BATI
CEPHESİNDEKİ GELİŞMELER VE BİRİNCİ İNÖNÜ ZAFERİ
Ethem ve
Kardeşleri Zaman Kazanmak İçin Bizi Yanıltmaya Çalışıyorlardı
Gerçekte
mesele çözülmemişti. Yapacağım açıklamalardan anlaşılacaktır ki,
Ethem Bey ve kardeşleri zaman kazanmak için bizi yanıltmaya
çalışıyorlardı. Maksatları mümkün olabildiği kadar yeniden
kuvvet toplamak; Düzce'de bulunan Sarı Efe kuvvetleriyle
Lefke'de bulunan Gök Bayrak taburunun kendilerine katılmasını ve
Demirci Mehmet Efe'nin de kendileriyle birlikte isyan etmesini
sağlamak; bir yandan da cephe komutanlarını değiştirmek,
ordudaki subay ve erlerin kendilerine karşı koymamaları için
propagandaya fırsat bulmaktı. Gerçekten de, Simav ve Bölgesi
Komutanı, Simav'a gitmek üzere Kütahya'dan geçerken,
Ethem ve
Tevfik Bey'ler tarafından durdurulup, kendi emirleri altında ve
gösterecekleri yerde hizmet ettirilmek üzere Kütahya'da kalması
emredilmiştir. Bu emirlerinin onaylanması gereğini de 10 Aralık
1920'de Cephe Komutanlığı'ndan istemişlerdir. Görülüyor ki, her
şey yoluna girdi denildiği halde, başlangıçtaki itaatsizlik
durumu aynen devam etmekteydi.
Ethem Bey,
Konya, Ankara, Haymana dahil her tarafa ellerinde özel şifreler
bulunan ve irtibat subayı adını taşıyan birtakım memurlar
göndererek yeniden silâh ve hayvan toplamaya başladı. Bunlara
verdikleri görev ve hükûmet memurlarına yaptıkları tebligat
hakkında bir fikir edinmek üzere, örnek olarak, 7 Aralık 1920'de
Ankara'nın kuzeyindeki Kalecik Kaymakamına gönderdiği yazıyı
aynen okuyayım:
Kütahya,
7.12.1920
Kalecik İlçesi Kaymakamlığı Yüksek Katına
Kuva-yı
Seyyare müfreze komutanlarından olup aşağıda kimliği yazılı
İsmail Ağa, zâtıâlinizin ilçesi dahilinde Kuva-yı Seyyare'ye
bağlı izinli ve izinsiz mücahitlerle yeniden silâh ve hayvan
toplayarak bize katılacak olan vatanseverleri alıp getirmek
üzere görevlendirilerek Kalecik'e gönderilmiştir. Kendisine
vatan için gerekli her türlü yardımın yapılmasını ve kolaylık
gösterilmesini rica ederim, efendim.
Umum Kuva-yı
Seyyare Kütahya Havalisi Komutanı Ethem
Batı Cephesi
Komutanı'nın, Kuva-yı Seyyare Komutanlığı'ndan eldeki cephane
miktarını ve son Gediz savaşında ne kadar topçu cephanesi sarf
edildiğini sorması üzerine, Kuva-yı Seyyare Komutan Vekili
Tevfik imzasıyla 11 Aralık 1920'de bu yazışınızdan bize
güvenmediğinizi anlıyorum. Cephane ne yenir ne içilir; ancak
düşmana atılır. Böyle bir güven meselesi akla geliyorsa, cephane
göndermeyebilirsiniz, şeklinde cevap verilmekte idi.
Efendiler,
burada ufak bir noktaya dikkatinizi çekeyim. Görüyorsunuz ki,
Ethem Bey, cephede ve kuvvetinin başında olduğu halde,
Tevfik
Bey yine vekil olarak yazışma ve işlemler yapıyordu. Bir tek
kuvvet üzerinde aynı yetkide iki ayrı komutan...
Cephe
Komutanı, 13 Aralıkta, sorulan soru ve alınan cevap suretlerini
bilgi için bana göndermişti. Hükûmetçe, anahtarı olmayan
şifrelerle özel şifreler kullanılması genellikle yasaklanmıştı.
Halbuki, Ethem Bey'in özel memurları ve milletvekillerinden bazı
arkadaşları, bu yasağa uymadan şifre haberleşmelerine devam
etmekte idiler. Pek tabiî bunlara engel olundu. Bunun üzerine,
Ethem Bey,
İsmet Paşa'ya yaptığı 13-14 Aralık 1920 tarihli bir
müracaatında: "Bazı ihtiyaçlar ve benzeri eksikler için Ankara
ve Eskişehir Kuva-yı Seyyare irtibat subaylarına çekilen
telgrafların durdurulmakta olduğu anlaşılmıştır.
Haberleşmelerimizin yasaklanması veya güçlüğe uğratılması
şeklindeki işlemlere lütfen son verilmesini rica ederim"
diyordu. Halbuki, irtibat subaylarının açık haberleşmeleri
yasaklanmamıştı. Yasaklanan, özel şifreli haberleşmeydi.
Ethem
Bey'in sözünü ettiği Ankara ve Eskişehir'deki subayların hiçbir
haberleşmeleri yasaklanmış ve bu subaylar tarafından da
Ethem
Bey'e şikâyette bulunulmuş değildi. O günlerde, Eskişehir'e
çektirilmeyen bir özel şifre vardı. Fakat o, komutan ve
milletvekili diye imza atan Ethem Bey'in bir arkadaşının şifresi
idi. Onun için İsmet Paşa,
Ethem Bey'e verdiği cevapta bunu
kendisine haber verenin kim olduğunun bildirilmesini istemişti.
Çerkez Ethem
Hükümetin Kanunlarını Tanımıyor
Efendiler,
başlı başına dikkati çeken bir muameleyi de burada belirteyim.
Bu tarihlerde Kütahya'da Mutasarrıf Vekili Kadı
Ahmet Asım
Efendi adında bir zat bulunuyordu. Kütahya'da Mevki Komutanı
unvanıyla Ethem Bey tarafından tayin edilmiş
Abdullah Bey adında
da biri vardı. Bu komutan, kaçak asker ailelerinden bazılarını
sürgün edilmek üzere Kütahya Mutasarrıf Vekili
Ahmet Asım
Efendi'ye gönderir. Mutasarrıf Vekili, sürgün işlemlerinin son
çıkarılan kanun gereğince, İstiklâl Mahkemesi'ne ait olduğunu
bildirerek evrakı komutanlığa geri gönderir. Bunun üzerine,
Mevki Komutanı, Mutasarrıf Vekili'ni gece vakti makamına
getirtmeye kalkar. Mutasarrıf Vekili, gece meşgul olduğundan
sabahleyin görüşebileceğini bildirir. Komutanın gönderdiği
erler, Mutasarrıf Vekili'nin evinin harem kapısını kırmak
suretiyle zorla içeri girerler ve kendisini hakaret edici sözler
söyleyerek alıp götürürler. Sorguya çektikten sonra, aynı gece
silâhlı bir müfrezeyle on dört saat uzaklıkta bulunan Kuva-yı
Seyyare Komutanı'nın huzuruna getirirler. Ondan sonra da
Kütahya'dan çıkararak uzaklaştırırlar. Kadı olmak ve Mutasarrıf
Vekili bulunmak dolayısıyla, çeşitli Bakanlıkların büyük bir
memuru durumunda olan bir kimsenin uğradığı bu saldırı ve
karşılaştığı ağır muamele, şüphesiz doğrudan doğruya hükûmete
yöneltilmiş bulunuyordu. Bu olay üzerine, Meclis'te, hükûmete
gensoru açıldı. İlgili Bakanlıklar, Cephe Komutanlığı'ndan
suçluların Harp Divanı'na verilmelerini istediler. Cephe
Komutanı'nın, Kuva-yı Seyyare Komutanlığı'nca soruşturma yapılıp
sonucunun bildirilmesini isteyen telgrafına, 19 Aralık 1920'de
Umum Kuva-yı Seyyare ve Kütahya Havalisi Komutan Vekili
Mehmet
Tevfik imzasıyla gelen cevapta: "Abdullah Bey her ne yapmışsa
tarafımdan verilen kesin emir üzerine yapmıştır ve yapmaya da
mecburdu. Bu konunun gerekçesi ilgili Bakanlıklara arz
edilmişti... Kendisinin geri dönmesi için kesin emir verildiği
zâtıâlîniz tarafından bildiriliyor. Döndüğü takdirde... mutlaka
idam edeceğim...." deniliyordu.
Efendiler,
milletin vekillerinin emriyle görevine iade edilmek istenen bir
memurun idam edileceğinin bildirilmesi, elbette Anayasa ve kanun
hükümleriyle bağdaştırılamazdı. 13 Aralık 1920 günü
Ethem Bey,
Ankara'daki kardeşi Reşit Bey'le, makina başında açık
telgraflarla uzun uzadıya görüştü. Bu görüşmelerin özeti şuydu:
"Ethem Bey, bu konunun mutlaka Meclis'te görüşülmesini
sağlayınız. Sarı Efe denilen
Edip'in kendi müfrezesiyle Gök
Bayrak taburuna katılması için haber gönderiniz. Meclis
vasıtasıyla komutanları çektiriniz. Meclis kararıyla olmadığı
takdirde, bir yolunu bulup bunu hemen sağlayınız" diyor;
"patlatacağı bombaları da İngilizlerin işiteceğini ve bunun
patlamasının da pek yakın olduğunu" söylüyor.
