
Ağzın köşeleri yukarı kalktığında yüzün aldığı biçim,
sahibine kimi zaman içten, kimi zaman imalı bir gülümseme, kimi
zaman kinayeli bir bakış, kimi zaman hüzünlü bir ifade
kazandırır. Bazen de gürültülü bir kahkahanın öncüsü, ya da ta
kendisi olabilen bu eylemin adı, kaynağı her ne olursa olsun,
"gülmek". Yalnızca insana ait olmadığı söylense de, insanın
yaşadığı dünyaya, başkalarına, hatta kendisine yönelttiği belki
de en çarpıcı tepkilerinden biri. İster bir mutluluk ifadesi,
ister silah olarak kullansın...
Bir savaş gazisi, torunlarına gururla anlatmaktadır:
"Avrupa'da çarpıştım, Asya'da çarpıştım, ülkemin en büyük
askerleriyle, en büyük komutanlarıyla çarpıştım..."
Torunlarından biri, sözünü keserek sorar: "Senin iyi
geçinebildiğin hiç kimse yok muydu?" ...
Büyük olasılıkla kahkahalarla gülmediniz bu fıkraya. Ama
içinizden küçücük bir haz dalgası geçti. Ağız ve göz bölgesi
kaslarınızda hafif oynamalar oldu, belki gülümsediniz. Çünkü son
cümle, bir yanıyla "saçma", bir yanıyla da son derece "uygun"du.
Eğer bu tepkilerden bir kısmını bile verdiyseniz, bu,
algılayamayacağınız kısalıktaki bir zaman aralığında, beyninizin
problem çözmede kullanıldığı türden muazzam bir sentez başardığı
anlamına geliyor!
Büyüklerin günde 15-20, çocuklarınsa 150-200 kez güldüğü
saptanmış. Gülmek şiirlere, şarkılara, felsefe yazılarına,
edebiyata, gündelik yaşamın her yönüne sızmış. Ama hakkında
bilinenler –fiziksel ve fizyolojik açıdan gerçekte ne olduğu,
neden ve nasıl evrimleştiği, hangi mekanizmayla tetiklendiği,
gülenin kendisine ve onu duyanlara etkisi– pek fazla değil. Bu
soruların yanıtlarıyla ilgili kuramlar var olsa da,
araştırmacıların fikir birliği içinde oldukları düşünceler, daha
çok gülmenin ne olmadığı üzerine. Sözgelimi yalnızca esprilere
ya da komik olana tepki olmadığı, yalnızca insana özgü bir
davranış olmadığı, sanıldığı kadar çok biçimde ortaya çıkmadığı,
öğrenilmiş davranışlardan olmadığı gibi.
Gülmeyi bir fenomen olarak açıklamanın zorluğu, büyük ölçüde
kuramsallığın keskin sınırlarına gösterdiği dirençten
kaynaklanıyor. Gülmeyi tetikleyen herşey komik olmak zorunda
değil; bu yüzden de gülme konusu olmayan şey yok gibi. İşi daha
da karmaşık hale getiren, hiçbir şeyin herkesi birden
güldürememesi, çoğu kişiye gülünç gelen şeylerin de
birbirleriyle neredeyse hiç bir ortak yönü olmayışı.
Püf Noktası
Komik olana gülmek, mizah duygusunun bir sonucu; mizah
duygusuyla algılanan "şeye" verilen fizyolojik bir tepki. Mizah
duygusunun kendisiyse insan zihninin mucizelerinden biri gibi.
Bunun hakkında oldukça eski kuramlar var. Platon, kabaca, mizah
duygusunu üstünlük duygusuyla ve başkalarının başına gelen
talihsizliklerden (o dönem komedyalarında ağırlık noktası)
alınan gizli hazla bağdaştırmış. Kant'a göreyse mizahi anlatımın
püf noktası, "vurucu" cümlenin gülünçlüğüyle boşaltılan bir
gerilimde yatıyor. Freud'un bakış açısı da buna oldukça paralel.
Ona göre espri, bizim açık şekilde istemsiz olarak ortaya
çıkardığımız birşey. Olup biten, bizim nasıl bir espri
yapacağımızı önceden biliyor olmamız ve sonra da ona uygun
sözcükler giydirmemiz değil. Herhangi bir nedenle, tanımlanmaz
bir "duyguya" sahip oluyoruz; zihinsel gerilimde ani –ve
bilinçdışı– bir boşalma oluyor ve espri, sözcüklerle giyinmiş
halde hazır, ortaya çıkıveriyor...
