|
|
 |
|
Ben,
bir insan,
ben, Türk şairi komünist Nazım Hikmet
ben, tepeden tırnağa iman,
tepeden tırnağa kavga, hasret ve ümitten ibaret ben... |
Selanik'de doğmuştur (1902). İlköğrenimini İstanbul'da
Göztepe Taşmektep, Galatasaray Lisesi ilk bölümü (1914),
Nişantaşı Numune Mektebi'nde tamamlamış, orta öğrenimi ise,
daha 12 yaşında iken yazdığı "Bir Bahriyelinin Ağzından"
adlı bir şiirini dinleyip çok beğenen Bahriye Nazırı Cemal
Paşa'nın öğüdü üzerine geçtiği Heybeliada Bahriye
Mektebi'nda yapmıştır (1918). Nazım Hikmet Bahriye'yi
bitirdikten sonra Hamidiye Kruvazörü'ne stajyer güverte
subayı olarak verilmiş, bir gece nöbetinde üşütüp zatülcemp
olmuş (1919), sağlığını kazanamayınca askerlikten çürüğe
çıkarılmıştır (1920).
Askerlikten ayrıldıktan sonra, İstanbul'un işgaline çok
üzülen Nazım Hikmet Milli Mücadele'ye katılmak üzere
Anadolu'ya geçmiş, Bolu Lisesi'nde kısa bir süre öğretmenlik
yapmıştır (1921). Rus devrimiyle ilgilenen şair, bir süre
sonra Batum'dan Moskova'ya gitmiş ve Doğu Üniversitesi'nde
ekonomi ve toplumbilim okumuştur (1922-1924). Yurda
dönüşünden sonra Aydınlık dergisine katılmış, burada çıkan
şiirlerinden ötürü hakkında "gıyaben" mahkumiyet kararı
verildiğini öğrenince yeniden Rusya'ya geçmiş, af çıkması
üzerine Türkiye'ye dönmüş ve bir süre Hopa cezaevinde
tutuklu kalmıştır (1928).
Nazım Hikmet daha sonra İstanbul'a yerleşmiş, çeşitli gazete
ve dergilerle film stüdyolarında çalışmış, ilk şiir
kitaplarını çıkarmış ve oyunlarını yazmıştır (1928-1932).
Bir ara yine tutuklanmış, Cumhuriyet'in 10. yılı dolayısıyla
çıkarılan af yasası ile özgürlüğüne kavuşmuştur. Akşam Son
Posta, Tan gazetelerinde Orhan Selim takma adıyla fıkra
yazarlığı ve başyazarlık yapmıştır (1933).
Kara Harp Okulu öğrencileri arasında propaganda yaptığı
iddiasıyla yargılanmış, Harp Okulu Askeri Mahkemesi'nce 15
yıl, ardından Donanma içinde faaliyette bulunduğu iddiasıyla
da Donanma Komutanlığı Askeri Mahkemesi'nce 20 yıl olmak
üzere toplam 35 yıl hapis cezasına çarptırılmış, cezası Türk
Ceza Kanunu'nun 68 ve 77 maddeleri uyarınca 28 yıl dört aya
indirilmiştir (1938). Demokrat Parti'nin iktidara
gelmesinden sonra çıkarılan af yasası (1950) kapsamına
alınması için aydınlar tarafından açılan büyük bir
kampanyanın ardından, hukukçular yasal yollara başvurmuş, bu
arada Nazım Hikmet de hapishanede açlık grevine başlamıştır.
Sonunda Nazım Hikmet'in geri kalan cezası affedilmiş ve şair
13 yıl hapislikten sonra özgürlüğüne kavuşmuştur.
|
 |
|
Serbest bırakıldıktan sonra iş bulamayan, kitap çıkaramayan
şair için bu kez askerlik kararı alınmış, 50 yaşında ve
hasta olan Nazım Hikmet çok zor durumda kalmıştır.
Öldürülmekten korkan şair, kendisine hayran olan Refik
Erduran (sonranın ünlü oyun yazarı ve gazetecisi)'ın
önerisini kabul etmiş, onun yardımıyla |
bir motorla Karadeniz'de seyreden Romanya bandıralı bir
gemiye binerek Türkiye'den ayrılmıştır.
