Aynaya baktığımızda görmeyi beklediğimiz şey, olağanüstü bir
makine değil, kim olduğumuzdur genellikle. Ancak yaptığımız,
yaşadığımız herşey, güzelliğimiz, çirkinliğimiz, yaşama
bakışımız, hatta tarihimiz, kimliğimiz, bütün varlığımız, aynada
gördüğümüz vücudun içinde bir yerlerde saklı. New Scientist
dergisi, 30 Ekim 2004 sayısında bu olağanüstü makineyi,
biçiminden onarımına, şimdiki sınırlarından olası rekorlarına
kadar birçok yönüyle ele almış. New Scientist'in sizlere
Türkçe'ye çevirip başka kaynaklarla destekleyerek sunduğumuz bu
özel bölümünü ilginç bulacağınızı umuyoruz...
BTD Araştırma Grubu
Öyle görünüyor ki, aynaya bakınca görmek istediğimiz şeyle
gördüğümüz şey arasındaki fark giderek büyümekte. Bu farkın tek
kaynağı, eskiye kıyasla değişme eğilimindeki vücut ölçüleri
değil; değişen değer yargıları ve estetik bakış açısının da payı
büyük.
Son 50-60 yılda insan vücudunun şekil ve boyutlarında büyük
değişiklikler oldu. İnsanlar şimdi eskiye göre daha uzun
oldukları gibi, görece hareketsizlikleri ve abur cubur
tüketimleri sayesinde hatları da daha yuvarlak. "İdeal
vücut" kavramıysa, şu anki gerçeği yansıtmıyor.
Özellikle de batı toplumları göz önüne alındığında, şimdinin
yuvarlak hatlı, topluca sayılabilecek ortalama kadın ve erkeği,
günümüzden çok geçmiş zamanın idollerinde aranan özellikleri
daha çok yansıtıyorlar.
Büyükanne ve büyükbabaların da rahatça onaylayacağı üzere,
günümüz gençlerinin eskisine göre daha uzun oldukları kesin.
Hatta, sanayileşmiş ülkelerde bu uzama sürecinin on yıllardır
devam ettiği biliniyor. Boy uzunluğu konusunda şimdilik listenin
en üstünde yer alan Hollandalılarda, bu uzama eğilimi 19. yüzyıl
ortalarında başlamış. 1965'te erkeklerde ortalama 1,78 metre
olan boy uzunluğunun, 1997 yılında 6 cm artmış olduğu gözlenmiş.
Avrupa'nın daha kısa boy ortalamalı ülkelerinde de aynı eğilim
sözkonusu. Ancak, bu artış hızının Avrupalılarda düşmekte, doğu
Avrupa ülkeleri ve Japonya'da ise kendini koruduğu görülüyor.
Bu farklı eğilimlerin altında yatan ne? Uzmanlar, herşeyi
beslenme biçimine ya da daha iyi beslenmeye bağlamanın, işi
fazla basite indirgemek olduğunu söylüyorlar. Görünen o ki asıl
önemli olan, ilk bir-iki yılki büyüme hızı. Bu dönem,
yetişkinlikte ulaşmış olacağınız boyu belirliyor, ve herşey de
tümüyle nasıl beslendiğinize bağlı değil. Yaşamın ilk birkaç
yılı, büyüme hızının da en yüksek olduğu dönem; özellikle de
bacaklardaki uzun kemiklerde. Bacak uzunluğuysa nihai boy
uzunluğunun en büyük belirleyicisi. Olumlu sosyoekonomik
koşulların bir sonucu olan iyi beslenme ve benzeri getirilerin,
bebeklerin daha hızlı büyümelerine katkısı olduğu da bir gerçek.
II. Dünya Savaşı sonrasında hızlı bir sosyoekonomik gelişim
dönemini yaşayan Japonlar, buna en iyi örneklerden biri. Bir
başka kilit etken de, sağlık. Modern antibiyotik ve aşıların
sahneye gelişinden önce, geçirdikleri enfeksiyonlar, bebeklerin
büyümelerini ciddi ölçüde yavaşlatan etkenlerden biriydi. Tabii
genetik etkenleri de unutmamak gerek.
Çevresel etkilerin, boy uzunluğuna olduğu kadar ağırlığa da
etkisi var. Ve öyle görünüyor ki, ortalama insan ağırlığı da
epeyce artmış durumda. Bu artış, belli oranda uzunluk artışına
da bağlı. Bu nedenle, ağırlığın uzunluktan bağımsız olarak
değerlendirilmesi için "vücut-kütle
indeksi" (Body-Mass Index - BMI) denen ve herhangi birinin ideal
kilosu hesaplanırken yararlanılan değerden yararlanıyor. BMI'yi
bulmanın yolu, ağırlığınızı, metre olarak uzunluğunuzun karesine
bölmek. 18,5'un altındaki bir değer normalin altındaki bir
kiloya, 18,5 - 24,9 arasındaki bir değer normal kiloya, 25 -
29,9 arası şişmanlığa, 30 ve üstü de obezliğe, ya da aşırı
şişmanlığa işaret ediyor.
Obezliğin özellikle de batı dünyasında büyük bir hızla
artmaya başladığı bilgisiyse yeni değil. Dünya Sağlık Örgütü'ne
göre, şu anda dünyada 1 milyarın üzerinde kişi şişman, bunların
da 300 milyon kadarı da aşırı şişman sınıfında yer almakta.
