|
Kendi
ölümümüz karşısındaki durumumuz Ermeni asıllı Amerikalı yazar
William Saroyan’ın geride bıraktıklarına yazdığı bir mektubunda
belirttiği gibidir: “Herkes ölecek ama ben hep benim için bir
istisna yapılabileceğine inanmıştım”.
Hem öleceğini
bilen hem de sonsuza dek yaşamayı hayal edebilen tek yaratık
biziz. İşte bizi çıldırtan da bu zaten. Ölümden ödümüz kopuyor.
Ve yaşam, sonunda uçurumun boşluğunda kaybolmak dışında hiçbir
hedefi olmayan bu yaşam ne kadar da anlamsız. İşte tam da bu
yüzden insanın ölümlülüğü felsefenin temel sorularıyla iç içe
geçiyor.
Temel
sorular:
Yaşamın, özellikle de bir gün sona erecek olan bir yaşamın
anlamı nedir? Öleceğimizi bilmek yaşamlarımızı nasıl etkiliyor?
Ruhlarımız var mı? Varsa bedenlerimiz öldükten sonra yaşamaya
devam ediyorlar mı? Neden yapılmış peki bu ruhlar? Sizinki
bizimkinden daha mı iyi? Daima şimdiki anda yaşayarak “sonsuza
dek yaşamak” mümkün mü?
Bildiğimiz
bir sürü fıkra var. Bir gün bu fıkraların genel felsefi
fikirleri aydınlatmaya yarayacağını keşfettik. Bununla kalmadık
bu konuda bir de kitap yazdık. Peki bu fıkralar yaşam ve ölüme
dair felsefi kavramları, ‘Olmak ya da Olmamak’ı, ebedi ruhları
ve ebedi lanetlemeyi anlatırken aynı zamanda ölüm kaygımızı da
dağıtamazlar mı?
Hiç şüpheniz
olmasın!
Bu iyi bir
şey. Zira bizim ölümün yüzüne tırsmadan bakacak ve büyük
düşünürlerin bu konuda söylediklerine girecek fazla vaktimiz
kalmadı (ikimiz de kısa süre önce yetmişi devirdik). Artık bol
kahkaha lazım bize. İşte burada konuyla ilgili tüm tabut
kapaklarını söküyor ve sadece Büyük Ö’ye değil, önceki bölümü
Yaşama ve Büyük Ö’nün arkası yarın kısmına, yani Yaşamdan
Sonraya da bakıyoruz. Derdimiz ipuçları bulmak.
*Ole ölünce
karısı Lena yerel gazeteye ölüm ilanını vermek için uğrar.
Gazete görevlisi başsağlığı dileklerini ilettikten sonra ilana
Ole hakkında neler yazılmasını istediğini sorar.
Lena
“Sadece ‘Ole öldü’ yazın, yeter” dedi.
Adam
şaşırır: “Bu kadar mı? Ole hakkında söylemek isteyeceğiniz başka
şeyler vardır muhakkak. Elli yıl birlikte yaşadınız;
çocuklarınız ve torunlarınız var. Ayrıca eğer masrafını dert
ediyorsanız söyleyeyim, ilk dört sözcükten para almıyoruz”.
“Peki” der
Lena. “Şöyle yazın o zaman: ‘Ole öldü. Satılık tekne’”.
ÖLDÜK! N’APACAĞIZ ŞİMDİ?
Bizim
tahminimiz, yüreğinin en derinlerinde gerçekten öleceğine
inanmadığın yönünde. Tam da bu yüzden uygar bir insansın ya.
Bunda utanılacak bir şey yok. En azından henüz yok. Biz
insanların bu bariz gerçeği bilinçli olarak kabul etme ve
içselleştirme konusunda ciddi sorunu var. O yüzden
ölümlülüğümüzü an be an, gün be gün inkâr ediyoruz. Hem de
genelde bunu, içinde yaşadığımız toplumun yapıları ve
geleneklerinin yardımıyla kolayca yapabiliyoruz.
