|
Meyhane kültürü Liman kültürünün bir parçası
olarak süre gelmiştir. Çünkü gemiciler indikleri limanda
bekardır ve içerek geçirecekleri vakitleri ve nakitleri vardır.
Türkler İstanbul'u ve Galata'yı aldıkları zaman
zaten liman olan bu şehrin meyhaneleri de dünya ölçülerindeydi.
16. Yüzyıl yazarlarından Kastamonu'lu Latifi "Tarifname-i
İstanbul" adlı eserinde İstanbul meyhanelerinin özellikle
Tahtakale'de toplandığını, Galata'nın ise "serapa meyhane"
olduğunu kaydeder.
Müslüman halk genel olarak içki konusundaki
dinsel yasaklara bağlıydı ama, Müslüman olmayanların adetlerine
karışılmazdı. Galata başta olmak üzere gayrimüslümlerin yoğun
olduğu mahallelerde birçok meyhane vardı ve bu meyhanelerin
müşterilerinin bir kısmı kaçamak yaparak gelen Müslümanlar
oluşturuyordu. Keyif için içilip yenilen yerler olan meyhaneler
de bütün işyerleri gibi lonca düzenine bağlıydı.
Fatih'in saltanat dönemi (1451 - 1481)
İstanbul'un imarıyla ve yerleşimi ile geçmişti. Oğlu II. Beyazıt
(1481 - 1512) zevk ve eğlenceye düşkünlüğü, dolayısıyla sanatı
teşvik etmişti. Bu dönemde meyhaneler fazlalaşmıştır. II.
Beyazıt'ın oğlu Yavuz Selim (1512 - 1520) sırasında meyhaneler
daha da fazlalaşmış, sarhoşluk İstanbul'da daha da
yaygınlaşmıştır. Sultan Süleyman (1520 - 1566) taht'a çıktıktan
sonra içki kullanımını yasakladı. II. Selim zamanında (1566 -
1574) Damat İbrahim Paşa ve çevresinin de teşvikiyle meyhaneler
yeniden açılmış eğlence dönemi yeniden başlamıştır. Nitekim 7
Ekim 1573'de Müslüman mahallelerine dahi meyhane açıldığı
bildirimine karşılık bunun durdurulması için ferman
çıkartılmıştır.
Saray hamamındaki bir zevk aleminde düşerek
yaşamını yitiren II. Selim'den sonra tahta çıkan oğlu III. Murat
zamanında (1574 - 1595) 13 Mart 1576'da çıkartılan ferman ile
Müslüman mahallelerinde olmaması kaydı ile meyhaneler yine
işlevlerine serbestçe devam ediyorlardı.
III. Murat bu defa Müslümanların Hıristiyan
mahallelerindeki meyhanelere dadandığına bizzat şahit olunca
içki yasağı koydu (14 Mart 1583). Ancak, bir süre sonra
askerlerin içki içme yasağı, askerlerin dayatmaları sonucunda
kaldırılınca asker olmayanlar da içki içmeyi sürdürdüler.
Komutan içkiyi yasakladı ve duvara "Alkol
öldürür" diye yazdırdı. Ertesi sabah, bu yazının altına bir
cümle eklenmişti: "Asker ölümden korkmaz".
Eremya Çelebi Kömürcüyan 17. Yüzyılda İstanbul
Tarihi adlı kitabında Kasımpaşa'yı anlatırken :
"İleride Yahudi evleri ve onların iki tarafında
"oda"lar görülür. Bu evler sahildedir ve altlarında dükkanlar
vardır. Burada misafirler için balık pişirilir ve onlara turşu
ve kurutulmuş mersin ve morina balıkları ikram edilir. Yahudi
kasapları ve MİSKET ARAK'ının (Rakının) satıldığı koltuklar da
oradadır."
Anlamaktayız ki şimdinin benzerleri boğaz
lokantaları eskiden haliç kıyısında yer alırmış. Ve 17. Yüzyılda
rakı hem de misket üzümünden yapılma olarak bu evlerde demcilere
sunulurmuş. Dedelerimiz aşağıda demini aldıktan sonra belki de
yukarıdaki odalara çıkardı.
