Efendiler, 1919
yılı içinde, millî teşebbüslerimize karşı başlayan iç isyanlar,
sür'atle memleketin her tarafına yayıldı.
Bandırma, Gönen,
Susurluk, Kirmastı, Karacabey, Biga ve dolaylarında; İzmit,
Adapazarı, Düzce, Hendek, Bolu, Gerede, Nallıhan, Beypazarı
dolaylarında; Bozkır'da; Konya, Ilgın, Kadınhan, Karaman,
Çivril, Seydişehir, Beyşehir, Koçhisar dolaylarında; Yozgat,
Yenihan, Boğazlıyan, Zile, Erbaa, Çorum dolaylarında; İmranlı,
Refahiye, Zara, Hafik ve Viranşehir dolaylarında alevlenen
karışıklık ateşleri, bütün memleketi yakıyor, hainlik, cehalet,
kin ve bağnazlık dumanları bütün vatan göklerini yoğun
karanlıklar içinde bırakıyordu. İsyan dalgaları, Ankara'da
karargâhımızın duvarlarına kadar çarptı. Karargâhımızla şehir
arasındaki telefon ve telgraf hatlarını kesmeye kadar varan
kudurmuşçasına kasıtlar karşısında kaldık. Batı Anadolu'nun,
İzmir'den sonra, yeniden önemli bölgeleri de, Yunan ordusunun
taarruzlarıyla çiğnenmeye başlandı.
Dikkatle
üzerinde durulmaya değer bir husustur ki, sekiz ay önce, millet,
Hey'et-i Temsiliye etrafında toplanarak, Damat Ferit Hükûmeti
ile ilişki ve haberleşmelerini kesmiş iken,
Ali Galip’in teşebbüsü gibi tek
tük olaylardan başka, böyle genel bir ayaklanma olmamıştı. Bu
seferki yaygın ve genel ayaklanmalar, sekiz ay zarfında,
memleket içinde çok hazırlık yapıldığını gösteriyordu. Damat
Ferit Hükûmetinden sonraki hükûmetlerle, millî şuurun korunması
ve güçlendirilmesi için yaptığımız mücadelelerin ne kadar haklı
sebeplere dayandığı, acı bir şekilde bir daha anlaşılmış
oluyordu. Millî Mücadele'ye kuvvet vermek için cephelerle ve
ordu ile ilgilenme bakımından İstanbul'daki hükûmetlerin
gösterdiği başka türlü ihtimallerin acı sonuçları da ayrıca
görülecektir.
Anzavur ve Düzce
İsyanları
Efendiler, önce,
iç isyanlar hakkında açık bir fikir verebilmek için, müsaade
buyurursanız, iç isyan olaylarına yeri geldikçe dokunmak üzere,
anlatılan safhaları özet olarak arz edeyim:
21 Eylül 1919
tarihinde, Balıkesir'in kuzey bölgesinde başlayan birinci
Anzavur isyanı, 16 Şubat 1920'de yine aynı bölgede ikinci defa
başgösterdi. Bu iki isyan, askerî birliklerimiz ve millî
müfrezelerimizle bastırıldı. 13 Nisan 1920 tarihlerinde Bolu,
Düzce dolaylarında da isyan çıktı. Bu isyan, 19 Nisan 1920
tarihinde Beypazarı'na kadar yayıldı. Bu sırada Anzavur, 11
Mayıs 1920'de top ve makineli tüfeklerle donatılmış beş yüz
kişilik bir kuvvetle, üçüncü defa olarak Adapazarı ve Geyve
dolaylarında, zayıf bir millî müfrezemize saldırmak suretiyle
yine ortaya çıktı. Anzavur, gönderdiğimiz millî müfrezelerimize,
düzenli ordu birliklerimize durmadan saldırdı. 20 Mayıs 1920
tarihinde, Geyve Boğazı yakınlarında yenildi ve kaçmak zorunda
kaldı.
Düzce
dolaylarındaki isyan olayı önemliydi. Abaza ve Çerkezlerden
meydana gelen dört bin kişilik büyük bir kalabalık, Düzce'yi
basarak hapishaneleri boşalttılar ve çarpışma ile oradaki süvari
müfrezemizin silâhlarını aldılar. Hükûmet memurlarını ve
subayları hapsettiler.
Her taraftan,
âsîler üzerine kuvvet gönderdik. Bu arada, Geyve'de bulunan
24’üncü Tümen de, Komutanı Yarbay
Mahmut Bey başta olduğu halde, Düzce'ye hareket etti.
Mahmut Bey, Meclis'in
açıldığı gün, yani 23 Nisan 1920'de, Hendek'ten Düzce'ye
geçerken, Hendek de isyan etti. Adapazarı da âsîler tarafından
elde edildi. Mahmut Bey, 25
Nisan 1920'de, Hendek - Düzce yolu üzerinde âsîler tarafından
aldatılarak pusuya düşürülmüş ve ilk ateşte şehit edilmiştir.
Kurmay Başkanı Sami Bey,
yaveri ve daha birkaç subay da aynı zamanda şehit düştüler.
Bunun üzerine, 24’üncü Tümen muharebe edemeden âsîler tarafından
tamamıyla esir edildi. Bütün tüfekleri, topları alındı.
Ağırlıkları yağma edildi. Bu sırada İzmit Mutasarrıfı
Çerkez İbrahim, İstanbul'dan
Adapazarı'na geldi. Halka Padişah'ın selâmını bildirdi ve yüz
elli lira maaşla gönüllü toplamaya başladı. Toplanan âsî
kuvvetler bütün o yöreye hâkim olduktan sonra, Geyve
Boğazı'ndaki kuvvetlerimize taarruza başladılar.
Bizim, bu isyan
alanına gönderdiğimiz kuvvetler şunlardı:
1 - Salihli ve
Balıkesir Kuva-yı Milliye'sinin oluşturduğu
Çerkez Ethem Bey müfrezesi;
2 - İki tabur
düzenli ordu birliği, dört dağ topu, beş makineli tüfek ve üç
yüz efe süvarisinden kurulmuş Binbaşı
Nazım Bey müfrezesi;
3 - İki tabur
piyade, sekiz makineli tüfek, iki sahra ve iki dağ topundan
kurulu, Yarbay Arif Bey
müfrezesi;
4 - Üç yüz
kişilik millî kuvvet ve iki makineli tüfek ve iki havan topundan
ibaret Binbaşı İbrahim Bey
(Çolak) müfrezesi.
Komutan olarak
da Ali Fuat Paşa, Geyve
Boğazı yakınlarından Adapazarı'na uzanan kesimde,
Refet Paşa da Ankara'dan
Beypazarı yoluyla Bolu'ya uzanan kesimde görevlendirildiler.
Hilafet Ordusu
Efendiler,
İzmit'te de Süleyman Şefik Paşa
komutasında, Hilâfet Ordusu adını taşıyan bir hain kuvvet
yığınak yapıyordu. Bunun bir kısım kuvveti de, Bolu yakınlarında
Kurmay Binbaşı Hayri Bey
komutasında âsîleri desteklemişti. Bu kuvvetle birlikte
İstanbul'dan gönderilmiş birçok subay da vardı.
Hilâfet
Ordusu'nun, Süleyman Şefik Paşa'dan
sonra, belli başlı komutanları, Süvari Tümgenerali
Suphi Paşa ve Topçu
Yarbaylarından Senaî Bey'di.
İstanbul'da da özel olarak kurulmuş bir kurmay hey'eti vardı. Bu
hey'etin başlıca komutanları da, Kurmay Albay
Refik ve Kurmay Yarbay
Hayrettin Bey'lerdi.
Suphi Paşa ile ilgili küçük
bir hâtıramı anlatayım: Suphi Paşa'yı
Selânik'ten tanırdım. Ben yüzbaşı (kolağası) iken, o daha o
zaman tümgeneral ve süvari tümeni komutanı idi. Aradaki rütbe
farkına rağmen, çok yakın arkadaşlığımız vardı. Meşrutiyet'in
ilânında, ilk defa İştip dolaylarında Cumalı adında bir yerde
süvari manevraları yaptırmıştı. Diğer bazı kurmaylar arasında
beni de tatbikat ve manevrada bulunmak üzere davet etmişti.
Kendisi Almanya'da yetişmiş çok usta bir biniciydi. Fakat
askerlik sanatını anlamış bir komutan değildi. Manevranın
sonunda, ben, yetkim ve rütbem elvermediği halde, Paşa'yı bütün
subaylarının önünde acı bir şekilde eleştirmiştim. Daha sonra
"Osmanlı Ordugâhı" adlı küçük bir eserde yazmıştım.
Suphi Paşa, gerek açıkça
yaptığım bu eleştirilerden ve gerek yayınlanan bu eserimden
dolayı pek üzüldü. Kendisinin itirafına göre, maneviyatı
kırıldı. Fakat, şahsen bana gücenmedi. Arkadaşlığımız devam
etti. İşte Hilâfet Ordusu'na buldukları komutan bu
Suphi Paşa'dır. Paşa,
sonradan Ankara'ya geldi. Geziye çıkıyordum. İstasyonda büyük
bir kalabalık içinde birbirimizle karşılaştık. Kendisine ilk
sorum şu oldu: "Paşam niçin Hilâfet Ordusu Komutanlığını kabul
ettin?" Suphi Paşa, bir an
bile duraklamadan: "Size yenilmek için" cevabını verdi.
Bu cevabı ile
anlatmak istiyordu ki, bu görevi özel bir maksatla kabul
etmişti. Suphi Paşa, öyle
bir duygu içinde bulunabilir. Fakat, gerçekte, komutayı üstüne
aldığı zaman kuvvetleri zaten yenilmiş bulunuyordu.
Bolu, Düzce,
Adapazarı ve İzmit dolaylarındaki bu isyan, bu defa Haziran 1920
tarihine kadar üç aydan fazla sürdü. Fakat bundan sonra, 29
Temmuzda yeniden bir isyan oldu. Ancak, bundan sonra da, bu
bölgede tamamen sakin kalınmış değildir. Bununla birlikte, sonuç
olarak âsîler tamamıyla bozguna uğratılmış ve elebaşları,
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin kanunlarına teslim edilmiştir.
Hilâfet Ordusu'nun Bolu yakınlarında bulunan kısmı da bozguna
uğratıldı. Komutanı Binbaşı Hayri
ve subayları Yüzbaşı Ali,
Üsteğmen Şerafettin,
Üsteğmen Hayrettin, Makineli
Tüfek Subayı Mehmet Hayri,
Tabur Kâtibi Hasan Lütfi,
Cerrah İbrahim Ethem Efendiler'e
de öteki âsî elebaşlarına yapılan işlem uygulandı. Hilâfet
Ordusu da, İzmit'ten İstanbul'a kaçmaya mecbur edildi.