Reşit Bey'in
verdiği cevaplar arasında da dikkati çeken şu sözler yer
alıyordu: "Kuva-yı Seyyare'nin düşmana karşı savunma
yapmamasını, bunu tümenlere bırakmasını ve Edip'le bizzat
haberleşmesini, buna engel olunduğu takdirde Cephe Komutanı'yla
yeniden ilgisini kesmesini" söylüyordu.
Reşit Bey, bu
haberleşmelerle ilgili telgrafları olduğu gibi bana gönderdi.
Kendisi yanıma gelmedi. Zaten Eskişehir'den Kütahya'ya gidip
döndükten sonra yanıma gelmemişti. Kendisini yanıma çağırttım.
Ne istediklerini sordum... "Cephe komutanlarını
değiştiriniz"
dedi.
"Yerine koyacak adamlarımız yoktur"
dedim. "Beni tayin ediniz, ben
daha iyi yaparım"
dedi. "Cephe komutanlarını
değiştirmek önemli bir meseledir. Genel durumumuzu zayıflatır.
Böyle bir teklifi kabul etmek kolay değildir, uygun da düşmez"
cevabını verdim.
Aynı gün,
yani 13 Aralık 1920'de Ethem Bey'e yazdığım bir telgrafta,
Reşit
Bey'le makina başında yapılan haberleşmeleri okuduğumu
söyledikten sonra, bu konunun resmen Meclis'e getirilmesinin ve
görüşülmesinin uygun olmadığını, Edip'in yerinden oynatılmasının
da doğru bulunmadığını bildirdim. Aynı tarihte,
Ethem Bey
verdiği cevapta konunun ciddî olduğunu söyleyerek komutanlar
aleyhine sözler sarf ediyordu.
Efendiler,
Ethem ve kardeşleri cephede bulunan komutanları beğenmiyorlar,
onların emirlerine uymuyorlar. Bakanlıkları ve hükûmeti
tanımıyorlar. Yalnız sözde bana itaat ediyorlar ve Meclis'i de
kendi isteklerine göre harekete geçireceklerini umuyorlar. Bana
ve Meclis'e karşı hoş görünerek, büyük bir gayretle
hazırlıklarını tamamlamaya çalışıyorlardı.
Ethem Bey, 18-19
Aralık tarihli bir telgrafıyla da, yine
Edip'in müfrezesiyle
kendisine katılmasının sağlanmasını benden rica ediyordu.
İsteğini haklı göstermek için de diyordu ki:
"Anadolu'daki
isyan hareketlerinin bastırılması sırasında, durum icabı Biga
dolaylarında bıraktığım ve sonradan geçici olarak Düzce'ye
gönderilen Birinci Kuva-yı Seyyare'ye bağlı ve büyük bir kısmı
İzmir ve dolayları gönüllülerinden oluşan 250 süvari, 200
piyade, bir dağ topçu takımı, iki makineli tüfek, 30 kişilik
karargâh süvari erlerinden kurulu Edip Bey müfrezesinden, İzmir
sınırına yaklaşmamız dolayısıyla daha çok yararlanılacağı
tabiîdir. Bununla birlikte, sürekli müracaat yapılmakta
olduğundan ve Edip Bey tarafından, o bölgede güvenliğin tam
olarak sağlandığı bildirildiğinden, bu bölgenin uygun görülecek
başka bir birliğe teslim edilerek, Edip Bey'in müfrezesinin
savaş vasıtalarıyla birlikte Kuva-yı Seyyare'ye katılması
hususunun ilgili makamlara emir ve havalesini rica ederiz".
Efendiler, bu
telgrafta ileri sürülen düşüncelere, en tecrübesiz ve en basit
muhakemeli birinin bile inanabileceği kabul edilebilir mi?
Kütahya'da bulunan bir zat, bana, İzmir sınırına yaklaşmaktan
söz ediyor. Düzce ve dolaylarında durumun güvenilir olduğunu
benden daha iyi haber alıyor. Edip Bey müfrezesinin kuvvetini
ayrıntılı olarak saydıktan sonra, bu müfrezenin savaş
vasıtalarıyla birlikte kendisine katılması ricasının bence kabul
edilebilir bulunacağını zannediyor.
Bu telgraf
üzerine, 19 Aralık 1920'de, Düzce'de bulunan Müfreze Komutanı
Edip Bey'e özel olarak bizzat yazdığım telgrafta,
Ethem Bey'in
isteğinden ve bunun kendisince istendiğinin bildirildiğinden
bahsederek, müfrezenin o bölgede kalmasına kesin olarak ihtiyaç
bulunduğunu da belirttim.
Edip, 19-20
Aralık 1920'de verdiği cevapta, müfrezesinin o bölgede
kalmasının zarurî olduğunu bildirdi. Buna, müfrezesinin Kuva-yı
Seyyare'deki kimseler gibi aynı ödenekle çalıştırılmalarının
sağlanması istirhamını ekleme fırsatını da kaçırmamıştı.
Efendiler,
Ethem ve arkadaşları, Ankara yakınında Haymana'da da ayrıca bir
kuvvet toplamaya teşebbüs ettiler. Hırsızlık suçundan Ankara'da
tutuklu iken sonradan serbest bırakılan Van göçmenlerinden
Musa
Beyzâde Abbas adında, biri, elinde bir belge ve beş on kişiyle
birlikte Haymana bölgesinde adam toplamaya başladı. Bu adam 19
Aralıkta yakalanabilmiş ve Ankara İstiklâl Mahkemesi'ne
verilmişti. Bunu yakalamak ve adamlarını dağıtmak için çabucak
özel bir tertibat almak lâzım geliyordu. Bu maksatla, Haymana'ya
şimdi milletvekili bulunan Recep Zühtü Bey komutasında özel bir
kuvvet gönderilmişti. Recep Zühtü Bey,
Abbas'ı üç arkadaşıyla
birlikte yakaladıktan sonra, büyük bir saldırıya uğrayacağını
pek muhtemel gördüğünden, tutukluları, yolunu değiştirerek
Polatlı üzerinden trenle Ankara'ya getirmeye mecbur olmuştu.
Demirci Efe de Harekete Geçiyor
Efendiler,
Demirci Efe,
Ethem Bey'le haberleştikten sonra özel bir tavır
takındı. Bu sezilir sezilmez, Güney Cephesi'nde bulunan
Rafet
Bey süvarileri, derhal üzerine gönderildi. 15-16 Aralık 1920'de
Dinar yakınındaki İğdecik köyünde, bir gece baskınıyla
Efe'nin
kuvvetleri dağıtılmış... Kendisi beş on kişiyle kaçmış.
Efe, çok
sonra bize sığınarak affedilmiştir.
Efendiler,
Reşit Bey, 20-21 Aralık gecesi evinde dört kişiye, ordu
birlikleriyle Kuva-yı Seyyare arasında bir çatışma çıktığı
takdirde, subaylarımızla erlerimizi yanıltma görevi veriyordu.
Bu dört kişi şunlardı: Yeni Dünya gazetesinden
Hayri,
Arif
Oruç'un kız kardeşinin oğlu Nizamettin,
Müşir (152)
Fuat
Paşa'nın oğlu Hidayet ve arkadaşı
Şükrü Bey'ler... Bunlar 21
Aralıkta trenle Eskişehir'e hareket ettiler. Yanlarında
Ethem
Bey'in kâtibi olan birisi de vardı. Bunların içinden biri,
trenin hareketinden önce, gizlice istasyondaki kaldığım binaya
gelip, bana durumu bildirdi. Bu zat, propagandayı tertip ve
yönetmekle görevliymiş. Başkanları Hidayet Bey'miş. Para harcama
yetkisi de ondaymış. Durumu ihbar eden, yalnız olarak Kütahya'ya
gidecek, Ethem Bey'den talimat aldıktan sonra Eskişehir'e
dönecekti. Diğerleri Eskişehir'de bekleyeceklerdi.
Ben bu zata:
"Biz Ethem Bey ve kardeşlerine karşı sevgi duyuyoruz. Onlar boş
yere telâşa düşüyorlar. Bu teşebbüslerinden üzüntü duydum. Fakat
Ethem Bey'in orduda bozgunculuk çıkarmak için vereceği talimatı
bilmek isterim"
dedim ve arkadaşlarıyla birlikte kendilerini hareketlerinde
serbest bıraktım.
Eskişehir'de
İsmet Paşa'ya, Afyon Karahisar'da
Fahrettin Paşa'ya bilgi verdim
ve bu adamların takip edilmeleri gereğini bildirdim.
İhbarcı,
ihbarlarının doğru olduğunu sonradan davranışlarıyla ispat
etmiştir.
Efendiler,
Kâzım Paşa,
Reşit Bey'le beraber Kütahya'da
Ethem ve
Tevfik
Bey'lerle konuşma ve görüşmelerde bulunduğu zaman,
Ethem Bey'in
sözlerinden, bana önemli olan noktaları şöyle özetlemişti:
1.
Ankara'daki hükûmet gayeyi gerçekleştirecek durumda ve güçte
değildir. Bu hükûmete karşı uyuşuk davranmamız doğru olmaz.
