| |
Yeni
Bir Şiire Doğru
Nazım Hikmet, Anadolu'ya geçtikten, bir yandan savaşın bir
yandan da halkın sorunlarıyla, o güne kadar yeterince farkına
varamadığı gerçeklerle karşılaştıktan sonra, hece ve aruz vezni
ile yetinemeyeceğini, yeni bir şiire, başka bir şiire gitmesi
gerektiğini anlamıştır: "Anadolu'ya geçtim. Millet sıska, nuhtan
kalma silahı, açlığı ve bitiyle savaşıyordu Yunan ordularına
karşı. Milleti ve savaşını keşfettim. Şaştım, korktum, sevdim ve
bütün bunları yazmak gerektiğini sezdim. Şiirle yeni şeylerin,
şimdiye kadar söylenmemiş şeylerin ifade edilmesi gerektiğini
sezdim. Bu işte önce beni yeni öze göre yeni bir şekil bulmak
meselesi ilgilendirdi. İşe kafiyeden başladım. Kafiyeleri
mısraların sonunda değil de bir sonda bir başta denedim."
Nazım Hikmet, Rusya'da yeni bir dünya görüşü edinmiş, olaylara,
insan ilişkilerine bakışı kökten değişmiştir. Şair artık,
marksizme bağlanmış, diyalektik ve tarihsel materyalizmi
benimsemiştir. Ancak, henüz eski kalıplardan da tümüyle
kurtulabilmiş değildir. Örneğin, 1922 yılında Yeni Hayat
dergisinde yayımlanan "Kitâb- Mukkades" adlı şiiri, dinleri
eleştirmekte, bu yanıyla da içerik dönüşümünü sezdirmektedir. Bu
şiirde hece vezninin aşılmasına yönelik bir çaba da
görülmektedir. Nazım Hikmet şiiri 7 ve 14 heceli dizelerle
yazdığını söylemektedir: "Yaldızlı meşin kabı/Parçalanmış
kitabı/Ay altında dün gece/Deli bir derviş gibi/mumu sönmüş,
rahlesi yere devrilmiş gibi/Okudum saatlerce."
Mayakovski'nin
Şiiriyle Tanışma
Yeni bir şiir kurmayı isteyen Nazım Hikmet, Batum'da bir
gazetede Mayakovski'nin bir şiirini görmüş ve Rusça bilmediği
için içeriğini anlayamadığı bu şiirin biçimine çarpılmıştır. İlk
serbest nazımla yazılmış şiiri olan "Açların Gözbebekleri"nin
öyküsünü şöyle anlatmaktadır. Nazım Hikmet: "Batum'dan
Moskova'ya gelişte açlık mıntıkasından geçtik. Gördüklerim
üzerimde çok tesir etti. Fakat böyle bir açlığın dahi inkılâbı
yıkamayacağını haykırmak istedim. Moskova'da hece vezniyle ve bu
veznin çeşitli hece kombinezonlarıyla açlığa dair bir şiir
yazmak istedim, olmadı. O zaman Batum'daki şiirin şekli geldi
gözümün önüne. Bunun çok iyi tanıdığım Fransız serbest vezni
olamayacağına kanaat getirdim, bunun yepyeni bir şey olduğuna ve
şairin böyle dalgalar halinde düşündüğüne hükmettim ve "Açların
Gözbebekleri'ni yazdım". Bu şiir değişik hurufat kullanımı,
kırılmış mısra düzeni ile çok farklı bir şiirdir.
Nazım Hikmet'in doğrudan doğruya Mayakovski'nin şiirini taklit
ettiği yolundaki görüşler ortaya atılmışsa da bunların ciddiyeti
tartışmalıdır. Gerçi, bizzat Nazım Hikmet Mayakovski'nin şiirini
gördüğünü bildirmektedir ama bu sadece görmek'ten ibarettir o
yıllarda. Şunları söylemektedir: "Başlangıçta hiçbir şey
anlamıyordum ondan, çünkü Rusçam kötüydü. Şimdi de tümüyle
anladığımı söyleyemem. Fakat basamak biçimindeki dizelerini
taklit ediyordum. Mayakovski'nin şiiriyle benimki arasında ortak
yanlar:
İlkin, şiir ve düzyazı;
ikincisi, çeşitli türler (lirik, yergisel vb) arasındaki
kopukluğun aşılması;
üçüncüsü şiire siyasal dilin sokulmasıdır.