Yenihan, Yozgat
ve Boğazlıyan İsyanları
Efendiler,
memleketin kuzeybatı bölgesinde âsîlerle uğraşırken, memleketin
ortasında Yenihan, Yozgat ve Boğazlıyan dolaylarında da isyan
başlıyor. Bu isyan hareketleri de hatırlanmaya değer.
14 Mayıs 1920
tarihinde Postacı Nazım ve
Çerkez Kara Mustafa adında
birtakım adamlar, otuz kırk kişi ile Yenihan'a bağlı Kaman
köyünde isyan ettiler. Bu hareket gittikçe artan bir şiddetle
genişledi. Âsîler, 27/28 Mayıs 1920 gecesi Çamlıbel'de bulunan
bir müfrezemizi basarak esir ettiler. 28 Mayıs 1920'de diğer bir
kısım âsîler de Tokat yakınında yürüyüş halinde bulunan bir
taburumuza hücum ederek dağıttılar ve bir kısmını esir ettiler.
Cür'etlerini artıran âsîler, 6/7 Haziran 1920 gecesi Zile'yi
işgal ettiler. Oralardaki askerlerimiz Zile kalesine çekilerek
kendilerini savundular. Askerin erzak ve cephanesi tükendikten
üç gün sonra âsîlere teslim oldular. Asîler 23/24 Haziran
1920'de de Boğazlıyan'a baskın yaptılar. Orada bulunan bir
müfrezemizi dağıttılar. Amasya'da bulunan
Cemil Cahit Bey’in
komutasındaki 5'inci Kafkas Tümeni, âsîler aleyhine harekete
geçirildi. Antep bölgesinde bulunan
Kılıç Ali Bey de, bir millî müfreze ile bu bölgeye
gönderildi. Erzurum'dan Ankara'ya gelmekte olan bir Erzurum
Millî Müfrezesi de, o bölgede bırakıldı. 1920 yılı Temmuzunun
ortalarına kadar, bu âsîlerin takip ve tepelenmeleriyle
uğraşıldı. Yenihan isyanı, Orta Anadolu’nun öteki bölgelerindeki
fesatçıları da harekete geçirdi. Çapanoğullarından
Celâl,
Edip, Salih ve
Hâlit Bey'ler;
Aynacıoğulları ve Deli Ömer çeteleri gibi birtakım eşkıyayı
başlarına toplayarak 13 Haziranda Yozgat civarında Köhne bucak
merkezini, 14 Haziranda da Yozgat şehrini işgal ederek büyük bir
bölgeye hâkim oldular. Merkezi Sivas’ta olan 3’üncü Kolordu
kuvvetleri ve o bölgede bıraktığımız millî kuvvetler yeterli
değildi. Eskişehir'deki Ethem Bey
müfrezesi ile Bolu dolaylarındaki
İbrahim Bey müfrezesi de Yozgat bölgesine
gönderildiler.
Yozgat ve
dolaylarında âsîler yok edildikten sonra, oraya gönderilen
müfrezelere öteki bölgelerde görev verildi. Fakat bu yörelerde
genellikle güvenlik kurulamadı.
7 Eylül 1920'de
Küçük Ağa,
Deli Hacı, Aynacıoğulları
denilen birtakım serseriler Zile yakınlarında,
Kara Nazım,
Çopur Yusuf adında birtakım
adamlar da Erbaa yakınlarında yeniden faaliyete geçtiler.
Bunlardan Aynacıoğulları üç yüz atlı kadar toplayabilmişlerdi.
Bu durum karşısında, İkinci Kuvve-i Sevyare adını alan
İbrahim Bey müfrezesi,
tekrar, bulunduğu Eskişehir bölgesinden Yozgat'a giderek,
oradaki millî müfrezeler ve jandarma kuvvetleriyle birlikte
Maden, Alaca, Karamağara, Mecidözü bölgelerinde, çeşitli gruplar
halinde, karışıklık çıkaran ve eşkıyalık eden âsîleri takip
ederek ortadan kaldırdı. İbrahim Bey,
âsîlerin ortadan kaldırılmasını ancak üç aydan fazla bir zamanda
başarabildi.
Güney Sınırlarımızda Geçen Olaylar
Efendiler, bu
tarihlerde güney bölgelerimizde de bizi ciddî bir şekilde
uğraştıran önemli isyanlar çıktı: Milli aşiretinin beyleri olan
Mahmut,
İsmail,
Halil Bahur,
Abdurrahman Bey'ler, güneyde,
düşmanlarla gizlice ilişki ve bağlantı kurduktan sonra,
Siirt'ten Dersim dolaylarına kadar uzanan bütün aşiretlerin
beyleri sıfatını takınarak o bölge baş olmak ve bölgeyi baskı
altına almak davasına kalkıştılar.
Fransızlar, 1920
yılı Haziranının başlarında, Urfa'yı ikinci defa zaptetmek için
hareket ettikleri zaman, Milli aşireti de Siverek'e doğru
ilerledi buna karşı, o bölgede bulunan 5’inci Tümenimiz
görevlendirildi. Bu tümen o bölgedeki millî kuvvetlerimizle de
desteklendi. 19 Haziran 1920 tarihinde, birliklerimizin takibi
altında, güneydoğu yönünde düşman bölgesine kaçmaya mecbur
edildi. Bu aşiret, bir süre düşman bölgesinde hazırlandıktan
sonra, 24 Ağustos 1920'de üç bin atlı ve develi ve bin kadar da
piyadeden ibaret bir kuvvetle yeniden bizim topraklarımıza
geçti. Viranşehir yakınlarına geldi. Âsîler, aman dilemek
maksadıyla geldiklerini söyleyerek o bölgedeki komutanlarımızı
aldatıp, tedbir almakta ihmale düşürdüler. Bu sırada, o
yakınlarda dağınık halde bulunan müfrezelerimize saldırarak
onları yendiler ve 26 Ağustos 1920'de Viranşehir'i işgal
ettiler. Haberleşmelerimize ve bağlantımıza engel olmak üzere
de, o bölgedeki bütün telgraf hatlarını kestiler.
Ancak, on beş
gün sonra, 5 inci Tümenin Siverek, Urfa, Resulayin ve
Diyarbakır'da bulunan birliklerinden gönderilen kuvvetlerle bize
bağlı aşiret kuvvetleri âsîleri yenebilmişlerdir. Takip edilen
Milli yeniden güneye, çöle kaçtı.
Efendiler,
güneyde Milli aşiretinin isyanını bastırmaya çalışırken,
Afyonkarahisar bölgesinde Çopur Musa
adında bir adam da, başına topladığı kuvvetle askerleri ordudan
kaçmak için ayartıyor ve millete askere gitmemeyi telkin ediyor.
Çopur Musa, 21 Haziran 1920
tarihinde Çivril'i bastı. Gönderilen kuvvetler karşısında kaçtı
ve Yunan ordusuna katıldı.
Konya İsyanı
Efendiler, Çopur
Musa olayından önce bir ayaklanma olayı da Konya'da oldu. 5
Mayıs 1920 tarihinde, Konya'da bir fesat derneği keşfedildi. Bu
dernek üyelerinin ileri gelenleri tutuklanmaya başladı. Bir gün
sonra, tutuklanmakta olan bu ileri gelenler, halkı da
kışkırtarak Konya içinde silâhlı bir toplantı yapmaya
giriştiler. Bir kısım halk da silâhlı olarak dışarıdan gelerek
hep birlikte isyan ettiler. Konya'da bulunan komutan, elindeki
kuvvetlerle cesurca hareket ederek âsîleri dağıtmayı ve önayak
olanları tutuklayıp takip etmeyi başardı.
Savaş
Cephelerinin Durumu
Efendiler,
Meclis'in açıldığı ilk günlerde, çeşitli cephelerin ne durumda
olduklarını da hep birlikte bir defa daha hatırlayalım:
l. İzmir Yunan Cephesi:
Yüksek
hey'etinizce de bilinmektedir ki, Yunanlılar İzmir'e çıktıkları
zaman, orada, 17’nci Kolordu Komutanı olarak, karargâhıyla
birlikte Nadir Paşa
bulunuyordu. Kuvvet olarak, Yarbay
Hurrem Bey komutasında 56’ncı Tümen'in iki alayı
vardı. Bu kuvvet, özellikle, kolordu komutanının emriyle,
düşmana karşı koydurulmaksızın, büyülü hakaretler altında,
Yunanlılara teslim edilmiştir. Bu tümenin bir alayı (172’nci
alay) Ayvalık'ta bulunuyordu. Komutanı Yarbay
Ali Bey (Afyonkarahisar
Milletvekili Albay Ali Bey) idi.
Yunan ordusu
işgal alanını genişletirken, Ayvalık'a da asker çıkardı.
Ali Bey, bu Yunan kuvvetine
karşı 28 Mayıs 1919'da savaşa girişti. Bu tarihe kadar, Yunan
birlikleri hiç bir yerde ateşle karşılık görmemişti. Aksine,
bazı şehir ve kasabalar halkı korkutulmuş, İstanbul Hükûmeti'nin
emirlerine uyarak idare âmirleri başta olmak üzere, Yunan
birliklerini özel hey'etlerle karşılamışlardı.
Ali Bey'in Ayvalık
bölgesinde muharebe cephesi kurması üzerine, yavaş yavaş
Soma'da, Akhisar'da, Salihli'de millî cepheler oluşmaya
başlamıştı.
1919 yılının 5
Haziranından başlayarak, Albay Kâzım
Bey (Meclis Başkanı Kâzım Paşa hazretleri),
Balıkesir'deki 61’inci Tümen'in komutasını, vekâleten üzerine
almıştı. Daha sonra Ayvalık, Soma, Akhisar kesimlerini içine
alan Kuzey Cephesi Komutanlığı'nı yaptı.
Fuat Paşa’nın Batı Cephesi Komutanlığı'na tayin
edilmesinden sonra, Kâzım Bey’e,
Kuzey Kolordusu Komutanlığı makam ve yetkisi verildi. Aydın
dolaylarında, İzmir'in işgalinden sonra, asker ve halktan bazı
vatanseverler, Yunanlılara karşı savunma, halkı cesaretlendirme
ve silâhlı millî teşkilât kurma gayretleriyle çalışıyorlardı. Bu
arada İzmir'den ad ve kıyafet değiştirerek o bölgeye gitmiş olan
Celâl Bey (İzmir
Milletvekili Celâl Bey'dir)'in gayret ve fedakârlığı anılmaya
değer. 15/16Haziran 1919 gecesi, Ali
Bey’in Ayvalık'tan gönderdiği kuvvetler, Bergama'daki
Yunan işgal kuvvetlerini bir baskınla perişan etmişlerdi. Bu
baskına, kısmen, Balıkesir ve Bandırma'dan gönderilen kuvvetler
de katılmıştı. Bu olay üzerine, Yunanlılar, dağınık ve zayıf
müfrezelerini geri çekip toplamak gereğini duydular. Bu arada
Nazilli'yi de boşalttılar. Bu sebeple, Aydın'da hazırlıkta
bulunurken, çevreden toplanan halk kuvvetleri bunları
sıkıştırmaya başladı. Yunanlılarla halk arasında şiddetli bir
çarpışma oldu. Sonunda, Yunanlılar, Aydın'ı da boşaltıp
çekildiler.