Yirminci
yüzyıl kültürel antropoloğu Ernest Becker, “Ölümün İnkârı”
adlı başyapıtında nesnel anlamda ölümlü olduğumuzu bilsek bile
bu yıkıcı gerçekten kaçmak için her türlü numarayı çektiğimizi
yazmıştır (Becker kitabı için layık bulunduğu Pulitzer
Ödülünü almadan iki ay önce öldü. Zamansız bir ölüm. Öyle bir
şey varsa tabii).
Ölümlülüğümüzü inkâr etme arzumuzun nedeni gayet açık: Ölüm
fikri gayet korkutucudur çünkü! Nihai kaygıyı yaratır. Burada
sadece kısa bir süreliğine bulunduğumuz ve gittiğimizde ebediyen
gideceğimiz gerçeğiyle yüzleşmek dizlerimizi titretir. Saat
kulağımızın dibinde tıklarken nasıl zevk alabiliriz ki yaşamdan?
*Bob hasta babasının ölümünden sonra muazzam bir servete
konacağını öğrenince bu servetin tadını birlikte çıkarabileceği
bir kadın bulmaya karar verir. Bir gece bir bekârlar barına
gider ve orada hayatında gördüğü en güzel kadınla karşılaşır.
Kadının
güzelliği nefesini kesmiştir. Yanına gider “Sıradan biri gibi
görünüyor olabilirim” der, “ancak babam bir-iki hafta içinde
ölecek ve bana yirmi milyon dolar bırakacak”.
Kadın çok
etkilenir ve o gece bardan Bob’la birlikte ayrılır. Üç gün
sonraysa Bob’un üvey annesi olur.
Becker’in
“ölümün inkâr edilmesi insanlığın büyük kuruntusudur”
iddiasının ardında etkileyici bir şecere var. Psikanalizin
babası ve bilinçdışının anası Sigmund Freud “Bir Yanılsamanın
Geleceği” adlı kısa risalesinde, insanları, tanrı ve din
yanılsamalarını yaratıp savunmaya iten başat etmenin ölüm
korkusu olduğunu söyler. Ölümün varlığı karşısında çaresiz
olduğumuzdan bilinçdışımız buna dayanabilmemiz için bir gökteki
baba figürü yaratır. Tabii Göksel baba iyi davranışı
ödüllendirir ve bu yüzden, der bizim Sigmund, en toplum-karşıtı
içgüdülerimize, enseste, yamyamlığa, öldürme arzusuna direnmek
için zorlayıcı nedenlerimiz vardır.
Kısacası
Freud şunu söyler: Tanrıya ve Tanrının ebedi yaşam vaadine
inanmak, ölümün gölgesinden kaçmak için tasarlanmış kültürel bir
peri masalıdır.
Çelişkiye
düşmekten hiç kaçmayan Freud daha sonraları Todtriebe, yani
ölüme yönelik güdü kavramını geliştirmiştir.
En yumuşak
başlı haliyle ölüm güdüsü kendini, kendimizi uyaranlardan
çekerek huzur ve barış arama ihtiyacımızda gösterir. Bir tür
ölüm için kostümlü provadır bu. Freud buna “Nirvana
İlkesi” der.
Bir zamanlar
Freud’un çömezi olan İsviçreli analitikçi psikolog Carl Gustav
Jung’a göre, Tanrı-din-ebediyet-sonrası paketi bilinçdışımızdan
geliyor diye bunun illa canavar olması gerekmez. Belki, der Jung,
bilinçdışımız bilinçli zihnimizden daha bilgedir. Belki
Sigmund’un bilinçdışı uydurma dediği aslında bilinçdışı
onamadır. Belki dinleri uydurmuyor, içimizde keşfediyoruz.
