http://www.yankiyazgan.com
Bafra Belediyespor takımı maça çıkamayacak kadar moralsiz
durumda olduğu için maçlara çıkamıyor. Morali bozan ne? Takımın
iki antrenörünün kulüp binasına yapılan bir kişinin silahlı
baskınında vurulup öldürülmesi. Gazetelerde yazılanlara göre
Bafra’da bir fırıncı, telefonda kulüp yöneticisi kendisine ters
davrandığı için sinirleniyor. Silahını aldığı gibi gelip,
ortalığı “kana buluyor”. İki ölü, bir ağır yaralı... “Ne var ki
bunda, bizim orada insanlar asabidir” ya da “vurulan da
fırıncıya ağır konuşmasaydı” diyenlerin yadırgayacağı bir haber
değil. Düğünde eğlenirken adam vurmayı normal bir kaza sayan,
“oldu bir kere” deyip, silahla adam öldürmeyi trafik kazasından
hafif suç sayan milletin vekillerinin görüşünü sormak en iyisi.
Doktor öldürenler. Kendimizi ne zaman güçsüz, ne zaman eksik,
ne zaman suçlu hissetsek, öfkeleniriz. Bu hissi bize veren bazen
hiç tanımadığımız, hatta bize iyi davranan, yardımcı olan ama
tam da bu nedenle bizi (o insani özelliklerden eksikli
olduğumuzu) hissettiren birisi olabilir. Doktorlara hasta
yakınları tarafından yapılan saldırılarda, genellikle son
dakikaya kadar ihmal edilmiş, ailenin yanlış yaklaşımları ya da
söylenenleri uygulamamaları sebebiyle hayatını kaybedenlerin en
uzak “yakın”ları başı çekerler.
Uzak “yakınlar” kimlerdir? Annesini ilk şikayetleri ortaya
çıktığında doktora götürmeye üşenen bir evlat, aile içinde
kendine bir yer edinmek isteyen asabi (ve tabii ki, işsiz
güçsüz) yeğen gibi uzakta kalmış, yakınlaşmak isteyen asabi
akrabalar.
İhmalkâr yakınlar. Hasta sahiplerinin kendi ihmallerinin
suçluluğundan kurtulmak için sıkça yaptıkları saldırganlıkların
kurbanı olan doktorlara sayısız hata yakıştırılarak saldırganlık
kabul edilebilir hale getirilir. İşin kötüsü, daha doğrusu
eksik-ezikliğin ya da suçluluğun verdiği öfkeyi cinayet kesmez;
eli silahlı adam ertesi gün kardeşini ya da kendi çocuğunu da
rahatlıkla vurabilir. Kafasını kızdırdığı için...
Silahlı erkekler. Silahlı olmayı erkekliğin en önemli
göstergesi sayan, silaha laf edeni namusuna laf etmiş sayan
okurlarımız olduğundan da eminim. Silahlanmanın yaygın teşvik
gördüğü, göstermelik biçimde denetlendiği bir ülkede silahlı
olmak nasıl bir “cesaret” işi sayılır, ona akıl erdiremiyorum.
Herkesin silahlı olduğu bir toplumda, silahsız olmak akıl işi
değil diyenler oluyor.
Çok korkuyoruz. Korkuyu tahrik eden çok olay var, korkuyoruz
ve silahsız gezemiyoruz. Güçlü değilsek, güçlü gözükmek için...
İstanbul’da yolun ortasında durmuş bir arabaya klakson çalan
otomobildeki adama, öndeki arabanın sürücüsü silahını çıkartıp
gösterdiğinde, kendi “gücünü”, daha doğrusu “protez” gücünü
göstermiş oluyor.
Geçici güç. Silahla kazandığımız (ama sahiden sahip
olmadığımızı bildiğimiz) geçici güç ile de tatmin olamadığımız
için elimize geçirdiğimiz silahları sağa sola göstermek
yetmiyor. Sağa sola sıkmak, hoşumuza gitmeyenlerin üzerine ateş
etmek kaçınılmaz ve makbul; hatta bunu önlemekle görevli
kişilerin “tolerans” gösterdiği cinsten bir olay. Sonrasında bir
sebep her zaman bulunabilir.
Belki silahlanan yurttaşlarımıza kızmak, onları yermek yerine
onlara sormamız gereken asıl soru şu: Neden korkuyorsunuz ?
NE’den korkuyorsunuz ? Silahlar hangi korkunuzu gideriyor?
(Doğan Cüceloğlu’nun “korku kültürü” kitabından kopya çekmek
serbest; çizgileri de benden)
Daha önemli soru: milyonlarca yurttaşımızın eli beli tasdikli
tescilli silahlı gezmesini ısrarla teşvik edenlerin namus, örf
âdet, şan şöhret (gibi kendilerinin de inanmadığı sebepler)
dışında makul bir gerekçesi var mı? Bilenler söylesin lütfen.