Böylece, 1919
yılının Haziran ayı ortalarında Aydın cephesi de kuruldu. Bu
bölgede bulunan 57’nci Tümen'in Komutanı Albay
Mehmet Şefik Bey ve Tümen
Topçu Komutanı Binbaşı Hakkı Bey'di.
Alay komutanlarından Binbaşı Hacı Şükrü
Bey, millî kuvvetlerin başında
Yürük Ali Efe ve Demirci
Mehmet Efe vardı. Sonunda
Demirci Mehmet Efe, duruma hâkim olarak Aydın Cephesi
Komutanlığı'nı kendi üzerine aldı. Daha önce dolayısıyla arz
etmiştim ki, sonradan oraya gönderdiğim Albay
Refet Bey (Refet Paşa) bile
Demirci Mehmet Efe'nin
komutanlığını kabul etmiştir.
Efendiler,
İzmir'in çeşitli cephelerinde kurulan ve yavaş yavaş subaylar ve
askerî birliklerle desteklenmeye çalışılan millî cephelerin
beslenmeleri, daha çok, doğrudan doğruya o bölgeler halkı
tarafından sağlanıyordu. Bunun için de geri bölgelerde millî
teşkilât kurulmuştu. Bu görevin, halktan hükûmete geçişi, Büyük
Millet Meclisi Hükûmeti’nin kuruluşundan sonra sağlanabilmiştir.
2. Güneyde Fransız Cephesi:
a) Fransız
birliklerine karşı doğrudan doğruya Adana bölgesinde Mersin,
Tarsus, Islahiye bölgelerinde ve Silifke dolaylarında millî
kuvvetler kurulmuş ve çok cesurca işe girişmişlerdi. Adana'nın
doğu bölgesinde, Tufan Bey
adıyla hareket eden Yüzbaşı Osman Bey’in
kahramanlıkları kayda değer. Millî müfrezeler, Mersin, Tarsus,
Adana şehirlerinin girişlerine kadar sokulup hâkim oldular.
Pozantı'da Fransızları kuşatarak geri çekilmeye mecbur ettiler.
b) Maraş'ta,
Antep'te, Urfa'da önemli muharebe ve çarpışmalar oldu. Sonunda
işgal kuvvetleri buradan çekilmeye mecbur edildiler. Bu
başarıların kazanılmasında büyük rolleri olan
Kılıç Ali ve
Ali Saip Bey'lerin adlarını
anmayı bir görev sayarım.
Fransız işgal
bölgelerinde ve cephelerinde millî kuvvetler, her gün daha
esaslı bir şekilde teşkilâtlanıyorlardı. Millî kuvvetler, ordu
birlikleri ile desteklenmeye başlanmıştı. İşgal kuvvetleri, her
tarafta sıkı ve şiddetli bir şekilde zorlanıyordu.
Efendiler, bu
durum üzerine Fransızlar, 1920 Mayısından başlayarak bizimle
temas ve görüşme imkânları aradılar. Önce Ankara'ya İstanbul'dan
bir binbaşı ile bir sivil geldi. Bu şahıslar, İstanbul'dan önce
Beyrut'a gitmişler. Eski Van Milletvekili
Haydar Bey bunlara aracılık
ediyordu. Bu buluşma ve görüşmelerimizden elle tutulur bir sonuç
çıkmadı. Fakat, Mayıs sonlarına doğru Suriye Fevkalade Komiseri
adına hareket eden Mösyö Duquest
adında bir zatın başkanlığında bir Fransız Heyeti Ankara'ya
geldi. Bu hey'etle yirmi günlük bir ateşkes anlaşması yaptık. Bu
geçici anlaşma ile, biz, Adana bölgesinin boşaltılmasına bir
başlangıç hazırlama hedefini güdüyorduk.
Efendiler, bu
Fransız hey'etiyle yaptığım yirmi günlük ateşkes anlaşması,
Büyük Millet Meclisi'nde bazılarının itirazlarına uğradı. Oysa,
benim bu anlaşmayı kabul etmekle sağlamak istediğim yararlar
şunlardı:
Önce, Adana
bölge ve cephelerinde bulunan ve kısmen askerle de takviye
edilen millî kuvvetleri, sükûnetle yeniden düzenlemek
istiyordum. Millî kuvvetlerin bu çarpışma aralığında
dağılabileceklerini de dikkate alarak, ateşkes tebliği yanında
bazı tedbirlerin alınmasını da emrettim. Bundan başka,
Efendiler, önemli saydığım siyasî bir yararlanmayı da hesaba
katıyordum. Büyük Millet Meclisi ve Hükûmeti, daha İtilâf
Devletleri'nce elbette ki tanınmamıştı. Aksine, memleket ve
milletin kaderiyle ilgili konularda, İstanbul'da
Ferit Paşa Hükûmeti ile ilişki
ve işlemlerde bulunmakta idiler. Bu bakımdan, Fransızların
İstanbul Hükûmeti'ni bir tarafa bırakıp Ankara'da bizimle
görüşmeleri ve herhangi bir konuda uyuşmaları, o gün için
sağlanması yararlı önemli siyasî bir nokta idi. Bu ateşkes
görüşmesinde, millî sınırlarımız içinde olup da Fransızlar
tarafından işgal altına alınmış bulunan bölgelerin tamamı ile
boşaltılmasını açık ve kesin bir dille istedim. Fransız
delegeleri, bu konuda yetki almak üzere Paris'e gitmek
mecburiyetini ileri sürdüler. Yirmi günlük ateşkes anlaşması,
bir bakıma daha esaslı bir anlaşma yapmak için yetki almaya
zaman bırakmak gibi kabul edildi. Efendiler, bu görüşme ve
konuşmalarımızdan bende uyanan izlenim, Fransızların Adana ve
dolaylarını boşaltacakları merkezinde idi. Bu düşünce ve
inancımı, Meclis'e ifade etmiştim. Gerçi Fransızlar, ateşkes
süresi sona ermeden Zonguldak'ı işgal etmek suretiyle anlaşmanın
yalnız Adana bölgesine ait olduğunu göstermek istemişlerse de,
biz, bu hareketin ateşkesi hükümsüz bıraktığı sonucuna vardık.
Fransızlarla anlaşmamız bir süre gecikti.
İstanbul Ankara
ile Temas Arıyor ve Bu Teması Nurettin Paşa Sağlamaya Çalışıyor
Saygıdeğer
Efendiler, 9 Mayıs 1920 günü Meclis'in gizli oturumunda açıklama
yaparken ve Fransız memurları ile hey'etleri tarafından bizimle
temas ve bağlantı kurma yolları arandığını bildirirken,
milletvekillerinden biri (yanlış hatırlamıyorsam Çorum
Milletvekili rahmetli Fuat Bey),
"birkaç günden beri gûya İstanbul, bizimle anlaşmak istiyormuş,
bu konuda bilgi verir misiniz?" diye bir soru yöneltti.
Gerçekten, o
tarihten dört beş gün önce, İstanbul'da
Leon adında biri Çanakkale üzerinden bizi
aramıştı. Ankara'yı bulduktan ve bizim burada bulunduğumuzu
anladıktan sonra, dediler ki: "Söyleyeceğimiz şeyler pek
önemlidir. Onun için haberleşmeyi geceye bırakalım. Ordu
merkezleri de aradan çekilsinler. O gece görüşmediler. Fakat bir
iki gece sonra yeniden aradılar. Bu defa karşımıza çıkan kimse
eski İzmir Valisi Nurettin Paşa
imzasıyla bir telgraf yazdırdı. Bu telgrafın içindekiler
şöyleydi: "Ben, iki arkadaşımla birlikte, İstanbul'un sizinle
anlaşmasına aracılık etmeyi vatan için yararlı bir görev
sayarım. Buradaki hükûmet ve İngilizler buna razı oldular. Sizin
de olumlu cevabınızı bekleriz. Nurettin
Paşa, telgrafını Hey'et-i Temsiliye Başkanlığı'na
yazıyordu. Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin ve Hükûmeti'nin
kuruluşundan, çalışmaya başladığından ve Büyük Millet
Meclisi'nin varlığını ve meşruluğunu doğrulayan Hıyanet-i
Vataniye Kanunu'ndan habersiz görünüyor.
Nurettin Paşa'nın telgrafını,
Millî Savunma Bakanı olan Fevzi Paşa
Hazretleri'ne gönderdim. Fevzi Paşa,
Nurettin Paşa'ya cevap
verdi. Bu cevabında dedi ki: Telgrafınızı Hey'et-i Temsiliye
Başkanlığına etmekle, daha gerçek durumdan haberdar olmadığınız
anlaşılıyor. Ve durumu açıkladıktan sonra İstanbul’da hangi
makam Ankara'da hangi makamla görüşmek istiyor?" dedi. Bu
telgrafa imzasız olarak gelen cevapta: "Telgrafı yazan kimseler
şimdi burada değillerdir. Bunu bırakıp gittiler. Yarın saat
10.00'da size bilgi veririz." deniliyordu. Bundan sonra
Nurettin Paşa ikinci defa
olarak yine aradı. Bu defa, telgraf haberleşmeleriyle anlaşma
imkânı olmadığından, siz yetkili bir hey'eti İstanbul'a
gönderin, görüşelim ve anlaşalım diyordu.
Efendiler, biz
de cevap olarak dedik ki: "Pek doğrudur, gerçekten telgrafla
anlaşmak mümkün değildir. Fakat siz Mudanya'ya geliniz ve ne
vakit gelebileceğinizi de bildiriniz. Bizim tarafımızdan da
orada yetkili kimseler hazır bulunur. Bursa'ya da gereken
talimat verildi." Ondan sonra bir daha arayan olmadı.
Hoca Müfit Efendi
(Kırşehir): "Acaba gerçekten Nurettin
Paşa mıydı? diye sordu. Ben de: "Evet, gerçekten
Nurettin Paşa'ydı,
karşılığını verdim.
