Denizce
  e-mail    
denizce@denizce.com
 





Ahmet Taner Kışlalı
Ataol Behramoğlu
Attila İlhan
Aziz Nesin
Bedri Rahmi Eyüpoğlu
Behçet Necatigil
Cahit Sıtkı Tarancı
Can Yücel
Edip Cansever
Faruk Nafiz Çamlıbel
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Halide Edip Adıvar
Halikarnas Balıkçısı
Mevlana
Nazım Hikmet
Necati Cumalı
Neyzen Tevfik
Orhan Kemal
Orhan Veli
Ömer Hayyam
Özdemir Asaf
Rıfat Ilgaz
Uğur Mumcu
Yahya Kemal Beyatlı
Yaşar Kemal
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Yazarlarımız   

  Neyzen Tevfik (1879 - 1953)  !                                           

 

 

Birlikte yapılacak bir şey, ayrı ayrı bin şeyden daha iyi ve değerlidir
Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir
En çok söylenen yalan insanın kendi kendine söylediği yalandır

Yetmiş dört yıla yaklaşan ilginç yaşam serüveninin ilk kırk yılını "Tercüme-i Halim" adlı uzun mesnevisinde anlatır. Bu dönemin ilginç ana çizgilerini emekli başkomiser Muhittin Kutbaysa da anlatmıştır; yazıp yayımlamasına izin vermiştir. Neyzen Tevfik derki:
"... Ruhumda topluma karşı zaman zaman parlayan tiksinti ve isyan ne kadar haklı ve köklü olursa olsun, insanlar içinde dürüst olduğuna inandığım ve bu yüzden sevip saydığım kimseler çok olmuştur."

Babası Bafra’nın Kolay kasabasından, annesi ise Bolu'nun Müstahkemler nahiyesindendir. Kendisi 1879 yılında Bodrum'da dünyaya gelmiştir. 7 yaşında bir yaz gecesi babasıyla gittiği bir kır kahvesinde dinlediği Ney onun tüm dünyasını değiştirecekti. O geceyi anlatırken: " Ege denizinin ölümsüz dekoru içinde benliğimi saran o tanrısal sestir ki, beni bugünkü derbeder, ne aradığı, ne istediği bilinmez, bazen Eflatun'la boy ölçüşecek kadar akıllı,  çok kere de tımarhaneye sığınacak kadar aşırı sarhoş Neyzen Tevfik yaptı.

Göründü memleketin iç yüzü, çöktüyse temel.
Şimdilik harice karşı yüzümüz olsa dahi
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın.
Tükürür zannederim çehremize, vatanın tarihi."  1943

Neyzen anlatıyor ;

"Okula yeni başlamıştım, bir akşam paydos olmuş, ben babamla beraber eve gitmek üzere yola koyulmuştum. Tam çarşı hizalarına geldiğimiz sırada uzaktan gelen davul, zurna sesleriyle durakladık. Ben daha o yaşta musikinin tutkunu, çılgınca düşkünüydüm.

 

Babamı elinden çekerek çalgı seslerinin geldiği tarafa doğru adeta sürüklüyordum. Nihayet alayın ucu Köşkiçi meydanında göründü. Biraz daha yaklaşınca zurna ve lavtaların ahengine tempo tutan davul tokmakları sanki hep birden kafama inmeye başlamıştı. Yaklaşan kalabalığın ellerinde on, on beş sırık, sırıkların ucunda da kesik insan kafaları vardı. Gözlerim dehşetle yuvalarından fırlamış ve ben çığlığı basmıştım. Şaşıran babam, güya o feci manzarayı bana daha fazla göstermemek için önünde durduğumuz demirci dükkanının içine dalıvermişti. Oysa olan olmuş ve çocuk ruhumda müthiş bir kasırga kopmuştu. Eve, dinmeyen titremeler içinde getirildim ve birçok korku ilaçlarından geçirildim. Fakat yazık ki bilincimin bir burcu göçmüş, akıl tahtamın bir çivisi demirci dükkanında düşüp kaybolmuştu. "