Ancak BMI değerleri, araştırmacılara göre madalyonun yalnızca
bir yüzünü gösteriyor. Şişmanlık ya da aşırı şişmanlık, farklı
şekilde tanımlanacak ve ölçülecek olursa, tablonun aniden çok
daha kötüleşebileceği kanısındalar. BMI'nin yarattığı sorun,
yağın vücut içindeki dağılımını açıklayamıyor olması; ki, yağın
dağılımı da sağlık durumunun önemli belirleyicilerinden biri
olarak düşünülüyor. Sözgelimi, karnın üst kısımlarında fazlaca
yağ barındıranların Tip 2 şeker hastalığına yakalanma ve
kanlarında zararlı yağları taşıyor olmaları olasılığı, sonuçta
da kalp hastalıklarına yakalanmaları riski daha yüksek. Bel
çevresi ölçüsününse, karın bölgesinin yağ miktarını belirlemede
oldukça işe yarar veri sağladığı düşünülüyor. ABD'deki Mercer
Üniversitesi Tıp Okulu'nda, ABD vatandaşlarıyla ilgili olarak
yapılan bir çalışma, 1960 ile 2000 yılları arasında bel
çevresinin erkeklerde 10 cm, kadınlardaysa 23 cm kadar 'fırladığını'
ortaya çıkarmış. 88 cm ve üzerindeki bel çevresi ölçüsüne sahip
olanlar, "karın bölgesi obezliği"
olarak tanımlanan durumu temsil ediyorlar. Şu an ABD'de
erkeklerin %40, kadınlarınsa %60'ının bu durumda olduğundan yola
çıkılırsa, BMI yöntemiyle ortaya çıkan %28 (erkekler) ve %34
(kadınlar) değerlerinin, çok daha iyimser bir tablo
oluşturdukları ortada. Sonuçta, normal bir BMI değerine sahip
olsanız da, özellikle karın bölgesi yağlarına bağlı olarak
hastalık riskine maruz olabiliyorsunuz.
Araştırmacıların dikkat çektiği bir başka nokta da, ne 'aldığımız'dan
öte, ne 'verdiğimiz'in de
endişesini duymamız gerekiyor. Ortaya çıkan bulgular, bel ölçüsü
ve deri kalınlığıyla ölçüt alınarak belirlenen şişmanlığın,
BMI'den çok daha hızlı olarak artmakta olduğu yönünde. Yani
giderek daha fazla yağlandığımız halde, ağırlığımız aynı oranda
artmıyor. Bunun işaret ettiği şey, oldukça basit: Vücudumuzdaki
yağ oranı arttıkça, bir başka şeyin de oranı düşüyor.
Araştırmacılar, bu birşeyin ne olduğunu buldular:
kas! Bir başka deyişle,
kaslarımız küçülüyor ve yerlerini yağa bırakıyorlar.
Bu sonuçlar, özellikle de çocuklar açısından endişe verici.
İki yıl önce yapılan ve 1970-1990 yılları arasını kapsayan bir
araştırma, 10 yaşa kadar olan çocuklarda BMI değerlerinin çok az
değişikliğe uğramakla birlikte, yağ oranının erkek çocuklarda
%23, kız çocuklardaysa %35 kadar artmış, kas kütlesininse erkek
çocuklarda %3,2 ve kız çocuklarda da %3,6 oranında azalmış
olduğunu gösteriyordu. İyi bir kas gelişiminin, kuvvetli kemik
yapısı için gerekli olduğu gözönüne alınırsa, bu sonuç oldukça
düşündürücü. Vurguladığı bir başka noktaysa, obezlik salgınının,
tahmin edilenin ötesinde boyutları da olabileceği. Çalışma
sonuçlarını destekleyen başka araştırmalar da yürütülmüş
durumda. 1977-1997 yılları arasını kapsayan ve İngiliz
çocuklarla yapılan bir tanesi, bel ölçülerinin erkek çocuklarda
6,9 cm, kız çocuklardaysa 6,2 cm kadar arttığını göstermiş. Bu
fark, bir kemerdeki iki ya da üç deliğe karşılık geliyor. Londra
Çocuk Sağlığı Enstitüsü'nden Tim Cole'un yorumu ilginç:
"Şimdilerde genç kızların göbeklerini dışarıda bırakan giysiler
seçmeleri moda oldu. Ancak göbekleri de, 10 yıl önce bile
olmadığı kadar şişkin!"
Tüm bu gelişmelerin nedenlerini anlamak için "alim olmak
gerekmiyor" araştırmacılara göre. Miktar bakımından daha fazla
yiyecek tükettiğimiz gibi, yediklerimizin kalitesi de daha kötü.
Modern yaşam biçimi, günlük koşuşturma içinde hızlı hazırlanan 'pratik'
yiyeceklerden ötesini tüketmemize pek uygun değil; bunların çoğu
da yağ ve şekerce zengin, besleyici öğelerce fakir. Dünya Sağlık
Örgütü'nden David Porter da,
"öğünlerimiz şimdilerde, doğru dürüst besin almadan inanılmaz
ölçüde kalori aldığımız küçük paketlerden oluşuyor"
diyor.
Durumun bir sorumlusu da 'hızlı ama
hareketsiz' yaşam biçimimiz. Kimileri, bunun fazla
kalori alımından daha önemli bir sorun olduğu görüşünde. Daha az
egzersiz, taşıtlara daha fazla bağımlılık, çok çok daha fazla
televizyon ve çoğu kişide neredeyse bağımlılık düzeyine gelmiş
bilgisayar kullanımı, olmak istediğimizle olduğumuz arasındaki
farkın yaratılmasında belki de en büyük suçlular.
Ainsworth, C. "In Your Dreams" New Scientist, 30 Ekim 2004