Efendiler,
İstanbul Hükûmeti'nin Nurettin Paşa
vasıtasıyla yaptığı bu müracaatın Anzavur'un Balıkesir
bölgesinde yenilgiye uğratıldığı ve Bolu'da başarı kazanmaya
başladığımız günlere rastladığını da belirtmeliyim.
Nurettin Paşa
Ankara'da
Efendiler,
Nurettin Paşa'dan bir daha
telgraf almadık. Fakat, kendisi Diyarbakır'lı
Kâzım Paşa ile birlikte, 1920
yılının Haziran ayı ortalarında Ankara'ya geldi. Bizimle
işbirliği etmeden önce, bazı konularda görüşümüzü anlamak
istediğini söyledi.
Birincisi,
Hilâfet ve saltanat makamı üzerindeki düşünce ve görüşümüz;
İkincisi,
Bolşeviklik konusundaki görüşümüz;
Üçüncüsü, İtilâf
Devletleri'ne karşı, özellikle İngilizlere karşı da, savaşa
karar verip vermediğimiz, konularıydı.
Görüşme, Ziraat
Okulu'ndaki karargâhımızın bir odasında, gece yapıldı. Bu
görüşme'de, Nurettin Paşa
ile birlikte gelen Kâzım Paşa’dan
başka Fevzi ve
İsmet Paşa’lar da hazır
bulunuyorlardı. Nurettin Paşa,
birinci, ikinci sorulara aldığı cevapları pek doyurucu bulmadı.
Fakat, özellikle üçüncü sorunun cevabı, uzun ve hararetli
tartışmalara yol açtı. Çünkü biz demiştik ki, gayemiz, millî
sınırlarımız içinde toprak bütünlüğümüzü ve milletin
bağımsızlığını tam olarak sağlamaktır. Buna engel olmak üzere
karşımıza çıkacak kuvvet, kim ve ne olursa olsun, mutlaka
çarpışır ve başarı kazanırız. Bu konudaki karar ve inancımız
kesindir. İşte Nurettin Paşa,
bir türlü buna inanamıyor ve razı olamıyordu. Nihayet kendisine
dedik ki: "Bu konuda görüşmeyi kabul etmekle, yeni görüşlere
varmak ve kararlar almak söz konusu değildir. Sen, bugüne kadar
milletin iyice belirmiş ve kesinleşmiş olan inançlarına
uyacaksın! "Ondan sonra, kendisine verebileceğimiz uygun bir
görev üzerinde duruldu. Kendisinin, Konya valisi sivil görevi ve
Konya Yöresi Komutanı unvanıyla Yunan cephesinin güneyindeki
bölgenin komutanı olmasını uygun gördük. Asıl Batı Cephesi için,
komutan olarak 18 Haziran1920'de Ali
Fuat Paşa'yı görevlendirdik.
Efendiler, o
günlerde Yunan Cephesi'nde düşmanın bazı hazırlıklar yaptığı
hissedildiğinden, cephede duyarlık arttı. Bu yüzden
Nurettin Paşa'nın görevi
kesinleşmeden ve kendisini görev yerine göndermeden, acele
olarak Batı Cephesi'ne hareketim gerekti.
Nurettin Paşa’nın görevlendirme
işleminin tamamlanmasını Genel Kurmay Başkanı bulunan
İsmet Paşa'ya bıraktım.
Gerçekten düşman, bütün cephe üzerinde taarruza geçmişti. Bizim
birliklerimiz geri çekiliyordu.
Nurettin Paşa, cephedeki elverişsiz durumu anlayınca
İsmet Paşa'ya görev kabul
edebilmek için birtakım şartların, hükûmetçe karar altına
alınması gereğinden söz etmiş. O şartlara göre, hükûmet
memleketin yönetiminde ve önemli konularında esaslı ve kesin
karar almadan önce Nurettin Paşa'nın
düşünce ve onayını almak zorunda kalacaktır. Çünkü, Büyük Millet
Meclisi Hükûmeti'nde yer alan üyeler,
Tevfik Paşa ve benzerleri gibi, olgun yaşta ve
tecrübeli kimseler olmayıp, genç birtakım kimselermiş.
İsmet Paşa, pek yadırgadığı bu
zihniyet ve teklifi, derhal şifreyle bana bildirdi. Ben de
Nurettin Paşa'nın, kendisine
görev teklif ettiğim zaman söylemediği bu düşünceyi, genel
durumda bunalım baş göstermesi üzerine ortaya atmış olmasını
anlamlı buldum ve İsmet Paşa'ya
verdiğim cevapta, kendisine görev verilmemesini emrettim.
Nurettin Paşa'nın, Yunan
taarruzu başladıktan iki gün sonra bana gönderdiği bir yazıda
yazdıklarını dikkate değer bulmuştum. Arzu buyurursanız, bu
yazıyı yüksek hey'etinize olduğu gibi okuyayım:
Ankara
İstasyonu, 24.6.1920
Büyük Millet Meclisi Yüksek Başkanlığı'na
Efendim Hazretleri,
Atanmış olduğum
komutanlıktan ve valilikten uzaklaştırılma şekli ile görevden
alınma durumunun bildiriliş şeklini hakaret saydım. Bir devlet
adamı tarafından ileri sürülen vatanla ilgili bir düşünce ve
görüşün tartışılmasına değil, dinlenilmesine bile değer ve önem
verilmemesini ve ilgili Büyük Millet Meclisi'nin ve Hükûmeti'nin
oylarını alıncaya kadar bile beklenmeyerek ve tahammül
edilmeyerek veyahut belki de buna gerek görülmeyerek iki veya üç
kişi gibi pek az üyenin düşünce ve istekleriyle bu yolda işlem
yapılmasında bir sakınca görülmemesini ve bundan dolayı da
memleketin, eğer yanılmıyorsam böyle bir anlayışla yönetilmesini
millet ve memleket için tehlikeli saymakta olduğumun arzına,
Başkanlık yüksek makamının müsaadelerini rica ederim.
Bugünkü şartlar
içinde, görev kabulünü sakıncalı bulduğum ve işbirliğini yararlı
göremediğim için, memleketim olan Bursa'da oturmak üzere, ilk
trenle Ankara'dan ayrılacağımı bilginize sunar, veda ederim,
Efendim Hazretleri.
Nurettin İbrahim
Efendiler, benim
bu yazıya verdiğim cevap da aynen şuydu:
25.6.1920
Tümgeneral Nurettin Paşa'ya
İlgi: 24 Haziran 1920 tarihli yüksek tezkereleri.
Söz konusu
edilen komutanlık ve valilik görevi, daha Millî Savunma ve
İçişleri Bakanlıkları'nca resmen zatıalilerine verilmemiş ve
tebliğ edilmemişti. Bu bakımdan ne atanmanız ne de ayrılmanız
söz konusu değildir. Yalnız, zâtıâlînize görev verilmesi
düşünülmüş, bu konuda düşünce ve kararınız sorulmuştu. Atama
durumu daha kesinleşmemiş olduğu bir sırada, Genelkurmay
vasıtasıyla öğrenilen dûşünce ve kanaatinizdeki kararsızlıklar
üzerine, Hükûmet'çe, atanmanızdan vazgeçilmesine karar verildi.
Böyle bir kararı vermek için, zan buyurduğunuz gibi, durumun
Büyük Millet Meclisi'nin Genel Kurulu'na sunulması, mevcut ve
yürürlükteki kanunların gereklerinden değildir. Bursa'ya giderek
orada oturmanıza gelince, bağlı bulunduğunuz askerlik mesleği
dolayısıyla, bu konuda Millî Savunma Bakanlığı yüksek katına
usulünce başvurmanız gereği tebliğ olunur, efendim.
Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Nurettin Paşa, Bursa'ya
değil Taşköprü'ye gitmiş ve uzun zaman orada kalmıştır. Bundan
sonra da kendisine, yeniden birkaç durum dolayısıyla
dokunacağız. O durumları da yeri geldikçe gerektiği kadar
açıklayacağım.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükümetinin Dış İşleri Konularında Verdiği İlk
Karar: Moskova’ya Bir Heyet Gönderilmesi
Efendiler,
kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'nin, dışişleri
konularında verdiği ilk karar, Moskova’ya bir hey'et
gönderilmesi olmuştur. Heyet, Dışişleri Bakanı
Bekir Sami Bey'in
başkanlığında idi. İktisat Vekili Yusuf
Kemal Bey üye bulunuyordu.11 Mayıs 1920'de Ankara'dan
hareket eden hey'etin asıl görevi, Rusya ile ilişki kurmaktı.
Rusya'nın, hükûmetimizle yapacağı anlaşmanın bazı hükümleri, 24
Ağustos 1920'de parafe edilmiş olmakla birlikte durumun gereği
olarak uzlaşmaya bağlanamayan bazı noktalardan dolayı
gecikmiştir. Moskova Antlaşması ('3') diye anılan diplomatik
belgenin imzası, ancak 16 Mart 1921'de mümkün olabilmiştir.
Saygıdeğer
Efendiler, memleket içinde yer yer kendini gösteren iç isyanları
takip etmekte gecikmeyen ilk genel Yunan taarruzu, bakışlarımızı
yeniden batıya çevirecektir.
Yunanlıların İlk
Genel Taarruzu
Yunanlılar, 22
Haziran 1920'de Milne (Miln) hattından genel taarruza geçtiler.
Kuvvetleri altı tümene çıkmış bulunuyordu. Üç tümenle iki
koldan, Akhisar - Soma yönünden; iki tümenle Salihli yönünden;
bir tümenle de Aydın cephesinden taarruz ettiler. Düşmanın kuzey
kolu, 30 Haziran 1920'de Balıkesir'e girdi ve süvarileri 2
Temmuz 1920'de Kirmastı ve Karacabey'i işgal etti. Bu düşman
karşısında bulunan 61’nci ve 56’ncı Tümenlerimiz, Ulubat
köprüsünü tahrip ederek Bursa'ya doğru çekildi. Düşman takibe
devam ederek Bursa'yı da işgal etti ve ileri hatlarını Dünboz -
Aksu hattına kadar sürdü. Bunun karşısındaki kuvvetlerimiz fazla
sarsıldı. Eskişehir'e kadar çekildi. Bu savaşlar sırasında
İngilizler, 25 Haziran 1920'de Mudanya'ya ve 2 Temmuz 1920'de de
Bandırma'ya birer müfreze çıkardılar.
Salihli yönünde
doğuya ilerleyen iki Yunan tümeni de, 24 Haziranda Alaşehir'e
girdi. Daha sonra ilerleyerek 29 Ağustosta Uşak'ı zaptetti ve
Dumlupınar sırtları elimizde kalmak üzere, bu bölgeye kadar
ilerledi. Bu düşman karşısında bulunan 23’üncü Tümen ve millî
kuvvetlerimiz çok kayıp verdi ve zayıfladı. Aydın'dan ilerleyen
bir Yunan kolu da, Nazilli'ye kadar geldi.