Bundan sonra Neyzen'de olağandışı bir durgunluk başlamış ve durum birkaç yıl sonra babasının memurluğunun nakledildiği Urla'da "sara nöbetleri" halinde uzun süre devam etmiştir. Annesi tarafında tedavi için Istanbul'a getirilmiş, fakat ne doktorlardan, ne de hocalardan yararlanılamamıştır.
Kısaca, Koca Neyzen çocukluk döneminden gençlik çağına böyle bir ruh durumuyla, hasta olarak girmiştir. Urla'da dağda, kırda avlanarak vakit geçirmektedir. İşte bu sıralarda, bir gün Urla çarşısında önünden geçtigi bir berber dükkanından kulağına yansıyan bir ney sesi, bütün hayatına yön veren "Neyzen’liğe" doğru attığı ilk ciddi adım olmuştur. Disiplinli eğitim ve öğretime karşı olmuştur. 19 yaşında Istanbul'a geldi ve Fethiye medresesine yerleşti. Bu sırada ününün bayraktarı, her bakımdan hocası,  yol göstericisi Mehmet Akif ile tanıştı. Akif o zamanlar 28-30 yaşlarındaydı.
Medresede "setre ve pantolon giyiyor,  sarık ve cübbe taşımıyor", mevlevihanede ise "namaz kılmadığı, abdest almadığı" iddialarıyla çoğu kez jurnal edilmiştir. Hür düşünceli ve pervasız bir insan olan Neyzen, çok defalar Zaptiye Kapısı denilen yerde hapsedilmiş ve hafiyelerin takibinden kurtulamamıştı. Onu koruyan Mabeyin katiplerinden Evranoszade Sami Bey de ilgisiz kalınca, 1903 yılında Mısır’a kaçmaya mecbur oldu. Mısır’da yedi yıl kaldı sonra tekrar Istanbul’a döndü. Bir konuşmasında Münir Süleyman Çapanoğluna şunları anlattı: "Birinci dünya harbine kadar 1868 okka (2400 kg) rakı içtim. Ondan sonrasını hesap etmedim. Bir mandalina, bir dilim portakalla 1 okka (1283 gr) rakı içtiğim çok olmuştur. Aylarca değil yemek, bir lokma ekmek bile ağzıma koymadım. Rakıdan başka 3-4 ton esrar içtim. Bir o kadar da afyon yuttum. Bu üç azametli hükümdarlar, kafamın üstünde saltanat kurdular, senelerce kımıldamadılar. Bu üç büyük kuvvetin sayesinde her renge girdim, her boyaya boyandım. Sürttüm, sefil oldum, serserilerle gezdim, parasız kaldım. Sokaklarda, Yeni Camii'nin arkasındaki merdivenlerin üstünde köpeklerle koyun koyuna yattım. Taş, soğuk, yağmur bana hiç birşey yapmadı, sapasağlam gezdim. Fakat bazen tımarhaneyi boyladım, hem kaç kere. Mahzar Osman Beyle bunun için aramız çok iyidir. Velhasıl her ne türlü hayat şekli varsa hepsinin üstüne çadır kurup oturdum." "Dostlarım hırsızlar, yankesiciler, esrarkeşlerdi. Yeni Camii’ne Arnavut İsa’nın kahvesinde gece işçileri (hırsızlar), dızdızcılar (dolandırıcılar), mantarcılar (düzenbazlar) arasında yattığım zamanlar, hayatımın mutlu anılarıydı. Orada efsanevi bir hayat sürdüm. Bir padişah, bir derebeyi gibi yaşadım. Rakımı, mezemi, esrarımı hep bu adamlar sağlıyorlardı. Çalıyorlar, çırpınıyorlar, bana bakıyorlardı. Ya ben onlara ne yapıyordum, hiç... Birkaç taksim işte o kadar.

Kahvenin bir köşesinde, tavana yakın bir yer yapmışlardı, işte ben burada yatardım. Bazı geceler, şöyle başımı kaldırıp aşağı baktığım zaman, yerde, malta taşları üzerinde bir yığın insan gözüme çarpardı. Bunlar, yattıkları yerin mevkiine, sınıfına  göre on kuruştan yüz paraya kadar gecelik yatma ücreti verirlerdi."
"Bazen midemi ispirto ile ısladıktan sonra, kafama da kuvvet vermek için bir "çifte telli" (iki sigara kağıdından yapılan esrarlı sigara) yapar, sarı kızdan (esrar) bir iki nefes çeker, yola çıkardım. Doğru Sadrazam Talat Paşa’nın kapısına, kendisine haber yollardım. Dünyalığımı gönderirdi hemen rahmetli."
Neyzen Tevfik’in bundan sonraki hayatı da içkiyle, bilinç ve cinnet, dost çevreleriyle meyhane ve akıl hastanesi, bekar ya da otel odalarıyla, kahvehane ve sokak arasında seçenektir.