Nazım Hikmet, Moskova'da ölmüştür. (3 Haziran 1963).
OTOBİYOGRAFİ
1902'de
doğdum
doğduğum şehre dönmedim bir daha
geriye
dönmeyi sevmem
üç
yaşımda Halep'te paşa torunluğu ettim
on
dokuzumda Moskova Komünist Üniversite öğrenciliği
kırk
dokuzumda yine Moskova'da Tseka-Parti konukluğu
ve on
dördümden beri şairlik ederim
kimi
insan otların kimi insan balıkların çeşidini bilir ben
ayrılıkların
kimi
insan ezbere sayar yıldızların adını ben hasretlerin
hapislerde de yattım büyük otellerde de
açlık
çektim açlık grevi de içinde ve tatmadığım yemek yok gibidir
otuzumda asılmamı istediler
kırk
sekizimde Barış madalyasının bana verilmesini verdiler de
otuz
altımda yarım yılda geçtim dört metre kare betonu
elli
dokuzumda on sekiz saatte uçtum Prag'dan Havana'ya
Lenin'i
görmedim nöbetini tuttum tabutunun başında 924'te
961'de
ziyaret ettim anıtkabri kitaplarıdır
partimden koparmağa yeltendiler beni sökmedi
yıkılan
putların altında da ezilmedim
951'de
bir denizde genç bir arkadaşla yürüdüm üstüne ölümün
52'de
çatlak bir yürekle dört ay sırtüstü bekledim ölümü
sevdiğim kadınları deli gibi kıskandım
şu
kadarcık haset etmedim Şarlo'ya bile
aldattım kadınlarımı
konuşmadım arkasından dostlarımın
içtim
ama akşamcı olmadım
hep
alnımın teriyle çıkardım ekmek paramı ne mutlu bana
başkasının hesabına utandım yalan söyledim
yalan
söyledim başkasını üzmemek için
ama
durup dururken de yalan söylemedim
bindim
tirene uçağa otomobile
çoğunluk binemiyor
operaya
gittim çoğunluk gidemiyor adını bile duymamış operanın
çoğunluğun gittiği kimi yerlere de ben gitmedim 21'den beri
camiye
kiliseye tapınağa havraya büyücüye
ama
kahve falına baktırdığım oldu
yazılarım otuz kırk dilde basılır
Türkiye'mde Türkçemle yasak
kansere
yakalanmadım daha
yakalanmam da şart değil
başbakan falan olacağım yok
meraklısı da değilim bu işin
bir de
harbe girmedim
sığınaklara da inmedim gece yarıları
yollara
da düşmedim pike yapan uçakların altında
ama
sevdalandım altmışıma yakın
sözün
kısası yoldaşlar
bugün
Berlin'de kederden gebermekte olsam da
insanca
yaşadım diyebilirim
ve daha
ne kadar yaşarım
başımdan neler geçer daha
kim bilir
11
Eylül 1961 - Doğu Berlin
Yazın Yaşamı
Nazım Hikmet, hece vezniyle yazdığı ilk şiirlerini Yeni Mecmua,
İnci, Ümit ve Celal Sahir (Erozan)'ın çıkardığı Birinci Kitap,
İkinci Kitap vb. dergilerinde yayımlamıştır. "Bir Dakika" adlı
şiiriyle Alemdar gazetesinin açtığı yarışmada birincilik
kazanmıştır (1920). Daha sonra Aydınlık, Resimli Ay, Hareket,
Resimli Herşey, Her Ay gibi dergilerde yazan Nazım Hikmet
cezaevine girdikten sonra yıllarca yayın yapamamıştır. Ancak,
1940'lı yıllarda, Yeni Edebiyat, Ses, Gün, Yürüyüş, Yığın,
Baştan, Barış gibi toplumcu dergilerde İbrahim Sabri, Mazhar
Lütfi takma adlarıyla ya da imzasız olarak bazı şiirleri
çıkmıştır. Kuvâyı Milliye Destanı İzmir'de Havadis gazetesinde
tefrika edilmiştir (1949). Destanı Yön dergisi yayınlayarak
(1965) Nazım Hikmet'i yeniden okurlara ulaştırmış, şairin
yapıtına konan çemberi kırmıştır.