Edinburgh Üniversitesi'nden Graeme Ritchie, esprilerin dilsel
özelliklerini inceleyen bir araştırmacı. Araştırmalarının
hedefiyse bir taşla iki kuş vurarak hem mizah duygusu, hem de
makinelerdeki dil "anlayışı" ve işlemlemesine açıklık getirmek.
Esprileri tek bir yapı ya da formata kilitlemek olanaksız olsa
da, çoğunun, dinleyici/okuyucu zihninde ani kavramsal bir
sıçrama yaratmaya dayalı olduğu görüşünde. Mizah duygusuyla
ilgili araştırma ve görüşleri konu edinen birçok yazıda,
esprinin yapısıyla ilgili, neredeyse slogan gibi tekrarlanan bir
niteleme var. Sonucun beklenmedik, ama aynı zamanda da uyumlu
oluşu. Bize "Hah!" dedirten, ardından da belki güldüren ya da
kahkaha attıran ani, zekice, anlambilimsel (semantik) bir uyum.
Bu bakış açısıyla mizah duygusu, yeni bir zihinsel perspektife
yapılan ani bir sıçramayla gerçekleştirilen, çok zevkli ve
yaratıcı bir keşfin aracı; Freud'a göreyse "ruhsal süreçlerden
haz elde etmenin mükemmel bir yöntemi..." 20 yıldan uzun süredir
konu üzerinde araştırmalar yapan, William and Mary College (ABD)
araştırmacısı Peter Derks'ün ilginç bir saptaması da, gülme
eyleminin kendisinin, beynin bu uyumsuzluğu keşfettiği hıza
bağlı olduğu.
Sizi kahkahaya boğan, ya da en azından çok komik bulduğunuz
film sahnelerini gözünüzün önüne getirmeye çalışın. İster
kuyruklu bir sperm hücresi kılığında, başında kapüşonu, gözünde
gözlüğü, kadınların yumurta kanalını temsil eden bir koridorda
koşturup duran Woody Allen’ı, ister açlıktan ölmek üzereyken
botlarını büyük zerafetle mideye indiren Şarlo’yu... Kanadalı
nöropsikolog Prathibe Shammi, bu filmlerden olduğu kadar birçok
mizahi yapıttan alacağınız keyfin, iki zihinsel aşamaya bağlı
olduğunu söylüyor: İlk olarak, esprideki "sürpriz unsuruna"
duyarlı olmanız gerekiyor; ve beklenmedik olanı farkettiğinizde
de hemen bir adım öteye geçip olan bitende bir anlam arayışına
girebilmeniz. "Bir fıkranın sonundaki canalıcı cümle, kısa bir
süre için size anlamsız gelir, çünkü daha önce anlatılmış
olanlarla uyumlu değildir. Şaşırırsınız. Ama hemen sonra bakış
açınızı değiştirir ve bu cümlenin aslında anlam taşıdığını,
üstelik son derece de mantıklı olduğunu farkedersiniz" diyor
Shammi. Bakış açınızı değiştirmenizle başlayan süreçse "işleyen
hafıza"nın devreye girmesine bağlı. Çünkü bu aşama, daha önce
depolamış olduğunuz bilgileri işlemenizi gerektiriyor.