Bu harekât
sırasında, tümenlerimizin kuru birer kadro halinde olduklarını,
harp malzemelerinin bulunmadığını ve henüz takviyelerine de
imkân olmadığını bilirsiniz.
Efendiler,
bizzat Eskişehir'e ve oradan da ileri bölgelere gittim. Gerek
orada gerek başka bölgelerde bulunan kuvvetlerimizin düzene
sokulmasını emrettim. Yeniden, düşman karşısında, düzenli
komutaya bağlı cepheler kurulmasını sağladım.
Yunan Taarruzu
Karşısında Milli Cephelerin Bozulması Üzerine Meclis'te Şiddetli
Hücum ve Eleştiriler
Efendiler, Yunan
taarruzu ve millî cephelerin bozulması, Meclis'te büyük bir
sıkıntıya, şiddetli hücum ve eleştirilere yol açtı. Büyük Millet
Meclisi'nin 13 Temmuz 1920 günü, 41’inci toplantısında
kusurlarından ve idaresizliklerinden dolayı, Bursa Komutanı
Bekir Sami ve Valisi
Hâcim Muhittin Bey'lerin ve
Alaşehir Komutanı Âşir Bey'in
ne için harp divanına verilmediklerinden dolayı, Genelkurmay
Başkanlığı ve İçişleri Bakanlığı hakkında gensoru önergeleri
okundu.
Bu önergenin
sahibi, Afyonkarahisar Milletvekili
Mehmet Şükrü Bey'di. Sinop Milletvekili
Hakkı Hâmi Bey'in de derhal
cezalandırma konusundaki ısrarı "bravo" sesleriyle
karşılanıyordu. Önerge sahibi olan
Mehmet Şükrü Bey'in, “Biz sorumlu tutulduklarını
görmek istiyoruz!" feryadı üzerine, gensoru kabul ediliyor.
Soruşturma günü olarak tespit edilen 14 Ağustos 1920'de, Genel
Kurmay Başkanı cevap verdi. Fakat bir türlü inandırmak ve
yatıştırmak mümkün olamıyordu. Karahisar Milletvekili
Şükrü Bey "Anket" istiyor.
Diğer bir milletvekili bazı subay ve komutanların
cezalandırılmalarının tabiî olduğundan söz ederek birçok
örnekler sıralıyor. Başka bir milletvekili, asker geri
çekilirken bir komutanın otuz altı deve eşya götürmüş olduğunu
söylüyor. Başka bir milletvekili de Yunan ordusunun kısa bir
zaman içinde Akhisar'dan Marmara sahillerine varıncaya kadar,
bütün şehir ve köyleri yıldırım hızıyla istilâ ettiğinden söz
ederek, Bursa felâketi dolayısıyla uğramış olduğumuz korkunç
zarar, dünyanın gözünde, Anadolu'da savunma denilen şeyin bir
göz korkuluğu olduğuna genel bir kanaat uyandırmıştır" diyor ve
bu büyük bozgunun sorumlularının cezalandırılmalarını istiyordu.
Efendiler, uzun
ve ateşli olarak devam eden tartışmalara, benim de karışmam
gerekti. Ortaya çıkan bu çok acı durumda, Meclis'in üzüntü ve
ilgisini takdir ettikten sonra, düşünce ve duyguları yatıştırmak
maksadıyla konuşma ve açıklamalar yaptım. Benim sözlerime karşı
da yapılan ufak tefek hücumlara cevap verdikten sonra, genel
açıklamalar yeterli görüldü.
Efendiler,
ayrıntılarını Meclis tutanaklarında okuduğunuz bu ateşli
görüşmelerden önce, 26 Temmuz 1920 günü de, gizli bir oturumda
buna benzer bir görüşme olmuştu. Orada da uzun açıklamalar
yapmaya mecbur olmuştum. Çünkü, üzüntü ve ıstırap sonucu
yapılmakta olan tenkit ve tekliflerde bu yenilgiyi doğuran
gerçek sebepler sanki unutulmuş gibiydi. Bütün felâketin sebebi
olmak üzere, daha kurulalı ve üzerine görev yükleneli iki ay
bile geçmemiş olan Bakanlar Kurulu'nu sorumlu tutmak gayesi
güdülüyordu. Bir yılı aşkın bir zamandan beri, Yunan ordusunun
İzmir bölgesinde yerleşmiş ve durmadan hazırlanmakta bulunmuş
olduğu, buna karşılık İstanbul Hükûmeti'nin ordumuzu sürekli
olarak felce uğratacak şartlar hazırlamakla meşgul olduğu ve
milletin kendiliğinden kurabildiği millî kuvvetleri dağıtıp yok
ettirmeye çalışmaktan başka birşey yapmadığı asla
düşünülmüyordu. Eğer bu bir yıl içerisinde Yunan kuvvetleri
karşısında, azçok bir varlık gösterilmiş idiyse, bunun da beş on
fedakârın kendiliğinden gösterilmiş bulunan azim ve
gayretlerinin ürünü olduğunu insafla görmek istemiyorlardı.
Askerî harekâtı, gerçek durumu kavrayarak ve askerliğin
gereklerini göz önünde tutarak düşünen ve inceleyen yoktu.
Söylenilen sözler, ya vatanseverlik duygusunun sürüklediği
coşkunlukla veyahut aşırı duyarlık sonucu olarak feryad ve figan
halinde dile getiriliyordu. Söz söyleyenler içinde, ender
olmakla birlikte millî inancı ve vatana bağlılığı şüpheli
olanlar bile vardı.
Söz konusu
ettiğimiz bu gizli oturumda, uzun açıklamalarım sırasında
özellikle demiştim ki: "Felâket başa gelmeden önce, onu önlemek
ona karşı savunma çarelerini düşünmek gerekir." Geldikten sonra
üzülmenin yararı yoktur. Yunan taarruzu yapılmadan önce
yapılacağı kuvvetli bir ihtimalle biliniyordu. Eğer bunu
önleyecek çare ve tedbirler bulunamamışsa, bunun sorumluluğu
Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne ve onun Hükûmeti'ne ait olamaz.
Büyük Millet Meclisi'nin sorumluluk mevkiine geldikten sonra
almaya başladığı tedbirler, bir yıl öncesinden beri İstanbul
Hükûmetleri tarafından, bütün milletle birlikte ve ciddiyetle
alınmaya başlanmak gerekti. Bazı kuvvetlerin cepheden alınıp iç
isyanların bastırılmasına memur edilmesi, Yunan kuvvetleri
karşısında bulundurulmasındaki yarardan daha önemli ve zarurî
idi. Yine de öyledir. Gerçi Bursa'da bırakılması zarurî olan bir
tümen, Adapazarı isyan bölgesine gönderilen iki tümen, Hendek'te
dağılan bir tümen, yani dört tümen; Zile, Yenihan bölgesinde
âsîlerle uğraşan bir tümen ve bütün bu düzenli ordu kuvvetlerine
yardım eden millî müfrezeler, cephede bulundurulabilseydiler,
belki de düşman taarruzu bu kadar gelişemezdi. Fakat, memleketin
huzuru ve milletin kurtuluş gayesi noktasında birleşip dayanışma
sağlanamadıkça, bir dış düşmanın istilâ adımlarını durdurmaya
çalışmak ne mümkündür ne de bundan köklü bir yarar ve sonuç
alınabilir. Ancak, memleket ve milletçe dediğim durum
korunabilirse, düşmanın herhangi bir zamandaki başarısı ve bunun
sonucu olarak fazla toprak ele geçirmiş olması, geçici olmak
niteliğinden kurtulamaz. Birlikte ve amaçta azimli olan ve ısrar
eden millet, gururlu ve saldırgan her düşmanı eninde sonunda bu
gurur ve saldırganlığından pişman kılabilir. Onun için iç
isyanları bastırmak, elbette Yunan taarruzunu durdurmaktan daha
önemlidir. Zaten, cepheden iç isyanlara karşı kuvvet ayrılmamış
olsaydı, sonucun başka türlü olabileceğini farz etmek güçtür.
Söz gelişi, düşman kuzey cephesine üç tümenle saldırdı. Bizim
orada cepheye yetebilecek kuvvetimiz yoktu. Filân noktada, filân
derede, filân köydeki kuvvetimiz yahut da oralardaki subay veya
komutanımız, düşmanın geçmesine müsaade etmeseydi, bu felâket
başımıza gelmezdi" şeklinde feryat etmekte anlam yoktur. Tarihte
yarılmamış ve yarılmayan cephe yoktur. Özellikle, söz konusu
olan cephe, savunmaya ayrılan kuvvetle orantılı dar bir cephe
olmayıp da, böyle yüzlerce kilometre genişliğinde ise, bu
cephenin şurasında ve burasında bulunan zayıf bir kuvvetin,
sonuna kadar savunmasını kabul etmek, bütün tasavvur ve
muhakemeleri yanılgıya sürükler. Cepheler delinebilir, buna
karşı tedbir, delinen kısmı derhal kapamaktan ibaretti. Bu ise,
cephe üzerindeki kuvvetlerden başka, geride, yedekte, kuvvetli
destekler bulundurmakla mümkündür. Oysa, Yunan ordusu
karşısındaki millî cephemiz bu durumda ve bu kuvvette miydi?
Bütün Batı Anadolu illerimizde, Ankara ve dolaylarında, daha
doğrusu bütün memlekette, kuvvet denilecek bir askerî birlik
bırakılmış mıydı?
Ciddi Bir Askeri Teşkilat Kurabilmek ve
Bunda Başarı Sağlayabilmek İçin Zaman Şarttır
Savaş hatlarına
yakın köyler halkının yapabileceğini sanmadan, hayalî sonuçlar
beklemek akıllıca bir bekleyiş olamaz. Memleketin bütün kuvvet
kaynaklarından yararlanma şartlarına ve yetkilerine sahip
olduktan sonra bile, ciddî bir askerî teşkilât kurabilmek ve
bundan başarı sağlayabilmek için zaman şarttır. Bursa'da
Bekir Sami Bey'in emrine
verilen kuvvetin esası, İzmir'de tüfek attırılmaksızın
Yunanlılara teslim edilen ve Yunan gemileriyle Mudanya'ya
çıkarılan iki alay kadrosu değil miydi? Bu kuvvetin moralini
düzeltmek için İstanbul Hükûmetleri herhangi bir tedbir almışlar
mıydı? İstanbul Hükûmetleri değil miydi ki, Yunan taarruzundan
önce, Balıkesir'de savunmaya çalışan kuvvetlerimizin arkalarında
Anzavur'u saldırttı? Yine İstanbul Hükûmeti, Halife ve Padişah
değil miydi ki, Yunan Cephesi'nde kullanılacak oldukça kuvvetli
bir tümeni, 24’üncü Tümeni Hendek - Düzce yolunda, Hilâfet
Ordusu ve âsîlerin grupları tarafından aldatılarak dağıttırmış
ve komutanlarını şehit ettirmişti.
