| |
Birlikte
yapılacak bir şey, ayrı ayrı bin şeyden daha iyi ve değerlidir
Taşı delen suyun gücü değil, damlaların sürekliliğidir
En çok söylenen yalan insanın kendi kendine söylediği yalandır

Yetmiş dört yıla
yaklaşan ilginç yaşam serüveninin ilk kırk yılını "Tercüme-i
Halim" adlı uzun mesnevisinde anlatır. Bu dönemin ilginç ana
çizgilerini emekli başkomiser Muhittin Kutbaysa da anlatmıştır;
yazıp yayımlamasına izin vermiştir. Neyzen Tevfik derki:
"... Ruhumda topluma karşı zaman zaman parlayan tiksinti ve
isyan ne kadar haklı ve köklü olursa olsun, insanlar içinde
dürüst olduğuna inandığım ve bu yüzden sevip saydığım kimseler
çok olmuştur."
Babası Bafra’nın
Kolay kasabasından, annesi ise Bolu'nun Müstahkemler
nahiyesindendir. Kendisi 1879 yılında Bodrum'da dünyaya
gelmiştir. 7 yaşında bir yaz gecesi babasıyla gittiği bir kır
kahvesinde dinlediği Ney onun tüm dünyasını değiştirecekti. O
geceyi anlatırken: " Ege denizinin ölümsüz dekoru içinde
benliğimi saran o tanrısal sestir ki, beni bugünkü derbeder, ne
aradığı, ne istediği bilinmez, bazen Eflatun'la boy ölçüşecek
kadar akıllı, çok kere de tımarhaneye sığınacak kadar aşırı
sarhoş Neyzen Tevfik yaptı.
Göründü
memleketin iç yüzü, çöktüyse temel.
Şimdilik harice karşı yüzümüz olsa dahi
Yüzümüz yok bakacak kabrine ecdadımızın.
Tükürür zannederim çehremize, vatanın tarihi."
1943
Neyzen anlatıyor
;
"Okula yeni
başlamıştım, bir akşam paydos olmuş, ben babamla beraber eve
gitmek üzere yola koyulmuştum. Tam çarşı hizalarına geldiğimiz
sırada uzaktan gelen davul, zurna sesleriyle durakladık. Ben
daha o yaşta musikinin tutkunu, çılgınca düşkünüydüm.
 |
|
Babamı
elinden çekerek çalgı seslerinin geldiği tarafa doğru
adeta sürüklüyordum. Nihayet alayın ucu Köşkiçi
meydanında göründü. Biraz daha yaklaşınca zurna ve
lavtaların ahengine tempo tutan davul tokmakları sanki
hep birden kafama inmeye başlamıştı. Yaklaşan
kalabalığın ellerinde on, on beş sırık, sırıkların
ucunda da kesik insan kafaları vardı. Gözlerim dehşetle
yuvalarından fırlamış ve ben çığlığı basmıştım. Şaşıran
babam, güya o feci manzarayı bana daha fazla göstermemek
için önünde durduğumuz demirci dükkanının içine
dalıvermişti. Oysa olan olmuş ve çocuk ruhumda müthiş
bir kasırga kopmuştu. Eve, dinmeyen titremeler içinde
getirildim ve birçok korku ilaçlarından geçirildim.
Fakat yazık ki bilincimin bir burcu göçmüş, akıl
tahtamın bir çivisi demirci dükkanında düşüp
kaybolmuştu. " |
Bundan sonra
Neyzen'de olağandışı bir durgunluk başlamış ve durum birkaç yıl
sonra babasının memurluğunun nakledildiği Urla'da "sara
nöbetleri" halinde uzun süre devam etmiştir. Annesi tarafında
tedavi için Istanbul'a getirilmiş, fakat ne doktorlardan, ne de
hocalardan yararlanılamamıştır.
Kısaca, Koca Neyzen çocukluk döneminden gençlik çağına böyle bir
ruh durumuyla, hasta olarak girmiştir. Urla'da dağda, kırda
avlanarak vakit geçirmektedir. İşte bu sıralarda, bir gün Urla
çarşısında önünden geçtigi bir berber dükkanından kulağına
yansıyan bir ney sesi, bütün hayatına yön veren "Neyzen’liğe"
doğru attığı ilk ciddi adım olmuştur. Disiplinli eğitim ve
öğretime karşı olmuştur. 19 yaşında Istanbul'a geldi ve Fethiye
medresesine yerleşti. Bu sırada ününün bayraktarı, her bakımdan
hocası, yol göstericisi Mehmet Akif ile tanıştı. Akif o
zamanlar 28-30 yaşlarındaydı.