Nazım
Hikmet Hakkında
Louis Aragon
NAZIM HİKMET İÇİN
Hayır, yazamam, şimdi olmaz, rica ederim. Bırakın benim için
bütünüyle ölsün, yoksa, daha önce, altmış yaşındaki bu
delikanlı, bu sarışın boğa, ne hapisanenin, ne hastalığın, ne
yaşın etkileyebildiği bu insan içimde tenütaze yaşadıkça hiç
birşey yazamam. Şimdi olmaz. Daha sonra, söz veriyorum size
yazacağım. Hatta, bu dergide, daha başka bir konu üzerinde,
ölümünden değil, yaşamından söz edeceğim. Pentecote yortusu için
sayfiyeye giderken Cumartesi sabahı satın aldığım "znamia"
dergisinin son sayısını da götürmüştüm. Dergide Nazım'ın, "Les
Romantiques" "Romantikler" adlı romanının son bölümü vardı.
Yortu sırasında herkes onun değil Papa XXIII Jean'ın ölümünü
bekliyordu her saat radyolarının başında. Ve pazartesi sabahı
daha yaşıyordu. Nazım'a gelince, hiç birşey bizi uyarmamıştı.
Can çekişmedi. Şöyle ayakta bir merdiveni çıkarken ansızın
ölüverdi. Yaşarken öldü. Bir ağaç gibi devrildi. Bırakın da
benim için bütünüyle ölsün. O zaman yazarım derginize uzun uzun.
Benim için, başkaları için, ne anlam taşıdığını burada yazarım.
Belki gelecek ay, yaza kadar izin verin bana. Temmuza kadar izin
verin. Bundan 18 yıl önce hapisanede büyük Türk mistiği Mevlana
Celaleddin ya da İranlı Ömer Hayyam gibi Rubai biçiminde yazdığı
şu dört mısra bir kehanet olmaktan çıktıklarını anlatacak kadar
vakit bırakın bana.
"Paydos" -
diyecek bize birgün tabiat anamız,-
"Gülmek, ağlamak bitti çocuğum"
"Ve tekrar uçsuz bucaksız başlayacak:"
"Görmeyen, konuşmayan, düşünmeyen hayat..."
yortunun
pazartesi günü, sabah, onun düşüşünden bir iki saat sonra,
telefon. Nazım. Ey ölüm, günümüzde ne de hızlı gidiyorsun! İki
saat bile geçmeden bütün Avrupa'yı geçmiş beni aramış
Yuelines'ların evinde bulmuş, yüreğimi işlemiştin. Ey ölüm.
Telefonla gelen, görünmeyen, düşünülmeyen, daha bir sözcükten,
bir addan başka bir şey olmayan ölüm ve hayır diyorum. Nazım
olmaz. Evet. O Nazım... ta kendisi, başkası değil. Bütün
insanlar gibi o da. Ve şiirindekilerden bir çocuğu ansıdım :
Recep damdan düşer gibi karıştı söze :
"Harbe girdiğin zaman, bir gavur öldürüp
bir yudum içersen kanını
korku kalmazmış."
Ben onun
kanından bir damla içmeyeceğim. Konuşmayan... uçsuz bucaksız
hayat... Nazım, senden bana ilk 1934'de söz ettiler, sen
hapisteydin, o zaman bir şeyler yazabildim. Dostluğumuz otuz yıl
sürmeyecekti. Ne kadar az, otuz yıl. 1950'de, bizler, yani Türk
halkı, dünyanın her köşesindeki şairler seni hapisten
kurtardığımız zaman, bir on dört temmuz günü dosdoğru hayatın
içine daldın. Ama bu yıl, sabırsızlığından, temmuzu
bekleyemedin... Hapisane dışında on üç yıl, ya da buna yakın
birşey, kırksekizinden altmışbirine dek, güzel bir yaşam bu. On
üç yıl, çok şey. Hapisane dışında öldün. Bu da çok şey. Çünkü
öldün. Bu fikre alıştıracağız kendimizi. İnsan Manzaraları'nı
sensiz hayal etmeye çalışacağız... Senin deyiminle, manzarayı bu
ağaç olmadan hayal etmeye çalışacağız. Uçsuz bucaksız hayat'ı...