Memleketin
alınyazısının sorumluluğunu yeni üzerine almış olan Hükûmet, bu
tarihteki şartlar içinde acaba seferberlik yapabilmeyi
düşünebilir miydi? Memleketin neredeyse baştan başa Halife'nin
fetvası hükmünü yerine getirmeye sürüklenip zorlandığı bir
sırada, milleti askere çağırmak doğru ve mümkün görülebilir
miydi? Bundan başka, bütün milleti silâh altına çağırmadan önce,
silâh sayısının, eldeki silâhı kullanılır durumda tutabilmek
için cephane ve para miktarları ile kaynakların düşünülmesi
zarurî değil miydi? Durumu incelerken ve tedbir düşünürken, acı
da olsa gerçeği görmekten bir an olsun uzak kalmamak gerekir.
Kendimizi ve birbirimizi aldatmak için lüzum ve mecburiyet
yoktur. Biz durumun ve cephelerin ihtiyacından habersiz değiliz.
Her taraftan adıma sayısız telgraflar gelmektedir: "Büyük çapta
düzenli kuvvetler gönderiniz, şu kadar cephane gönderiniz,
bunlar gelmezse burada yeniliriz denilmekte, tehlike ve ateş
içinde bulunmanızın verdiği heyecan dolayısıyla, durum acı bir
dille anlatılmaktadır. Bizim görevimiz ve durumumuz, onların
üzüntü ve heyecanına katılarak halkın maneviyatını kırmak
değildir. Aksine, acılara direnme gücü, sebat ve ümit verecek
şekilde hareket etmektir.
Bundan sonra,
elbette durumlar değişecek, bütün memleket ve millete gerçekten
ümit ve güven verecek tedbirler uygulanacaktır. Artık buna engel
kalmamıştır. Hükûmet bir kısım doğumluları da silâh altına
alabilecektir.
Yeşilordu
Saygıdeğer
Efendiler;
Bazı bulanık meselelerin kolaylıkla aydınlanmasına yardımcı
olacağını sandığım için yüksek heyetinize, bir Yeşilordu’dan söz
edeceğim:
Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin ve Hükûmeti'nin kuruluşundan sonra,
Ankara'da, Yeşilordu adı altında bir dernek kuruldu. Bu derneğin
ilk kurucuları, pek yakın ve bilinen arkadaşlardı. Kuruluş
amacını açıklamak için, iç isyanları ve bu isyanlara karşı
gönderilen ordu kuvvetlerinin ve millî müfrezelerin
gösterdikleri bazı durum ve manzaraları hatırlamak gerekir.
Âsîlerin, ordunun erlerine Halife'nin fetvasından, Padişah'ın
askerliği affettiğinden, Ankara'daki hükûmetin meşru
olmadığından bahsederek, onları kolaylıkla kandırdıkları
defalarca görüldü. Gerçekten de, birçok yerde, bazı ordu erleri
âsîlerle çarpışacak yerde, aksine silâhlarını bırakarak
köylerine, memleketlerine savuşuyorlardı. Millî müfrezelerin
inkılâbın gayesini daha kolay anladıkları ve âsîlerin
aldatmacalarına kapılmadıkları anlaşılmıştı. Bu sebeple, Osmanlı
ordusunun artıkları denebilecek olan, o tarihlerdeki yorgun,
bezgin ve yeni inkılâp ülküsüne göre yetiştirilmemiş birliklerle
inkılâbı başarma konusundaki güçlükler, hissedilir bir
derecedeydi. Orduyu yeni bir zihniyetle şuurlu bir duruma
getirmenin, o günlerin şartları içinde pek güç olacağı
sanılıyordu. Bu bakımdan aranılan vasıfları taşıyan, şuurlu
kimselerden seçilmiş ve inkılâp için güvenilir bir teşkilât
kurma düşüncesi, bazı kimselerin kafasında yer etmeye
başlamıştı. Birbirini kovalayan, kanlı ve tehlikeli durumlar
gösteren iç karışıklıklar karşısında, bu belirttiğim düşünce ve
eğilim kuvvetlendi. Nihayet, bazı kimseler, böyle bir kuruluş
vücuda getirmek üzere fiilen teşebbüse geçtiler. Ben, bir yandan
ordumuzu canlandırmak ve güçlendirmek için çareler ararken, bir
yandan da her türlü sakıncalarına rağmen, her yerde, ister
istemez kurulmuş olan millî müfrezelerden yararlanmaya
çalışıyordum. Fakat, ciddî bir disiplin, kayıtsız şartsız ve
tereddütsüz itaat isteyen önemli askerlik görevlerinin ancak
düzenli bir ordu ile yerine getirilebileceği gerçeğini unutmaya
elbette imkan yoktu. Millî müfrezelerden yararlanma, zaman
kazanma maksadına dayanabilirdi. Şüphesiz, kullanılmaları zarurî
olan millî müfrezelerin, seçkin ve şuurlu kimselerden
kurulabilmesi arzu edilirdi.
Yeşilordu
teşkilâtının ilk kurucuları arasında bulunan yakın arkadaşlar,
sırf bana yardım maksadıyla ve beni ayrıca yormamak
düşüncesiyle, kendileri teşebbüse geçerek çalışmayı uygun
görmüşler. Bana, yalnız, yararlı bir iş yapacaklarını
söyleyerek, kısaca bu teşebbüslerinden söz etmişlerdi. Ben,
gerçekten pek meşgul olduğum için, arkadaşların bu teşebbüsleri
ile uzunca bir süre ilgilenemedim. Yeşilordu teşkilâtı bir
bakıma gizli bir teşkilât olarak kurulmuş ve oldukça genişlemiş.
Genel Sekreteri Hakkı Behiç Bey
ve Ankara'daki yönetim kurulu önemli ve esaslı çalışmalar
yapmışlar. Basılı tüzükleri ve görevli memurları her tarafa
gönderilmiş. Yalnız, bir noktayı da işaret etmeliyim ki,
Yeşilordu teşkilâtı ile meşgul olanlar, benim bu işi bildiğimi,
uygun olduğumu ve istediğimi söylediklerinden, her tarafta benim
adıma teşkilâtı genişletmeye ve güçlendirmeye çalışanlar
çoğalmış. Faaliyete geçmiş olan teşkilât, yalnızca millî
müfrezeler oluşturmak gibi sınırlı bir alandan çıkmış ve çok
genel bir amaca da yönelmiş.
Teşkilâtın
kurucuları arasına, milletvekili olan
Çerkez Reşit Bey ve Ankara üzerinden Yozgat'a gidip
gelirken olacak, Çerkez Ethem
ve kardeşi Tevfik Bey'ler
girmişler. Bundan başka Ethem
ve Tevfik Bey müfrezelerinin
bütün adamları Yeşilordu'nun âdeta temelini oluşturmuşlar.
Çerkez Ethem ve
Kardeşlerinin İlk Defa Dikkati Çekmeye Başlayan Bazı Tavır ve
Davranışları
Efendiler, bu
girişten sonra, Çerkez Ethem
Bey ve kardeşlerinin, ilk defa dikkati çekmeye başlayan bazı
tavır ve davranışları hakkında yüksek hey'etinizi aydınlatmak
isterim. Çerkez Ethem Bey
millî bir müfreze ile önce Anzavur’un takibinde ve sonra da
Düzce isyanında, başarılı bazı hizmetler yapmış olduğu için,
Yozgat'a gitmek üzere Ankara'ya çağrıldığı zaman, hemen
herkesten iltifat ve takdirler gördü. Şüphesiz, kendisini
abartmalı bir tarzda beğenenler ve övenler de bulunmuştur.
Ethem Bey ve kardeşlerinin
daha sonraki davranışları, gördükleri övücü muameleden mağrur
olduklarını ve bazı hayallere kapıldıklarını gösteriyor.
Ethem Bey ve kardeşlerinden
Tevfik Bey, Yozgat'ta,
isyanı bastırmakla meşgul oldukları sırada, kendilerine yakın
uzak ne kadar askerî ve millî komutanlarımız varsa, bunların
rütbe ve mevkilerine değer vermeksizin hepsine birer birer
aşağılayıcı ve saldırgan davranışlarda bulunmakta hiçbir sakınca
görmemeye başladı. Ethem Bey'in
şahsını, niteliğini ve değerini tanımayan komutanların çoğu,
memleketin ateş içinde bulunduğunu ve
Ethem Bey'in abartmalı olarak işittikleri hizmetini
düşünerek, mümkün olduğu kadar kendisiyle fazla çekişmeden
kaçınmışlardı.
Bundan cür'et
alan Ethem ve kardeşi
Tevfik Bey'ler, Türk ordusunda
değerli hiçbir subay ve komutan bulunmadığı ve kendilerinin
herkesten üstün birer kahraman oldukları zannına kapılmışlar ve
bu zanlarını açıktan açığa pervasızca herkese söylemekten
çekinmemeye başlamışlardı. Doğrudan doğruya valilere ve herkese
emirler veriyorlar ve emirlerinin yerine getirilmemesi halinde
idam edilecekleri gözdağını da ekliyorlardı.
Ethem Bey, Ankara ve
Ankara'daki hükûmet üzerinde bile otorite kurma denemesinde
bulunmuştur. Sözde, Yozgat isyanı, Yozgat'ın bağlı bulunduğu
Ankara valisinin kötü idaresinden çıkmış; bundan dolayı isyana
sebep olanlar için uyguladığı cezayı, ki o ceza asılarak idamdı,
Ankara valisi için de olay yerinde doğrudan doğruya kendisi
uygulamaya karar vermişti. Yozgat'a gönderilmesini istediği
Ankara valisi Millî Mücadele'de fevkalâde hizmet etmiş, yararlık
göstermiş ve göstermekte olan Yahya
Galip Bey'di. Yahya Galip
Bey'in, hizmeti özellikle bizce takdir edilmiş pek
gerekli ve yararlı bir zat olduğu biliniyordu. İşte böyle bir
zatı, kendi eline, idam sehpasına vermeye bizi mecbur etmekle en
büyük otorite ve etkiyi kazanabileceğini düşünmüştü. Elbette
Yahya Galip Bey'i veremezdik
ve vermedik. Ethem ve
kardeşleri bu konu üzerinde fazla ısrar edemediler. Fakat
Yozgat'ta, özellikle milletvekillerine: "Ankara'ya dönüşümde
Büyük Millet Meclisi Başkanını Meclis önünde asacağım" yollu
boşboğazlıkları duyulmuştur. Yozgat milletvekili
Süleyman Sırrı Bey de bu
boşboğazlığı işitenlerdendir. Biz, bütün duyup öğrendiklerimize
rağmen bu kardeşleri daima yararlanabileceğimiz bir durumda
bulundurmak yolunu tercih ettik. Bu sebeple kendilerini idare
ettik. Yozgat'tan sonra Ankara üzerinden Kütahya bölgesine
gönderdik. Bu konuya tekrar dönmek üzere, sözü asıl konumuz olan
Yeşilordu'ya getireceğim.
