Londra Konferansına Katılacak Olan
Delegeler Doğrudan Doğruya Milli İradeyi Temsil Eden Büyük
Millet Meclisi'nce Seçilmelidir
Şimdi, arzu
buyurursanız İstanbul ile haberleşmeye devam edelim:
Tevfik Paşa’nın 27 Ocak
tarihli telgrafına Bakanlar Kurulu Başkanlığı'ndan şu cevap
verildi:
Ankara,
30.01.1921
İstanbul'da Tevfik Paşa
Hazretleri'ne
İtilâf
Devletleri politikasında Türkiye lehine görülen son gelişmeler,
milletin fedakarca azminin eseridir. Türkiye Büyük Millet
Meclisi'nin Sevres Antlaşması'nı tümüyle reddetmesi üzerine
ortaya çıkan şu durumdan, millî çıkarlarımıza en elverişli
sonuçların elde edilmesi, Londra Konferansı'na katılacak
delegelerin doğrudan doğruya milli iradeyi temsil eden Büyük
Millet Meclisi'nce seçilmiş ve gönderilmiş olmasıyla mümkündür.
Uğursuz Sevres Antlaşması'nı imzalamış bir hey'etin varisleri
durumunda olan Hey'etiniz delegelerinin, vatan ve millet için
yararlı olan sonuçları elde edebilmeleri mümkün değildir. Bu
bakımdan, vatanın yüksek çıkarlarını düşünerek bu barış
görüşmelerinde Büyük Millet Meclisi delegelerini millî birliği
tam olarak gösterecek bir şekilde serbest bırakmaklığınız
gerekir. Bundan dolayı, bir taraftan önceki tebligatımızla
ilgili görüşmeleri takip ve yürütmekle birlikte, bir yandan da
aşağıdaki kararları derhal kabul ederek yerine getirmeniz rica
olunur:
1. Londra
Konferansı'na katılacak Türkiye hey'eti yalnız Türkiye Büyük
Millet Meclisi tarafından seçilecek ve gönderilecektir.
2. Bu delegeler
hey'eti ile birlikte gitmesini gerekli gördüğünüz bazı uzman
müşavirlerle gerekli evrak ve belgeler, tarafınızdan
hazırlanacak ve hey'ete katılmak üzere yola çıkarılacaktır.
3. Bizim
tarafımızdan gönderilecek delegeler hey'etinin, bütün Türkiye'yi
temsil edecek tek hey'et olduğunu da İtilâf devletlerine
bildireceksiniz.
4. Vaktin
darlığı dolayısıyla kesin ve son olarak alınan bu kararların
kabul edilmemesi halinde, vatan ve milletin selâmeti adına
doğacak tarihî sorumluluk tamamen hey'etinize ait olacaktır.
Bakanlar Kurulu
Başkanı Fevzi
Efendiler,
Tevfik Paşa'nın çalışma
arkadaşı olup Ankara'da bulunan İzzet
Paşa tarafından da bir telgraf çekilmesinin yararlı
olacağını düşündük. İzzet Paşa'nın
telgrafı şuydu: Şifre
Ankara,
30.1.1921
İstanbul'da Tevfik Paşa
Hazretleri'ne
Şubat sonlarında
Londra'da toplanacak konferansla ilgili olarak Büyük Millet
Meclisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri ile Zâtıdevletleri arasında yapılan açık telgraf
yazışmalarındaki bilgileri öğrenmiş bulunuyoruz. Hey'etimizin
uğradığı başarısızlıktan sonra yine düşünce bildirmeye cesaret
etmek utanç verici olmakla birlikte, gerçek durum ve burada
hâkim olan görüşler üzerinde derin kavrayışlı yüksek
şahsiyetlerini aydınlatmayı vatanseverlik duygusunun bir gereği
sayıyoruz. İstanbul'un işgal altında bulunması dolayısıyla,
oradaki bir hükumetin milletin temel çıkarlarını savunma gücünü
gösteremeyeceği burada tabiî görülmektedir. Sonradan Anadolu ile
İstanbul'un birbirinden ayrılmasına yol açacağı endişesiyle, iki
ayrı hey'et halinde konferansta bulunmaktan da kaçınılmaktadır.
Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri de, telgraflarındaki görüşlerden, esas itibariyle
fedakârlık etmeye yetkili değildir. Anadolu'da Tanrı'nın
yardımıyla, muhalefet ve isyanlar bastırılıp etkisiz duruma
getirilerek ve çeteler ortadan kaldırılarak kuvvetli bir ordu ve
hükûmet kurulmuştur. Avrupa'yı, Sevres Antlaşması'nın lehimize
değiştirilmesine yöneltebilecek görüşmelerin kesilmesine meydan
verilmeyecek şekilde, himmetlerinizin esirgenmemesini
sadakatimize dayanarak istirham ederiz. Buradaki Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin Padişah tarafından tanınması temel şartı
değişmemek üzere, ayrıntılar ve görünüşe ait bazı noktalar
üzerinde görüşme imkânı açıktır. Bu imkânın kaybedilmesine
meydan verilmemek üzere durumun lütfen bildirilmesi arz olunur.
Ahmet İzzet
Tevfik Paşa Yeminle Bağlı Olduğu Kanuni
Esasiye Sadakatten Ayrılamıyor
Efendiler, sizi
yormazsam Tevfik Paşa'nın bu
telgrafa verdiği cevabı da bilginize sunayım:
İstanbul,
31.01.1921
Ankara'da İsmet Paşa
Hazretleri'ne
İlgi: 30 Ocak 1921.
Hepimizin
hükümlerini korumaya yemin ettiğimiz Kanun-ı Esasi'ye aykırı
esaslı değişiklikler yapmanın ve bunu kabul etmenin, kanunun
açık hükümleri ile ne derece bağdaşacağı düşünülmeye değer. Bu
konu ancak Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'nin "... vasıtasıyla gönderdiği telgrafta bildirilen
ve bizce de gerekli bulunan değişikliklerin İtilâf Devletleri'ne
kabul ettirilmesine çalışılıp, inşallah bir sonuç elde
edildikten sonra usulüne göre çözülecek iç meselelerdendir.
Aksine bu tutum, dünkü telgrafımızda da açıklandığı üzere
konferansa kabul edilmememize ve İstanbul'un derhal Osmanlı
hâkimiyetinden çıkarılmasına ve Yunanlıların dâvâsına karşı
savunmasız kalmamıza, belki de onların haklı görülmesine yol
açacaktır. Telgraflardan, bir noktanın iyi anlaşılmadığı
sonucuna varıyoruz. Konferansa, sizin ve bizim diyerek iki
hey'et gönderileceğinin nereden çıkarıldığı anlaşılamıyor. Dâva
aynı, savunma yolları da aynı olduğuna göre, Konferans'a
gönderilecek hey'et üzerinde de bir görüş birliğine varılırsa
oraca tayin edilecek delegeler, İtilâf Devletleri'nin tanımakta
olduğu hükûmetin ilâve edeceği delegelerle birlikte gidince,
hey'et birlik ve beraberlik içinde, gerekli yetkiye de sahip
olur ve çekinmeden birlik hâlinde millî dâvâyı savunur. Bu
gereğin oraca da takdir buyurulduğu, delegelerin İtilâf
Devletleri'ne tanıttırılmalarını bizden istemeleriyle
anlaşılmıştır. Tebliğ olunan nota ve beyanlarımız açıkça
göstermektedir ki, İtilâf Devletleri, Anadolu delegelerini
Londra Konferansı'na yalnız olarak kabul etmemektedir. Bunlar,
Hükumet delegeleriyle birlikte bulunmak suretiyle kabul
edilecektir. Böyle ayrılık sürdürülecek olursa, büyük bir
ihtimalle hiçbir tarafın delegeleri kabul edilmeyecektir.
