|
İstanbul... Türkiye'nin kültür,
sanat ve eğlence başkenti... Ve eğlence hayatı denilince de ilk
akla gelen elbette meyhaneler olmakta. Şimdi sizlerle
İstanbul'da meyhanelerin tarihine kısa bir yolculuğa
çıkacağız...
Öncelikle "meyhane" sözcüğünün Farsça'dan geldiğini ve "şarap
içilen yer" anlamına geldiğini belirterek başlayalım söze.

İstanbul'da meyhanelerin tarihi Bizans'a kadar dayanmakta.
Bizans döneminde şehrin çeşitli semtlerinde meyhaneler
bulunmaktaymış. Şarap içilen bu meyhaneler Osmanlı döneminde
giderek çoğalmış. Osmanlı padişahlarının çeşitli dönemlerde
koydukları "içki yasakları"na rağmen "inadına" yaşayan mekânlar
olmuş, meyhaneler.
Osmanlı döneminde, Kanuni Sultan Süleyman, I.Ahmet, IV.Murad ve
III.Selim tarafından içki yasağı konulmuşsa da meyhanelerin
azalması bir türlü mümkün olmamış. Reşat Ekrem Koçu içki
yasağını şöyle anlatır:
"Memleketimizde devir devir konulmuş, şiddetle takip edilmiş,
göz yumulup unutulmuş, sonra tekrar konulmuş ve son zamanlara
kadar devam etmiş yasaklardan biri alkollü içkiler yasağıdır.
Hattâ Cumhuriyet devrinde bile, 1946 ve 1950 bir dereceli mebus
seçimi günlerinde yirmi dört saat için içki yasağı konulmuştur.”

İçki yasağı bahsini IV.Murad döneminde geçen bir fıkra ile
noktalayalım. Reşat Ekrem Koçu'dan aktarıyoruz:
"İçki yasağının en amansız devri, IV.Murad zamanı olmuştu. Ne
kadar garip bir tesadüftür ki ayyaşların piri Bekri Mustafa da o
devirde yaşamıştır. (...) Mustafa Üsküdar iskelesinde kayıkçılık
yaparken, bir gün Sultan Murad ile Sadrazam Bayram Paşa tebdil
gelirler ve mahsus koca ayyaşın kayığına binerler, sahilden bir
hayli açılınca, kayıkçı rakı destisini dikip birkaç yudum içer.
Sultan Murad:
- Baba destiyi uzat, bir
yudum su da ben içeyim! der.
Mustafa, güler:
- Sen içemezsin oğul,
içindeki su değil, rakı! der...
Padişah:
- Niye içemeyelim?
deyince
-Tahammül edemezsiniz,
belli olur, hem kendinizi hem beni yakarsınız!., der. Beriki
ısrar edince destiyi uzatır... Yol aladursunlar, desti elden ele
dolaşır... Bir ara Sultan Murad:
- Baba, sen Padişah
yasağından korkmaz mısın?., diye sorar...
Bekri Mustafa:
-Korkarım, amma Padişah
beni burada nerden görecek? der.
Padişah:
- Ya ben haber verirsem? deyince
- Veremezsin, sen de içtin, kellelerimiz beraber düşer! cevabını verir.
Bunun üzerine çakır keyf olan hükümdar:
- Ya ben Padişah, bu adam da Sadrazam Bayram Paşa ise!., deyince, Bekri
Mustafa kürekleri bırakıp kahkahayı atar:
- Seni köftehor... Ben demedim mi tahammül edemezsin diye!. Şunun
şurasında iki yudum rakı içtiniz, biriniz Padişah, biriniz vezir
olmağa kalktınız!, der!"
Osmanlı'da meyhane denilince Galata gelirmiş akla... Eski Galata
meyhanelerini Orhan Türker'in Galatadan Karaköy'e isimli
kitabının "Galata Meyhaneleri" bölümden birlikte okuyalım:
"Reşat Ekrem Koçu, Galat
meyhaneleri için şunları yazmıştır: 'Yakın zamana kadar halkın
çoğunluğu Rumlarla Frenklerin teşkil ettiği Galata, İstanbul'un
fethinden bu yana yüzyıllar boyunca meyhanelerin çokluğu,
büyüklüğü hepsi Rum milletinden meyhanecilerinin de işret
erbabının keyfine uygun hizmetleri pek iyi bilmeleri ile
meşhurdu!' (...)