Bilginize
sunmuştum ki, her yerde, Yeşilordu teşkilâtını benim adıma
kuruyorlardı. Şahsen tanıdığım kimselerden birinin, Erzurumlu
Nazım Nazmi Bey'in, görevli
bulunduğu Malatya'dan gönderdiği bir mektupta, Yeşilordu
teşkilâtının beni sevindirecek biçimde genişletilmesine
çalışıldığı bildiriliyordu. Bu haberden uyanarak, bu gizli
dernek hakkında araştırmalar yaptım. Bu derneğin nitelik
bakımından zararlı bir şekil aldığı görüşüne vardım. Hemen
kapatılması gerektiğini düşündüm. Bu konuda tanıdığım
arkadaşları aydınlattım. Görüşümü söyledim. Onlar da gereğini
yerine getirdiler. Fakat, Genel Sekreter olan
Hakkı Behiç Bey, derneğin
kapatılması ile ilgili teklifimin yerine getirilmesinin mümkün
olmadığını söyledi. Ben, kapattırırım, dedim. Bunun da imkânsız
olduğunu, çünkü, durumun tahminden daha büyük ve daha güçlü
olduğunu ve bu derneği kurmuş olanların sonuna kadar
maksatlarından ayrılmayacakları hususunda birbirlerine söz
vermiş olduklarını kendine has bir tavırla söyledi. Olaylar
gösterdi ki, biz bu gizli derneğin faaliyetine son vermeye
çalıştığımız halde, tam olarak başaramadık.
Reşit,
Ethem ve Tevfik
kardeşler başta olmak üzere, dernek ileri gelenlerinden bir
kısmı bu defa faaliyetlerine yıkıcı yönde ve bize karşı olarak
devam etmişlerdir. Eskişehir'de çıkarttıkları Yeni Dünya
gazetesi ile de, düşünce ve maksatlarını saldırgan bir şekilde
yayınlatıyorlardı.
Celalettin Arif, Hüseyin Avni Beylerin
Erzurum'a Gidişi ve Orada Ortaya Attıkları Meseleler
Saygıdeğer
Efendiler, takibini düşündüğüm sıraya göre, yüksek hey'etinizi
biraz Doğu Cephemizle meşgul edeceğim. Ancak, üzerinde duracağım
durumdan evvelki bir safha vardır ki, önce onu açıklamak
gerekiyor.
Birinci Büyük
Millet Meclisi'nde İkinci Başkan olan Erzurum Milletvekili
Celâlettin Arif Bey 15
Ağustos 1920 tarihli bir dilekçeyle Meclis'ten iki ay süreyle
izin aldı. İleri sürdüğü mazeret, zihin yorgunluğundan ileri
gelen sürekli baş ağrısı idi. Aynı zamanda, çoktan beri
görmediği seçim bölgesinde de incelemeler yapmak istiyordu.
Celâlettin Arif Bey, Erzurum
milletvekillerinden Hüseyin Avni Bey'in,
kendisiyle birlikte gönderilmesini benden özel olarak rica etti.
Hüseyin Avni Bey'in,
Meclis'ten izin isteyebilmesi için belirli bir mazereti yoktu.
Ben, kendisini özel bir görevle gönderecektim. Bu hususu, 18
Ağustos 1920'de Meclis'ten rica ettim. Kabul edildi.
Celâlettin Arif ve
Hüseyin Avni Bey'lerin,
Erzurum'a varışlarından sonra,
Celâlettin Arif Bey’den 10, 15 / 16 ve 16 Eylül 1920
tarihlerinde üç şifreli telgraf aldım. Bu telgraflara göre,
Erzurum halkında gerginlik ve kaynaşma varmış... Fakat,
Celâlettin Arif Bey'in
Ankara'dan Erzurum'a hareketini haber alınca, halk beklemeyi
tercih etmiş... Kaynaşmanın sebebi de, ordu ambarları, tüfek ve
cephane kaybı ve süt dağıtımıyla ilgiliymiş.
Celâlettin Arif Bey, bazı
memurların değiştirilmesi ve cezalandırılması gibi işlerde
çabukluk istiyordu. Söz konusu memurların değiştirilme ve
cezalandırılmalarında, Erzurum Vali Vekilliği'nde bulunan Albay
Kazım Bey (İzmir Valisi
Kazım Paşa) başta bulunuyordu.
Celâlettin Arif Bey, halkla görüşülerek, eski Adana
Valisi Kazım Bey'in Erzurum
valiliğine atanmasına karar verildiğinden, Trabzon yoluyla
tebligat yapılmasından ve Kazım Bey
gelinceye kadar halk oylamasına başvurularak bir vali vekili
seçilmesinden söz ettikten sonra, verilecek olumlu cevapla
halkın gittikçe artan kaynaşması hemen yatıştırılmazsa,
tehlikeli sonuçlar doğacağından korkulmakta olduğunu
bildiriyordu. Sonuncu telgrafında: Ankara, şikâyeti dikkate
almadığından, mesele, Ankara'ya güvenin sarsılması şekline
dönüşebilecektir denilmekteydi.
Efendiler,
Doğudaki kolordumuzda dehşetli bozulma ve yolsuzluklar varmış...
Bozulmanın derecesi o kadar artmış ki, halkın vatanseverlik
duygusuna dokunmuş... şiddetle kaynaşmasına yol açmış... Fakat,
bu kadar genel ve yatıştırılması mümkün olmayan kaynaşmayı
Erzurum'da ne vali vekili ne kolordu komutanı anlamış! . .
Hiçbir görevli, hiçbir ilgili böyle bir kaynaşmanın farkına
varamamış. Hükûmeti haberdar eden hiçbir kimse bulunmamış...
Bununla birlikte halk, Celâlettin Arif
Bey'in zihin yorgunluğundan dolayı izinli,
Hüseyin Avni Bey’in de benim
tarafımdan görevlendirilerek Erzurum'a hareket ettiklerini haber
aldıklarından, gerginlik ve kaynaşmalarını frenlemişler...
Milletvekili Beylerin oraya varmalarıyla birlikte açığa
vuruyorlar.
Doğrusu
Efendiler, ben bu bilgilere asla inanamadım.
Celâlettin Arif Bey ve
Hüseyin Avni Bey'lerin birer
bahane bularak Erzurum'a gitmelerini anlamlı buldum ve hayret
ettim. Hele, halkın genel oyuna başvurarak vali atanmasıyla
ilgili teklifin, hukuk profesörlüğü yapmış, kanun adamı olarak
tanınmış, Meclis-i Meb'usan Başkanlığı'ndan Türkiye Büyük Millet
Meclisi İkinci Başkanlığı'na gelmiş,
Celâlettin Arif Bey'den geldiğini görmek hayretimi
büsbütün artırdı.
Erzurum'daki
Büyük Millet Meclisi İkinci Başkanı'na, 16/ 17 Eylül 1920
tarihinde: Telgraflarının Bakanlar Kurulu'nda okunduğunu, bu
konuda Cephe Komutanlığı ile haberleşme yapılmakta olduğunu
bildirdim. Doğu Cephesi Komutanlığı'ndan da,
Celâlettin Arif Bey’in
telgraflarını özetledikten sonra, bilgi istedim ve görüşünü
sordum.
Celalettin Arif
Bey'in Geniş Yetkiyle Doğu İlleri Valiliğine Atanması İsteniyor
Doğu Cephesi
Komutanı Kâzım Karabekir Paşa'nın
da, 14 Eylül 1920'de benim telgrafımdan önce yazılmış şifreli
bir telgrafını 19 Eylülde aldım. Bu telgrafta: "Celâlettin
Arif Bey'in Rize, Trabzon, Erzurum, Erzincan, Van,
Bayazıt illerini ve yüce Meclis'çe uygun görülecek başka
bölgeleri de içine almak üzere Doğu İlleri ve Valiliği'ne
atanmasını arz ve teklif ederim" denildikten sonra şu düşünceler
ekleniyordu: "Bu teklifin kabul edilip uygulanması halinde,
askerî ve sivil her iki görevin gereken önem ve titizlikle
yapılmasından sağlanacak yarar dışında, yeri gelince, önemli
işleri görüşmek ve gereğini süratle yerine getirmek için
milletvekili olarak bir zat daha bulunmuş olur. Yukarıda arz
edilen hususun Büyük Millet Meclisi'nce lâyık olduğu önemle
dikkate alınarak kabul edilip onaylanacağını umar, bu konuda
yüksek şahsiyetlerinin yardım ve himmetlerini istirham ederim."
Durum, ana çizgileriyle Celalettin Arif
Beyefendi ile görüşülmüş ve kendilerince de uygun
bulunmuş ise de, bu konudaki kararın Millet Meclisi'nin uygun
bulmasına ve onayına bağlı olduğu tabiîdir.
Efendiler,
ordudaki yolsuzluktan, halktaki kaynaşmadan, Erzurum'a halkın
oyu ile vali seçiminden ve acele olarak olumlu cevap verilmezse
Ankara'ya karşı güvensizlik doğacağından söz eden
Celalettin Arif Bey, ordunun
komutanı ile görüşüyor ve kendisini geniş yetkiyle Doğu İlleri
Valiliği'ne teklif ettiriyor. Ordu Komutanı da,
Celalettin Arif Bey'in, sonuç
olarak kendi aleyhindeki şikâyetinden habersiz görünüyor.
Durumu, özel maksatla düzenlenmiş bir oyun ve aynı zamanda bir
gaflet manzarası gibi kabul etmemek mümkün değildi.
Kâzım Karabekir Paşa’nın
16/17 Eylül tarihli telgrafıma, 18 Eylülde verdiği cevapta: "Celalettin
Arif Bey'in bildirdikleri, birkaç kişinin, Vali
Vekili Albay Kâzım Bey'i
sırf Erzurum'dan uzaklaştırmak için yaptıkları dedikoduya
dayanmaktadır. Halktaki kaynaşma ve halkın oyları ile vali
seçimi hususları, ne yazık ki,
Celalettin Arif Bey'in yanlış bir yol tutmalarından
başka bir şey değildir sanırım. Küçüklerinden büyüklerine bütün
Doğu'nun pek çok saygı ve güvenini kazanan bendenize, söz konusu
şikâyetlerin yapılmaması, iş çevirmek isteyenlerin başarılı
olamayacaklarını bilmeleri sonucudur..."
