e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Nietzsche Öldü! - Bir Hipopotam Olarak Yeniden Doğdu...

Thomas Cathcart - Daniel Klein    

 

 

Kendi ölümümüz karşısındaki durumumuz Ermeni asıllı Amerikalı yazar William Saroyan’ın geride bıraktıklarına yazdığı bir mektubunda belirttiği gibidir: “Herkes ölecek ama ben hep benim için bir istisna yapılabileceğine inanmıştım”.

Hem öleceğini bilen hem de sonsuza dek yaşamayı hayal edebilen tek yaratık biziz. İşte bizi çıldırtan da bu zaten. Ölümden ödümüz kopuyor. Ve yaşam, sonunda uçurumun boşluğunda kaybolmak dışında hiçbir hedefi olmayan bu yaşam ne kadar da anlamsız. İşte tam da bu yüzden insanın ölümlülüğü felsefenin temel sorularıyla iç içe geçiyor.

Temel sorular: Yaşamın, özellikle de bir gün sona erecek olan bir yaşamın anlamı nedir? Öleceğimizi bilmek yaşamlarımızı nasıl etkiliyor? Ruhlarımız var mı? Varsa bedenlerimiz öldükten sonra yaşamaya devam ediyorlar mı? Neden yapılmış peki bu ruhlar? Sizinki bizimkinden daha mı iyi? Daima şimdiki anda yaşayarak “sonsuza dek yaşamak” mümkün mü?

Bildiğimiz bir sürü fıkra var. Bir gün bu fıkraların genel felsefi fikirleri aydınlatmaya yarayacağını keşfettik. Bununla kalmadık bu konuda bir de kitap yazdık. Peki bu fıkralar yaşam ve ölüme dair felsefi kavramları, ‘Olmak ya da Olmamak’ı, ebedi ruhları ve ebedi lanetlemeyi anlatırken aynı zamanda ölüm kaygımızı da dağıtamazlar mı?

Hiç şüpheniz olmasın!

Bu iyi bir şey. Zira bizim ölümün yüzüne tırsmadan bakacak ve büyük düşünürlerin bu konuda söylediklerine girecek fazla vaktimiz kalmadı (ikimiz de kısa süre önce yetmişi devirdik). Artık bol kahkaha lazım bize. İşte burada konuyla ilgili tüm tabut kapaklarını söküyor ve sadece Büyük Ö’ye değil, önceki bölümü Yaşama ve Büyük Ö’nün arkası yarın kısmına, yani Yaşamdan Sonraya da bakıyoruz. Derdimiz ipuçları bulmak.

*Ole ölünce karısı Lena yerel gazeteye ölüm ilanını vermek için uğrar. Gazete görevlisi başsağlığı dileklerini ilettikten sonra ilana Ole hakkında neler yazılmasını istediğini sorar.

Lena “Sadece ‘Ole öldü’ yazın, yeter” dedi.

Adam şaşırır: “Bu kadar mı? Ole hakkında söylemek isteyeceğiniz başka şeyler vardır muhakkak. Elli yıl birlikte yaşadınız; çocuklarınız ve torunlarınız var. Ayrıca eğer masrafını dert ediyorsanız söyleyeyim, ilk dört sözcükten para almıyoruz”.

“Peki” der Lena. “Şöyle yazın o zaman: ‘Ole öldü. Satılık tekne’”.

 

ÖLDÜK! N’APACAĞIZ ŞİMDİ?

Bizim tahminimiz, yüreğinin en derinlerinde gerçekten öleceğine inanmadığın yönünde. Tam da bu yüzden uygar bir insansın ya. Bunda utanılacak bir şey yok. En azından henüz yok. Biz insanların bu bariz gerçeği bilinçli olarak kabul etme ve içselleştirme konusunda ciddi sorunu var. O yüzden ölümlülüğümüzü an be an, gün be gün inkâr ediyoruz. Hem de genelde bunu, içinde yaşadığımız toplumun yapıları ve geleneklerinin yardımıyla kolayca yapabiliyoruz.

Yirminci yüzyıl kültürel antropoloğu Ernest Becker, “Ölümün İnkârı” adlı başyapıtında nesnel anlamda ölümlü olduğumuzu bilsek bile bu yıkıcı gerçekten kaçmak için her türlü numarayı çektiğimizi yazmıştır (Becker kitabı için layık bulunduğu Pulitzer Ödülünü almadan iki ay önce öldü. Zamansız bir ölüm. Öyle bir şey varsa tabii).

Ölümlülüğümüzü inkâr etme arzumuzun nedeni gayet açık: Ölüm fikri gayet korkutucudur çünkü! Nihai kaygıyı yaratır. Burada sadece kısa bir süreliğine bulunduğumuz ve gittiğimizde ebediyen gideceğimiz gerçeğiyle yüzleşmek dizlerimizi titretir. Saat kulağımızın dibinde tıklarken nasıl zevk alabiliriz ki yaşamdan?