Bununla birlikte, farklı biçimler kullanıyoruz onunla.
Mayakovski öğretmenimdir, fakat onun gibi yazmıyorum ben".
Kemal Tahir'e gönderdiği bir mektubunda ise daha da ilginç
şeyler yazmaktadır: "Mayakovski'nin 940 senesinde neşredilen ve
bir tek ciltte toplanan şiirleri elime geçti. Okuyorum. Sana bir
itirafta bulunayım, aramızda kalsın, Mayakovski ile yeni
tanışıyorum. Yani kendi ağzından dinlediğim bir iki şiiri
müstesna, matbu şiirlerini ilk defa okuyorum. Sanat meseleleri
hakkındaki görüşleri ise, seni maalesef temin ederim ki ilk defa
manzurum oluyor. Fakat, aynı şartların aynı düşünceleri
yaratması kaidesi kaba hattında burada da tahakkuk etti.
Mayakovski ile aynı işi yapmışız. Tabii o bir çok hususlarda bu
işi benden iyi yapmış, fakat tevazua lüzum yok, bazı hususlarda
da, yani işin ben daha iyisini yapmışım. Bu böyle".
Üç Telli Saz'dan Orkestraya
Nazım Hikmet, Rusya'dan Türkiye'ye döndükten sonra yayımladığı
ilk kitabı 835 Satır'la (1929) gerçekten de modernist bir şiir
kurduğunu kanıtlar. Bu kitaptaki şiirlerde Rus fütüristlerinin,
konsrüktivistlerinin etkileri bulunduğu açıktır. "San'at
Telakkisi" şiirinde bu etki hemen görülmektedir: "benim/şiirime
ilham veren perimin/omuzlarında açılan kanat/asma
köpürlerimin/demir putrellerindendir" /-"Dinlenir/dinlenmez
değil/bülbülün güle feryatları/Fakat asıl/benim anladığım
dil/Bakır, demir, tahta, kemik ve kirişlerle çalınan/Bethoven'in
sonatları"/-"Ben değişmem/en halusüddem/arap atına/saatte 110
kilometrelik sür'atini/demir raylarda koşan/demir beygirimin".
Teknoloji ve hız hayranlığı, duyarlığın dışlanması, kentin
karmaşasının ve kalabalığın övülmesi gibi fütürist sanatın temel
özellikleri "Orkestra" şiirinde de savunulmaktadır: "Bana
bak/Hey!/Avanak/Üç telinde üç sıska bülbül öten/Üç telli
saz/Dağlarla dalgalarla kütleleri/ileri/atlamaz"/-"Üç telli
saz/yatağını değiştirmek isteyen/nehirlerden/köylerden,
şehirlerden/aldığı hızla/milyonlarla ağzı/bir
tek/ağızla/güldüremez/Ağlatamaz"/-"Hey!/Hey!/ Dağlarla
dalgalarla, dağ gibi dalgalarla dalga gibi/dağ-lar-la/başladı
orkestram!/Hey!/Hey!/Ağır sesli çekiçler/sağır/örslerin
kulağına/Hay-kır-dı/Sabanlar güleşiyor
tarlalarla/tarlalarla/Coştu çalgıcı başı/esiyor
orkestram/dağlarla dalgalarla, dağ gibi dalgalarla, dalga gibi/
dağ-lar-la".
Makine, daha kuşatıcı bir sözcükle söylersem teknoloji
hayranlığı "Makinalaşmak" şiirinde belirtilmektedir:
"trrrrrum/trrrrrrum/trrrrrum!/trak tiki
tak!/Makinalaşmak/istiyorum"/-"Mutlak buna bir çare bulacağım/ve
ben ancak bahtiyar olacağım/karnıma bir türbin oturtup/kuyruğuma
çift uskuru taktığım gün".
Nazım Hikmet'in bu dönem şiirlerinin biçimsel özellikleri birkaç
alt başlık altında toplanabilir:
1- Görsel Özellikler:
Nazım geleneksel dize yapısını kökünden yıkmıştır. Şiirler
basamaklandırılmış bir düzen gösterirler. Sözcükler ortalarından
kesilmekte, kimi zaman tek heceye indirgenmektedir.