Aslında tüm
olan biten, diyor Carl Gustav, dinlerin kalpten gelen simgeler
sağlayarak psike adına konuşmasıdır.
Jung biraz
daha yaşayabilseydi 1961’de öldü – derine, daha aydınlanmış
zihne gidiş yolları listesine sanrı yaratıcı psikedelikleri de
katabilirdi. Sihirli Mantarlar ve LSD sayesinde çıkılan
yolculuklar altmışlı yıllarda pek çok arayışçıya daha yüksek
gerçeklik gibi görünen şeye dair aşkın içgörüler kazandırdı.
Ancak
bildiğimiz kadarıyla bu ilaçlar vasıtasıyla yaratılmış hallerden
hiçbiri Jill Bolte Taylor’un kendi felç geçirişini izlemesi
kadar şaşırtıcı veya açık bir öykü doğurmamıştır. Harvard’lı
sinirbilimci 1996 yılında beyninin sol yarı küresinin çöküşünü
büyülenerek izlemiştir.
Taylor,
beynin sağ yarı küresinin şimdiki zamanda olan biteni işlediğini
söylüyor. Bu yarı küre resimlerle düşünüyor, tam şu anda oluşan
görüntüleri, sesleri ve kokuları alıp bir araya getiriyor. Sağ
beynimizde biz mükemmeliz, bütünüz ve harikayız. Evrendeki tüm
enerjiye ve tüm insanlık ailesinin enerjisine bağlanmış bir
enerji varlıklarıyız.
Buna karşılık
sol beynimiz doğrusal ve yöntemseldir. Şimdiki anı alır ve
ayrıntıları toplar, bu ayrıntıları geçmiş bilgilerle bağlantıya
sokar ve gelecek olasılıkları düşünür. Resimlerle değil, dille
düşünür ve söylediği şeylerden biri “Ben”dir. Benliği
etrafındaki enerji akıntısından ve diğer insanlardan ayrı olarak
algılar. Felç sırasında Taylor’ın beyninin büyük oranda işlevini
yitiren kısmı bu kısımdır.
Peki, Dr.
Taylor’ın vardığı sonuç? Doktor Taylor dünyanın “sol beynin
sağına adım atabilen” barışçı, sevgi dolu insanlarla dolu
olduğunu söylüyor. Biz, diyor “aynı anda hem evrenin yaşam
gücü sahibi varlıklarıyız hem de dünyadan ve diğer varlıklardan
ayrı olan varlıklarız. En önemlisi, her zaman bir dereceye kadar
iki yerden birisinde olmayı seçebiliriz”.
Jung’a göre,
bilinçdışı zihin sadece öleceğimiz gerçeğinin içgüdüsel olarak
farkında olmakla kalmaz, aynı zamanda bu gerçeği kabul de eder.
Haliyle
ölümlülüğün farkında olmak insanlık durumuna has ve temel bir
özelliktir. Ama çoğumuz için bu farkındalık hali alt seviyede ve
belirsizdir. Ölümü inkâr halinde yaşarız; Heidegger’a göre buna
yaşamak falan denmez. Yaklaşan ölümün bilincine varmadan yaşamı
tamamıyla fark edemeyiz.
Heidegger’ın
ölümün gölgesinde yaşama hükmü pek çok derin düşünürde yankısını
bulmuştur.
Mahatma
Gandi’nin
dediğine bakın: “Yarın ölecekmişsin gibi yaşa, hiç
ölmeyecekmişsin gibi öğren”.
Ve vaktinden
çok önce göçmüş film yıldızı James Dean’in sözleriyle:
“Sonsuza dek yaşayacakmışsın gibi düş kur, bugün ölecekmişsin
gibi yaşa”.
Woody
Allen
derki: “Vatandaşlarımın yüreklerinde yaşamak istemiyorum;
kendi evimde yaşamak istiyorum”.