Medresede "setre ve pantolon giyiyor, sarık ve cübbe
taşımıyor", mevlevihanede ise "namaz kılmadığı, abdest almadığı"
iddialarıyla çoğu kez jurnal edilmiştir. Hür düşünceli ve
pervasız bir insan olan Neyzen, çok defalar Zaptiye Kapısı
denilen yerde hapsedilmiş ve hafiyelerin takibinden
kurtulamamıştı. Onu koruyan Mabeyin katiplerinden Evranoszade
Sami Bey de ilgisiz kalınca, 1903 yılında Mısır’a kaçmaya mecbur
oldu. Mısır’da yedi yıl kaldı sonra tekrar Istanbul’a döndü. Bir
konuşmasında Münir Süleyman Çapanoğluna şunları anlattı:
"Birinci dünya harbine kadar 1868 okka (2400 kg) rakı içtim.
Ondan sonrasını hesap etmedim. Bir mandalina, bir dilim
portakalla 1 okka (1283 gr) rakı içtiğim çok olmuştur. Aylarca
değil yemek, bir lokma ekmek bile ağzıma koymadım. Rakıdan başka
3-4 ton esrar içtim. Bir o kadar da afyon yuttum. Bu üç azametli
hükümdarlar, kafamın üstünde saltanat kurdular, senelerce
kımıldamadılar. Bu üç büyük kuvvetin sayesinde her renge girdim,
her boyaya boyandım. Sürttüm, sefil oldum, serserilerle gezdim,
parasız kaldım. Sokaklarda, Yeni Camii'nin arkasındaki
merdivenlerin üstünde köpeklerle koyun koyuna yattım. Taş,
soğuk, yağmur bana hiç birşey yapmadı, sapasağlam gezdim. Fakat
bazen tımarhaneyi boyladım, hem kaç kere. Mahzar Osman Beyle
bunun için aramız çok iyidir. Velhasıl her ne türlü hayat şekli
varsa hepsinin üstüne çadır kurup oturdum." "Dostlarım
hırsızlar, yankesiciler, esrarkeşlerdi. Yeni Camii’ne Arnavut
İsa’nın kahvesinde gece işçileri (hırsızlar), dızdızcılar
(dolandırıcılar), mantarcılar (düzenbazlar) arasında yattığım
zamanlar, hayatımın mutlu anılarıydı. Orada efsanevi bir hayat
sürdüm. Bir padişah, bir derebeyi gibi yaşadım. Rakımı, mezemi,
esrarımı hep bu adamlar sağlıyorlardı. Çalıyorlar,
çırpınıyorlar, bana bakıyorlardı. Ya ben onlara ne yapıyordum,
hiç... Birkaç taksim işte o kadar.

Kahvenin bir
köşesinde, tavana yakın bir yer yapmışlardı, işte ben burada
yatardım. Bazı geceler, şöyle başımı kaldırıp aşağı baktığım
zaman, yerde, malta taşları üzerinde bir yığın insan gözüme
çarpardı. Bunlar, yattıkları yerin mevkiine, sınıfına göre on
kuruştan yüz paraya kadar gecelik yatma ücreti verirlerdi."
"Bazen midemi ispirto ile ısladıktan sonra, kafama da kuvvet
vermek için bir "çifte telli" (iki sigara kağıdından yapılan
esrarlı sigara) yapar, sarı kızdan (esrar) bir iki nefes çeker,
yola çıkardım. Doğru Sadrazam Talat Paşa’nın kapısına, kendisine
haber yollardım. Dünyalığımı gönderirdi hemen rahmetli."
Neyzen Tevfik’in bundan sonraki hayatı da içkiyle, bilinç ve
cinnet, dost çevreleriyle meyhane ve akıl hastanesi, bekar ya da
otel odalarıyla, kahvehane ve sokak arasında seçenektir.
Hangi
ıslahata başvursan düzelmez bu memleket,
Bir giderse fışkırır bin mürtekibe, bin muhtelif.
Kanlı hendekler kazar devlete millet beynine,
Saltanattan yadigar-i melanettir her..."