I.N.Karavia'nın 1933 yılında İstanbul'da Rumca olarak basılan "Allote
Ke Tora" isimli kitabında Galata meyhanelerinden şu şekilde söz
edilmektedir: "Eski Galata'da çok sayıda meyhane vardı.
Meyhanelerin egemenliği tabiatıyla akşam saatlerinde başlardı.
Meyhaneler o zamanın kanunlarına göre alaturka saatle 1.30'a
kadar açık kalabilirlerdi. Bu saat aşılırsa ağır cezalar vardı.
Ancak meyhanecinin açgözlülüğü ya da müşterilerin bir türlü
gitmek istememelerinden dolayı kanuni süre çok zaman aşılırdı.
Bu meyhanelerde çok miktarda duziko (rakı) ve mastika (sakız
rakısı) tüketilirdi. Kapanma saatine yakın meyhaneci son
mezeleri getirip hesapları toplardı. Bu son meze genellikle
pastırma veya sahanda kaşar peyniri olurdu. Son mezenin servisi
müşteriye kibarca gitme vaktinin geldiğini hatırlatırdı"
1830'ların İstanbul'unda Yedikule, Samatya, Kocamustafapaşa,
Langa, Kumkapı, Fener, Balat, Galata, Ortaköy Arnavutköy,
Tarabya, Büyükdere, Çengelköy, Üsküdar ve Kadıköy
meyhaneleriyle ünlü olan semtlermiş...
Bu dönemde meyhanelerde genellikle
şarap içilirmiş... Rakının yavaş yavaş şarabı gerilerde
bıraktığı yıllar 1850'li yıllar olmuş. Meyhaneler şarap içilen
yerler olmaktan çıkarak, çoğunlukla rakı içilen mekânlara
dönüşmüş.
O yılların meyhanelerini bir İstanbul aşığı olan yazar Sermet
Muhtar Alus şöyle anlatmakta "Eski Meyhane Alemleri" başlıklı
yazısında:
"Yenikapı'daki Sandıkburnu ile Langa'daki Maksud'un
meyhanesini unutmak kabil midir? Sandıkburnu o vakitler, devrin
kibarlarının rakı içtikleri yegâne yeridir. Yazın, mehtaplı
gecelerde, yüz elli metre kadar denize doğru uzanan salaş
gazinolar hıncahınç dolar, oturacak yer bulunamazdı. Bunların
içinde Artin'in gazinosu, mezelerin nefaseti itibariyle en
mükemmellerinden ve en çok müşterisi olanlardandı. Hele damadı
Aris'in yaptığı fasulye pilakisi ile ciğer tavasının emsali yok.
Seyyar mezecilerden Onnik de buranın maruf simalarındandır! "

1920'lerdeyiz... işgal altındaki İstanbul'da araştırma yapan
Amerikan Bilim Heyeti'nin yazdıklarına göre İstanbul'daki
birahaneler ve meyhaneler uluslar itibariyle gruplara ayrılmış.
On sekiz ulustan insanın işlettiği
toplam 257 lokanta 31 kafe 471 birahane arasında örneğin,
İngilizlerin bir lokantası, Rumların 171 lokantası, 26 kafesi,
444 birahanesi, Çekoslovakların 2 lokantası, Almanların 2
lokantası, Ermenilerin 13 lokantası, 1 kafesi, 15 birahanesi
bulunurken Türklerin ise 35 lokantası ve 4 birahanesi mevcutmuş.
Geldik Cumhuriyet dönemine...
Bu dönemde Galata'da ki meyhaneler yavaş yavaş kapanmış,
Beyoğlu'nda ise yeni meyhaneler açılmaya başlanmış.
Asmalımescitte, Çiçek Pasajı ve Krepen Pasajı içinde 1930'lardan
itibaren açılan bu meyhaneler 1960'lı yıllara kadar
popülerliğini yitirmemiş.
