar. Oğlu için sırrımın sırrı diyor.

Hattat: Ethem Çalışkan 

Sultan Veled’i  bir gün okuma fırsatı bulursanız Mevlâna’nın Mesnevi’sinin en güzel açılımının Veled’de olduğunu hayranlıkla izleyeceksiniz. O çok büyük bir sultan. Daha sonra diğer çocukları var. İkinci eşinden olan Emir Sultan bir kerecik övünmüş babası için, ben de Mevlâna’nın oğluyum demiş. Huzura çağırmış Mevlâna, oku bakayım “kulhüallhü ehad”i demiş. Okumuş çocuk, ‘lem yelid velem yuled’e gelince (doğmadı doğurmadı Allah diyor) biz, diye sormuş baban gibi olanlar Allaha benzemek için çalışan kullar mıyız? Tabi babacığım. O zaman ben doğmuş ve doğurmuş olabilir miyim? Hayır babacığım. O zaman sen niye benle övünüyorsun? Ben senin sadece bu dünyadaki idareten babanım, ama senin sahibin Allah. Ben seni oğlum diye herkese takdim ediyor muyum ki, sen ben babanım diye övünüyorsun... O halde burada bize öğrettiği şey budur ki, övünülecek hiç bir soy sop yoktur. Övünülecek tek şey insanın Allah’ı ile olan yakınlığıdır. Mevlânâ insana insan olmanın faziletlerini, ahlaklı olmanın zevkini öğretir.

Geçen senelerde Ceviz Kabuğu adlı programda maalesef Konya’dan bir profesör -ismini vermek istemiyorum- geldi, Hz. Mevlânâ ile ilgili çok kötü bir konuşma yaptı. Ben çok üzüldüm. Ama tabii ki büyük sultanlar çok büyük oldukları için lehine konuşanlar gibi aleyhine konuşanlar da olacaktır. Ama bu çok kötü, çok aleyhte bir konuşmaydı. Haşa Moğol casusluğuyla suçlamak gibi çok komik şeyler yaptı. Fihi Mâfih bilmiyorlar herhalde. Fihi Mâfih, Mevlânâ’nın çok mühim bir eseridir ve orada çok ağır konuşur Moğollarla ilgili Mevlâna... Programın sonunda, biz bir imza toplayalım da programın bu bölümünün hoş olmadığını anlatalım dedik. Bu arada da ben Mesnevi karıştırırken 5. ciltte şu beyitlere rastladım. Mevlâna’yı anlatmak için bunu anlatıyorum.

Ey cevizin kabuğundaki adamcağız, çünkü sen beni tanımıyorsun. Sen cevizin kabuklarının birbirine vurmasından duyulan dedikodu sesinden hoşlanıyorsun. Ben ise cevizin içi ve lezzetiyim. Hiç kırıp yememişsin ki beni, nereden bileceksin.Mevlâna bu efendim.

Onun için bugün Amerika’da 1980’den beri en çok okunan yazar, en çok okunan aşık, en hayran olunan mutasavvıftır. Belki birçok felsefeci vardır dünyada ama hiçbiri Mevlâna kadar sevilip anılmıyor. Her 10 senede bir Unesco o yılı  Mevlânâ senesi ilan ediyor. Demek ki bütün dünya onun bu birleştirici, herkesi hoşgörücü sevgisine ihtiyaç duyuyor. Bizler de birbirimizi eleştirmeyi bırakıp, hoşgörüyle yaklaşırsak çok şeylerin değişebileceğine inanıyoruz.

Teşekkürler Ediyorum.

http://www.cemalnur.org/

 

Cemalnur Sargut'a teşekkürlerimizle

Denizce

13.12.2007

Müzik: Özer Yavaş - Hicaz Ney Taksimi