İstanbul meyhaneleri bulundukları yerlere,
sahiplerine, dükkanın üzerine unvan levhası yerine asılan tahta
veya madeni kayık, kule, hançer gibi alameti farikaları, ya da
içinde havuz fıskiye bulundurma özelliklerine göre
adlandırılırlardı. Söz gelimi: Hançerli, Kürkçü Hanı, Yahudi,
Kandilli v.s. Bu alametlerden bazıları Yeniçeri ocaklarının
alametleriydi. Bu meyhanelerin akşamcı müşterileri ve semtlerine
göre Yeniçeri akşamcıları "Dayı" unvanıyla herkesten daha fazla
hürmet görürlerdi. Tersanecilerle topçular Kasımpaşa'dan
Fındıklı ve Salıpazarı'na kadar uzanan meyhanelerin
müşterileriydi. Kayıkçı, hamal, tellak takımı ve İstanbul'un
baldırı çıplak külhanileri bu meyhanelere giremezdi; uğrasalar
da meyhane akşamcılarının bulunmadığı zamanlarda ayakta içip
giderlerdi. Bu meyhanelere "Gedikli Meyhaneler" denirdi.
Abdülaziz döneminin sonlarına doğru bunlara "Selatin
Meyhaneler" denmeye başlandı. Meyhane gedikleri kurulduktan
sonra ayak takımının gittiği yerler "Koltuk Meyhanesi" denilen
kaçak yerler, gizlice içki satan ara sokak bakkalları ve
manavlarıydı. Koltuk meyhanelerinin bir kısmı ise "Kibar
koltukları"ydı. Buralara evine içki sokmayan memur ve katip
takımı gelirdi.
Karısı : "Ya ben, ya rakı" demiş. Adam hamal
çağırıp, rakıları yatağa taşıtmış ! ..

Ayak takımı için küçük "koltuk"lardan başka bir
de "Ayaklı Meyhaneler" vardı. Ayaklı meyhaneler seyyar
içki satıcılarıydı; çoğunluğu Ermeni'ydi. Bunların dükkanı,
tezgahı, fıçısı, ustası, sakisi kendisiydi. Bellerine ucu
musluklu, rakı veya şarapla doldurulmuş gayet uzun bir koyun
bağırsağı sararlar, sırtlarında bir cüppe, cüppe'nin iç cebinde
de bir kadeh olurdu. Omuzlarına da alamet olarak birer peşkir
atarlardı. Müşterilerini gördükleri zaman etrafı kollayacak bir
bakkal veya manav dükkanına girer, kuşağının arasından kadehi
doldurup peşisıra gelen müşterisine vücudunun sıcaklığıyla
ısınmış içkiyi sunarlardı. Kadehi bir yudumda yuvarlayan ayyaş,
bir üzüm tanesini ya da mevsimine göre bir başka meyveyi meze
yapardı. Çoğu da elinin tersiyle ağzını silip gider, buna da "yumruk
mezesi" denilirdi.
İstanbul'un gedikli meyhaneleri mutfaklarının
temizliği ve aşçılarının da özellikle balık ve et yemeklerindeki
hünerleri ile meşhurdu. "Gediklilerin sunduğu külbastı ve etli
yaz türlüsünü (güveç) konak aşçıları yapamaz" denilirdi.
Gediklilerin geniş ve yüksek tavanları genelde direklerle
tutturulurdu. Orta direğin dibinde bulunan büyük bir tuzlu balık
(sardalya) fıçısı da bu tür meyhanelerin özelliklerinden
biriydi. Tuzlu balıklar fıçılarla Malta veya Ege adalarından
getirilirdi.
Temizliğine çok dikkat edilirdi meyhanelerin.
Bardaklar ve kadehler temiz bezlerle kurulanıp parlatılırdı.
Yerler dikkatle süpürülür, sofralar gıcır gıcır silinirdi.
Sofralarda akşamcılara hizmet eden uşaklar ve çubuktar çocuklar
tertemiz giyinirlerdi. Sofralara toprak şamdanlar koyulur,
mumları dikilip hazırlanır, etrafına da meze tabakları
dizilirdi. Bir de kütükten oyma tuzluk bulunurdu her sofrada
bereket simgesi olarak. Sandalyeler genellikle kısa, ahşap
ayaklı olup, oturma yeri hasırdandı.