*Bob hasta babasının ölümünden sonra muazzam bir servete konacağını öğrenince bu servetin tadını birlikte çıkarabileceği bir kadın bulmaya karar verir. Bir gece bir bekârlar barına gider ve orada hayatında gördüğü en güzel kadınla karşılaşır.

Kadının güzelliği nefesini kesmiştir. Yanına gider “Sıradan biri gibi görünüyor olabilirim” der, “ancak babam bir-iki hafta içinde ölecek ve bana yirmi milyon dolar bırakacak”.

Kadın çok etkilenir ve o gece bardan Bob’la birlikte ayrılır. Üç gün sonraysa Bob’un üvey annesi olur.

Becker’in “ölümün inkâr edilmesi insanlığın büyük kuruntusudur” iddiasının ardında etkileyici bir şecere var. Psikanalizin babası ve bilinçdışının anası Sigmund Freud “Bir Yanılsamanın Geleceği” adlı kısa risalesinde, insanları, tanrı ve din yanılsamalarını yaratıp savunmaya iten başat etmenin ölüm korkusu olduğunu söyler. Ölümün varlığı karşısında çaresiz olduğumuzdan bilinçdışımız buna dayanabilmemiz için bir gökteki baba figürü yaratır. Tabii Göksel baba iyi davranışı ödüllendirir ve bu yüzden, der bizim Sigmund, en toplum-karşıtı içgüdülerimize, enseste, yamyamlığa, öldürme arzusuna direnmek için zorlayıcı nedenlerimiz vardır.

Kısacası Freud şunu söyler: Tanrıya ve Tanrının ebedi yaşam vaadine inanmak, ölümün gölgesinden kaçmak için tasarlanmış kültürel bir peri masalıdır.

Çelişkiye düşmekten hiç kaçmayan Freud daha sonraları Todtriebe, yani ölüme yönelik güdü kavramını geliştirmiştir.

En yumuşak başlı haliyle ölüm güdüsü kendini, kendimizi uyaranlardan çekerek huzur ve barış arama ihtiyacımızda gösterir. Bir tür ölüm için kostümlü provadır bu. Freud buna “Nirvana İlkesi” der.

Bir zamanlar Freud’un çömezi olan İsviçreli analitikçi psikolog Carl Gustav Jung’a göre, Tanrı-din-ebediyet-sonrası paketi bilinçdışımızdan geliyor diye bunun illa canavar olması gerekmez. Belki, der Jung, bilinçdışımız bilinçli zihnimizden daha bilgedir. Belki Sigmund’un bilinçdışı uydurma dediği aslında bilinçdışı onamadır. Belki dinleri uydurmuyor, içimizde keşfediyoruz.

Aslında tüm olan biten, diyor Carl Gustav, dinlerin kalpten gelen simgeler sağlayarak psike adına konuşmasıdır.

Jung biraz daha yaşayabilseydi 1961’de öldü – derine, daha aydınlanmış zihne gidiş yolları listesine sanrı yaratıcı psikedelikleri de katabilirdi. Sihirli Mantarlar ve LSD sayesinde çıkılan yolculuklar altmışlı yıllarda pek çok arayışçıya daha yüksek gerçeklik gibi görünen şeye dair aşkın içgörüler kazandırdı.

Ancak bildiğimiz kadarıyla bu ilaçlar vasıtasıyla yaratılmış hallerden hiçbiri Jill Bolte Taylor’un kendi felç geçirişini izlemesi kadar şaşırtıcı veya açık bir öykü doğurmamıştır. Harvard’lı sinirbilimci 1996 yılında beyninin sol yarı küresinin çöküşünü büyülenerek izlemiştir.

Taylor, beynin sağ yarı küresinin şimdiki zamanda olan biteni işlediğini söylüyor. Bu yarı küre resimlerle düşünüyor, tam şu anda oluşan görüntüleri, sesleri ve kokuları alıp bir araya getiriyor. Sağ beynimizde biz mükemmeliz, bütünüz ve harikayız. Evrendeki tüm enerjiye ve tüm insanlık ailesinin enerjisine bağlanmış bir enerji varlıklarıyız.

Buna karşılık sol beynimiz doğrusal ve yöntemseldir. Şimdiki anı alır ve ayrıntıları toplar, bu ayrıntıları geçmiş bilgilerle bağlantıya sokar ve gelecek olasılıkları düşünür. Resimlerle değil, dille düşünür ve söylediği şeylerden biri “Ben”dir. Benliği etrafındaki enerji akıntısından ve diğer insanlardan ayrı olarak algılar. Felç sırasında Taylor’ın beyninin büyük oranda işlevini yitiren kısmı bu kısımdır.

Peki, Dr. Taylor’ın vardığı sonuç? Doktor Taylor dünyanın “sol beynin sağına adım atabilen” barışçı, sevgi dolu insanlarla dolu olduğunu söylüyor. Biz, diyor “aynı anda hem evrenin yaşam gücü sahibi varlıklarıyız hem de dünyadan ve diğer varlıklardan ayrı olan varlıklarız. En önemlisi, her zaman bir dereceye kadar iki yerden birisinde olmayı seçebiliriz”.