Hangi ıslahata başvursan düzelmez bu memleket,
Bir giderse fışkırır bin mürtekibe, bin muhtelif.
Kanlı hendekler kazar devlete millet beynine,
Saltanattan yadigar-i melanettir her..."

1910 yılında Erenköy Sahrayı Cedit'te sarıklı bir zatın kızı olan Cemile Hanımla, annesinin ısrarı üzerine evlenmiştir. Neyzen'in babası, sarıklı hocaya her ne kadar "Neyzen evlenecek adam değildir" dediyse de, hayatında üç defa evlenmiş olan sarıklı hoca, bu evliliği gerçekleştirmiştir. Ancak Neyzen yobaz düşmanı olduğundan sarıklı hoca ile geçinememiş, kızı Leman üç aylıkken hoca Neyzenin eşi olan kızını kaçırmış ve yalancı şahitlerle ser-i mahkemede Neyzenden boşanmasını sağlamıştır.
Askerliğe, askeri Müze'yi açan Muhtar Paşa’nın yanında başlar ama herhangi bir nedenden dolayı Paşa ile kavga eder ve çıkar giderdi. Mütareke döneminde Ankara'ya gider; oradan Eskişehir’e geçer, bir süre orda kaldıktan sonra Istanbul'a döner. 1919'da "Hiç" adlı kitabını yayımlar.
Mustafa Kemal ile ilk kez Balıkesir’de karşılaşır. Atatürk Neyzeni çağırır ve Neyzen'in elini kalbinin üstünde uzun bir süre tuttuktan sonra:
- Ne büyük, kuvvetli ruhun var, der.
- Neyzen ne istersin, söyle?
- Sayende her şeyim var, Teşekkür ederim.
- Bir şey iste canım!
- Bir nüfus tezkeresi versinler, emrediniz.
Mustafa Kemal hayretle; "Senin nüfus tezkeren yok mu?"
- Hayır, bundan evvel hükümet yoktu ki nüfus tezkerem olsun
!
Soyadı kanunundan sonra "Tapmaz" soyadını almışsa da bunu hiç kullanmamıştır.
Geçim sıkıntısı içinde bulunduğundan, Istanbul Belediye Konservatuarı kadrosunda gösterilerek 40 Lira maaş bağlanır.
Konservatuara gitse de gitmese de bu bu aylığı alır. Daha sonra Belediye reisi olan Dr. Lütfi Kırdar bu aylığı keser, bunu haber alan Neyzen Vilayet Özel Kalem Müdürlüğüne gider, Valiyle görüşmek istediğini bildirir. Ama onu Valiyle görüştürmezler.
Neyzen de sigara paketinin arkasına şu dizeleri yazarak bırakır.

Bağrıma bir tekme savurdu vali
Acısından avlu, dere, kır dar geldi
Koşacaktım doğru mahkemeye fakat
Bu teşebbüs yüce milliyetime ar geldi.

Son yıllarını, Nuri Demirağ'ın kira almadan barınması için, yıkılmaya yüz tutmuş ahşap evinde geçirmek zorunda kaldı.

Neyzen Tevfik, 28 Ocak 1953 de saat 19.10'da Beşiktaş’taki evinde öldü. Ölüm nedeni müzmin bronşit idi. Ölümünden önce etrafındakilere: "Evimden doğruca mezarlığa girmek istiyorum, bana otopsi falan yapmasınlar" demiştir. Kapı komşusu da: "Rahmetlinin vasiyeti var, cenazesine çiçek gönderilmemesini, o çiçek paralarının fakirlere ve hayır cemiyetlerine verilmesi için hepimize ayrı ayrı tembihte bulunmuştur." diyor. Cenazesi Beşiktaş’taki Sinan Paşa Camii'nden kaldırıldı ve Kartal mezarlığında toprağa verildi. Cenazesinde bulunanlar arasında, başta Vali, muavinler, daire müdürleri, kalburüstü memur sınıfı, üniversite kadrosu, profesörler, talebeler, edebiyatçı ve sanatçılar, sokak kemancıları, sarhoşlar, esrarkeşler, ayyaşlar kılıklarını düzeltmiş şekilde  bulunuyorlardı.

Dinleyen her zerreye bir hitabım var benim
Kainat isminde hiçten bir kitabım var benim.
Ya hitabımdan okursun ya kitabımdan beni,
Yazdığım efsanede on altı bâbım var benim!
Heyetimde müteffik magrible maşrık, veçhe yok,
Gayr-i meç’i zerrede bin aftabim var benim!