2. Silâhla
karşı koymamızın mahiyetini kötüye yoracaklardır. Fakat sonunda
başarırsam herkes bana hak verecektir.
3.
Refet
Bey'le aramızda bir izzetinefis meselesi geçmiştir.
Mustafa
Kemal Paşa, Refet Bey'in haysiyetine değer vererek bizimkini
kırıyor. Herhalde Refet Bey'i önüme katarak Ankara'ya kadar
kovalamak isterim. Ölürsem de bu takipte öleyim.
4. Biz çoktan
bu işi yapardık. Fakat Reşit'in Ankara'da Meclis'teki durumu
bizi aldatmıştır. Meclis'in ne önemi ve ne hükmü vardır?
Çerkez
Ethem'e Bir Nasihat Heyeti Gönderiliyor
Bu şartlar
yerine getirildiği takdirde, Kuva-yı Seyyare, şimdiye kadar
olduğu gibi belirli bir kadro dahilinde yine görevine devam
edecektir. Reşit Bey'le beraber
Celâl,
Kılıç Ali,
Eyüp Sabri ve
Vehbi Bey'ler, 23 Aralık öğle vakti Ankara'dan hareket ettiler
ve 24 Aralıkta öğleden sonra saat 16:45'te Kütahya'ya vardılar.
Efendiler,
Ethem ve
Tevfik Bey'lerin Cephe Komutanı'nın bilgi ve onayı
olmaksızın, bölgelerinde bulunan ordu birliklerini cepheye
dağıtarak, Kuva·yı Seyyare'nin ağırlıksız erlerini Gediz'de ve
Pehlivan Ağa müfrezesini Kütahya'da toplamış olduğunu haber
aldım. Bunun üzerine 25-26 Aralık 1920'de, Kütahya'da bulunan
Celâl Bey ve arkadaşlarına yazdığım açık bir telgrafta: "Bu
hareket tarzının taşıdığı maksat ve anlamın ne olduğunu
kesinlikle bilmek isterim. Bu konudaki görüşünüzün
bildirilmesini makine başında bekliyorum"
dedim. Bu telgrafın bir suretini İsmet,
Refet ve
Fahrettin
Paşa'lara, şifre ile bildirerek dikkatlerini çektim. Hey'et,
ortak imza ile şu kısa cevabı verdi:
"Müsterih olunuz, kötüye yorumlanacak herhangi bir davranış
yoktur. Tevfik Bey yarın gelecek, hep birlikte görüşeceğiz.
Sonucu etraflı olarak arz ederiz."
Ben bu cevaptan, giden arkadaşların ya durumdan haberdar
edilmeyerek aldatılmakta olduklarına veyahut da tutuklanıp
istenildiği gibi yazı yazmaya mecbur edildiklerine hükmettim.
Onun için, gerçek durumu anlamamış ve kısa telgraflarıyla
verdikleri teminata inanmış görünmek istedim. Bu sebeple, cevap
olarak: "Tevfik Bey ile de
görüşmelerinden sonra, memleket ve milletin yüksek çıkarlarını
sağlayacak esaslar üzerinde anlaşacaklarına şüphem olmadığını,
bana gelen haberleri dedikodu sayarak, Hükûmet'çe hiçbir tedbir
alınmasına gerek bulunmadığı yolundaki inancımı Hükûmet
üyelerine anlatmayı başaracağımı, ancak aramızdaki samimiyeti
zedeleyen durumun bir an önce ortadan kalkmış bulunduğu haberini
beklediğimi, beni gönül kırıklığına uğratmamalarını"
yazdım. Hey'etin, 26-27 Aralık 1920'de, ortak imza ile
çektikleri etraflı ve açık telgraflarındaki önemli noktalar
şunlardı:
1. Güvenlik
tedbirleri alındığına şüphe yoktur. Bu tedbirlerin hepsi
kendilerini savunmak içindir. Kendilerine karşı çıkarılan ve
yığılan kuvvetler ve yeni kurulan karakollar eski yerlerine
çekildiği takdirde, bu tedbirlerden de vazgeçeceklerdir.
2. Düşmanca
hareketle karşılaşmadıkça, memleketin gelecekteki selâmeti için
ve Zâtıdevletlerinin şahsına karşı besledikleri içten bağlılık
dolayısıyla her türlü fiili hareketten kaçınacaklarına en büyük
yeminlerle söz vermişlerdir,
3. Kuva-yı
Seyyare'nin Konya ve Alaca'da bulunan askerleriyle, Teğmen
Sadrettin Efendi komutasında Konya'dan gelmekte iken Fahrettin
Paşa tarafından tutuklanan seksen neferin ve Kuva-yı Seyyare
müfreze komutanlarından Kürt İsmail Ağa ile, Kalecik'teki
akrabasından cihada katılmak üzere askerlik yaşı dışındaki
kimselerden toplananların Kuva-yı Seyyare'ye katılmalarına engel
oluşmaması,
4. Kuva-yı
Seyyare'ye para verilmesi için Kütahya Mutasarrıflığı'na emir
verilmesi,
5. Karşılıklı
güven ve itimadın gerçekten kurulması ve devam ettirilmesi için
Fahrettin ve
Refet Bey'lerin cepheden uzaklaştırılmaları.
Bu
noktalardan çıkan anlam nedir Efendiler? Oraya giden
arkadaşlarımızın hepsinin birden bu anlamı idrak
edemeyeceklerine ihtimal verilebilir miydi? O halde, biraz önce
işaret ettiğim gibi, Kütahya'ya giden hey'et, gerçekten
tutuklanmıştı. Bu yazılan şeyler kendilerine dikte
ettiriliyordu. Bunun böyle olacağını hey'et gitmeden önce
biliyordum. Bu yüzdendir ki, Reşit Bey,
Kâzım Paşa'yı birlikte
götürmek için ısrar ettiği halde, görüşmeler sırasında tesadüfen
solumda oturan Kâzım Paşa'ya gitmemesi gerektiğini sezdirmiştim.
Çünkü
Kâzım
Paşa'yı geçici olarak değil, sonuna kadar tutuklayarak, imzasını
kullanmaktan fazlasıyla yararlanabilirlerdi.
Aynı gece
kendilerine şu cevabı verdim: "Telgrafınızı yarın
Bakanlar Kurulu'na sunacağım."
Aynı zamanda 26-27 Aralık gecesi, Eskişehir'de Batı Cephesi
Komutanı İsmet Bey Efendi'ye de şu şifreli telgrafı yazdım:
Kütahya'ya
giden hey'etin ayrıntılı telgrafını aşağıda olduğu gibi
veriyorum. Bunun ana noktalarını özetleyerek, makina başında,
Refet ve
Fahrettin Bey'lere bildirmenizi rica ederim. Hey'ete
makina başında verdiğim cevap da "Telgrafınızı yarın
Bakanlar Kurulu'na sunacağım"dan
ibarettir. Yarın, Bakanlar Kurulu kararıyla, hey'ete,
görevlerinin son bulduğunu ve hemen Ankara'ya dönmelerini
bildireceğim. Ondan sonra, konuyu bütün ayrıntılarıyla Meclis'te
açıklamak düşüncesindeyim.
Kuva-yı
Seyyare'ye karşı, İsmet ve
Refet Bey kuvvetlerinin, bulundukları
yerlerde toplu ve uyanık olmalarını ve alınmış bulunan genel
tedbirlere daha çok önem verilmesini ve dikkat edilmesini rica
ederim. Fiili harekete herhalde onlar başlamadan, şimdilik
başlanmaması taraftarıyım.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Efendiler,
ertesi günü Batı ve Güney Cephesi'ne şu telgraf verildi:
21.12.1920
Batı Cephesi
Kurmay Başkanlığı Birinci Şube Müdürlüğüne, Güney Cephesi Kurmay
Başkanlığı Birinci Şube Müdürlüğüne,
Refet ve
İsmet Beyefendi'lere özel:
Kütahya'ya
giden hey'etin gönderdiği ayrıntılı telgraf, Bakanlar Kurulu'nda
incelenerek aşağıdaki kararlar alındı. Bu kararlar, bu akşam
açık telgrafla Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığı'ndan doğruca
Kütahya'ya bildirilecek ve hey'etin görevine son verilecektir.
Buna göre gereken tedbirlerin alınması ve görüşlerinizin
bildirilmesi rica olunur
(Genelkurmay
Başkan Vekili Fevzi).
Harekât Şubesi Müdürû Salih
21.12.1920
Kararname
Vatanın
selâmet ve kurtuluşu için ordularda görüş birliğinin ve mutlak
itaatin şart ve gerekli olduğunu her şeyden önemli sayan
Bakanlar Kurulu, Büyük Millet Meclisi üyelerinden
Celâl,
Reşit,
Eyüp Sabri,
Vehbi ve
Kılıç Ali Bey'lerin Kütahya'dan
gönderdikleri 26-27 Aralık 1920 tarihli telgraflarını ve bu konu
ile ilgili olarak ortaya çıkan durum ve olayları görüşüp
inceledikten sonra, aşağıdaki kararları almıştır:
1. Birinci
Kuva-yi Seyyare, bütün öteki ordu birlikleri gibi, kayıtsız
şartsız Büyük Millet Meclisi'nin kanunlarına, Hükûmet'in koyduğu
düzen ve emirlere ayak uydurmakla yükümlü ve askerî disipline
bağlıdır.