Şair, şiirlerin kimi bölümlerini büyük harf yazmakta, değişik
hurufat ve punto kullanmaktadır. Bu yüzden sayfa düzeni kendi
başına bir yapı olarak belirlemektedir. Sözcükler, harfler,
satırlarla neredeyse bağımsız bir varlık kazanmıştır sayfa.
Şiirin anlamından çok görüşü/biçimi öne çıkarılmaktadır.
Ancak bir nokta özellikle vurgulanmalıdır: Nazım Hikmet görsel
öğeleri, salt oyun olsun diye kullanmamaktadır. Şiirin kurgusu
her zaman öze göre ayarlanmıştır: Çünkü Nazım'ın yazın anlayışı
en yalın ifadesini "öz biçimi belirler" ilkesinde bulmaktadır.
Bu yüzden örneğin "Makinalaşmak" şiirinin biçimi de seçilen
sözcükler de hep içeriğe göre seçilmişlerdir. Trrrum, trak, tiki
tak sözcükleri mekanik sesi yakalamaya yöneliktir. Aynı
yöntemleri belli ölçüde kullanmış olan Ercümend Behzad'la
arasındaki en büyük fark bu noktada gözlenebilir. Çünkü Ercümend
Behzad, biçim/içerik birlikteliğini yeterince sağlayamadığından
şiiri ya içerik ya da biçim düzeyinde açık düşer hep. Ayrıca
daha sonra değineceğim gibi, Nazım Hikmet şiirine bir doğrultu
vermeyi başarır, oysa Ercümend Behzad'ın şiirinin bir doğrultusu
yoktur. Şair deneyinin sonunda hiçbir şey bulmaz; herşey hep
Gizil güç halindedir o şiirde.
2-
Sessel Özellikler:
Nazım Hikmet'in 1929-1932 dönemi şiirleri, kendisinin de
vurguladığı üzere, büyük ölçüde sözcüğün gerçek anlamında
orkestrasyona dayanan ürünlerdir. Dizelerin uzunluğu/kısalığı,
sözcüklerin kırılma biçimleri, kafiyelerin seçimi, yinelemeler
aruz ve hece ölçülerinin kullanımı tümüyle çok sesli bir müzik
parçasının melodik yapısını yansıtmaktadır. "Salkım söğüt" şiiri
şu dizelerle başlamaktadır: "Akıyordu su/gösterip aynasında
söğüt ağaçların/Salkımsöğütler yıkıyordu suda saçlarını/Yanan
yalın kılıçları çarparak söğütlere/koşuyordu kızıl atlılar
güneşin battığı yere/Birden/bire kuş gibi/vurulmuş
gibi/kanadından/yaralı bir atlı yuvarlandı atından". Düşen atlı
ile uzaklaşıp giden atlılar arasındaki karşıtlığı vurgulamak
için Nazım Hikmet, bu kez şöyle bir yapı kurmaktadır: "Nal
sesleri sönüyor perde perde/atlılar kayboluyor güneşin battığı
yerde"/-"Atlılar atlılar kızıl atlılar/atları rüzgâr
kanatlılar/Atları rüzgâr kanat/Atları
rüzgâr/Atları/At..."/-"Rüzgâr kanatlı atlılar gibi geçti hayat".
Ölümü somutlayan "at" sözcüğü ile ardından gelen dize, hem
sessel hem içeriksel açıdan tam birlik kurmaktadır bu bölümde.
Ayrıca hemen anımsatılmalıdır ki, Nazım Hikmet'te görsel
öğelerle sessel öğeler hep bir arada, bütünü, yapıyı
belirginleştirmek amacıyla kullanılmakta, aralarında denge
kurulmaktadır. "Bahri Hazer" şiirini ele alalım: Burada, batmak
üzere olan bir kayık ve dalgalarla savaşan kayıkçı
betimlenmektedir. Bu şiir, ayrıca Nazım Hikmet'in, Memleketimden
İnsan Manzaraları adlı başyapıtında da kullandığı sinematografik
yöntemin yetkin bir ilk örneğini de oluşturmaktadır. Üstelik
sesli sinemanın. Çünkü burada görüntü sesle tam bir bütünlük
göstermektedir. Nazım Hikmet'in serbest nazmı ve görsel ve
sessel etkileri ve olanakları açısından götürdüğü yerle Ercümend
Behzad'ın
götürdüğü yer arasındaki uzaklık, tartışmaya yer bırakmayacak
şekilde görülmektedir. Bu konuda Ercümend Behzad'ın iddiaları ne
olursa olsun.