6 Haziran 1963 (Çeviren: Bertan Onaran)
Pablo Neruda (1904-1973) Şilili şair
GÜZ
ÇİÇEKLERİNDEN NAZIM'A ÇELENK
Niçin öldün Nazım?
Ne yaparız şimdi biz şarkılarından yoksun?
Nerde buluruz başka bir pınar ki onda bizi karşıladığın
gülümseme olsun?
Seninki gibi ateşle su karışık acıyla sevinç dolu,
gerçeğe çağıran bakışı nerde bulalım?
Kardeşim,
öyle derin duygular, düşünceler yarattın ki bende,
denizden esen acı rüzgâr kapacak olsa bunları
bulut gibi, yaprak gibi sürüklenir,
yaşarken seçtiğin
ve ölümden sonra sana barınak olan
oraya, uzak toprağa düşerler.
Al sana bir demet Şili kasımpatlarından,
al güney denizleri üstündeki ayın soğuk parlaklığını,
halkların savaşını, kendi dövüşümü
ve yurdumun kederli davullarının boğuk gürültüsünü
kardeşim benim, dünyada nasıl yalnızım sensiz,
çiçek açmış kiraz ağacının altınına benzeyen yüzüne hasret,
benim için ekmek olan, susuzluğumu gideren, kanıma güç
veren dostluğundan yoksun.
Hapisten çıktığında karşılaşmıştık seninle,
zorbalık ve acı kuyusu gibi loş hapisten,
zulmün izlerini görmüştüm ellerinde,
kinin oklarını aramıştım gözlerinde,
ama parlak bir yüreğin vardı,
yara ve ışık dolu bir yürek.
Ne yapayım ben şimdi?
Tasarlanabilir mi dünya
her yana ektiğin çiçekler olmadan?
Nasıl yaşamalı seni örnek almadan,
senin halk zekânı, ozanlık gücünü duymadan?
Böyle olduğun için teşekkürler,
teşekkürler türkülerinle yaktığın ateş için.
Çeviren: Ataol Behramoğlu
Jean-Paul Sartre
(1905-1980)
"Ben her şeyden önce onun insan olarak büyüklüğünü ve kabına
sığmaz enerjisini hatırlatmak istiyorum. Onu ağır hastalığı
sırasında tanımış, yaşamak ve savaşmak iradesi karşısında şaşıp
kalmıştım. Ama beni asıl etkileyen onun hüzünlü ve alaycı
uyanıklığı oldu. Eziyetlerden, ölümlerden kaçıp kurtulan bu adam
- başkalarının yaptığı gibi - dinlenmiyordu. Biten hiçbir şey
yoktu onun için. Dıştaki düşmanla savaşırken içteki dostların
hatalarına karşı da kardeşçe bir savaşı sürdürüyordu. Herkesle
birlikte barış uğruna, emperyalizme ve faşizme karşı savaştığı
sırada bile, Moskova'da oynanan bir piyesinde, bürokrasinin
tehlikelerine karşı arkadaşlarını uyarıyordu. Ne militan
disiplininden geçti, ne de yazar eleştiriciliğinden. Bu
çelişmeyi sonuna kadar yaşadı. Bu sürekli gerginlik, son
yıllarda, mahpusluktan artakalan güçlerini de yedi bitirdi. Ama
asıl bu yönüyle bugün bir örnek insan olarak kalıyor aramızda.
"Vefalı dost, yiğit militan, insan düşmanlarının amansız
düşmanı, her yerde hizmet etmek ama hiçbir şeyi görmezden gelmek
istemiyordu. (...)"
"Durup dinlenmeden nöbet tutan bir insanın eserleri, ölümünden
sonra da, sizin için aynı işi yapıyor."