Uzaylı Gözüyle
"Gülmek"
Kendinizi bir uzaylı yerine koyup sonra da gülen bir insan
grubuna onun gözüyle bakmaya çalışın. Yıllarını bu işe vermiş
davranış nörobiyologu ve gülme araştırıcısı Robert Provine’ın,
birçok spekülasyonun ötesine geçerek, gülmeyi bir hayvan
davranışbilimcisinin kurt ulumalarını incelediği gözle
irdelemesinde yararlandığı temel yaklaşım da bu: "Uzaylının,
yüzlerindeki dişlerle dolu bir delikten tuhaf, kesik sesler
çıkarıp, alışılmadık bir nefes alıp verme eylemi gerçekleştiren
bu ikiayaklı grubunu anlamadaki yaklaşımı ne olurdu? Büyük
olasılıkla bunun fiziksel özelliklerini, ortaya çıkışını
belirleyen kuralları, bu sesleri üreten hayvanların özellikleri,
ses çıkarma mekanizmasını, en basit haliyle açıklamaya
çalışmak." Araştırmalarını temel olarak, her türlü mekan ve
koşulda yıllarca gözlediği insanların davranışlarına dayandıran
Provine’ın en önemli çıkarımlarından biri, gülmenin
ben-merkezcil bir duygu ifadesi değil, bir toplumsal sinyal
olduğu. Televizyon, radyo veya kitap gibi uyarıcıların
yokluğunda insanın gülme olasılığının, yalnız olduğu zamankinden
yaklaşık 30 kat fazla olduğunu; üç asistanıyla birlikte
kulakmisafirliği yaparak 2000'e yakın gülme olayı üzerine
topladığı veriler sonucunda, konuşmalarla ortaya çıkan gülmenin,
yapılan esprilerden çok, "emin misin?", "seninle tanışmak
güzeldi" vb. olağan cümlecikler ardından ortaya çıktığını
söylüyor Provine. İlginç bir saptaması da, güldürücülerin,
dinleyicilerinden % 46 daha fazla sıklıkla kahkaha attıkları,
kadınların erkeklerden daha fazla güldükleri, erkeklereyse her
zaman daha fazla gülündüğü yolunda.
Bizim uzaylının kafasını karıştıracak çok şey yapıyoruz
aslında gülmeye ilişkin. Karşımızdakiyle herhangi bir konuda
hemfikir olduğumuzu ima etmek için "kibarca" gülmemize, hiç de
esprili veya komik sayılamayacak saldırgan üsluplu bir
konuşmanın arasına serpiştirilmiş, vurgulayıcı nitelikteki sert,
tek heceli "ha ha ha"lara tanık olup şaşırıyor. Hele bir de
bulaşıcı örneğine rastgeldiyse! Uzaylı, gülmenin bireyden bireye
geçen çok etkili bu tarzına Provine gibi hakettiği önemi verip
onun gibi araştırmaya koyulursa, Amerikan komedi dizilerinin
vazgeçilmez bir tekniği olduğunu kısa zamanda farkedeceği ve
1950'lerden beri kullanılan arkaplan kahkaha kayıtlarının
nedenini de anlayacaktır. 1962 yılında Tanzanya'nın (o zaman
Tanganyika) bir kasabasında 12-18 yaş arası öğrencilerde
başlayıp tüm populasyona, hatta komşu kasabalara da yayılarak
okulların kapanmasına neden olan ve 7 ay kadar süren "gülme
salgını" her ne kadar kafasında –tıpkı bizde olduğu gibi– bir
soru işareti olarak kalsa da.
San Diego Üniversitesi Beyin ve Bilişsel Süreçler Merkezi
Yöneticisi V. S. Ramachandran, kişilerin neye güldüklerinin,
onlar hakkında önemli ipuçları verdiğini söylüyor. Araştırmaları
gülmenin bilimsel literatüründe oldukça geniş yer tutan ABD
Wayne Üniversitesi Eyalet Üniversitesi psikologu Glenn
Weisfeld'se, gülmenin özellikle anne-çocuk ilişkilerinde önemli
yer tutan bir yüreklendirme sinyali olarak kullanılabildiği,
bireyler-arası olduğu kadar toplumsal yakınlaşmada da
vazgeçilmez olduğu görüşünde.
Bir Temel fıkrası bir Çinli'ye, bir İskoç fıkrası biz
Türklere ne ifade eder? Fıkra ve esprilerin evrensel bir dili
olsa da, etnik özellikler de taşırlar. Sosyologlar, ister bir
espriyi, ister bir fıkrayı, ister herhangi bir mizahi durumu ele
alsın, gülme olgusunun, toplumlar arasındaki farkları, bu
farkların da o toplumlar için gülme olgusunu açıklamaya yardımcı
olduğu görüşünde. "Bizim Temel", bara gidip viskiyi fazla
kaçıran bir İskoçyalı, elini cebine bir türlü atamayan bir
Yahudi... hepsi değişik kültürlerle ilgili olarak bizi yanlışı
doğrusuyla fikir sahibi yapan, bir anlamda artık tanıdığımız
karakterler.
Georgia Üniversitesi'nden Charles Grunrer de, mizah duygusu
ve gülmenin saldırganlıkla akraba olduğu şeklindeki çarpıcı
görüşün savunucularından. Araştırmacının, görüşüne destek olarak
verdiği örnek, bir futbol sahasında zafer çığlıkları atıp
bağırırken güldükleri mi öfkelendikleri mi bir türlü belli
olmayan futbolcular! Zafer duygusu, öfke ve sevincin karışımı...
