e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 2007 Mevlana Yılı

 Melda Güngül    

 

 

Birleşmiş Milletler Eğitim Bilim ve Kültür Kurumu (UNESCO), 800'üncü doğum yılı olan 2007 yılında Mevlana'nın anılmasını kararlaştırdı.

Normal şartlarda, UNESCO'nun 'kişiye bağlı özel yıl' ilan etme yetkisi yok fakat biraz düşünüldüğünde dünyanın genel gidişatı da söz konusu olduğunda bu durumun bir "şahsın yılı ilanı" değil bazı değerlerin hatırlanması için yapılan önemli bir girişim olduğunu görüyoruz. Hal böyleyken böyle bir organizasyon içinde kanımca, onun hangi yıllar arasında yaşayıp hangi eserleri verdiğini yazıp çizmek, mevlana şiirleri beste yarışmaları düzenlemek, film festivalleri, şiir dinletileri hazırlamak gibi yüzeysel faaliyetlere girişmektense; onun "farkındalık" yolunda insana nasıl rehberlik ettiğinin tefekkürüne başlamak bu girişimin mahiyetine çok daha uygun olacaktır.

Mevlana Celal ed Din Rumî'nin temsil ettiği en önemli değerlerin başında birlik fikri ve tolerans gelir. Tolerans, teker teker insanların veya toplumların içinde barındırdığı farklılıklara rağmen, onları bütünlüğü içinde değerlendirmenin ve kucaklamanın en sağlam yoludur. Tolerans, türkçesiyle hoşgörü bir kayıtsızlık hali değildir ki bu kayıtsızlık hali çağımızın en büyük hastalığıdır. Aksine benden farklı olanın ontolojik varlığını kabul edişim ve onun ahlaki sorumluluğunu üzerime alışımdır. Mevlana'nın felsefesi muhakkaktır ki İslam temellidir; ama hali hazırda batı'nın zihninde hatta ve hatta doğu'nun batı etkisi altındaki dimağlarında beliren İslam ile ilgisi yoktur. Onda İslam bir kurum veya kendi içine kapalı bir gelenek halinde tezahür etmez çünkü bu haliyle ideoloji haline gelir ve insanlığa siyasi zorbalık zemini sağlar. Nitekim bugün Ortadoğu'da yaşanan vahşet ve zulüm ile, ister yahudilik olsun, ister hristiyanlık ya da islam'ın özü ile tamamen kopmuş, kendisine tümüyle yabancılaşmış, şekil ve içerik değiştirmiş birer ideoloji haline dönüşmüş olduğunu görüyoruz. Ve soruyoruz: neden bunca yüksek değer ihtiva eden dini veya felsefi düşünce zenginlikleri önünde sonunda siyasete; veya daha doğru bir tespitle, şekil ve içerik değiştirerek insan egosunun karanlık yönüne hizmet eden maşalar haline gelmekte?

Tarih, ister onaylayalım ister esefle karşılayalım, katlana katlana çığ gibi büyümüş insan egosunun tarihidir. Önce kendine sonra diğerlerine yabancılaşan; 2500 sene önce bir yunan sitesindeki ilk düşünürün ağzından çıkmış o soruyu, şimdi hem sormaktan hem cevabından korkan insanın öyküsü… "Ben kimim ve neden buradayım?". Halbuki aydınlanma çağından bu yana sormayı, yani düşünmeyi ilahlaştıran insan nasıl olmuştur da varlığının anlamı hakkında tefekkürde bulunmayı bu kadar anlamsızlaştırmış, "gereksizleştirmiştir"? Varoluşçuluk felsefi akımının kurucusu olarak kabul edilen Kierkegaard (1813-1855)'un buna cevabı dikkate değerdir: "Bugün bizim yoksun  olduğumuz şey, düşünmek değil, tutkudur!" Bu tutkudur esas olan, haritadır, elimizde tuttuğumuz fener ve hatta yolun kendisidir. Bu Mevlana'daki "aşk"tır, sevgidir. Onun felsefesinde inanılan haliyle Tanrı "sevdim ki bilineyim" der… "Ben gizli bir hazine idim; sevdim (istedim) ki bilineyim".