2. Birinci
Kuva-yi Seyyare Komutanlığı'nın askerî görev ve konularla ilgili
bütün teklif ve görüşleri, ancak emri altında bulunduğu
komutanlığa ve bu komutanlık vasıtasıyla ilgili makamlara
bildirilir.
3. Yukarıdaki
kararları Genelkurmay Başkanlığı uygular.
Mustafa Kemal
Şer'iye
Vekili (Is3) Millî Savunma Bakanı Fehmi Fevzi Dışişleri Bakanı
İçişleri Bakanı Ahmet Muhtar Doktor Adnan Genelkurmay Başkanı
Maliye Bakanı Vekili Ferit Fevzi
Kütahya'da
bulunan Büyük Millet Meclisi üyelerinden
Celâl, Reşit,
Eyüp
Sabri, Vehbi ve
Kılıç Ali Bey'lerin, 26-27Aralık 1920 tarihli,
etraflı telgraflarına, 27 Aralıkta cevap verdim. Bunda, Bakanlar
Kurulu kararını olduğu gibi bildirdim ve dedim ki: "Buna göre
sizlerden istediğim özel görev son bulmuş olduğundan geri
dönmeniz rica olunur."
28 Aralık
1920'de hey'etten aldığım telgraf aynen şöyle idi:
Kütahya,
28.12.1920
Ankara'da Büyük Millet Meclisi Yüce Başkanlığı'na
Bakanlar
Kurulu kararını bildiren telgraf emrinizi akşam aldık. Aslında
her birimiz memleket ve milletin selâmeti için, büyük bir
samimiyetle emrinize uyarak buraya geldik. Eskişehir'in ve
buranın durum ve tutumunu gördük. Anlaşmazlık konusu olan
meseleyi tam bir tarafsızlık ve doğrulukla inceledik ve
araştırdık. Görüşmelerin nasıl geçtiğini ve safhalarını olduğu
gibi bilginize sunduk ve samimî inançlarımıza dayanarak
meselenin çözüm şeklini anladığımız gibi yazdık. Sunduğumuz
hususlara karşılık, Bakanlar Kurulu'nun bize bildirilen
kararının neyi ifade ettiğini anlayamadık. Aksine, vatanın
selâmet ve mutluluğunu göz önünde bulunduran maruzatımızın iyi
karşılanmadığını gördük. Bu konunun daha fazla sürüncemede
bırakılmaya tahammülü olmadığına itimat buyurmalarını istirham
ederiz.
Celâl Reşit Eyüp Sabri Vehbi Kılıç Ali
Bu telgrafa
şu cevabı verdim:
Şifre-makine
başında Ankara, 28.12.1920
Kütahya'da Büyük Millet Meclisi üyelerinden
Celâl,
Reşit, Eyüp
Sabri, Vehbi ve
Kılıç Ali Bey'lere,
İlgi:
28.12.1920 tarihli şifre: Memleket ve milletin selâmeti için
bana karşı gösterdiğiniz samimiyete cidden müteşekkirim. Söz
konusu durum hakkında sizlerin buradan ayrılmasından önce, bütün
belgeleri göstermek suretiyle yaptığım açıklamalar sonunda,
konuyu resmen hükûmete intikal ettirirken, sizlerin yerinde olan
hareket tarzını, oradaki arkadaşlara açıklamak ve anlatmak
üzere, yolculuk zahmetine katlanmanızı rica etmiştim. Konunun
çözüm noktası olarak telgrafınızda işaret buyurduğunuz nokta
zaten burada da söz konusu olmuştu. Hükûmetin alacağı genel
tedbir ve tertibatın herhangi bir tarafın isteğine göre
olamayacağını bildirmiştim. Bakanlar Kurulu kararı, aslında
uyulması gereken tabiî ve bilinen hususları resmî ve kesin
olarak bir defa daha ifade eder. Yüksek görüşleriniz hiçbir
şekilde kötüye yorulmuş değildir. Ancak, burada da arz ettiğim
üzere, benim bir buçuk aydan beri süregelen şahsî ve özel gayret
ve teşebbüslerimle ve büyük bir samimiyetle yaptığım
çalışmaların, ne yazık ki, takdir edilmemiş olduğunu görüyorum.
Şüphesiz bu konunun çözüm ve takibini sorumlu ve ilgili
makamlara bırakmış bulunuyorum.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Efendiler,
Kütahya'daki hey'etin, durumu Meclis'e açıklayarak kendilerine
daha yararlı olabileceklerine Ethem ve kardeşlerini inandırmak
suretiyle ellerinden kurtulabildikleri anlaşılmıştır. Pek tabiî
Reşit Bey orada kalmıştır.
Asi Ethem ve
Kardeşlerine Karşı Fiili Harekata Geçilmesini Emrettim
Efendiler,
Kütahya'ya, Bakanlar Kurulu kararı ve hey'etin geri dönmesi
gereğini bildirdikten sonra cephe komutanlarına da âsî
Ethem ve
kardeşlerine karşı fiili harekâta geçmelerini emrettim.
Efendiler,
askerî harekâtı çapulculuktan, devlet kurup yönetmeyi, şunun
bunun mâsum çocuklarını kurtulmalık dilenmek için dağlara
kaldırmak haydutluğundan ibaret zanneden, şarlatanlıklarıyla,
yaygaralarıyla bütün bir Türk vatanını bezdiren ve Türk
milletinin Büyük Meclisi'ni kendileriyle uğraştıran utanmaz,
haddini bilmez, küstah ve herhangi bir düşmanın boğazı tokluğuna
casusluğunu, uşaklığını yapacak kadar aşağılık ve bayağı
yaratılışta olan bu kardeşleri, ellerindeki bütün kuvvetler ve
dayandıkları düşmanlarla birlikte yola getirmek ve ortadan
kaldırmak suretiyle, inkılâp tarihimizde, etkili bir ibret
örneği vermek zarurî görüldü. Onun için şöyle bir hazırlık
yapmıştık:
Bursa'da
bulunan Yunan kuvvetlerine karşı bir piyade tümeni bırakılarak,
iki piyade tümeni ile bir süvari tugayına Eskişehir'in
güneybatısında ve Kütahya doğrultusunda yığınak yaptırılmıştı.
Uşak'ta bulunan Yunan kuvvetlerine karşı da, cephede yalnız bir
tabur bırakılarak, iki piyade tümeni ile yedi süvari alayına,
Dumlupınar yakınlarında ve yine Kütahya doğrultusunda yığınak
yaptırılmıştı.
Kuvvetlerimiz, hareket emrini alır almaz, derhal Kütahya'da
bulunan âsî Ethem kuvvetleri üzerine yürüyüşe geçtiler. 29
Aralık 1920 günü Kütahya'yı işgal ettiler. Üç gün sonra da Batı
ve Güney Cepheleri'nden hareket eden bütün kuvvetlerimiz,
Kütahya'nın 30-40 kilometre ilerisinde ve Gediz yönünde bir
hatta birleştiler. Âsî Ethem, kuvvetlerini hiçbir yerde
durdurmaya ve direnişe geçirmeye cesaret edemeden Gediz üzerine
çekilmişti.
Efendiler,
Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin şuurlu ordusu, kendisini, Büyük
Millet Meclisi ve Hükûmeti'ni küçük görecek kadar beyinsizlik ve
budalaca gurur gösteren bu âsîlere hak ettikleri yola getirme
sillesini vurmak için, önüne geçilmez bir hiddet ve şiddetle
hareket ediyordu. Nefes almaksızın kaçan âsî
Ethem, İstanbul'da
Sadrazamlık Yüksek Katına diye şu telgrafı veriyordu:
Ankara'da
tutuklanan sayın arkadaşlarınızın İstanbul'a geri gönderilmeleri
için, Ankara Meclis Başkanlığı'na çektiğim protesto yazısı
aşağıda bilgilerinize sunulmuştur. Şimdi, Millet Meclisi'nin
kararıyla saldırıya uğramış bulunuyorum. Kuvvettim savunmaya
hattâ karşı saldırıya, bile yeterli olmakla birlikte, karşımda
ve yanlarımda Yunanlılar bulunduğundan, tutulacak yol konusunda
Yunan komutanlığı ile anlaşmaya varılmış ise de,
Zâtıdevletlerinin onayını almayı da her bakımdan lüzumlu buldum.
Gereğinin yapılması, haberleşmelerin ve Zâtıdevletlerinin
emirlerinin alınmasının sağlanması için, Gediz telgraf hattının
onarımı ve düzeltilmesi, yüksek emirlerinize arz olunur.
Umum Kuva-yı
Seyyare ve Kütahya Bölgesi Eski Komutanı ve
Şimdiki Umum Kuva-yı Milliye Komutanı Ethem
Efendiler, bu
telgrafta sözü geçen ve protesto yazısı denilen saçma sapan bir
telgraf, gerçekten de Meclis Başkanlığı'na çekilmiş ve gizli bir
oturumda Meclis'e okunmuştu. Bu telgrafta kullanılan kelime ve
deyimler o kadar kaba ve edepsizcedir ki, bir defa okunduktan
sonra bir kere daha okunmasına ve dinlenmesine tahammül
edilememişti. Bu kadar bayağı, saçma sapan bir yazıyı
huzurunuzda da arz etmeyi gerekli bulmuyorum. Bu abuk sabuk yazı
ile milletvekillerinin şahıslarına hakaret edilerek, Millî
Meclis'in meşruluğuna saldırılarak, İzzet Paşa hey'etinin
İstanbul'a dönmekte serbest bırakılması isteniyordu.