Celâlettin Arif Bey, Albay
Kâzım Bey'in, Vali
Vekilliğinden ve Kolordu Komutanlığı Vekilliğinden alınarak
Erzurum'dan uzaklaştırılmasını bendenize teklif etti. Vali
Vekilliğinden alınmasının İçişleri Bakanlığı'nın emriyle ve Vali
Vekilliğini kendilerinin yani
Celalettin Arif Bey’in üzerine almasıyla mümkün
olabileceğini bildirdim.
Celalettin Arif Bey'in,
Erzurum'daki gayri resmî durumunun, nüfuzunu kırabileceğini
zannederim. Başladıkları işin sükûnetle ve başarıyla sona
erdirilmesi için, derhal Erzurum Vali Vekilliğini üzerine alması
şarttır. Uygun görülürse, daha sonra Doğu İlleri Müfettişliği'ne
veya valiliğine atanır. Herhalde bahis buyurdukları kaynaşma ve
gerginliğin kendi teşrifleri üzerine şimdilik yatıştığını kabul
etmiyorum. Böyle bir sözü, kendisine pek önem verildiğini gören
bir kimsenin cür'etli ifadeleri diye kabul ediyorum...
Celalettin Arif
Bey Kendi Kendine Erzurum Vali Vekili Oluyor
Kazım Karabekir Paşa'nın 14
ve 18 Eylül tarihli telgraflarına, 20 Eylülde verdiğim cevapta,
Büyük Millet Meclisi üyeliği ile memurluk görevinin bir şahıs
üzerinde aynı zamanda bulunamayacağı ile ilgili 8 Eylül 1920
tarihli kanunun ilgili maddesini aynen yazdıktan sonra,
Celâlettin Arif Bey'in
Erzurum Valiliği'ne atanması mümkün değildir.
Milletvekilliğinden ayrıldığı takdirde, söz konusu ile Vali
olarak getirilmesi Hükûmet'e teklif edilebilir dedim.
Oysa, Efendiler,
Kâzım Karabekir Paşa’nın,
son telgraf tarihi olan 18 Eylül günü, bizim 20 Eylülde
bildirdiğimiz, kanunun hükmüne aykırı olan durum Erzurum'da
alınmış imiş...
Bu kanuna aykırı
durumdan, aynı zamanda yeni Türkiye'nin Adalet Bakanı olan
Celâlettin Arif Bey'in, 18
Eylülde yazılıp da 21Eylülde aldığım telgrafı ile haberim oldu.
Kendi kendine Erzurum Vali Vekili olan, Adalet Bakanı'nın
telgrafı aynen şöyledir:
Erzurum,
18.9.1920
Ankara'da Büyük Millet Meclisi Başkanı
Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Kazım Karabekir Paşa'ya
gönderilen şeref verici yüksek telgraflarınız üzerine, arz
edilen meseleler üzerinde kendisiyle enine boyuna görüştük.
Paşa, durumun dehşetini anlamak istemiyorlar ve maiyetinde
bulunan kimseler her bakımdan himaye ediliyor. Kamuoyundaki
kaynaşmanın bir an önce yatıştırılması için silâh, askerî
malzeme ve diğer malzemelerle, Kilise'de çıkan yolsuzluk
söylentilerini iyice inceleyebilmek ve bu işlere yeltenenleri
kanunun pençesine teslim edebilmek için, halkın saygısını
kazanmış olan 4’ncü Tümen Komutanı
Halit Bey'in görevlendirilmesini istirham ederim.
Ordu hesaplarının denetlenmesi de gerektiğinden, derhal bir
maliye müfettişinin gönderilmesi yüksek kararlarınıza sunulur.
Kazım Paşa'dan şimdi aldığım
bir yazıda, daha önce vali vekilliğinden kayıtsız şartsız
çekilmeye karar veren Albay Kâzım Bey,
o kararından vazgeçerek vekilliği bendenize veya İçişleri
Bakanlığı'ndan tayin edilecek bir vekile devredeceğini yazılı
olarak bildirmiştir. Kendisinin vekilliğinin devamı da sakıncalı
ve tehlikeli görülmüş olduğundan, şu bir iki gün içinde durumun
nezaketi dolayısıyla ve memlekette çıkabilecek bu karışıklığa
meydan verilmemek üzere, İçişlerinden gelecek emri bekleyerek
vekilliği kendi üzerime almak mecburiyetinde kaldım. Erzurum
halkınca, vekilliği arzu edilen arkadaşlardan
Hüseyin Avni Bey'in vali
vekilliğine atanması istirham olunur. İleri sürdüğüm bu
teklifler sayesinde, kamuoyu yatıştırılabileceğinden, gereğinin
yerine getirilmesi zatı devletlerinin kararına bağlıdır.
Adalet Bakanı Celâlettin Arif
Efendiler, Büyük
Millet Meclisi Başkanı ve Adalet Bakanı
Celâlettin Arif Bey'in bu
tutumu ve telgrafları, bizim için anlaşılmaz bir bilmece halini
aldı. Durum çok önemli ve nazikti. Bu önem içinde nezaketin
sebebi, bence, Celâlettin Arif Bey'in
ve işbirliği yaptığı arkadaşlarının gerçekleştirmeyi hayal
ettikleri gizli niyetler ve bu maksatla aldıkları tavır veyahut
yaptıklarını zannettikleri oldu bitti değildi. Hayatının önemli
bir kısmını savaş meydanlarında geçirmiş, ihtilâller ve
inkılâplar içinde yoğrulmuş insanlar için, bu gibi ufak tefek
beklenmedik olayların karşı tedbirlerini bulup uygulamakta
kararsızlık gösterileceğini ve gecikileceğini sananların
aldanacaklarına şüphe yoktur.
Doğu Cephesinde
Ermenistan'a Taarruz Kararı Verdiğimiz Sırada
Gerçekten durum
çok önemli ve çok nazikti. Çünkü, bu günlerde Doğu Cephesi'nde
Ermenilere karşı artık taarruza karar vermiştik. Bunun için
hazırlanmakta ve tedbirler almaktaydık. Doğu Cephesi Komutanı'na
da gereken emirler ve talimat verilmişti. Doğu'da, ileri sürülen
ordunun arkasından, Hükûmet'in Adalet Bakanı, sözde o ordunun
hırsızlığını, mensuplarının yolsuzluk yaptıklarını ortaya koymak
için, kanuna aykırı olarak o ilin vali vekili kimliğine
bürünmeyi bir çare ve tek çıkar yol olarak buluyor.
Erzurum'dan
cephedeki karargâhına gitmiş bulunan Cephe Komutanı, nihayet 22
Eylül tarihinde diyor ki:
Celâlettin Arif Beyefendi’nin
Doğu İlleri Genel Valiliği'ne atanması için, zâtıdevletlerine
daha önce yapmış olduğum teklif, bendenize hissettirilmiş ve
tarafımdan içtenlikle karşılanmış bir düşüncenin sonucuydu.
Celâlettin Arif Bey'in,
Erzurum'la ilgili teşebbüs ve müracaatları ile gerçekler su
yüzüne çıkmış olduğundan, kendisinin Genel Valiliğe
atanmasındaki teklifimden elbette vazgeçmiş olduğum
bilgilerinize arz olunur.
Doğu Cephesi Komutanı Kâzım
Karabekir
Celalettin Arif
Bey'in Ültimatomu
Erzurum Vali
Vekilliğini üzerine alan Büyük Millet Meclisi İkinci
Başkanı'ndan da aynı tarihli, yani 22 Eylül 1920 tarihli bir
telgraf aldım. Bu telgrafta deniliyor ki: "Silâh ve cephaneler,
erzak ve terkedilmiş mallarda yapılmış olan yolsuzluklar, kanuna
aykırı ve sınırsız vergi toplama, kanunsuz baskı ve zorbalık
halkın duygularını büsbütün incitmiş... Erzurum halkının
güvensiz ve ümitsiz bir duruma düşerek, artık kendi elleriyle
idare edilme gereğini tek kurtuluş çaresi saydığı bir zamanda
buraya geldik. Karabekir Paşa'nın
da hareketi memleket çıkarlarına uygun değildi. Bu sebeple,
açıktan açığa yapılan kötülük ve yolsuzluklara hemen son vermek
ve yapanları cezalandırma gereğinde halk topluca ısrar etti.
Güvenilir tedbirlerin hemen alınması isteği ve Vali Vekilliğini
bizzat kabul etmekliğim Paşa da dahil olduğu halde halk
tarafından istirham edildi. Vekilliği
Hüseyin Avni Bey'e vermek gereğini yazmıştım. Erzurum
halkının kendilerinden sayarak güven gösterdikleri
Hüseyin Avni Bey'in yirmi
dört saate kadar görevlendirildiğinin bildirilmesi. . .
Celâlettin Arif" (Belge:
258).
Saygıdeğer
Efendiler, halkın kendi eliyle kendini idare etmesi ilkesini
ortaya koyan bizdik. Fakat bununla, asla her ilin veya her
bölgenin ayrı ayrı birer yönetim birliği kurmasını kastetmedik.
Maksadımızı, Büyük Millet Meclisi'nin ilk günlerinde açıkça
ifade ettik.
Meclis'in de
kabul ettiği maksat ve gayemiz, millî iradenin kendini
gösterdiği tek yer olan Millet Meclisi'nin bütün vatanın
mukadderatını eline aldığı şeklinde ifade edildi.
Bu Meclis'in
başkanlarından biri olan ve Hükûmet'te bakan hem de Adalet
Bakanı olarak yer alan bir zatın, orduda veya herhangi bir yerde
kanuna aykırı bir hareketi ortaya çıkartmak ve sorumlularını
kanunun pençesine teslim etmek için başvuracağı yol, birtakım
beyinsizlere uyarak, çok yakından tanıdığım, gerçekten
vatansever Erzurumlu hemşehrilerimin asla razı olamayacakları
isyankâr bir durum almak mı olacaktı?
Hüseyin Avni Bey’in 24 saate
kadar Vali Vekilliğine tayinini istiyor. Bu ültimatomun anlamı
var mıydı?
Celâlettin Arif Bey, bu
teklifini Kâzım Karabekir Paşa’ya
da yapmış. . . Kâzım Karabekir Paşa,
ona demiş ki "Hüseyin Avni Bey,
yedek teğmen olarak sahnelerde subayları eğlendiren, hiçbir
resmî görevde bulunmamış sıradan bir adamdır. Bunu vali vekili
yapmak Hükûmet'i oyuncak etmeyi istemek olur."