("Nazım Hikmet'e Saygı" başlıklı yazısından.)
Yakup
Kadri (1889-1974)
"835 Satır Türk şiirindeki, hatta Türk dilindeki inkılabın ilk
satırıdır. (...) O, yalnız Türk şiirinde çığır açmış bir
edebiyat inkılapçısı değil, hiç görmeğe alışık olmadığımız
yepyeni bir şair tipidir."
|
 |
|
Ben hem kendimden bahseden şiirler yazmak istiyorum,
hem bir tek insana, hem milyonlara seslenen şiirler.
Hem bir tek elmadan, hem süpürülen topraktan,
hem
zindandan dönen insan ruhundan,
hem kitlelerin
daha güzel günler için savaşından,
hem bir tek
insanın sevda kederlerinden
bahseden şiirler yazmak
istiyorum,
hem ölüm korkusundan, hem ölümden korkmamaktan
bahseden şiirler yazmak istiyorum. |
Sanatı
Şiire çok küçükken başlayan Nazım Hikmet, ilk şiirini 3 Temmuz
1913 tarihinde, henüz 11 yaşında iken yazmıştır: "Feryâd-ı
Vatan". Bu şiir, Balkan Savaşı yengisini ve düşmanın Çatalca'ya
kadar ilerlemesini konu edinen bir şiirdir. Nazım Hikmet'in
1913-1920 yılları arasında yazdığı şiirlerde çoğunlukla bireysel
konuların işlendiğini belirten Asım Bezirci, özellikle aşk
teminin ağır bastığını ve "melankolik hava" taşıdıklarını
yazmaktadır.
Şairin ilk gençlik şiirlerinden bazılarını Bahriye Mektebi'nde
öğretmeni olan ve annesi Celile Hanım'a yakınlık duyan Yahya
Kemal'in düzelttiğini Vâ-Nû belirtmektedir. Şairin yayımlanan
ilk şiiri 3 Teşrinievvel 1918 tarihli Yeni Mecmua'da Mehmet
Nazım imzasıyla çıkan "Hâlâ Servilerde Ağlıyorlar mı?"dır. Bu
şiir, aynı ad ve imza ile sonradan Ümid dergisinde de
yayımlanmıştır. Yahya Kemal tarafından düzeltilen bu şiir
şöyledir: "Bir inilti duydum serviliklerde/Dedim ki: Burada da
ağlayan var mı?/Yoksa tek başına bu kuytu yerde/Eski bir sevgiyi
anan rüzgâr mı?"/ "Hayat inerken siyah örtüler/Umardım ki artık
ölenler güler/Yoksa hayatında sevmiş ölüler/Hâlâ servilerde
ağlıyorlar mı?"
Bir nokta belirtilmelidir: Nazım Hikmet'in ilk şiirlerinde,
Osmanlı İmparatorluğu'nun gerilemesinden, uğradığı savaş
yenilgilerinden kaynaklandığı açık olan ulusal duygular da
önemli yer tutmaktadır. "Kırk Haramilerin Esiri" ile "Yaralı
Hayalet" bunların en güçlü örnekleridir. Teşrinievvel 1336
(1920) tarihli Yedinci Kitap'ta yayımlanan "Yaralı Hayalet" şu
dizelerle başlamaktadır: "Bir gece bir odada dört arkadaş
toplandık/bir uzak rüya olan geçmiş günleri andık/Gözlerimiz
yaşlıydı, gönüllerimiz mahzun/Hepimiz memleketten konuştuk uzun
uzun". Daha aşağıda şu iki dize gelmektedir: "Çaldı,
tanburasından tarihin sesi geldi/Dağlara yaslanarak sanki Zeybek
yükseldi".
Yurt sevgisinin, tarihsel geçmişe bağlılığın yanısıra bu
şiirlerde şairin ustalaşmaya başladığı, vezni kullanmada
zorlanmadığı ve daha arı bir Türkçe'ye yöneldiği de
görülmektedir.
