| |
Aylardır evime olan özlemimden olsa gerek bahçem, evim, deniz
derken sıra geldi birbirimizle hayat bulduğumuz, yaratıcılığımın
hazzını yaşadığım yere, mutfağım… Her şeyde olduğu gibi
mutfağımla da aramdaki bağda renkli, türlü araçlar olmaz. En
lazım olabilecek tencere, tava ve kaplarım vardır. Dolapların
içi itiş sıkış değildir... Buzdolabım hiçbir zaman isyanları
oynamaz, ferahtır. Tezgah üstünde sebzelerle arama girecek
makineler yoktur. Tanıdığım bir ressam, resme başlamadan önce
tuvalini, boyalarını, fırçalarını hazırlardı. Yapacağı resmin
bitmişini bilmezdi… Pera evimi, balık mı, çiçek mi yapacağını
bilirdi. Şekilleri, renkleri fırça darbeleriyle oluşurdu. O
anki keyifle alakalıydı resmin canlılığı. Boyayı tuvale sürer,
sürer sonra bir adım geri çekilir, kahvesinden bir yudum alır,
damağındaki lezzetle resme devam ederdi. Resim bitene kadar
dünya ile bağlantısı kopardı. Gözü bir şey görmez, ortalığı
talan ederdi. Yerinde dinlen Erdem… Neden şimdi bunları yazıyor
bu kadın diyeceksiniz? Yemek yapmak da bir sanat. Tabii kişiye
göre değişir. Genellemeyeyim, benim için sanat. Öncelikle yemeği
kime yapacağımın büyük önemi var. İşe başlamam kolaylaşır. Ne
yapacağımı bilirim, sevdiklerimin ne sevdiğini bilirim.
Sevindirmeyi severim. Birini bitirip diğerini yapmaya başlamam,
ateşin yettiği kadar başlarım sanatıma. Tabii durum böyle olunca
sanatım bitene kadar ben de talan ederim ortalığı. Ne güzel bir
görüntüdür o. Tezgâh, tezgâhlığının ihtişamını yaşar. Sebzeler,
kaplar, poşetler, gazete üstünde kabuklar... İlk iş ferah
buzdolabımı açarım. Ne yapacağımı bildiğim için tek tek her şeyi
çıkarırım. En zor, en el oyalayanıyla başlarım. Zaten o pişene
kadar diğer üç ocaktan ne işler çıkar bir bilseniz. Bütün
sebzeleri elimde doğrarım, kesme tahtası kullanmam dedim ya
sebzelerle aramda araç bir bıçaktır. Ressamın fırçası gibi.
Soğan beni ağlatmaktan hiç vazgeçmez. Doğrama işim bitene kadar
gözümden yaş akar, akar. Sonunda mutfak havlusuna dar atarım
kendimi, havluyu iki elimle alıp gözlerime bastırırım, acısı
geçene kadar. Kızım bana şöyle der…’’ anne, gözlerin dış bükey
olduğu için senin herkesten daha çok yanıyor gözlerin’’ Benim
cevabımda şöyle olur…’’dikkat et de senin gözlerin de dışa
dönmesin’’…işte bu sözlerle mutfak ışıldamaya başlar gülen
gözlerle, seslerle. Tencere içinde soğanlar kavrulurken hemen
yardımcılarını atarım içine, tuz, şeker. Yağda lezzet oluşmaya
başlar. Hangi sebzeyi yapacaksam soğanın içine atarım yağdaki
lezzetle birleşip kaynaşsın diye. Sebze bir içim su olur yağın
içinde takla attıkça. Mutfaktaki koku burnuma mı geldi ne?
Derken domates veya salçayı atarım, şimdi tenceredekiler bir
bütün oldu tek başına hiçbirinin lezzeti yok, kaynaştılar. Çok
az sıcak su koyarım, kapağını kapatırım. Tıkır, tıkır pişer
asla fokur, fokur kaynamaz. Yavaş, yavaş içindekiler sersem
olmadan yatışırlar. Tam bu esnada duruma göre bir sigara
yakarım, kahve, bazen bir yudum rakı içerim. Tabii karnabahar
yaparken rakı olmaz. Akşam yemeğinin başlangıcına uygun bir
seremoni hâkimdir. Pişen yemeklerin soğuyana kadar kapağını
açmam, buharla dinlenirler. Közlenenleri, kızaranları,
yıkanmışları kaplar içinde bir kenara koyarım. Tezgahı
toparlarım, şövalemi hazırlarım. Artık her şey aynı anda olmaz,
servis tabağını alırım, kaplardaki güzellikleri şenlendiririm.
İlk kaşığı tabağa koyduğum zaman nasıl süsleyeceğim de gözümde
canlanır. Bu kısımda rakı, sigara ve müziğin katkısı yabana
atılamaz. Hepsini karşıma alırım, bir adım geriye çekilirim,
son rötuşlarını yaparım, seyrederim eserlerimi. Tatlarını
bozacak hiçbir süsleme yapmam. İlk kaşık darbesinden sonra
süslerin bir ehemmiyeti yok, lezzet son ana kadar var. Masada
yerlerini bulurlar ve işte en haz aldığım an, sevdiklerimin
eserlerimi gördüklerindeki ifadeleri. Ben o anda doyarım zaten.
Bu yazıyı sayfalar dolusu uzatabilirim, mutfak çengel bulmaca
benim için, birbirine bağlı soruları cevapladıkça yenileri
çıkıyor. Çöz, çöz bitmez. Yaz, yaz bitmez. Bu yazıdan sonra
yemek tarifleri yapmaya başlayacağım. Tarifleri anlatırken bir
kaşık ondan, üç tutam bundan diye anlatmayacağım. Elimde,
tezgahta, tencerede, tabakta, nelerin, nasıl durduğunu
anlatacağım. Var etmeden duramam, varlığım eksilirmiş gibi olur.
Paylaşmaksa çoğalmak gibi…
A. Sara Aman'a
teşekkürlerimizle
Denizce

30.10.2010
|
|