Efendiler,
kuvvetlerimiz Kütahya'ya girerken, ben de Meclis'te bazı
milletvekilleri tarafından sorguya çekilmiş bulunuyordum. Asî
Ethem'in üzerine yürümemize, ona saldırmamıza ve onu takip
etmemize karşı çıkılıyordu. Fuat Paşa,
Ethem ve kardeşini çekip
çevirebildiği için değiştirilmemesi yerinde olurmuş. Bütün
anlaşmazlıkların sebebi, yeni tayin ettiğim komutanların
tecrübesizlikleri ve durumun gereğine uygun tutum ve
davranışlarda bulunmamaları imiş... Orduda ciddiyet ve disiplin
aramanın zamanı mı imiş; ya Allah korusun
Ethem Bey orduyu
dağıtırsa ne yapacakmışım? Bu kadar önemli bir olaya kim ve
nasıl karar vermiş? Böyle bir karar Meclis'e haber vermeden
nasıl alınırmış? gibi birçok soru ve eleştirilerden sonra,
"herhalde Ethem Bey ve kardeşleri vurulmamalıdır" istekleri
ileri sürüldü. 29 Aralık gününün bütün oturumlarını ve 30 Aralık
gününün birkaç gizli oturumunu açıklamalar yapmakla geçirdim.
Oturumun bütün safhalarını belgeleriyle, delilleriyle ve
gerçekleriyle açıklamaya çalıştım. Bütün bu açıklamalarıma
rağmen tartışma bir türlü son bulmuyordu. Her şey bir yana,
yalnız Meclis'in meşruluğuna saldırma maksadı güden telgraf,
sahiplerini Hıyanet-i Vataniye Kanunu'na çarptırmaya
yeterliyken, bu âsîlerin aylardan beri devam edegelen isyancı
tutumları ve millî hükûmeti yıkmak ve kendi akıllarınca başka
türlü bir hükûmet kurmak düşüncelerini uygulamaya yeltenmeleri
dikkate alınmak istenmiyordu. Aksine, bunların ortadan
kaldırılmaktan ve cezalandırılmaktan kurtulmalarına çalışılmak
isteniyor gibiydi. Bunun sebebini kısaca açıklayayım. Efendiler,
milletvekillerinden bazıları durumun şahsî ve hissî
kırgınlıklardan doğduğuna inanmışlardı. Gerçekten de bu yolda
sonsuz propaganda yapılmış ve kamuoyu yanıltılmak istenmişti.
Bir de kuvvetli ve aşırı telkinler altında, Ethem kuvvetlerinin
çok ve yenilmesi güç olduğu sanılarak, bunların ordu ile
çatışması halinde, ordunun çil yavrusu gibi dağılacağını, o
zaman da durumun gerçekten feci olabileceğini düşünüyorlar ve
böyle silâhlı bir çatışmaya engel olmayı uygun buluyorlardı.
Efendiler, bu
düşünceleri isabetli görüp ona göre hareket etmenin sonucu,
emirerliğinden gelen ve aslında daha yüksek bir düşünce
kabiliyetine sahip bulunmayan Ethem'in koskoca Türk vatanında
diktatörlüğünü kabul ve tasdik etmek olacağını anlamamak mümkün
müydü?
Meclis'in
heyecan ve kararsızlığını giderecek inandırıcı bir konuşma
yaparak, gizli oturumlardaki görüşmeleri, çarpışmanın fiili
sonuçlarını beklemek üzere kapattık.
Ethem ve
Kardeşleri Kuvvetleriyle Birlikte Düşman Saflarında Müstahak
Oldukları Yeri Aldılar
Efendiler,
Ethem kuvvetlerinin peşine düşen birliklerimiz, 5 Ocak 1921 günü
Gediz'i işgal ederek, o civarda toplandılar.
Ethem ve kardeşleri
de, kuvvetleri ile birlikte düşman saflarında müstahak oldukları
yeri aldılar. Artık Ethem olayı diye bir şey kalmamıştı.
Ordumuzun içinde bulunan düşman kovularak kendi cephesine
gönderilmişti. Bundan sonra, karşımızda yalnız bir tek düşman
cephesini ve bu cephe ile ilgili olayları göreceğiz. Gerçekten
de bir gün sonra 6 Ocak 1921'de Yunan ordusunun tamamı bütün
cephe üzerinde her noktadan taarruza geçti.
Efendiler, o
günkü askerî durumu basit bir şekilde açıklamak için şöyle
diyeceğim:
Birinci İnönü
Zaferi
İznik'ten,
Gediz üzerinden Uşak'a kadar bir hat çekildiğini düşününüz, bu
hattın, Gediz'in kuzeyinde kalan parçası iki yüz kilometredir.
Gediz'den Uşak'a olan parçası da otuz kilometre kadardır.
Düşman, üç tümenle bu hattın kuzey ucundan Eskişehir üzerine
yürüdü. Bizim Gediz'de bulunan önemli kuvvetlerimiz, Eskişehir
üzerinden bu düşman tümenlerini karşılamaya mecburdu. Karşıladı
ve yendi. İnkılâbımızın tarihine, Birinci İnönü Zaferi'ni
kaydetti.
Güney
Cephesi'ne ait olan kuvvetler, eski yerlerine Dumlupınar'a iade
edildiler. Kütahya'da yalnız 61'inci Tümen, iki alay kadar
kuvvetiyle İzzettin Bey (Ordu Müfettişi İzzettin Paşa'dır)
komutasında bırakılmıştı.
Efendiler, 8
Ocak 1921 Cumartesi günü, Meclis'in açık oturumunda durumu
anlatıyordum. Artık herkes gerçeği görmüş ve anlamıştı.
Ethem ve
kardeşlerinin lehinde ve yumuşak hareket edilmesi görüşünde
olanlar, bu defa aleyhlerinde ve pek coşkun idiler. Ben
konuşurken "Ethem,
Tevfik ve
Reşit
Bey'lerin"
diyerek konuşmama itiraz edildi. Yükselen bir ses: "Paşa
Hazretleri, artık "Bey" demeyiniz, "Hâin" deyiniz."
uyarısında bulundu. "Ethem ve
Tevfik
hainleri diyeceğim fakat daha Büyük Millet Meclisi üyesi
sıfatını taşıyan Reşit Bey için de aynı sözü kullanmak
mecburiyetindeyim. Yüce hey'etinize olan saygım dolayısıyla bunu
söyleyemem. Önce, Reşit Bey'in Büyük Millet Meclisi üyeliğinin
kaldırılmasına oy vermenizi rica ederim."
dedim.
Düşmanla
İşbirliği Yapan Manisa Milletvekili Reşit Bey'in
Milletvekilliğinin Kaldırılması Kararı
Başkan,
"Millet ve memleketin yüksek çıkarları aleyhine silâh kullanarak
düşmanlarla işbirliği yapan Manisa milletvekili
Reşit Bey'in
milletvekilliğinin kaldırılmasını kabul buyuranlar el kaldırsın"
dedi. Eller kalktı, kabul olundu.
Ethem ve
Kardeşleri Canlarını Refet Paşa'ya Borçludurlar
Yunan
ordusunun giriştiği bu taarruzda, Ethem ve kardeşleri de
kendilerine düşen görevi yerine getirmekten geri durmadılar.
Tekrar Kütahya'ya yönelerek, orada bulunan zayıf tümenimize
saldırmaya başladılar. İzzettin Paşa'nın sağlam karakteri,
vukuflu komutası ve emrindeki Türk subay ve erlerinin yüksek
kahramanlıkları Ethem ve kardeşleriyle saldıran hain kuvvetleri
yenerek geri çekilmeye mecbur etti. Eğer kendi şahısları da
dahil olmak üzere toptan yok edilmekten kurtulabilmişler ise,
bunu da hiç sevmedikleri Refet Paşa'ya borçlu olduklarını
söylemeliyim. Bu noktayı açıklayıvereyim:
Refet Paşa,
iki süvari tümeniyle, Dumlupınar'ın on kilometre kadar doğusunda
Küçükköy'de bulunuyordu. Kütahya'da bulunan 61'inci Tümen'e,
batıdan taarruz eden Ethem kuvvetlerini derhal yenmek ve
yoketmek üzere hareketi emrolundu. Refet Paşa, kendi
süvarileriyle Ethem kuvvetlerinin yan ve arkasına gidecekti.
Bulunduğu yerden kuzeye, Kütahya'ya bakılacak olursa, bu görevin
tabiî bir yürüyüşle ve pek etkili bir şekilde yapılabileceği
meydandaydı. Halbuki Refet Paşa, gereken yere gitmemiş. Bunun
aksi tarafına, Kütahya'nın batısına değil doğusuna Alayunt'a
gitmiş. Süvari kuvvetleri, 12 Ocak 1921 günü öğleye doğru
Alayunt bölgesine ulaştı.
Refet Paşa,
İzzettin Paşa ile görüşmek üzere Kütahya'ya gitti.