Yazının devamı için

Eserleri
ŞİİR
835 Satır (1929)
Jokond ile Si-Ya-U (1929)
Varan 3 (1930)
1+1=1 (1930)
Sesini Kaybeden Şehir (1931)
Benerci Kendini Niçin Öldürdü (1932)
Gece Gelen Telgraf (1932)
Portreler (1935)
Taranta Babu'ya Mektuplar (1935)
Kurtuluş Savaşı Destanı (1965)
Saat 21-22 Şiirleri (1965)
Şu 1941 Yılında
Memleketimden İnsan Manzaraları (5 cilt, 1966-1967)
Rubailer (1966)
Dört Hapishaneden (1966)
Yeni Şiirler
İlk Şiirleri
Son Şiirleri
Yatar Bursa Kalesinde
HİKAYE
Hikayeler
Çeviri Hikayeler
ROMAN
Kan Konuşmaz
Yeşil Elmalar
Yaşamak Güzel Şey be Kardeşim
YAZI
İt Ürür Kervan Yürür
Alman Faşizmi ve Irkçılığı
Millî Gurur
Sovyet Demokrasisi
OYUN
Kafatası (1932)
Bir Ölü Evi Yahut Merhumun Hanesi (1932)
Unutulan Adam (1935)
İnek
Ferhat ile Şirin (1965)
Enayi
Sabahat (1965)
Yusuf ile Menofis
İvan İvanoviç Var mıydı, Yok muydu
MEKTUP
Kemal Tahir'e Hapishaneden Mektuplar
Cezaevinden Memet Fuat'a Mektuplar
Bursa Cezaevinden Vâ-Nû'lara Mektuplar
Nazım'ın Bilinmeyen Mektupları
Pirâye'ye Mektuplar
MASAL
La Fontaine'den Masallar
Sevdalı Bulut
Nazım Hikmet'in ilk şiir kitabı
Bakû'de yayımlanmıştır:
Güneşi İçenlerin Türküsü (1928)
(Bu kitaptaki şiirler daha sonra Türkiye'de basılan kitaplarında
şairin yasaları gözeterek yaptığı bir iki değişiklikle yer
aldı.)
1949'da, Nazım Hikmet
cezaevindeyken, Ahmet Halit Kitabevi, Ahmet Oğuz Saruhan takma
adıyla La Fontaine'den Masallar'ı yayımladı.
Bu çeviri yapıt dışında, tam 29 yıl Nazım Hikmet'in kitapları
Türkiye'de basılmadı.
Ölümünden iki yıl sonra, 1965'te, "Yön" dergisinin
Kurtuluş
Savaşı Destanı'nı yayımlaması gözü pek bir davranış olarak
değerlendirildi.
Arkasından, başta İzlem ile Dost Yayınevleri olmak üzere,
ilerici yayınevleri, önce şairin sağlığında Türkiye'de basılmış
kitaplarını, sonra dış ülkelerde Türkçe olarak yayımlanmış
kitaplarını yayımlamaya başladılar. Bu yayınlar sürekli olarak
kovuşturmalara uğradı. Bazıları toplatıldı, davalar açıldı.
Piraye ile Nazım Hikmet'in üvey kardeşi Metin Yasavul'un sahibi
oldukları, Memet Fuat'ın yönetimindeki De Yayınevi ise, şairin
Bursa Cezaevi'ndeyken basıma hazırlayıp Piraye'ye bırakmış
olduğu kitapların yayımına başladı. Bunlar içerde dışarda daha
önce basılmamış kitaplardı. Şair ölmeden önce yaptığı
konuşmalarda bu kitaplardan bazılarının kaybolmuş olduğunu
söylemişti.
De Yayınevi'nde birinci basımı yapılan kitaplar :
Saat 21-22 şiirleri (1965)
Dört Hapisaneden (1966)
Rubailer (1966)
Ferhad ile şirin (1965)
Sabahat (1965)
Memleketimden İnsan Manzaraları (5 cilt, 1966-1967)
Bütün bu kitapları basıma Memet Fuat hazırlamıştı.
Saat 21-22
şiirleri ile Dört Hapisaneden için iki kez mahkemeye verildiyse
de sonuçta beraat etti.
