|
Bundan yaklaşık 5 yıl önce bir gün yürürken yolda bir
arkadaşımı gördüm. Beni heyecanlı heyecanlı bir nükleer santral
protestosuna çağırıyordu. Bense nükleer enerjinin temiz bir
enerji olduğunu, asıl kömürle çalışan termik santrallerin çok
ciddi kirlilik yarattıklarını ve Türkiye' de mevcut olduklarını,
asıl onların protesto edilmesi gerektiğini belirttim. Uzun uzun
konuştuk. O zamanlar nükleer, GDO gibi bence insanlığın yüz akı
olan yeni teknolojileri reddeden güruhun aslında bilimsel açıdan
cahil olduklarını; bu kişilerin toplaşıp her şeyi protesto
etmeyi sevdiklerini ve onların bu romantik tutkularının dünyaya
çok zarar verdiğini düşünürdüm.
Fen bilimci olmamın da etkisi ile beni protestoya çağıran
arkadaşımı nükleerin iyi, temiz olduğu konusunda neredeyse ikna
ettim. Arkadaşım, aklında cevap bulunması gereken yeni onlarca
soru ile ayrıldı yanımdan.
Aradan geçen zamanda nükleer teknoloji konusunda okudum,
araştırdım, sordum soruşturdum. Tarafsızca tüm koşulları
değerlendirmeye çalıştım. Ve art arda o kadar çok bilgi nükleer
teknolojinin tam anlamı ile bir hata olduğunu gösterdi ki bana,
şu an bunun savunulacak bir yeri olmadığına artık kesin olarak
eminim. Fikrimi büyük oranda değiştiren bu bilgileri ve
yorumlarımı sizlerle paylaşmak istiyorum. İlk olarak atom
bombasının kısa tarihini James C. Davis' in yazdığı "İnsanın
Hikayesi" adlı kitaptan özetleyerek ve biraz yorumlayarak
aktarmak istiyorum.
Nükleer Bombanın
(Atom Bombasının) Basit Tarihi
Buna göre daha 2. dünya savaşının başlamasından hemen önce
bilim adamları nükleer enerjiyi araştırıyorlarmış. Bu
teknolojinin ucuz elektrik üretilmesinde mucize bir yöntem
olduğu, aynı zamanda üretilen enerji birden ortaya bırakılıra
bunun çok korkunç bir bomba olacağı bilgisi tüm dünyada kulaktan
kulağa dolaşan bir efsaneye dönüşmüş. İnsanların modern
teknolojilerle yeni yeni tanıştıkları böyle bir dönemde,
özellikle yöneticilerin bu teknolojiyi hayallerinde nasıl
canlandırdıklarını bir düşününüz. Olasılıkla böyle bir
teknolojiye sahip olan milletlerin dünyaya hakim olacağını,
sahip olmayan milletlerin ise yok olacağını düşündüler.
2. dünya savaşı sırasında Nazi Almanya' sı atom bombası
yapmak için çalışmalar başlatmışlar ve bazı bilim adamları bu
bilgiyi ABD başkanı Roosvelt' e bir sözcü vasıtası ile
bildirmiş. ABD' nin mutlaka Alman' lardan önce bu bombayı
yapması gerektiğini vurgulamışlar. Ve Roosvelt bir atom bombası
yapılması için çalışma başlatılmasına, bunun hızlı ve gizli
şekilde yürütülmesine karar vermiş. Öyle bir hız ki 1945 yılına
gelindiğinde projede 120.000 kişi çalışıyormuş. 1945 Temmuz'
unun ortalarında ABD' de bir çölde deneme amaçlı yapılan bomba
patlatılmış ve patlamayı 30 kilometre uzaktan kaynakçı gözlüğü
ile izleyen araştırma ekibinin başı Robert Oppenheimer kutsal
Hint metinlerinden birini mırıldanmış: "Artık Ölüm' üm ben,
dünyaları yok eden..."