İzzettin
Paşa, süvari tümenlerinin Kütahya güneyinden, Yellice dağı
batısından, tamamen süvariden ibaret olan
Ethem kuvvetlerinin
gerilerine gönderilmesini teklif etmiş.
Refet Paşa,
iki tarafın savaş durumu hakkında tam bir bilgisi olmadığını
ileri sürerek, böyle bir harekete yanaşmamış...
Refet Paşa,
İzzettin Paşa kuvvetleri, doğuya, Porsuk suyu gerisine çekilme
durumu ile karşılaşırsa, süvarileriyle Kütahya ovasından
âsîlerin yan ve gerilerine taarruzu düşünüyormuş. Atlı âsîlerin
hayvanlarından inip piyade tümenimiz karşısında yaya olarak
savaştığı en zayıf durumunda bile üzerine yürümekte kararsızlığa
düşen komutanın, piyade tümenimiz yenilmiş olarak geri
çekilirken atları üzerinde bulunacak, manevî güçleri yükselmiş
âsîlerin, hangi yanına ve nasıl taarruz etmeyi düşündüğü,
gerçekten her asker için üzerinde durup düşünülecek bir
meseledir. Böyle şey olamaz! Bu düşman süvarisi, geri çekilmeye
mecbur ettiği piyadeyi bırakıp Refet Paşa süvarileri üzerine
atılmayacak mıydı?
Efendiler,
savaş alanına, top ve tüfek sesine gelen kuvvetin, bir tek tüfek
atmadan, savaşmakta olan kendinden bir kuvvetin yenilmesini
beklemesi ve ondan sonra iş görebileceğini sanması, yalnız asker
olanların değil, en sade görüşlü insanların bile akla yatkın
bulacağı bir düşünce değildir. Görev ve fedakârlık, savaşan
birliklerin yenilmeden, çekilmeden başarısını sağlamaya
çalışmakla yerine getirilir.
Arkadaşı
savaşırken ve yardıma muhtaç iken, seyirci kalmış olan
komutanlar, arkadaşının yenilgisine şahit olabilirlerse de
tarihin amansız tenkit ve suçlamalarından asla kurtulamazlar.
İzzettin
Paşa,11 Ocak 1921 öğlesinden 13 Ocak gece yarısına kadar devam
eden şiddetli ve kritik çarpışmalar sırasında, süvari
gruplarının da taarruza katılması zamanının geldiğini
Genelkurmay Başkanlığı'na bildirmişti. Refet Paşa, Güney
Cephesi'nden getirtmekte olduğu 8'inci Tümen yetişebildiği
takdirde, 14 Ocakta taarruza geçmek niyetinde olduğunu,
birliklerine bildiriyordu. İzzettin Paşa, 11-12-13 Ocak
günlerinde yalnız başına düşmanla savaştıktan sonra, akşam gün
batarken yaptığı bir karşı taarruzla âsîleri yenerek kaçmaya
mecbur etti. Refet Paşa, muharebeye seyirci kalmak suretiyle
büyük bir fırsatı kaçırdı; Ethem'i ve kuvvetlerinin geri
çekilmesine elverişli bir durum yarattı. 14'üncü günü emri
altında bulunan bütün süvari kuvvetlerini Süvari Tümen
Komutanlarından Derviş Bey'in (Kolordu Komutanı Derviş Paşa'dır)
emrine vererek, onu, Ethem'in takibi ile görevlendirdi.
Derviş
Paşa, Afşar'da, özellikle Gediz'de
Ethem kuvvetlerinin
gerilerine doğru, geceleri de yürümek suretiyle indirdiği
korkunç darbelerle Ethem,
Tevfik ve
Reşit kardeşleri sersem
etti. Kuvvetlerinin toplanmasına zaman bırakmadı.
Derviş Bey,
Ethem ve kardeşlerini 14 Ocaktan 22 Ocağa kadar dokuz gün nefes
aldırmaksızın durmadan takip etmiştir. Sonunda, bütün
Ethem
kuvvetleri esir edilmiş; yalnız Ethem,
Tevfik ve
Reşit kardeşler
yine bir görev almak üzere düşman ordugâhına kaçabilmişlerdir.
İzzet ve
Salih Paşalar Ankara'dan Memnun Görünmüyorlar, İlle Payitahta
Gitmek İstiyorlardı
Saygıdeğer
Efendiler, Ankara'da bulunan İstanbullu misafirlerimize, bir
birbuçuk aylık misafirlikleri sırasında çok şeyler göstermek
fırsatına sahip olduğumuzu sanıyorum. Âsî
Ethem ve kardeşlerinin
kuvvetleri ortadan kaldırıldı. Yunanlıları İnönü'de üç günde
yendik. Büyük Millet Meclisi'nin ferahlayacağı ve memnun olacağı
yeni bir devir açıldı. Fakat, İzzet ve
Salih Paşa'lar, bunların
hiçbirinden memnun görünmüyorlar, sıla özlemine tutulmuş gibi de
payitahta gitmek istiyorlardı. İstanbul'daki arkadaşlarının da
çok merakta oldukları anlaşılıyordu.
Ankara'ya
gelişlerinden on gün sonra, Fransız telsizleriyle Zonguldak'a
bir telgraf gelmişti. Telgraf şudur:
16.12.1921
Zonguldak Mutasarrıflığı Vasıtasıyla Devletli
İzzet Paşa
Hazretleri'ne
Zâtıdevletlerinden henüz bir haber alınamadığından, yüksek
hey'etin İstanbul'a ne zaman geleceği haberinin beklenmekte
olduğu...
Mustafa Atatürk
İki gün sonra
Adapazarı üzerinden de şu telgraf geldi:
Dahiliye
Nâzırı İzzet Paşa Hazretleri'ne
Zatı
devletlerinden bir bilgi alınamadığından, İstanbul'a ne zaman
dönüleceği haberinin beklenmekte olduğuna dair birkaç gün önce
Zonguldak üzerinden çekilen telgraf cevabının bir an önce
gönderilmesi rica olunur. Dahiliye Nazırı Vekili
Mustafa Arif
Tevfik Paşa Kabinesi adına, Ziya Paşa'nın İnebolu'ya gönderdiği
bir özel memur, 10-11 Ocak 1921'de uzun bir şifre ile birtakım
bilgiler veriyordu.
İzzet Paşa
hey'etinin, Anadolu'ya katılma haberi İstanbul'ca doğrulanmış...
Kabine İzzet Paşa'dan bilgi istiyormuş.
Ziya Paşa,
Safa,
Mustafa
Arif ve Raşit Bey'ler de demişler ki:
Memleketin
menfaati, hey'etin Ankara'da kalmasını gerektiriyorsa buna bir
şey denmez. Bu takdirde kabinenin düşeceği şüphesizdir. Ancak,
biz de bu vatanın evlâtlarıyız. Hiç olmazsa bizleri de durumdan
haberdar etsinler... Bizi aydınlatsınlar, biz de ona göre
hareket edelim.
Ziya Paşa,
Paris'ten, Ahmet Rıza Bey'den aldığı bir mektupta yazılanlardan
ve İstanbul'da güvenilir bir kaynaktan elde ettiği bilgilerden
de söz ettiriyordu.
Ahmet Rıza
Bey diyormuş ki: "Eğer Kuva-yı Milliye'nin askeri gücü elverişli
ise, İzmir meselesi, iyi hazırlanmış bir hücumla oldu bitti
şeklinde halledilmeliymiş... Aldığı bilgiler bunu doğruluyormuş.
"Kral Konstantin'i tutacaklarmış..."
Ziya Paşa'nın
özel olarak elde ettiği bilgiler de, son konferanstan önce
Yunanlıların kuvvetleri artırılarak, büyük bir taarruza
geçirileceği yolundaydı.
Damat Ferit
Paşa yoğun bir çalışmaya geçmiş. Baltık limanında çeşitli kabine
listeleri düzenlenmeye başlamış...
İnebolu'ya
gelmiş olan özel memur vasıtasıyla Ziya Paşa'ya ve arkadaşlarına
gönderdiğim cevapta: "Verdikleri bilgilere
teşekkür ettikten sonra, İzzet ve
Salih Paşa'lar, ortak
gayemizin kesin bir gereği olarak Ankara'da kalmışlardır",
dedim. Kendilerinin İstanbul'da işbaşında kalmaları doğru ise
de, kabine düşmeden önce, hepsinin, şimdiden hazır
bulunduracakları güvenilir, sür'atli bir vasıtayla hemen
Anadolu'ya gelmelerinin vatanın yüksek menfaatlerinin gereği
olduğu ve bu şekilde yapacakları hizmet ve fedakârlığın milletçe
büyük bir şükranla karşılanacağını yazdım.
Özel memurun,
İstanbul'a döndükten sonra, İnebolu'ya gönderdiği ve oradan 19
Ocak 1921'de çekilen şifrede, Ziya Paşa ve arkadaşlarının
görüşüme uygun olarak harekete karar verdikleri bildirilmişti.
Sadrazam
Tevfik Paşa Benimle Temas Kuruyor
Efendiler, bu
tarihten bir hafta kadar sonra, Kocaeli Komutanlığından şöyle
bir telgraf aldım:
Geyve
istasyonu, 26.01.1921
Büyük Millet Meclisi Başkanlığı'na
Memleketin
yüksek yararları ile ilgili önemli bir konu üzerinde, Sadrazam
Paşa'nın Zâtıdevletleriyle makine başında görüşmek istedikleri
İstanbul Telgraf Genel Müdürü'nün 26.01.1921 günü saat 16.30'da
yazdırdığı telgrafla bildirilmektedir. Bu konudaki emirleri arz
ve rica olunur.