"Evet, nükte daima / İsterim ki bir akşamüstü kızıl bir sema /
Altında can vereyim bir nükte savurarak, / Haklı bir dava için
vurularak, vurarak / ... / Ve ölüm döşeğine girmeden ölebilmek,
/ Fakat erkekçe ölmek, titremeden, solmadan; / Kanlı
dudaklarımda nükte eksik olmadan!..." Edmond Rostand'ın mizah,
gurur, öfke ve tutkuyla yüklü Cyrano de Bergerac tiplemesi de,
Grunrer'in savının en iyi edebi destekçilerinden olsa gerek!
Espri Beynin
Neresinde?
Biz her ne kadar alışmış olsak da, binbir zihinsel sürecin
ortak çıktısı olma özelliğindeki gülme eyleminin vücudun değişik
bölgelerinde yaptığı gözle görülür etkiler, bir uzaylı gözüyle
gerçekten tuhaf. Peki, sinirsel düzeyde olup biten ne? Gülünç
bir durumun ürettiği duygular gülmenin duygusal bileşenini,
esprinin algılanması bilişsel ve çözümsel bileşenini, yüz ve
solunum kaslarının hareketi de motor bileşenini oluşturuyor. Bu,
her türlü nedene bağlı gülmeyi açıklamasa da, en azından kabaca
fikir verebilecek bir bölümlendirme.
Gülmenin sinirsel temellerinin araştırılmasında gözden
kaçırılmaması gereken nokta, herhangi bir etkiye tepki olarak
ortaya çıkan gülmeyle, zihinsel bir sürecin ürünü olan gülmenin
birbirinden ayırdedilmesi. Gülmenin, bir eylem olarak ortaya
çıkması için, beynin belirli bir bölgesinin uyarılması yetse
bile, ikinci türden olanı, daha geniş anlamda bir beyinsel
etkinlik gerektiriyor.
Günümüz nörologları, beynin "duygusal yarımküre" olarak
adlandırılan sağ yarımküresinde ortaya çıkan bazı hasarların,
–mizahın önemli bir unsuru olan– uyumsuzluğun her türüne
gülmeyle sonuçlandığını ortaya çıkarmışlar. Bu kişiler gülmenin
dozunu kaçırabiliyor ve olur olmaz her şeye gülebiliyorlar.
Mantıksal ve çözümleyici yarımküre olarak bilinen sol
yarımküredeki bazı hasarlarınsa mizahi unsurun bulunup
çıkarılması, esprideki uyumsuzun saptanması sürecinde sorunlara
yol açtıkları düşünülüyor. Beyinde oluşan hasarlarla yitirilen
işlevlerden yola çıkarak hasarlı bölgenin rolünün belirlenmesine
yönelik yaklaşımların ışığında, sol ve sağ yarımkürelerin
işbirliği konusunda şu türden bir çıkarım yapılabiliyor: Mizah
duygusu, sol yarımkürenin esprideki uyumsuzu tanımasıyla ortaya
çıkar; ayrıntılı çözümlemelerden çok bütüne hakim sağ
yarımküreyse bu uyumsuzluğu yerine oturtur, yani espriyi
"yakalar".
Aberdeen Üniversitesi ve Londra Nöroloji Enstitüsü'nün
ortaklaşa gerçekleştirdikleri bir çalışma, bu genellemeyle
oldukça tutarlı. Çalışmada yarım saniyelik "çekimlerle" zihinsel
süreçlerin yakalanmasını sağlayan yeni bir işlevsel MRI
(manyetik rezonans görüntüleme) tekniğinden yararlanıldı.