Bilgelerin
vurguladığı nokta, sevenlerimizin ve geride bıraktıklarımızın
yüreklerinde ve zihinlerinde yaşamanın çoğumuzun ölümsüzlük
derken anlatmak istediğine ilişkin önemli bir ölçütü
karşılamadığıdır. Burada eksik olan ebedi ego bilincidir.
Başkalarının zihinlerinde yaşamaya devam edebilirsiniz, ama bu
durumda kendi zihniniz olmayacaktır.
Ölümsüzlüğe
erişmenin en etkin yolu kuşkusuz o son anda müthiş bir vecize
yumurtlayabilmektir. Her nedense insanlar bu son sözlere çok
önem verirler, hatta mesela bir partide üçüncü bardağınızı
devirdikten sonra sarf ettiğiniz çok komik bir laftan bile daha
çok.
İşte
bizim en tuttuklarımızdan birkaçı:
*Ölmek
üzereyim veya ölüyorum: Her iki ifade de doğrudur.
Dominique
Bouhours, Fransız Dilbilgisi Profesörü, ö. 1702
*Cennete
değil, cehenneme gitmek istiyorum ben. Cehennemde papalarla,
krallarla ve prenslerle takılabilirim. Diğerinde sadece
dilenciler, keşişler ve havariler var.
Niccolo
Machiavelli, Siyasi Filozof, ö. 1527
*Hadi oradan!
Son sözler yeterince laf edememiş aptallar içindir!
Karl Marx, ö.
1883
Bitmedi mi Daha Bu Şimdi?
Şimdiye zaman
sınırı koymaya kalkıştığımızda işler iyice karışır. Çağdaş
İngiliz oyun yazarı Michael Frayn’ın dediği gibi: “Ah, şimdi!
Şu garip zaman. Tüm zamanların en tuhafı. Şimdinin ‘i’sine
vardığımız anda ‘ş’ tarih olur”.
Neyse ki
elimizde şimdiye dair daha pratik bir fikir var. Sahibi, on
dokuzuncu yüzyıl sonlarının güvenilir pragmatisti, filozof ve
psikolog William James. James şimdiye “sahte şimdi” adını
verir. Bundan kastı “şimdi”nin gerçekte var olmamasına rağmen az
da olsa bir içeriği ve kısa da olsa bir süresi olduğuna dair
sahte hissimizdir. “Şimdi” geçmişle geleceğin kesiştiği yerin
sınırından başka bir şey değildir ve ne geçmiş ne de geleceğin
gerçekte var oldukları (en azından şimdide) söylenebilir.
Kısacası “şimdi” zaman deneyimimizi işaretlemek için
kullandığımız öznel bir yapıdan ibarettir.
Bu durumsa
felsefenin ebedi sorularından birini doğuruyor: Zamanın
uzunluğunu deneyimlemek deneyim sahiplerine göreceli midir?
Özellikle de bunlardan biri bir domuzsa:
*Adamın biri yolda giderken bir elma ağacının altından bir
domuzu kucaklayıp ağaca doğru kaldıran bir çiftçi görür. Domuz
her yukarı kalkışında daldaki bir elmayı ısırmaktadır. Hemen
kenara çeker, iner ve çiftçiye ne yaptığını sorar.
“Domuzumu
besliyorum işte” der çiftçi.
“İyi de”
der adam, “Ağacı sallayıp düşürsen, domuz da elmaları yerden
yese zamandan kar etmez misin?”
“Domuz ne
anlayacak zamandan?”
Mistik şair
William Blake:
Dünyayı
görmek bir kum tanesinde
Ve cenneti
bir kır çiçeğinde
Avucunda
tutmak sonsuzluğu
Ve
ebediyeti bir saat içinde
Beklerken pantolonunu da ütületebilirsin.
Ha, ha – son
dizeyi biz ekledik tabii.
Halit Yıldırım'a
teşekkürlerimizle
Denizce

02.12.2010
|