Ferhad ile Şirin'in daha önce dışarda yapılmış olan, yarıdan
sonrası kaybolduğu için yeniden yazılmış bir basımı vardı. De
Yayınevi'nin bastığı şairin Bursa Cezaevi'nde yazdığı asıl
metindi.
Bulgaristan'da yayımlanan Memleketimden İnsan Manzaraları ise De
Yayınevi basımının tekrarıydı.
Bilgi Yayınevi, 1968'de, Cevdet Kudret'in basıma hazırladığı
Kuvâyi Milliye'yi yayımladı. Bu
Nazım Hikmet'in cezaevinden
çıktıktan sonra İnkılap Kitabevi için hazırladığı
Kurtuluş
Savaşı Destanı'nın yeni bir düzenlemesiydi. Şair gerçi bu
destanı Memleketimden İnsan Manzaraları'nın içine
yerleştirmişti, oradan çıkarılıp ayrı olarak yayımlanmasını
istemiyordu. Ama cezaevinden çıktıktan sonra gerçek bir özgürlük
ortamında olmadığını gördü. Kimse onun yapıtlarını yayımlamayı
göze alamıyordu. İnkılap Yayınevi'nin yaptığı öneriyi çok
parasız kaldığı bir dönemde kabul ederek Kuvâyi Milliye'yi
düzenledi. Ama İnkılap Yayınevi parasını peşin ödediği bu kitabı
bile yayımlamaktan çekindi, on yedi yıl sonra, Cevdet Kudret
aracılığıyla Bilgi Yayınevi'ne devretti.
Gene 1968'de Bilgi Yayınevi Kemal Tahir'e Mapusaneden
Mektuplar'ı; De Yayınevi Cezaevi'nden Memet Fuat'a Mektuplar'ı
yayımladılar. İki yıl sonra da Cem Yayınevi
Bursa Cezaevi'nden
Vâ-Nû'lara Mektuplar'ı yayımladı.
1975'te De Yayınları arasında Memet Fuat'ın
Nazım ile Piraye'si
çıktı. Bu kitap Nazım Hikmet'in Piraye'ye yazdığı mektuplardan
bölümler seçerek şairin yaşamıyla şiirleri arasındaki iç içeliği
gösteren duyarlı bir çalışmaydı. Mektupların tümü değildi, ama
öyle sanıldı.
(Yirmi üç yıl sonra, 1998'de, Adam Yayınevi
Piraye'ye Mektuplar
adıyla Nazım Hikmet'in cezaevi yılları boyunca Piraye'ye yazdığı
mektupların tümünü iki cilt olarak yayımladı.)
1975-1980 arasında Cem Yayınevi Nazım Hikmet'in Tüm Eserleri
dizisini yayımladı. Şerif Hulusi ile birlikte notlar yazarak
başladıkları 9 kitaplık bu diziyi, çalışma arkadaşının ölümü
üzerine Asım Bezirci yalnız tamamladı.
1980'de Kemal Sülker Yazko Yayınları'nda
Nazım Hikmet'in
Bilinmeyen İki şiir Defteri'ni yayımladı.
1988-1990 arasında Adam Yayınevi Nazım Hikmet'in bütün
yapıtlarını 28 kitaplık bir dizide topladı. Dizinin editörlüğünü
Memet Fuat, araştırmacılığını Asım Bezirci yaptılar.
Dörtnala
gelip uzak Asya'dan Akdeniz'e bir kısrak başı gibi
uzanan bu memleket bizim.
Bilekler kan içinde, dişler kenetli, ayaklar çıplak ve ipek bir
halıya benzeyen toprak, bu cehennem, bu cennet bizim.
Kapansın el kapıları, bir daha açılmasın, yok edin insanın
insana kulluğunu,
bu davet bizim.
Yaşamak bir ağaç gibi tek ve hür
Ve bir orman gibi kardeşçesine bu hasret bizim..
Kaynakça:
Şiir.Gen.Tr
Nesin VakfNazimhikmet.Fisek.Com.Tr
Mkutup.Gov.Tr
Nazimhikmetran.Com
|