|
 |
Birleşmiş
Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), 800'üncü doğum
yılı olan 2007 yılında Mevlana'nın anılmasını kararlaştırdı.
Normal
şartlarda, UNESCO'nun 'kişiye bağlı özel yıl' ilan etme yetkisi
yok fakat biraz düşünüldüğünde dünyanın genel gidişatı da söz
konusu olduğunda bu durumun bir "şahsın yılı ilanı" değil bazı
değerlerin hatırlanması için yapılan önemli bir girişim olduğunu
görüyoruz. Hal böyleyken böyle bir organizasyon içinde kanımca,
onun hangi yıllar arasında yaşayıp hangi eserleri verdiğini
yazıp çizmek, mevlana şiirleri beste yarışmaları düzenlemek,
film festivalleri, şiir dinletileri hazırlamak gibi yüzeysel
faaliyetlere girişmektense; onun "farkındalık" yolunda insana
nasıl rehberlik ettiğinin tefekkürüne başlamak bu girişimin
mahiyetine çok daha uygun olacaktır.
|
Mevlana Celal ed
Din Rumî'nin temsil ettiği en önemli değerlerin başında birlik
fikri ve tolerans gelir. Tolerans, teker teker insanların veya
toplumların içinde barındırdığı farklılıklara rağmen, onları
bütünlüğü içinde değerlendirmenin ve kucaklamanın en sağlam
yoludur. Tolerans, türkçesiyle hoşgörü bir kayıtsızlık hali
değildir ki bu kayıtsızlık hali çağımızın en büyük hastalığıdır.
Aksine benden farklı olanın ontolojik varlığını kabul edişim ve
onun ahlaki sorumluluğunu üzerime alışımdır. Mevlana'nın
felsefesi muhakkaktır ki İslam temellidir; ama hali hazırda
batı'nın zihninde hatta ve hatta doğu'nun batı etkisi altındaki
dimağlarında beliren İslam ile ilgisi yoktur. Onda İslam bir
kurum veya kendi içine kapalı bir gelenek halinde tezahür etmez
çünkü bu haliyle ideoloji haline gelir ve insanlığa siyasi
zorbalık zemini sağlar. Nitekim bugün Ortadoğu'da yaşanan vahşet
ve zulüm ile, ister yahudilik olsun, ister hristiyanlık ya da
islam'ın özü ile tamamen kopmuş, kendisine tümüyle
yabancılaşmış, şekil ve içerik değiştirmiş birer ideoloji haline
dönüşmüş olduğunu görüyoruz. Ve soruyoruz: neden bunca yüksek
değer ihtiva eden dini veya felsefi düşünce zenginlikleri önünde
sonunda siyasete; veya daha doğru bir tespitle, şekil ve içerik
değiştirerek insan egosunun karanlık yönüne hizmet eden maşalar
haline gelmekte?
Tarih, ister
onaylayalım ister esefle karşılayalım, katlana katlana çığ gibi
büyümüş insan egosunun tarihidir. Önce kendine sonra diğerlerine
yabancılaşan; 2500 sene önce bir yunan sitesindeki ilk düşünürün
ağzından çıkmış o soruyu, şimdi hem sormaktan hem cevabından
korkan insanın öyküsü… "Ben kimim ve neden buradayım?". Halbuki
aydınlanma çağından bu yana sormayı, yani düşünmeyi ilahlaştıran
insan nasıl olmuştur da varlığının anlamı hakkında tefekkürde
bulunmayı bu kadar anlamsızlaştırmış, "gereksizleştirmiştir"?
Varoluşçuluk felsefi akımının kurucusu olarak kabul edilen
Kierkegaard (1813-1855)'un buna cevabı dikkate değerdir: "Bugün
bizim yoksun olduğumuz şey, düşünmek değil, tutkudur!" Bu
tutkudur esas olan, haritadır, elimizde tuttuğumuz fener ve
hatta yolun kendisidir. Bu Mevlana'daki "aşk"tır, sevgidir. Onun
felsefesinde inanılan haliyle Tanrı "sevdim ki bilineyim" der…
"Ben gizli bir hazine idim; sevdim (istedim) ki bilineyim".
Affı, telafisi
mümkün olmayacak şeyler düşünüp bunu hayata geçirdiğine kanaat
getirdiğimiz insanı "kabul" eder Mevlana ve onun bildiği Tanrı.
Egosunun karanlık yanına esir düşmüş, ayıpların en büyüğüne
sebep olmuş hatta dibe vurmuş insana şöyle kucak açar: "Gel,
Gel, ne olursan ol, gel! İster kâfir, ister mecûsî, ister puta
tapan ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz
kerre tövbeni bozmuş olsan da yine gel!" çünkü o insanoğlunun
ahlaki şuurunun yani Vicdan'ının tekamül yolunda olduğunu bilir.
Bu sebeple "kötü"nün, "iyi"nin ifşa olup idrak edilmesinde,
bizde açılmayı ve bilinmeyi bekleyen tüm yüceliklerin
"farkındalığı" sürecinde bir vazifesi olduğuna inanır. Bunu
kıssasında şöyle betimler:
"Bir vaiz
vardı... Minbere çıktığı zaman ilk işi şöyle dua etmek olurdu:
· -
Ya
Rabbi!.. Kötülere, fesatçılara, isyancılara merhamet et. Hayır
sahipleri ile alay edenlerin tümüne, kafir gönüllülere yardım
et...
Ona:
· -
Hiç böyle bir adet, böyle dua görmedik. İyileri, hayır
sahiplerini, dua edilmeye layık olanları bırakıp; nerede beddua
edilmesi gereken zararlı insan varsa onlara dua ediyorsun.. Bu
mertliğe, insanlığa, yiğitliğe, fazilete sığmaz... dediklerinde:
·
-
Ben onlardan iyilikler gördüm, bu yüzden onlara dua etmeyi âdet
edindim... diyor.
·
-
Onlardan ne iyilik ulaşabilir ki insana... olsa olsa ancak bela
gelir bulur. Sen galiba iyiden iyiye karıştırır oldun her
şeyi... İyilik nerede, o saydıkların nerede?. Ateş ile su gibi..
Asla bir arada olamazlar.
· -
Hayır dostlar hayır!. Yanılıyorsunuz!. Dua ettiklerim var ya; o
kadar kötülükte bulundular, o derece zulüm, eza, cefa edip
incittiler ki beni, sonunda şerden kurtarıp, hayıra ulaşmama
vesile oldular."
Mesnevisinde yer
alan bir cümlesinde, bu olgunlaşma sürecinde herbirimizin
vicdani farkındalığının farklı seviyelerini renklere benzetir:
"Ne vakit renksizlik mertebesine ulaşırsan, orada Musa ile
Firavun bir olur." O, cihanda basamak basamak ta göklere kadar
yükselen gizli merdivenler'de seyir halinde olan insana kayıtsız
ve şartsız kucak açmıştır. Onun bu tavrına erişebilmek, onu
hakiki anlamda hissedebilmek ve benimsemek zor değil; geç de
değil. Belki de Bergson'un da ifade ettiği gibi bu hakikate
ulaşmanın tek yolu sezgiye güvenmek çünkü sadece sezgi doğrudan
şuurdan çıkarak sevk-i ilahiye benzer bir ilham verebilmektedir.
Bu yıl, Mevlana
yılı… hoşgörü, olduğu gibi kabul etme, kendi varoluşumuzun
garantisi olan ötekinin varlığını kutlama yılı… Herbirimizin
Mevlana yılı şimdiden kutlu olsun.