Haldun Taner'in "dünyanın en civcivli meyhanesi" olarak
nitelendirdiği Çiçek Pasajı, 1978 yılında çökene kadar
popülerdi. Banker Hristaki Zografos Efendi tarafından 1876
yılında "Cite de Pera" adıyla yaptırılan ve sonradan "Çiçek
Pasajı" ismini alan bina; 18 lüks daireden ve Paris modasına
uygun bir tarzda döşenmiş 24 dükkandan oluşmaktaydı. Haldun
Taner şöyle anlatmıştı pasajı.
"Çiçek Pasajı, sade Beyoğlu'nun değil, belki dünyanın da en
civcivli meyhanesi idi. Her Tanrı'nın günü bu pasaj sabahın
yedisinden gecenin yarısına kadar her çeşit insanla dolar
taşardı. Yirmi kadar meyhanenin içi, fıçıların masa olarak
kullanıldığı kaldırımları, pasajın ortasındaki boşluk,
Balıkpazarı ve Beyoğlu kapılarına sıralanmış seyyar karidesçi,
kokoreççi ve midyeciler günün hiçbir saatinde müşterisiz
kalmazlardı. Müşterilerin hepsi birbirinden renkli, canlı ve
çelişkendi, iflah bulmaz esrarkeşle snob aydın, sırıtık turistle
karamsar sanatçı, ipini koparmış aylakla çiçeği burnunda
asistan, dejenere mirasyedi ile ağır işçi, burada dirsek dirseğe
kafa cilalarlardı"
Çiçek Pasajı denilince Degüstasyon'u anmadan geçmek
mümkün değil elbette. Edebiyat tarihimizde özel bir yeri olan
Degüstasyon eski bir İtalyan lokantasıydı. 1940'lu yıllarda
edebiyatçıların, sanatçıların uğrak yeri olan Degüstasyon'u,
"Canan ki Degüstasyon'a gelmez, Fakirhaneye hiç gelmez"
mısrasını oturduğu masada yazıveren Orhan Veli'yi ardımızda
bırakıp devam edelim. Şimdi var olmayan ama yine İstanbul
meyhaneleri tarihinde özel bir yeri olan Krepen Pasajı'na
gelince; pasaj 19'uncu yüzyılın ikinci yarısında inşa edildi.
Kunduracıların topluca bulundukları bir pasaj iken meyhaneleri
ile ünlendi. Sonra bu güzel pasaj yıkılarak yerine sıra sıra
sahafların bulunduğu Aslıhan Çarşısı yapıldı.
Geldik, günümüzün Beyoğlu meyhaneleri denilince ilk akla gelen
sokağına, Nevizade'ye...
|
 |
|
1980'lere kadar üç beş
meyhanenin bulunduğu bu sokak, Krepen Pasajı'nın
yıkılmasından sonra oradaki meyhanelerin de taşınması ile
giderek meyhaneler sokağı oldu.
Sokaktaki meyhaneler arasında Krepen'deki İmroz meyhanesi
1941 yılında Krepen Pasajı'nda Tanaş ile Ispiro Usta'nın
kurduğu İmroz'un bugünkü sahipleri Krepen'deki İmroz
garsonlarından Yorgi Okumuş, Mustafa Yıldırım ve İrfan Kara.
Eski Rum meyhanelerinin meze ve servis geleneğini devam
ettiren İmroz'un yanı sıra Boncuk, Neyle Meyle, Asırlı,
Çağlar, Keyif, Çardak, Demgâh sokağın popüler
meyhanelerindendir. |
Sokağın bitiminde bulunan Mini
Meyhaneyi, sokağın en küçük ancak en sevimli meyhanesini de
unutmadan geçmeyelim...
1980'lere kadar üç beş meyhanenin
bulunduğu bu sokak, Krepen Pasajı'nın yıkılmasından sonra
oradaki meyhanelerin de taşınması ile giderek meyhaneler sokağı
oldu.