1910 yılında
Erenköy Sahrayı Cedit'te sarıklı bir zatın kızı olan Cemile
Hanımla, annesinin ısrarı üzerine evlenmiştir. Neyzen'in babası,
sarıklı hocaya her ne kadar "Neyzen evlenecek adam değildir"
dediyse de, hayatında üç defa evlenmiş olan sarıklı hoca, bu
evliliği gerçekleştirmiştir. Ancak Neyzen yobaz düşmanı
olduğundan sarıklı hoca ile geçinememiş, kızı Leman üç aylıkken
hoca Neyzenin eşi olan kızını kaçırmış ve yalancı şahitlerle
ser-i mahkemede Neyzenden boşanmasını sağlamıştır.
Askerliğe, askeri Müze'yi açan Muhtar Paşa’nın yanında başlar
ama herhangi bir nedenden dolayı Paşa ile kavga eder ve çıkar
giderdi. Mütareke döneminde Ankara'ya gider; oradan Eskişehir’e
geçer, bir süre orda kaldıktan sonra Istanbul'a döner. 1919'da
"Hiç" adlı kitabını yayımlar.
Mustafa Kemal ile ilk kez Balıkesir’de karşılaşır. Atatürk
Neyzeni çağırır ve Neyzen'in elini kalbinin üstünde uzun bir
süre tuttuktan sonra:
- Ne büyük, kuvvetli ruhun var, der.
- Neyzen ne istersin, söyle?
- Sayende her şeyim var, Teşekkür ederim.
- Bir şey iste canım!
- Bir nüfus tezkeresi versinler, emrediniz.
Mustafa Kemal hayretle; "Senin nüfus tezkeren yok mu?"
- Hayır, bundan evvel hükümet yoktu ki nüfus tezkerem olsun!
Soyadı kanunundan sonra "Tapmaz" soyadını almışsa da bunu hiç
kullanmamıştır.
Geçim sıkıntısı içinde bulunduğundan, Istanbul Belediye
Konservatuarı kadrosunda gösterilerek 40 Lira maaş bağlanır.
Konservatuara gitse de gitmese de bu bu aylığı alır. Daha sonra
Belediye reisi olan Dr. Lütfi Kırdar bu aylığı keser, bunu haber
alan Neyzen Vilayet Özel Kalem Müdürlüğüne gider, Valiyle
görüşmek istediğini bildirir. Ama onu Valiyle görüştürmezler.
Neyzen de sigara paketinin arkasına şu dizeleri yazarak bırakır.
Bağrıma
bir tekme savurdu vali
Acısından avlu, dere, kır dar geldi
Koşacaktım doğru mahkemeye fakat
Bu teşebbüs yüce milliyetime ar geldi.
Son yıllarını,
Nuri Demirağ'ın kira almadan barınması için, yıkılmaya yüz
tutmuş ahşap evinde geçirmek zorunda kaldı.

Neyzen Tevfik,
28 Ocak 1953 de saat 19.10'da Beşiktaş’taki evinde öldü. Ölüm
nedeni müzmin bronşit idi. Ölümünden önce etrafındakilere:
"Evimden doğruca mezarlığa girmek istiyorum, bana otopsi falan
yapmasınlar" demiştir. Kapı komşusu da: "Rahmetlinin vasiyeti
var, cenazesine çiçek gönderilmemesini, o çiçek paralarının
fakirlere ve hayır cemiyetlerine verilmesi için hepimize ayrı
ayrı tembihte bulunmuştur." diyor. Cenazesi Beşiktaş’taki Sinan
Paşa Camii'nden kaldırıldı ve Kartal mezarlığında toprağa
verildi. Cenazesinde bulunanlar arasında, başta Vali, muavinler,
daire müdürleri, kalburüstü memur sınıfı, üniversite kadrosu,
profesörler, talebeler, edebiyatçı ve sanatçılar, sokak
kemancıları, sarhoşlar, esrarkeşler, ayyaşlar kılıklarını
düzeltmiş şekilde bulunuyorlardı.
Dinleyen
her zerreye bir hitabım var benim
Kainat isminde hiçten bir kitabım var benim.
Ya hitabımdan okursun ya kitabımdan beni,
Yazdığım efsanede on altı bâbım var benim!
Heyetimde müteffik magrible maşrık, veçhe yok,
Gayr-i meç’i zerrede bin aftabim var benim!
|
|