|
Bir mektup
gelmiş, polis oğuldan köydeki ailesine.
Tamı tamına dört
sayfa; mektup değil sanki destan…
Dertli ananın
zaten okuma yazması yok.
Garip babanın
ise gözleri iyi seçemiyor.
Okumak bana,
ağlamak da dinleyenlere düşüyor.
Özetle şunları
yazıyor gurbetteki polis oğul:
Dertli anacığım
garip babacığım,
İyi olduğunuzu
umut eyleyerek,
Nasılsınız diye
sormadan hasretle ellerinizden öperim.
Asıl hesabıma
göre bu mektup yanınıza varmadan,
Bizler yanınızda
olacaktık.
Aslında bu
mektubu yazmak zorunda da kalmayacaktım.
Bu günüm bana
zından oldu ana!
Lambanın
ışığında yazıyorum bu satırları fakat kör karanlıktayım.
Bu sabahtan
itibaren yıllık izne ayrıldım, çantamı hazırlıyordum.
Kara bir haber
ulaştı ki kulağıma,
İzne ayrıldığıma
köpekler kadar pişman oldum.
Bizim garip
Mestan şehid düşmüş.
Sen bizim
Mestan’ı hiç duymamıştın değil mi ana?
Babam da hiç
duymamıştı…
Polis olmaya
giderken bindiğim otobüste yanımda bir garip oturuyordu.
Hani, sırtıma
giyeceğim doğru dürüst bir gömleğim bile yoktu da,
İle küne rezil
olmayalım diye bir arkadaşımın gömleğiyle yola çıkmıştım ya;
Bu memlekette
benden bin beterleri de varmış be ana!
Mestan’mış
yanımda oturan arkadaşın adı.
O da polis olmak
için yollara düşmüş benim gibi.
Saç baş perişan,
gömleği delik deşik, pantolonu otuziki yerinden yamalı,
Çorapsız
ayağının parmakları yırtık pabucunun ucundan dışarıya bakıyor…
Dertleştik
yolculuk boyunca.
Anlattı başından
geçen halları bir bir.
Asıl adının ne
olduğunu kendisi de bilmiyor.
Gerçek ana
babasının kimler olduğunu da…
Çocuksuz bir
aile tarafından evlatlık alınmış bir yetiştirme yurdundan.
Öz ana babası
bilmiş onları yıllarca.
Tâ ki liseye
başladığı ve ana bildiği kadın hamile kalıncaya kadar.
Uzun yıllar
sonra öz çocuklarına kavuşacak olan aile artık istememiş
Mestan’ı.
Sana bugüne
kadar baktığımıza şükret ve artık başının çaresine bak demişler.
Bütün gerçekleri
vurmuşlar yüzüne bir bir.
Dünyası bir anda
tersine dönmüş garibin.
Bir evin bir
oğlu sanırken kendini,
Sokakların
çocuğu oluvermiş.
Kahırlanıp
soyadını da değiştirmiş;
“Satılmış”
yapmayı uygun görmüş.
Kaldırımlar,
duvar dipleri, izbe yerler ve viraneler olmuş yurdu durağı.
Aç kalmış,
kedilere yoldaş olmuş çöplüklerde.
Hastalanmış,
yıkıntıların nemli duvarlarına dinletmiş kulak yırtan
öksürüklerini.
Sürünmüş hayli
zaman sokaklarda, tutacak bir dal bulamamış.
Devletinin eline
yapışmaya karar vermiş en son.
Polis olmak için
düşmüş yollara,
Devletimin eli
olayım, düşenleri ben tutup kaldırayım demiş.
Otobüs parası
yapmış, hamallıktan kazandığı son kuruşlarını…
İlk arkadaşım ve
hep yoldaşım olmuştu o benim.
Aynı odaya ve
ranzaya da düşmüştük okulda.
Yediğimiz
içtiğimiz hiç ayrı gitmezdi.
Nihayet mezun
olup ayrıldı yollarımız.
Ayrılanların
ardından su dökülürdü ya Anadolu’da.
Bizler
gözyaşlarımızı dökerek uğurladık birbirimizi.
Yıllar yılları
kovaladı, Türkiye’nin doğu ucunda birleşti ayrılan yollarımız.
Evlenip çoluk
çocuğa karışmıştık ikimiz de.
Yeniden
kavuşmamızın mutluluğunu yaşıyorduk hep birlikte.
Tâ ki izne
ayrılıp, kara haberi aldığım bu güne kadar.
Derhal iptal
ettirdim iznimi, koştum dostumun yanına.
Üşümüştü elleri,
susmuştu dilleri,
Çilesi dolmuştu
artık garip Mestan’ın…
Ansızın
uğurlanıyordu birimiz bu sefer.
Sular yollara
değil, birimizin bedenine dökülüyordu.
Engel olunamayan
gözyaşları, birimizi yıykayan sulara karışıyordu.
Can dostumu
kendi ellerimle yıykayıp yolcu eyledim ana!
Kırk yıl gibi
geçen kara bir günün ardından,
Şu anda saat
dörde yirmi var.
Biraz sonra
sabah ezanı okunacak.
Kuruyan
gözlerime yapışan gözkapaklarımdan zor seçiyorum yazdıklarımı.
Şu anda ençok
arzuladığım şey;
Bütün bunların
bir rüyadan ibaret olması…
Bu mektup niçin
ekmek kabarır gibi kabarmış?
Yazılar niçin
birbirine bulanmış?
Mürekkebi niçin
solmuş diye sorma sakın!
Mestan’ı
uğurlarken engel olamadığım gözyaşlarımdan arta kalanına,
Mektubu yazarken
de engel olamadım ana!...
Entürk Alperhan
Torlakon'a teşekkürlerimizle
Denizce

21.03.2009
|