3-
Karışık Teknikler:
Nazım Hikmet'ten bir alıntı: "Şiir, roman hikâye vesaire gibi
edebiyat şubelerini yekdiğerinden, nisbî olarak ayıran şey,
şekilden ziyade muhteva, hava, derinlik, mikyas farkı,
velhasıl/fikir ve his sahasında gördükleri iştir.(...) Şehrin
şiiri olan yeni şiirin terkibi ve tekniği daha mürekkep
olmuştur". Aynı içeriği, olayı şiirin de romanın da ele
alabileceğini belirten ve şiirin kuruluşunun daha karmaşık
duruma geldiğini belirten Nazım Hikmet, kendi şiirinin yapısı
konusunda da şunları söylemektedir: "Hem melodi hem armoni. Hem
kafiye hem kafiyesizlik, hem 'mısraı berceste' hem 'kül'. Hem
solo keman hem orkestra. Yani bütün mürekkepliği ve hareketi
ile, mazisi, hali ve istikbali ile realiteyi ve o realite
içindeki faal insanı 'iç' ve 'dış' aleminde aksettirmesi lâzım
gelen şiire uygun dinamik şekil ve ölçüler".
Görüldüğü gibi gerçekliği geçmiş, şimdi ve gelecek boyutunda
vermeyi öngören Nazım Hikmet, daha ilk yapıtlarından itibaren
karışık tekniklerden yararlanmıştır: Yani şiir ve düzyazıdan,
oyun ve senaryo biçiminden, roman kurgusundan. Örneğin Jokond
ile Si-Ya-U'da şair, "Paris Telsizinin Haberleri", "Muharririn
Not Defterinden", Jokond'un Not Defterinden gibi bölüm
başlıkları kullanmış, Benerci Kendini Niçin Öldürdü'de
karşılıklı konuşmalara, düzyazı bölümlerine yer vermiştir.
Bunlar, o tarihe kadar Türk şiirinde ne görülmüş ne düşünülmüş
uygulamalardır. Ahmet Haşim, şöyle demektedir 835 Satır
dolayısıyla: "Şair, müheykel bir şekil halinde semanın
maviliğine karşı durmuş, cidden tuhaf, fakat âhengi cidden
emsalsiz bir garip âletin tellerini söyletiyor. Nazım Hikmet Bey
tarzını kendisi icad etmedi, bu biçimde şiirler şimdi dünyanın
her tarafında yazılıyor. Nazım Hikmet bey bu tarzı anlamış,
Türkçeleştirmiş, bu iklimin toprağında tutturabilmiş büyük bir
yeni şairimizdir". Yakup Kadri ise şunları yazmaktadır: "835
Satır, Türk şiirindeki, hattâ Türk dilindeki inkılâbın ilk
satırıdır. Nazım Hikmet tâ Aşık Paşa'dan beri alıştığımız bütün
nazım kaidelerin, vezin sistemlerini altüst ederek ve Türk
kamusunun hudutlarını kırıp geçerek yeleleri dimdik olmuş
şahlanan bir "Demir Beygir" üstünde sıcak ve acaip naralar
atarak koşuyor. O, yalnız Türk şiirinde yeni bir çığır açmış bir
edebiyat inkılâpçısı değil, hiç görmeye alışmadığımız bir şair
tipidir".