Jung’a göre, bilinçdışı zihin sadece öleceğimiz gerçeğinin içgüdüsel olarak farkında olmakla kalmaz, aynı zamanda bu gerçeği kabul de eder.

Haliyle ölümlülüğün farkında olmak insanlık durumuna has ve temel bir özelliktir. Ama çoğumuz için bu farkındalık hali alt seviyede ve belirsizdir. Ölümü inkâr halinde yaşarız; Heidegger’a göre buna yaşamak falan denmez. Yaklaşan ölümün bilincine varmadan yaşamı tamamıyla fark edemeyiz.

Heidegger’ın ölümün gölgesinde yaşama hükmü pek çok derin düşünürde yankısını bulmuştur.

Mahatma Gandi’nin dediğine bakın: “Yarın ölecekmişsin gibi yaşa, hiç ölmeyecekmişsin gibi öğren”.

Ve vaktinden çok önce göçmüş film yıldızı James Dean’in sözleriyle: “Sonsuza dek yaşayacakmışsın gibi düş kur, bugün ölecekmişsin gibi yaşa”.

Woody Allen derki: “Vatandaşlarımın yüreklerinde yaşamak istemiyorum; kendi evimde yaşamak istiyorum”.

Bilgelerin vurguladığı nokta, sevenlerimizin ve geride bıraktıklarımızın yüreklerinde ve zihinlerinde yaşamanın çoğumuzun ölümsüzlük derken anlatmak istediğine ilişkin önemli bir ölçütü karşılamadığıdır. Burada eksik olan ebedi ego bilincidir. Başkalarının zihinlerinde yaşamaya devam edebilirsiniz, ama bu durumda kendi zihniniz olmayacaktır.

Ölümsüzlüğe erişmenin en etkin yolu kuşkusuz o son anda müthiş bir vecize yumurtlayabilmektir. Her nedense insanlar bu son sözlere çok önem verirler, hatta mesela bir partide üçüncü bardağınızı devirdikten sonra sarf ettiğiniz çok komik bir laftan bile daha çok.

İşte bizim en tuttuklarımızdan birkaçı:

*Ölmek üzereyim veya ölüyorum: Her iki ifade de doğrudur.

Dominique Bouhours, Fransız Dilbilgisi Profesörü, ö. 1702

*Cennete değil, cehenneme gitmek istiyorum ben. Cehennemde papalarla, krallarla ve prenslerle takılabilirim. Diğerinde sadece dilenciler, keşişler ve havariler var.

Niccolo Machiavelli, Siyasi Filozof, ö. 1527

*Hadi oradan! Son sözler yeterince laf edememiş aptallar içindir!

Karl Marx, ö. 1883

 

Bitmedi mi Daha Bu Şimdi?

Şimdiye zaman sınırı koymaya kalkıştığımızda işler iyice karışır. Çağdaş İngiliz oyun yazarı Michael Frayn’ın dediği gibi: “Ah, şimdi! Şu garip zaman. Tüm zamanların en tuhafı. Şimdinin ‘i’sine vardığımız anda ‘ş’ tarih olur”.

Neyse ki elimizde şimdiye dair daha pratik bir fikir var. Sahibi, on dokuzuncu yüzyıl sonlarının güvenilir pragmatisti, filozof ve psikolog William James. James şimdiye “sahte şimdi” adını verir. Bundan kastı “şimdi”nin gerçekte var olmamasına rağmen az da olsa bir içeriği ve kısa da olsa bir süresi olduğuna dair sahte hissimizdir. “Şimdi” geçmişle geleceğin kesiştiği yerin sınırından başka bir şey değildir ve ne geçmiş ne de geleceğin gerçekte var oldukları (en azından şimdide) söylenebilir. Kısacası “şimdi” zaman deneyimimizi işaretlemek için kullandığımız öznel bir yapıdan ibarettir.

Bu durumsa felsefenin ebedi sorularından birini doğuruyor: Zamanın uzunluğunu deneyimlemek deneyim sahiplerine göreceli midir? Özellikle de bunlardan biri bir domuzsa:

*Adamın biri yolda giderken bir elma ağacının altından bir domuzu kucaklayıp ağaca doğru kaldıran bir çiftçi görür. Domuz her yukarı kalkışında daldaki bir elmayı ısırmaktadır. Hemen kenara çeker, iner ve çiftçiye ne yaptığını sorar.

“Domuzumu besliyorum işte” der çiftçi.

“İyi de” der adam, “Ağacı sallayıp düşürsen, domuz da elmaları yerden yese zamandan kar etmez misin?”

“Domuz ne anlayacak zamandan?”

 

 

Mistik şair William Blake:

Dünyayı görmek bir kum tanesinde

Ve cenneti bir kır çiçeğinde

Avucunda tutmak sonsuzluğu

Ve ebediyeti bir saat içinde

Beklerken pantolonunu da ütületebilirsin.

Ha, ha – son dizeyi biz ekledik tabii.

 

 

Halit Yıldırım'a teşekkürlerimizle

Denizce

02.12.2010