Gediklilerin tezgah başı müşterileri "dört
kaşlı" denilen ve akşamcı olan ağaları, ustaları ile
karşılaşıp yüz göz olmak istemeyen esnaf kalfaları ve
çıraklarıydı. Fasulye piyazı, lahana turşusu ve kırık leblebi
gibi meze ve çerezler tezgah başında sürekli bulunurdu. Rakı ve
şarap önce kabaktan, sonraları ise metalden veya camdan yapılmış
"karnından işeyen" ibriklerle sunulurdu. Müşteri meyhaneye
geldiğinde masa meze tabaklarıyla donatılmış, içki kadehleri
yerleştirilmiş olurdu. Meyhanecinin masaya buyur etmesi ile
ısınan fakat ancak masadaki mumu yaktıktan sonra başlayan bu
demlenme saatler sürerdi. Masaya müşteri oturduğunda hazır
bulunan mezeler için para alınmaz, içki ve ayrıca sipariş edilen
mezelerin parası alınırdı. Ramazanda meyhaneler kapatılırdı.
Bayram arifesinde meyhaneciler gedikli müşterilerinin evlerine
midye veya uskumru dolma gönderirlerdi. Buna "unutma bizi
dolması" denilirdi.
Meyhane kapanma vakti geldiğinde ise müdavimlerin
gönderilmesi ayrı bir meyhanecilik yeteneği gerektirirdi.
Masalara eğilerek "yaylanmak vakti" hatırlatılır. "Küfelik"
olanlar için dışarıda bekleyen hamallar işe davet edilirdi. Eve
gitmek için küfeye ihtiyacı olmak "dut gibi olduğunun"
kanıtı olurdu.
Meyhaneci geç vakit meyhaneyi kapayıp evine
gitti; bitkin bir halde yatağına gireceği sırada telefon çaldı.
Telefondaki sarhoş sesi :
-
Meyhaneci, dedi. Kaçta açacaksın meyhaneyi ?
-
Yahu daha yeni kapadım. İstediğim zaman açarım. Hem açsam da
seni içeri almam.
Telefondaki sarhoş :
-
Ben içeri girmek değil, dışarı çıkmak istiyorum.
Samatya'dan Yedikule'ye giderken yol üzerinde
solda "Safa" meyhanesi işte zamanımıza Osmanlı'nın son
döneminden, meyhane yapı şekli ve iç düzenlemesiyle, kalmış
yegane meyhane olarak hala faaliyetini sürdürmektedir.
Tütün ve kahve yasağıyla birlikte içki yasağının
da en şiddetli uygulandığı dönemin IV. Murat dönemi olduğunu
biliyoruz. Gariptir ki, bu padişahın kendisi de tarihimizin
namlı içkicilerinden biriydi; ayyaşların piri sayılan Yorgancı
Ahmet Efendi'nin oğlu Bekri Mustafa da aynı dönemde yaşadı. Bu
dönemde anlatılan ve günümüze kadar gelen fıkraların çoğunda
ikisinin adının geçmesi yalnızca rastlantı olmasa gerek !..

Söz gelimi, yine ikisinin arasında geçen sandallı
fıkra, hem içkinin etkilerini, hem de dönemin havasını
yansıtması bakımından oldukça çarpıcı :
IV. Murat koyduğu yasaklara uyulup uyulmadığını
bizzat kendisi kontrol etmeye meraklı bir padişah olduğu için,
yine bir gün kıyafet değiştirerek bir sandala biner. Amacı sahil
şeridinde
içki içilip içilmediğini kontrol etmektir. IV.
Murat'ı tanımayan sandalcı arada bir cebinden bir şişe çıkartıp
yudumlamaya başlayınca, padişah sorar :
-
"Nedir o içtiğin ? "
Sandalcı Bekri Mustafa'nın ta kendisidir; kendini
kolay ele vermez.
- "Kuvvet
şurubu" der. "Ben bundan iki yudum çekince kendimi aslan gibi
hissediyorum. Kürek çekmek vız geliyor".
Padişah tadına bakmak isteyince, Bekri Mustafa,
nasılsa denizin ortasındayız, bizi kim yakalayacak, diye düşünüp
şişeyi uzatır. Padişah iki yudum alır almaz, kükrer :
-
"Bre zındık ! Bu şarap. Şarap içmeyi yasakladığımı bilmiyor
musun ?
Bekri Mustafa şaşırır :
-
"Sen kimsin ki, içkiyi yasaklıyorsun ?" der.
- "Ben IV. Murat'ım !.."
yanıtını alınca, Bekri Mustafa küreği kaptığı
gibi ayağa fırlar.
-
"Şimdi atarım seni denize, daha iki yudum aldın, kendini IV.
Murat sanmaya başladın. İki yudum daha alsan, Dünyayı ben
yarattım diyeceksin".
Alp Oray'a
teşekkürlerimizle
Denizce
 |