Kocaeli
Komutanlığı'na aynı gün makine başında verdiğim cevapta dedim
ki:
"İstanbul
Geyve ile doğrudan doğruya nasıl haberleşebilir? İstanbul'da
Tevfik Paşa ile veya herhangi biriyle haberleşip ilişki
kurabilmek için Bakanlar Kurulu'nun ve belki de Meclis'in
kararına bağlı olduğundan, bu konuda şimdiden bir şey diyemem.
Tevfik Paşa ile telgraf memurunun bile açıktan açığa
haberleşmede bulunması, yabancıların gözünde İstanbul'a karşı
olan durumumuzu sarsacağından, doğru olmaz. Ancak,
Tevfik
Paşa'nın benim şahsıma değil de, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükûmeti'ne bir müracaatı varsa, bu müracaatın kabulü tabiîdir.
Bu noktanın özel olarak ve aynı yolla kendisine duyurulmasında
bir sakınca yoktur.”
İstanbul'dan
Adapazarı'na telgraf ve oradan da Geyve'ye askerî makamların
kontrolü altında bulunan telefon hattı vardı.
Tevfik Paşa'nın
benimle kapalı olarak görüşmek istemesi üzerine, İstanbul teli
Ankara'ya bağlandı.
Tevfik
Paşa'dan açık olarak şu telgrafı aldım:
İstanbul,
27.1.1921
Türkiye Büyük Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne
25 Ocak
tarihinde Paris'te toplanan konferans tarafından alınan kararlar
gereğince, Doğu meselesinin çözümünü görüşmek üzere 21 Şubatta
Londra'da İtilaf Devletleri delegeleriyle Osmanlı ve Yunan
Hükûmetleri delegelerinden oluşan bir konferans toplantıya
çağırılacaktır. Yürürlükteki antlaşmada, daha sonraki olaylar
dolayısıyla zarurî değişiklikler yapılacaktır. Osmanlı
Hükûmeti'ne gönderilecek davet için, Mustafa Kemal Paşa'nın veya
Ankara’ca kendilerine gerekli yetki verilmiş olan delegelerin,
Osmanlı delegeler heye'ti arasında bulunması şart koşulmuştur.
Bu kararlar İtilâf Devletleri'nin İstanbul temsilcileri
tarafından bildirildi. Görevlendireceğiniz delegelerin, buradan
seçeceğimiz kimselerle birleşerek yola çıkmaları için karar ve
cevabınızı bekliyorum. Nazik bir zamanda bulunmamız dolayısıyla,
bu gibi önemli bazı durumların bildirilmesi için hattın açık
bulundurulmasını rica ederim. Makine başında hemen cevap vermek
mümkünse, telgraf başında beklemekteyim, bir de şifre var
efendim.
Tevfik
Şifrenin
çözülüş şekli de şuydu:
İstanbul,
27.1.1921 Saat: 20.00 Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
Londra
Konferansı'nda güçlü konuşabilmek için Yunanlıların bir
kolorduyu İzmir'e göndermekte, Trakya'daki kuvvetlerini de
Anadolu'ya kaydırmakta olduğu ve on güne kadar bir taarruz
hareketine başlayacakları, inanılır kaynaklardan haber
alınmıştır.
Tevfik
Tevfik
Paşa'ya Verdiğim Resmi ve Özel Cevaplar
Efendiler,
Tevfik Paşa'ya cevap olarak çektiğim telgraf şuydu:
Tel Ankara
28.01.1921
İstanbul'da Tevfik Paşa Hazretleri'ne
İlgi: 27.1.1921.
Milli iradeye
dayanarak Türkiye'nin mukadderatını elinde tutan meşru ve
müstakil tek hâkim kuvvet, Ankara'da sürekli olarak toplanan
Türkiye Büyük Millet Meclisi'dir. Türkiye ile ilgili bütün
meselelerin çözümünde ve her türlü dış ilişkilerde başvurulacak
tek yer, yalnız bu Meclis'in hükûmetidir. İstanbul'daki herhangi
bir hey'etin, hiçbir bakımdan meşru ve hukukî bir durumu yoktur.
Bundan dolayı, böyle bir hey'etin kendine hükûmet adını vermiş
olması, milletin hâkimiyet haklarına açıkça aykırıdır ve bu ad
altında memleket ve milletin hayatı ile ilgili konularda,
dışarıya karşı kendini muhatap göstermesi uygun görülemez.
Hey'etinize düşen vatan ve vicdan görevi, derhal gerçeğe ve
duruma uyarak, millet ve memleket adına meşru ve muhatap
hükûmetin Ankara'da olduğunu kabul ve ilân etmektir. Millet ve
memleketimiz adına meşru yetkiye sahip hükûmetin Ankara'da
olduğunun İtilâf Devletleri'nce anlaşılmış olduğu şüphesiz
bulunduğu halde, adı geçen devletlerin bu görüşlerini açıkça
belirtmekte gecikmeleri, İstanbul'da aracı bir hey'etin
varlığının kendileri için yararlı olabileceğini sanmaktan ileri
gelmektedir.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükûmeti, barış ve güvenliği büyük bir ciddiyet
ve samimiyetle arzu ettiğini ve yalnız milli haklarının
tanınmasını istemekten ibaret olunan şartlarını defalarca ilân
etmiş; bu hakların onaylanması halinde, teklif edilecek
görüşmeleri kabule hazır olduğunu bildirmiştir. İtilâf
Devletleri Londra'da toplayacakları konferansta, Doğu
mes'elesini hak ve adalet ölçüleri çerçevesinde çözmeye karar
vermişlerse, davetlerini Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükümeti'ne doğrudan doğruya yapmalıdırlar. Yukarıdaki şartlara
uygun olarak yapılacak davetin, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Hükûmeti tarafından iyi karşılanacağını tekrar bildiririz. Saat
00.30.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanı
Bunun
arkasından da kendi adıma ve özel olarak şu telgrafı çektim:
Tel Ankara,
28.1.1921
İstanbul'da Tevfik Paşa Hazretleri'ne
Yüksek
şahsiyetleri gibi, bütün bir ömrü bu millet ve memlekete
aralıksız değerli hizmetlerde bulunmuş saygıdeğer bir devlet
adamına, bütün geçmişteki hizmetlerinizi tamamlayıp
taçlandıracak müstesna ve tarihî bir fırsatın çıktığına
inanıyoruz. Biz tam bir birlik içinde hareket etmek istiyoruz.
Dolaylı olarak davet edildiğimiz konferansta memleketi ayrı ayrı
temsil edecek iki hey'etin ne büyük sakıncalara yol açtığını
tamamıyla takdir buyurduğunuza eminiz.
Milletin,
sırf hâkimiyet haklarını korumak için harcadığı emekler,
akıttığı hesapsız kanlar, içten ve dıştan birçok güçlüklere
karşı gösterdiği dayanma ve direnme, bugün karşısında
bulunduğumuz elverişli yeni durumu yarattı. Bir yandan da dünya
olayları, bu dayanma ve direnmenin asıl hedefi olan tam
istiklâlimizi haklı gösterecek yolda gelişmekte devam ediyor.
Bizi esirliğe ve yıkılmaya mahkûm etmek istemiş olan hükûmetler
karşısında, millî haklarımızı savunurken maddî ve manevî bütün
memleket kuvvetlerinin birlikte hareket etmesi şarttır. Bunun
için, Zâtışâhâne'nin, memlekette millî iradenin kendini
gösterdiği tek yer olan Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni
tanıdığını artık resmen ilân etmesi gerekmiştir. Böylece,
İstanbul'un memlekete birbiri ardınca zararlar verdiği acı
tecrübelerle sabit olan ve ancak yabancılar lehine devam
ettirilen gayri tabiî durumuna bir son vermek mümkün olur.