Mayakovski ve Klebnikov gibi Rus fütüristlerinin, "şiiri;
1-metafizik soyutlamalardan kurtararak çağdaş hayatın sınai ve
politik gerçeklerini dile getirecek hale sokmak,
2-genel olarak 'güzel' diye kabul edilmiş köhne çağrışımları,
imajları, duyguları, düşünceleri ve biçimleri terketmek,
3-kabuk bağlamış çağrışımlardan sıyrılmış yepyeni bir dil
yaratmak" gibi üç ana amacı olduğunu belirten Selâhattin Hilâv,
şunları yazmaktadır: "Nazım Hikmet, çıkış noktası bakımından,
yirminci yüzyılın öncü sanat ve şiir akımları içinde dolaylı
olarak yer almaktadır. Sınırsız bir zenginlik taşıyan eserinde,
yüzyılımızın öncü şiir anlayışlarının belli bir yöne açılmış ve
aşılmış halde kaynaştığı görülür".
Anıt -
Yapıt: Memleketimden İnsan Manzaraları
Nazım Hikmet'in beş cilt halinde yayımlanan bu yapıtı, şiirinin
doruğunu oluşturmaktadır. Eski sekter tutumundan kopmakta olan
Nazım, bu yapıtta Şeyh Bedreddin'in yayımlanmasından sonra
kendisiyle yapılan bir konuşmada açıkladığı hedefleri hemen
hemen gerçekleştirmiştir denebilir: "Ben şiirde realiteyi bütün
mürekkebliği, mazi, hal ve istikbal unsurları ile ve hareket
halinde veren bir realizme ulaşmak istiyorum. Bir çok
yazılarımın realizmi tek taraflıdır. Bundan dolayı da çok defa
fazla haykıran bir 'propaganda' edası taşıyorlar. Cihanı görüş,
anlayış bakımından değil, bu cihanı görüş ve anlayışını
sanattaki tezahürü bakımından telakkilerim bir hayli değil".
Türkiye'nin belli bir tarih dönemindeki insansal/ toplumsal
görünümü ile bu özgül coğrafyayı da sarmalayan uluslararası
oluşumu ilişkilendirerek vermeyi amaçlayan Nazım, Manzaralar'ı
haklı olarak "kitap bir şiir kitabı değil" diye sunmakta ve "ben
artık şiir yazmayacağım" diyerek, bulduğu yeni yolun kendisini
ne kadar etkilediğini göstermektedir. Daha önceki
çalışmalarında, Jokond, Benerci, Taranta Babu ve Bedreddin'de
gözlenen "şiir/nesir ikiliğini" aştığını söyleyen Nazım, kitabın
şiir, düzyazı, tiyatro ve senaryo öğelerinin "bu çok zıtlı
unsurların vahdeti olduğunu" belirtmektedir.
O yıllarda, Aragon'un Paris Köylüsü gibi gerçeküstücü yazın
içinde gerçekten bir devrim yapmış sayılan kitabının düşümsel,
kurgusal, anlatısal sınırlarını bile aşan bu çokbiçimli, çok
amaçlı ve çok anlamlı yapıtıyla ilgili ön tasarısını şöyle
açıklamaktadır Nazım Hikmet:
"1)
İstiyorum ki okuyucu 12.000 mısraı bitirdikten sonra vıcık vıcık
insan kaynaşan bir mahşerden geçmiş olsun,
2)
İstiyorum ki bu insan mahşerinin konkre ifadesi okuyucuyla
muayyen bir devirdeki, muhtelif sınıflara mensup Türkiye
insanları vasıtasıyla Türkiye'nin muayyen bir tarihi devredeki
sosyal durumunu anlatsın,
3)
İstiyorum ki ikinci planda, Türkiye cemiyetini çevreleyen dünya
durum muayyen bir devrede- anlaşılsın,
4)
İstiyorum ki -nereden gelip, nerede olduğunu, nereye gidildiği?
Sualine, Sahamın içinde azamî imkanlarla cevap verilsin"
Böylesine bir tasarının şiir aracılığıyla ya da salt şiirsel
söylem düzeyinde gerçekleştirilemeyeceği bellidir. Ama bu
tasarının, çokbiçimli bir teknik kullanması halinde bile
şematizm tehlikesiyle karşı karşıya kalabileceğini de belirten
Nazım Hikmet, bu kuşatıcı plan çerçevesinde, öngördüğü gibi
300'e yakın birincil ve ikincil düzeyde kişiyi, "bazıları sona
kadar" olmak üzere "perdeye çıkarmayı" öngörmüştür.
|
|