Sokaktaki meyhaneler arasında Krepen'deki İmroz meyhanesi 1941
yılında Krepen Pasajı'nda Tanaş ile Ispiro Usta'nın kurduğu
İmroz'un bugünkü sahipleri Krepen'deki İmroz garsonlarından
Yorgi Okumuş, Mustafa Yıldırım ve İrfan Kara.
Eski Rum meyhanelerinin meze ve servis geleneğini devam ettiren
İmroz'un yanı sıra Boncuk, Neyle Meyle, Asırlı, Çağlar, Keyif,
Çardak, Demgâh sokağın popüler meyhanelerindendir.
Sokağın bitiminde bulunan Mini Meyhaneyi, sokağın en küçük ancak
en sevimli meyhanesini de unutmadan geçmeyelim...

Balıkpazarı'ndan ayrılmadan sokağın sonunda yer alan ve tarihi
Cumhuriyet kadar eski olan Cumhuriyet Meyhanesi'ne de bir
uğrayalım. Her zaman olduğu gibi dolu...
Tünel'e doğru uzanalım artık... Arada Kallavi'ye ve
Garibaldi sokağındaki Garibaldi'ye bir selam verdikten
sonra Asmalımescit Sokağı'ndayız... Sokağın başında Fikret
Adil'in ünlü kitabından ismini alan Intermezzo karşılıyor
bizi. Eskiden meyhanelerin bol olduğu bir sokak olan
Asmalımescit'de iki meyhane var ki, akşamcıların, rakıyı
sevenlerin uğrak yeri. İlki Refik Restoran, Refik Arslan
tarafından 1954te açılmış. 1938'de İstanbul'a gelen Refik Arslan
hâlâ müşterilerine hizmet etmekte...
Refik'i arkamızda bırakıp Asmalımescit'in ikinci ünlü meyhanesi,
Yakup 2'ye doğru ilerliyoruz. Yakup 2'in sahibi Yakup
Arslan, Refik Restoran'ın sahibi Refik Arslan'ın yeğeni. Yakup'u
Rize'den Asmalımescit'e getiren de amcası Refik, 1975'de
İstanbul'a gelip amcasının meyhanesinde çalışan Yakup, sonra
Yakup 1'i ve ardından 1982'de Yakup 2'yi açıyor. Yakup 1 artık
yok... Yakup 2, kimilerine göre entelektüel meyhanesi,
kimilerine göre ise eski İstanbul Rum meyhanelerinin devamı...
Beyoğlu'ndaki meyhane turunu hızla bitirdikten sonra Meyhane
denilince akla gelen bir başka semte, Kumkapı'ya geldik.
Bizans, Osmanlı ve yakın zamana kadar yoğunlukla Ermeni ve
Rumların yaşadığı bu semt, uzun zamandır meyhaneleri, balıkları
ve eğlenceleriyle ünlü bir semtimiz. O eski meyhaneler ve
meyhaneciler artık yoksa da gelenek devam etmekte. Kumkapı
şimdilerde boydan boya meyhane...
İstanbul'un yaşayan en eski ve tanınmış meyhanelerinden birisi
Kör Agop'dur. Kumkapı'nın en gözde meyhanelerden biri
olan Kör Agop'u 1938 yılında Agop Usta açmış. Meyhane kültürüne
terbiyeli balık çorbasını, sıcak fasulyeyi katan Kör Agop'un
ölümüyle meyhaneyi önce oğlu Hayko işletmiş. Günümüzde de torunu
Daniel tarafından işletilen Kör Agop, Ermeni ve Türk mutfağının
en seçme lezzetlerini bir arada sunmaya devam ediyor.
Diğer meyhaneleri daha doğrusu diğer balık lokantalarından
bazılarını da unutmadan sıralayalım: Neyzen Balık Restourant,
Kumkapı Balık Lokantası, Denizkızı Restourant,
Fener Balık Restourant...

Evet, ne yazık ki yazı bitmekte
ancak biz daha ne İstanbul meyhanelerinin belli başlıcalarından,
ne meyhane âdetlerinden, ne mezelerinden, ne de eğlencelerinden,
sazlı sözlü fasıllardan söz edemedik. Bunlarda başka bir yazının
konusu olsun... Bir kusur ettiysek afola!
|