Geleneksel MRI tarayıcılarının, beyin etkinliği taramalarında
yeterince güçlü bir sinyal alabilmek için ortalama birkaç
dakikaya gereksinim duydukları düşünülürse, bu yeni teknik
oldukça avantajlı (hatta bu özelliklerinden dolayı çeşitli
zihinsel süreçlerin çözümlenmesinde yeni bir çığır açtıkları
söylenebilir). Çalışmada gerçekleştirilen taramalarla ortaya
çıkan bulgularsa şöyle: Bir fıkra veya şakanın giriş cümlelerini
dinleyen kişilerin beyinlerinin sol prefrontal korteks (ön lobun
ön kısmında bulunan beyin kabuğu) bölgesinde etkinlik
gözleniyordu. Bu bölgenin, zihinsel irdeleme ve problem çözmede
kritik rol oynadığı düşünülür. Ancak şakak loblarında da ortaya
çıkan etkinlik, dilsel işlevlere olduğu kadar, depolanmış
bilginin uyandırılması çabasına da işaret etmişti. Bağlayıcı
nitelikteki son cümlenin işitilmesiyle de "orbitofrontal
korteks" denilen ve yine ön lobda bulunan, yeni bir beyin alanı
uyanmıştı. Bu bölgeyle bağlantısı kurulan işlev genel olarak,
bilginin değerlendirilmesi ve değerlendirmede devreye giren
duygularla ilgili. Burada hasarın saptandığı kişilerin duygusal
tepkilerinin ve değerlendirme becerilerinin neredeyse
sıfırlandığı biliniyor. Sözgelimi "iyi" ve "kötüyü" birbirinden
ayıramıyorlar, çünkü bu kavramları değerlendirme çabaları
onlarda iyilik ve kötülük duygusu oluşturamıyor.
Peter Derks'ün daha önce, 1997'de yapmış olduğu bir EEG (elektroensefalografi
/ beyin elektrosu) çalışması da çok benzer sonuçlar vermişti.
Yorumların, beyin dalgalarının izlediği motife dayandırıldığı bu
çalışmalarda ortaya çıkan nöroanatomik tablo, MRI çalışmasındaki
kadar ayrıntılı olmasa bile, bu yöntemin de başka getirileri,
hatta özel bir önemi vardı: nöral bilimlerin ilk kez olarak,
üstelik de büyük kesinlikle, neyi komik bulduğumuzu ortaya
koyması. Bu sonucun dayanağıysa aslında şaşılası derecede basit.
Gönüllülere fıkra veya esprilerin dinletilmesi sırasında, beynin
uyumsuz öğeyi yakaladığına ilişkin beyin dalgası, vurucu son
ifade dinlenmeden önce kendini gösteriyorsa kişiler espriyi
komik buluyor, tersi durumda da bulmuyordu!
Mizah duygusunda sağ ön lobun üstlendiği işlev, bu lobun daha
önceleri beynin en sessiz bölgesi olarak nitelendirildiği
gözönüne alınırsa, oldukça çarpıcı. Hiç bir şey için olmasa,
mizah duygusu gibi sofistike bir özelliği insana kazandırdığı
için artık bu loba hakettiği önemi verebiliriz. Kaldı ki
işlevleri elbette bununla bitmiyor.
Nature dergisinin 12 Şubat 1998 sayısında yayımlanan bir
makale, gülmeyle ilgili yine ilginç bir bulguyu duyuruyordu. 16
yaşındaki saralı bir kızın nöbetlerini denetim altına almak için
lokal anesteziyle yapılan bir beyin ameliyatında sol ön lobun
üst bölgesindeki 2 cm2’lik bir bölge her uyarıldığında, kız
kahkahalarla gülüyordu. Elektrik akımı azsa gülümsüyor, akım
artırıldıkça kahkaha da artıyordu. İşin ilginç yönü, kızın,
gülmesine gerekçeler de bulmasıydı: çevresindeki eşyaların,
hatta çevresinde dolanıp duran doktorların kendisine çok komik
göründükleri gibi. Sözkonusu bölge, konuşma eyleminin
başlatılmasında da işlev gören bir bölge. Eldeki verilerle
olanaksız olsa da olayın kendisi, gülme araştırmacıları
açısından, yanına bir ünlem koymayı hakediyordu. Ancak tüm bu
çalışma ve gelişmelere rağmen, beyin yapı ve işlevlerinin
karmaşıklığının, gülmeyi sinirsel/beyinsel yönüyle tam olarak
açıklamayı şimdilik olanaksız kıldığı da bir gerçek.
Tek Gülen Biz
miyiz?
Fareler espriden anlar mı, henüz bilinmiyor, ama Journal of
Comparative Psychology (Karşılaştırmalı Psikoloji Dergisi)
dergisinin 1998 Mart sayısında yayımladıkları makaleyle Jaan
Panskepp ve ekibi, bu küçük yaratıkların en azından
gıdıklandıkları ve birbirleriyle oynadıklarında ‘güldüklerini’
söylüyorlar. Panskepp, ayrıca farelerin –özellikle de
küçüklerinin– eğlence duygusuna sahip olduklarını,
laboratuarlarında açık şekilde gözlediklerini belirtiyor.