Konferansa, yalnız buradan delege kabul edilmesi ihtimali var
ise de, Anadolu için bu ihtimal de yoktur. Bundan dolayı, pek
büyük fedakarlıkların eseri olan bu değişiklikten zararımıza
sonuçlar doğabilir. Çünkü, İtilaf çevrelerinde sayıları pek çok
olan Yunan dostlarına: "Türkler, doğuda savaşın sürüp gitmesine
taraftardır, barış ve uzlaşmaya istekli değildir" diye
propaganda yaparak lehte olanları kendilerine çekmeye, bizi
haksız ve düşmanımızı haklı göstermeye fırsat verilmiş olur.
Ortak delegelerden kurulu bir hey'et gönderilirse, isteklerimiz
kabul edilmese bile, lehimize olan görüşleri, aleyhe çevirmemiş
ve belki aleyhimizde olanların önemli bir kısmını kazanmış
oluruz. Vakit pek dardır. Yazışmalarla kaybedilecek zaman
kalmamıştır. Delegelerin hemen gönderilmesi vatan ve milletin
menfaatlerinin gereğidir. Zâtıdevletleriyle sayın
arkadaşlarınızın da geri dönmeleri lâzımdır. Çünkü orada neler
düşünüldüğü konusunda, yerinde yapılmış gözlemlerle edindiğimiz
bilgilerden hakkıyla yararlanacak zamanın geldiğine ve oradaki
görüşlerin buradaki görüşlere yaklaştırılması gerektiğine sizin
de inandığınız kanısındayız.
Sadrazam Tevfik
Efendiler,
Tevfik Paşa'nın
Fevzi Paşa Hazretlerine
cevap olarak gönderdiği telgrafı da okuyalım:
Şifre İstanbul,
1.2.1921
Ankara'da Mustafa Fevzi Paşa
Hazretleri'ne
İlgi: 30 Ocak 1921.
Kral
Konstantin'in Atina'ya
dönmesi üzerine, İtilâf Devletleri çevrelerinde ve kamuoyunda,
Yunanistan aleyhine meydana gelen değişme dolayısıyla, Avrupada
lehimize bir akım doğmuştur. Ancak, bu akıma karşılık, Rumların
tarafını tutan ve Sévres Antlaşması'nı tamamıyla veya ufak tefek
değişikliklerle uygulayarak Türkiye'yi ortadan kaldırma
düşüncesinde bazı siyaset adamları da vardır. Özellikle
aldığımız güvenilir bilgilere göre, bu siyaset adamlarının,
Anadolu temsilcilerinin de konferansa davet edilmesini kabul
etmeleri ve buna istekli görünmeleri, Anadolu'nun böyle bir
daveti kabul etmeyeceğine inanmış olmalarından ileri
gelmektedir. Bununla güdülen maksat da, bu davete uymama
durumunu öne sürerek ve bize karşı sert tedbirler alınmasını
haklı göstererek, kamuoyunu siyasetlerine uymaya mecbur
etmektir. Bu bakımdan, konferansa bir an önce ve birlikte
gidilerek hakkımızın alınmasına çalışmak şarttır. Eğer orada
meşru ve haklı isteklerimizin reddedildiğini görür ve
konferanstan çekilmek zorunda kalırsak, bu durum,
karşımızdakilerin elinde aleyhimize kullanılacak tesirli bir
silâh olamaz. Telgraflarında öne sürülen isteklerin, daha önce
de bildirilen sebepler ve İstanbul'un özel durumu dolayısıyla,
kabulü mümkün değildir. Bunlarda ısrar ederek, konferansa tam
zamanında katılma fırsatı kaçırılırsa, önce birlik sağlanamadığı
için İstanbul ve Boğazlar büsbütün Osmanlı hâkimiyetinden çıkar.