İtilâf Devletleri temsilcileri tarafından yapılan tebligat
gösteriyor ki, İstanbul'dan gidecek olan bir delegeler
hey'etinin Londra Konferansı'na katılabilmesi, ancak onun Ankara
Hükûmeti tarafından tam yetki ile görevlendirilmiş delegeleri de
içinde bulundurması şartına bağlıdır. Böylece, İtilâf
Devletleri, Türkiye adına barış görüşmelerine katılacak
delegelerin ancak Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti
tarafından gönderilebileceğini yeteri kadar açıklıkla itiraf
etmiş oluyorlar. Fiili ve hukukî olarak memlekette tek meşru
hükûmet olan Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti'nin ortaya
koyduğu ve ilân ettiği esasları kabul ve bu esasların
düşmanlarımız tarafından da onaylanmasını kolaylaştırmak için,
bize katılmak suretiyle durumunuzu düzeltmenizi ve tespit
buyurmanızı, tarih ve millet karşısında yüklenmiş olduğumuz
görev ve yetkiye dayanarak teklif ederiz. Bu suretle
mücadelemizi mutlu bir sonuca eriştirme hususu çabuklaştırılmış
olur. Birlikte hareket ve millî gayeyi olanca gücümüzle savunmak
düşüncesiyle yapılan bu samimî tekliflerimiz, kabul görmediği ve
yerine getirilmediği takdirde, saltanat ve hilâfet makamında
oturan Zâtı şâhânenin durumunun sarsılması tehlikesinden haklı
olarak korkulur. Biz, millî iradenin vermiş olduğu fiili ve
hukukî bütün yetkilere sahip bir hükûmet olarak, şimdiden
belirtir ve bildiririz ki, bundan doğacak sorumluluk, tahmini
önceden kestirilemeyecek olan bütün kötü sonuçlarıyla birlikte
doğrudan doğruya Zâtışahâneye aittir. Yüksek şahsiyetinizin bu
durum karşısında vicdanî ve tarihî görevinizi tamamıyla yerine
getirmenizi ve sonuçlarını tarafımıza kesin ve açık olarak
bildirmenizi bekliyoruz. Bu vesile ile samimî saygılarımızın
kabulünü rica ederiz, efendim.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Saygıdeğer
Efendiler, aslında maddî ve manevî bakımdan hükmü kalmamış ve
fakat varlığını devam ettirmesi de çok zararlı olan İstanbul
Hükûmeti'ni bertaraf etmek önemliydi. Buna engel olanların
başında Padişah ve Halife bulunuyordu. Bu bakımdan, durumun
açıklık kazanması için yapılacak ilk iş, bu makama Türkiye Büyük
Millet Meclisi'ni ve Hükûmeti'ni tanıtmak olmalıydı. Zaten
elimizde olmayan ve temasımız bulunmayan bu makama, henüz başka
bir işlem uygulayabilecek maddî bir gücümüz de yoktu. Bu yüzden
Tevfik Paşa'ya aynı gün şu üçüncü telgrafı da yazdım:
Ankara,
28.1.1921
İstanbul'da Tevfik Paşa Hazretleri'ne
Resmî ve özel
telgrafımızdaki görüş ve tekliflerimizi aşağıda özet alarak
tekrarlar, gereğinin acele yerine getirilerek sonucunun
bildirilmesini rica ederiz:
1. Zâtı
şahâneye, Türkiye Büyük Millet Meclisi'ni tanıdığını kısa bir
Hatt-ı Hûmayun'la ilan edeceklerdir. Bunda Hilafet ve Saltanat
makamının dokunulmazlığını esas olarak kabul etmiş olan Türkiye
Büyük Millet Meclisi'ni bugünkü şekli, niteliği ve yetkisiyle
kabul buyurduklarını belirteceklerdir. Diğer ayrıntı ve
inceliklerin ilâvesi, şimdilik karışıklığa yol açabilir.
2. Birinci
madde hükmü yerine getirildiği takdirde, bir aile meselesi olan
iç durumumuzun düzenlenmesi aşağıdaki şekilde olabilir:
Zâtışâhâne
eskisi gibi İstanbul'da otururlar. Yetkili ve sorumlu olup her
türlü saldırıdan uzak bulunan ve her türlü istiklâl unsurunu
kendisinde toplayan Türkiye Büyük Millet Meclisi ve Hükûmeti
şimdilik Ankara'da bulunur. Elbette, İstanbul'da artık kabine
adı altında bir hey'et kalmaz. Ancak, İstanbul'un özel durumu
dolayısıyla Zâtışâhâne'nin yanında Büyük Millet Meclisi'nce
görevlendirilecek ve yetki verilecek bir hey'et bulundurulur.
3. İstanbul
şehri ile çevresine ait yönetimin nasıl düzenleneceği sonradan
düşünülür ve uygulanır.
4. Bu şartlar
kabul edilip uygulandığı takdirde, Büyük Millet Meclisi'nce
onaylanmış bütçemize, Padişah ve hanedandan olanlar için daha
önce konmuş bulunan ödenek, görevlendirilecek olan bütün
memurların ve diğer maaşlıların aylıklarını ödemek için gerekli
olan para hükûmetçe sağlanarak ödenecektir. Malî gücümüz bunu
karşılayacak durumdadır.
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Tevfik
Paşa'nın bu uzunca telgrafımıza gece verdiği cevap çok kısa
oldu. Tevfik Paşa'nın cevabı şuydu:
Tel
28-29.1.1921
Telgrafları
aldım. Yarın kabineyi toplayarak saat 18.00 de bilgi sunarım,
efendim.
Tevfik Paşa
ve Arkadaşları Anadolu'yu İstanbul Hükümetine Bağlamaya
Çalışıyorlar
Tevfik Paşa,
kabinesini toplamış, cevap verdi, bunu da olduğu gibi bilginize
sunacağım:
İstanbul,
29.1.1921
Ankara'da Mustafa Kemal Paşa Hazretleri'ne
İlgi: 28 Ocak 1921 tarihli üç ayrı telgrafları.
Bugünkü
Hükumet, İstanbul ile Anadolu'nun birleşmesindeki menfaatlere
öteden beri değer verdiğinden bu maksatla iş başına gelmiş ve
şimdiye kadar bu uğurda çalışmıştır.
Milletin
hâkimiyet haklarını korumak için sarf ettiğiniz emeklerin ve
verdiğiniz kurbanların, karşısında bulunduğumuz elverişli durumu
yarattığına, onda büyük ölçüde etkisi olduğuna inanıyoruz. Bu
sebeple millete bir yarar sağlayacak olan tekliflerinizi kabule
hazırız. Bu bakımdan bildirdiğiniz hususlarla ilgili
görüşlerimizi aşağıda açıklıyorum:
Konferansa
dolaylı olarak çağrılmanız tabiîdir. Çünkü İtilâf Devletleri'nin
temsilcileri buradadır. Bu bakımdan durumun, İstanbul'da bulunan
ve sizinle işbirliği yapmaya çalışan bir hükûmet vasıtasıyla
bildirilmesi pek tabiî görülmelidir. Şimdiye kadar Anadolu'yu
tanımaya bile lüzum görmeyen Avrupa hükûmetlerinin, özellikle
Anadolu delegelerinin konferansta bulunmasını şart koşmaları,
sevindiricidir. Bu bakımdan, bir şekil mes'elesine takılarak bu
mutlu değişiklikten yararlanmamak, millete karşı üzerinize
aldığınız görev ile asla bağdaşmaz. Zaten aramızda birleştiğimiz
ilân edildikten sonra, delegelerimiz ayrı gayrı değil, tek vücut
demek olur. Delegeler kararlaştırılan esaslar çerçevesinde
konuşacaklarına göre, bu konuda bir sakınca düşünülemez. Bundan
dolayı devlet ve millete karşı yüklendiğimiz görev, bu tarihî
anda, bize uzatılan elden yararlanmamızı kesinlikle
emretmektedir. Bundan kaçınmanın, Yunan iddiaları karşısında
savunmasız kalınmasına ve memleketimizin daha uzun zaman harp
felâketlerine sahne olmasına yol açacağı düşünülmelidir.
Aslında, isteklerimizi konferans huzurunda öne sürmek ve
hakkımızı Avrupa'da duyurmak, konferansın sonuçsuz kaldığı farz
edilmiş olsa bile, yine zarar getirmez. Zatıâlilerinin ve
arkadaşlarınızın vatanseverlikleri, bu fırsatın
kaçırılmayacağının güvencesidir. Şimdiye kadar eski hükûmetlerce
alınmış ve her iki taraf için kötü sonuç vermiş olan kararların
kaldırılması tabiî olduğundan, aramızda artık ayrılık ve
gayrılık kalmamıştır. Ancak, İstanbul işgal altında
bulunduğundan, burada hükûmet işlerinin büsbütün ve tamamen
İtilâf Devletleri'nin eline geçmesine ve böylece antlaşmadaki
İstanbul'la ilgili maddelerin yürürlüğe konmasına yol açacaktır.
Ayrıca, harp halinde bulunduğumuz Yunan askerlerinin şu sırada
İstanbul ve dolaylarında bulunuşu da, bu teklifleri uygulanamaz
bir duruma getirmiştir. Kabinemizin iş başında kalma
düşüncesiyle bu görüşlerin bir ilgisi bulunmadığı konusunda
teminat vermeyi bile gereksiz bulurum. Esasen bugün bir an önce
çözülmesi gereken asıl sorun, vakti yaklaşmakta bulunan
konferansa delegelerimizi yetiştirmekten ibarettir. Biz
konferansta bulunmadığımız takdirde, Yunanlılar
katılacaklarından, yokluğumuzda hüküm giymek ve dolayısıyla
davamızı kaybetmek tehlikesi ile karşılaşacağımız için, bu
konuda tarafımızdan sorumluluk kabul edilemeyeceğini bildirir;
toplantı gününden önce konferansta bulunmak menfaatimiz gereği
olacağından, delegelerinizin acele buraya gönderilmesini rica
ederim.
Sadrazam Tevfik
Saygıdeğer
Efendiler, Tevfik Paşa ve hükûmeti, İstanbul ve Anadolu'nun
birleşmesi için çalışmış olduğunu söylüyor. Doğrudur. Biz de
aynı şey için çalışmakta idik. Şu farkla ki,
Tevfik Paşa ve
arkadaşları, Anadolu'yu, eskiden olduğu gibi İstanbul'a bağlamak
ve tutsak etmek istiyordu. Hem de düşman kuvvetle