Farelerin çıkardıkları sesler, doğal olarak ilk anda gülmek
olarak yorumlanamıyor; çünkü bunlar, insan kulağının
duyamayacağı, ultrasonik frekanslı ıslıklar şeklinde.
Biyologlar, şempanze ve bazı maymunların, insanın gülmesiyle
ortaya çıkan seslere benzer sesler çıkardıklarını yıllardır
biliyorlar. Ancak diğer memeliler için aynı şey kesin bir
şekilde söylenemiyordu. Panskepp ve ekibinin bulgularınaysa,
primatların ortaya çıkışından epeyi bir zaman önce gülmenin
ilkel bir şeklinin evrimleşmiş olabileceğinin ilk ciddi ipuçları
olarak bakılıyor.
İlginç bir şekilde Darwin ve Alman evrim kuramcısı Ernst
Haeckel, esprileri "psikolojik gıdıklama aracı" olarak
tanımlamışlardı. Haeckel ayrıca, gülmenin, fiziksel veya
zihinsel gıdıklama sonucu oluşan gerilimi rahatlatmaya yarayan
bir tür refleks olduğuna inanıyordu.
Robert Provine, sadece insan gülüşüne uzaylı gözüyle bakmakla
kalmamış, hayvanların gülüşü üzerinde de çalışmalar yapmış.
Şempanze gülüşünün insanınkinden birçok yönüyle farklı olduğunu
söylüyor. İnsanlarda gülmeye eşlik eden sesler soluk verme
sırasında ortaya çıkarken, şempanzelerde ses, nefes nefese
kalmış gibi hızlı soluk alıp verme sırasında, soluğun hem
alınma, hem de verilme aşamasında çıkarılıyor. Provine bu sesi,
el testeresiyle odun keserken çıkan sese benzetiyor. Bu tür
gülmeyi, insan ve maymunun ortak atasına kadar takip etmenin
olası olduğu, insanın tipik gülüş şekliniyse, şempanzeyle
yolunun ayrıldığı 6 milyon yıl öncesinde kazandığı düşüncesinde.
Gülmenin biyolojik kökeninin, tehlikeyi atlatmayla gelen
rahatlama olabileceği, ya da ilk insanlarda –öfkeyle
akrabalığını öne süren görüşün de desteğiyle–sosyal konumun ve
üstünlüğün belirlenmesinde kullanılmış olabileceği, konuyla
ilgili en yaygın görüşlerden.
Yakın bir geçmişte köpeklerin de oyun sırasında, diğer
zamanlarda olduğundan farklı birtakım sesler çıkardıkları ileri
sürüldü. ABD'li araştırmacı Patricia Simonet, insan kulağının bu
sesleri, köpeğin dili dışarıda hızlı hızlı soluduğu zaman
çıkardığı sesler gibi algıladığını, ancak frekans çözümlemeleri
sonucunda sesin frekans aralığının çok daha fazla olduğunu
söylemişti. Seslerin dinletildiği köpeklerse, diğer köpek
seslerine verdikleri tepkilerden farklı olarak, hemen oyun
pozisyonuna geçmişlerdi.
Tüm hayvanlar, dış uyarılara karşı bazen belli belirsiz,
bazen oldukça belirgin içsel ve sinirsel ayarlamalar yapmak
durumundalar. Bu arada insanın sözlüğüyle üzüntü, heyecan,
sevinç gibi şeyler hissedebildikleri de kesin. Ama insanlar,
dilsel becerileri sayesinde çok daha gelişmiş bir içsel yaşama
sahipler. Bu yüzden de yalnızca çevrelerine değil, kendi
düşüncelerine bile yanıt verebilme yetisindeler. Aranan yanıtın
bir bul-yap parçası gibi yerine oturmasıyla alınan keyif, insana
özgü olsa gerek. "Yaratıcı" keşif keyfinin farkına varan insansa
bu doğal tepkisinin tadını, bulabildiği her şeyde çıkarıyor. Bu
keşiflerden belki de en keyiflisi olan mizah duygusuysa,
içerdiği yaratıcılık, güçlü algılama, çözümleme yeteneği ve
dilsel beceriyle, bildiğimiz kadarıyla yalnızca insana özgü bir
lüks; Derks'ün deyimiyle "zihnin bükülmüş, çarpılmış bir
aynası."
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi
Kasım-2001