Affı, telafisi mümkün olmayacak şeyler düşünüp bunu hayata geçirdiğine kanaat getirdiğimiz insanı "kabul" eder Mevlana ve onun bildiği Tanrı. Egosunun karanlık yanına esir düşmüş, ayıpların en büyüğüne sebep olmuş hatta dibe vurmuş insana şöyle kucak açar: "Gel, Gel, ne olursan ol, gel! İster kâfir, ister mecûsî, ister puta tapan ol, gel! Bizim dergâhımız ümitsizlik dergâhı değildir. Yüz kerre tövbeni bozmuş olsan da yine gel!" çünkü o insanoğlunun ahlaki şuurunun yani Vicdan'ının tekamül yolunda olduğunu bilir. Bu sebeple "kötü"nün, "iyi"nin ifşa olup idrak edilmesinde, bizde açılmayı ve bilinmeyi bekleyen tüm yüceliklerin "farkındalığı" sürecinde bir vazifesi olduğuna inanır. Bunu kıssasında şöyle betimler: 

"Bir vaiz vardı... Minbere çıktığı zaman ilk işi şöyle dua etmek olurdu:

·        -  Ya Rabbi!.. Kötülere, fesatçılara, isyancılara merhamet et. Hayır sahipleri ile alay edenlerin tümüne, kafir gönüllülere yardım et...

Ona:

·        -  Hiç böyle bir adet, böyle dua görmedik. İyileri, hayır  sahiplerini, dua edilmeye layık olanları bırakıp; nerede beddua edilmesi gereken zararlı insan varsa onlara dua ediyorsun.. Bu mertliğe, insanlığa, yiğitliğe, fazilete sığmaz... dediklerinde:

·          -  Ben onlardan iyilikler gördüm, bu yüzden onlara dua etmeyi âdet edindim... diyor.

·          -  Onlardan ne iyilik ulaşabilir ki insana... olsa olsa ancak bela gelir bulur. Sen galiba iyiden iyiye karıştırır oldun her şeyi... İyilik nerede, o saydıkların nerede?. Ateş ile su gibi.. Asla bir arada olamazlar.

·         -  Hayır dostlar hayır!. Yanılıyorsunuz!. Dua ettiklerim var ya; o kadar kötülükte bulundular, o derece   zulüm, eza, cefa edip incittiler ki beni, sonunda şerden kurtarıp, hayıra ulaşmama vesile oldular."

Mesnevisinde yer alan bir cümlesinde, bu olgunlaşma sürecinde herbirimizin vicdani farkındalığının farklı seviyelerini renklere benzetir: "Ne vakit renksizlik mertebesine ulaşırsan, orada Musa ile Firavun bir olur." O, cihanda basamak basamak ta göklere kadar yükselen gizli merdivenler'de seyir halinde olan insana kayıtsız ve şartsız kucak açmıştır. Onun bu tavrına erişebilmek, onu hakiki anlamda hissedebilmek ve benimsemek zor değil; geç de değil. Belki de Bergson'un da ifade ettiği gibi bu hakikate ulaşmanın tek yolu sezgiye güvenmek çünkü sadece sezgi doğrudan şuurdan çıkarak sevk-i ilahiye benzer bir ilham verebilmektedir.

Bu yıl, Mevlana yılı… hoşgörü, olduğu gibi kabul etme, kendi varoluşumuzun garantisi olan ötekinin varlığını kutlama yılı… Herbirimizin Mevlana yılı şimdiden kutlu olsun.

 

Kaynakça: http://www.indigodergisi.com/melda_12.htm

                                 

Melda Güngül'e teşekkürlerimizle

Denizce

06.02.2007