Sonuçta bomba geliştirilmiş. Roosvelt ölmüş ve yeni başkan
Harry Truman' mış. Bir noktada atom bombasının Japon' lara karşı
kullanılıp kullanılmaması konusunda karar almak gerekiyormuş. Ve
Harry Truman kullanmaya karar vermiş. Kitapta kullanmaya karar
verme sebebini şöyle açıklıyor (hayatım boyunca bu sebebi merak
etmiş ve kendi kendime cevap bulamamıştım):
Atom Bombasının
Kullanılma Sebebi
Eğer bomba kullanılmaz ve savaş devam ederse büyük ihtimalle
toplamda daha fazla insan ölecekmiş. Japonlar bombanın neler
yapabileceğini görünce savaştan vazgeçip teslim olurlar ve
böylece bir çok Amerikan askeri ve Japon' un hayatı kurtulur
diye düşünülmüş.
Oysa yazar bana çok daha çarpıcı gelen ve bence gerçek
kullanma nedenini de açıklıyor. Bu kısmı tam olarak yazarın
cümleleri ile aktarmak istiyorum:
"Bombayı kullanmak için Truman' ın bir nedeni daha vardı: Ona
sahipti! Bombanın gerisinde iki milyar dolarlık ve üç yıllık bir
çalışma yatıyordu. Bütün bunların boşa gitmesine izin verebilir
miydi? Bu dehşet verici şeyin Japonya' ya atılmasını
emrettiğinde, aslında kullanılmamasına karar vermemek için
kullanılmasına karar vermişti." *
Evreka, işte bu aşırı uzmanlık gerektiren teknoloji ile
ilgili kafamdaki en önemli soru cevap bulmuştu!
Yani siz dünyanın en büyük ülkelerinden birinin başkanı da
olsanız, bir şekilde yatırım yapılmış, emek harcanmış ve iyi ya
da kötü bir ürün elde edilmiş teknolojiyi "zararlı, kötü"
diyerek ret edemiyordunuz.
Devletler
Nükleere Hayır Diyebilir mi?
Yani eğer gelecekteki faydalarına inanıp, atom konusunda
büyük harcamalar yapılıp sonucunda bir şey üretilmişse; bu şey
bugüne kadar insanın yaptığı en kötü şeylerden biri olan atom
bombası olsa bile buna "HAYIR" diyemiyordunuz. Böyle bir
özgürlük ve yetkiniz yoktu.
Aynı şekilde genetik konusunda çalışmak, araştırma yapmak
isteyen bilim adamlarının söylediklerine ikna olup genetik
teknolojinin tarımda kullanılması konusunda büyük bir araştırma
yatırımı yapıyorsanız ülke olarak, bu genetiği değiştirilmiş
gıdalar bilinen en zararlı şeyler olsa bile bunları kullanmak ve
kullandırmak zorundasınızdır. Başka bir şansınız olamaz.
Bu bilgi, bu gerçek bir tokat gibi çarptı suratıma. Artık
nükleer teknolojinin iyi olabileceği ile ilgili tüm bilgileri bu
süzgeçten geçirerek dinliyordum.
Aşırı Uzmanlaşma
Gerektiren Teknolojiler
Sonra çok daha çeşitli bilgiler öğrendim. Yoğun uzmanlık
gerektiren teknoloji ve sanayilerin alternatif maliyetlerinin ne
olabileceğini. Yani mesela nükleer teknolojinin getireceği,
olması düşük ihtimal olarak düşünülen tehlikelerin gerçekleşmesi
durumunu... Veya küçücük bir verinin yanlış/eksik hesaplanması
ile neler olabileceğini. Temiz-ucuz-güvenli olarak sunulan bu
enerjinin:
- Santral inşası sırasında oluşan kirlilik, masraf,
riskler
- Gerekli madenin çıkarılması sırasında oluşan
kirlilik, masraf, riskler
- Reaktörün soğutulması sırasında oluşan kirlilik,
masraf, riskler
- Tesisin lojistik ihtiyacı sırasında oluşan kirlilik,
masraf, riskler
- Nükleer atıkların depolanması sırasında oluşan
kirlilik, masraf, riskler
- Sabotaja, doğal felaketlere karşı koruma önlemleri
alınması ile oluşan kirlilik, masraf, riskler
- Sorun olması durumunda yayacağı radyasyon ile oluşan
kirlilik, masraf, riskler
- Sökülmesi sırasında oluşan kirlilik, masraf,
risklerin
neredeyse başka hiçbir kirletici ile karşılaştırılamayacağını
öğrendim.
Ayrıca yenilenebilir enerjilerin ihtiyaç duyulan enerjiyi
fazlası ile karşılayabildiğini, hatta insanların evlerinde kendi
enerjilerini üreten sistemler kurarak çift yönlü sayaçlar
kullanabileceğini de öğrendim. (Çift yönlü sayaç:
Elektriği kullanabileceğinizden fazla ürettiğiniz zaman fazlası
ana şebeke vasıtası ile elektrik kurumuna satılır ve sayaç size
artı yazar. Ürettiğinizden fazla tükettiğiniz zamanlarda ise
elektrik kurumu size elektrik satar ve size eksi yazılır.
Böylece hem kesintisiz enerjiniz olur, hem de ürettiğiniz fazla
elektrikten gelir bile elde etmeniz mümkün olur)
Yenilenebilir
Enerji Yeterli
Kişiler, özellikle devlet yetkilileri nükleer santralin
mutlak gerekli olduğunu savunurken enerji arz güvenliğini
sağlamak için her tür kaynağı kullanarak çeşitlilik yaratmak
gerektiğini şart olduğunu söylüyorlar. E tamam işte, o halde
koca koca tesislere büyük paralar harcamak yerine her hanenin
kendi enerjisini üreteceği bir sisteme destek olalım. Böylece
üretilen artı değer gerçekten halka ulaşsın, hem de mümkün olan
en yüksek kaynak çeşitlendirmesi yapılmış olsun. Yenilenebilir
enerji kaynakları çok çeşitli ve insanlar üreteçlerini kendileri
bile yapabilirler. Elektrik tüketimi de makul aletlerin
kullanımı ile makul şekilde yapılırsa üretilen enerji yeterli
olacaktır.
Para, para,
para...
Ancak devletlerin bu noktaya gelmeleri pek mümkün değil.
Nükleer teknolojisine çok yatırım yapıldı. Bununla ilgili ciddi
bir ekonomi dönüyor. Birçokları bundan para kazanıyor. Yatırımı
yapanlar elbette yaptıkları yatırımdan planladıkları geliri elde
etmek isteyecekler. Ve mallarını satarken her satıcının yapacağı
gibi mallarını övecek ya da alıcıyı korkutarak şunları
diyecekler: "Nükleer olmazsa enerjisiz kalırsınız, az enerji ile
gelişemezsiniz. Hem atom bombasına giden yol nükleer santralden
geçer, bombasız kalırsanız güçsüz olursunuz. Gelin size bir
nükleer santral yapalım, bu treni kaçırıyorsunuz."
Sonsöz
İnsanlık olarak
koca bir sinema salonunda oturmuş ve perdeye bakıyormuşuz gibi
geliyor.
Ve sanki bu
perde yavaş,
ama çok yavaaş açılıyor...
O kadar yavaş
ki,
perdenin arkasındaki filmi net olarak seyredebilenler
hep azınlıkta kalıyor...
* Davis, James C. (2004) İnsanın
Hikayesi Taş Devrinden Bugüne Tarihimiz (Sayfa 354-355).
İstanbul: İş Bankası Kültür Yayınları
Saygı ve sevgilerimle
Hakan Ozan
Erzincanlı
Kaynakça:
http://www.tarimsal.com
Hakan Ozan Erzincanlı'ya
teşekkürlerimizle
Denizce

12.04.2011
|