İkinci olarak, İtilâf Devletleri'nin Yunanistan'a para ve asker
yardımı yapmaları ve Anadolu'da ortak bir taarruz hareketi
yürütmeye kalkışarak zaten savaşın günden güne artan
güçlüklerinden sayıları pek çok azalmış olan Türk unsurunun, bir
kat daha ezilip yok olması ile karşı karşıya kalınır. Üçüncü
olarak büyük ölçüde fedakârlıklara katlanmak karşılığında dış
yardıma ihtiyaç mecburiyeti ortaya çıkar ve nihayet hedefimiz
olan istiklâlin heder edilmesi gibi acı sonuçlar doğar.
Delegelerimizin hemen İstanbul'a gönderilmesi kaçınılmaz bir
zarurettir, efendim.
Sadrazam Tevfik
Saygıdeğer
Efendiler, Osmanlı Sadrazamının daha başka bazı öğütleri ve
bildirdikleri vardır. Müsaade buyurursanız onları da okuyalım:
Şifre İstanbul,
5.2.1921
Ankara'da Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne
Londra'da
toplanacak olan konferansa Osmanlı Devleti'nin de davet
edilmesinden dolayı telâşa düşen Yunanlılar, aleyhimizdeki
propagandalarını bir kat daha artırmışlardır. Paris'teki
delegemizden aldığımız bilgilere göre, Yunanlılar, Fransız
kamuoyunu aleyhimize çevirmek için, Anadolu'da bir Alman kurmay
askerî hey'eti bulunduğu, sizin harekât ve siyasetinizin de bu
hey'etin telkinleri ile yürütüldüğü yolunda Fransız çevrelerinde
söylentiler yaymaktadırlar. Ayrıca, Türkiye'deki Hıristiyanların
toplu olarak öldürülmekte olduğu ileri sürülerek, bunların
kurtarılması için Papa tarafından bütün parlamentolara
başvurulduğunun duyulduğu da sözü geçen delege tarafından bu
bilgilere eklendiğinden, pek kötü etkiler yaratacak olan bu
söylentilerin sür'atle yalanlanması rica ve tavsiye olunur.
Sadrazam Tevfik
Şifre İstanbul,
8.2.1921
Ankara'da Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne
Konferansı
etkilemek maksadıyla, Şubatın yirmi birinde, Yunanlıların 70-80
bin kişiyle taarruza geçecekleri Hariciye Nezareti'nce güvenilir
kaynaklardan haber alınmıştır. Taarruzun Karahisar-Eskişehir
doğrultusunda olacağı sanılmaktadır. İtilâf Devletleri
temsilcileri, Ankara delegelerinin yalnız olarak konferansa
kabul edilemeyeceğini de söylemişlerdir.
Sadrazam Tevfik
Bu telgrafın
yazılmasından maksat, Yunanlıların taarruz edeceğini bildirmek
miydi? Yoksa, 70 - 80 bin kişilik düşman kuvvetinin taarruza
geçeceği tehdidi ile, konferansa Ankara delegelerinin yalnız
olarak kabul edilemeyeceğini söylemek mi idi? Bunu kestirmek
güçtür.
Delege
gönderilmesi konusunda, bizim ileri sürdüğümüz görüşleri,
yazılarımızda belirttiğimiz şekilde
Tevfik Paşa, İtilâf Devletleri temsilcilerine tebliğ
etmiş de, telgrafın son fıkrasıyla, aldığı cevabı mı
bildiriyordu? Bu da açık değildir.
İstanbul,
8.2.1921
Ankara'da Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne
Fransız
kamuoyunu incitmemek için Kilikya'da taarruzdan kaçınılması
hayırseverliğinden şüphe edilmeyen bazı Fransız devlet
adamlarının tavsiyesi üzerine, Paris delegemiz tarafından büyük
bir önemle bildirilmiştir.
Sadrazam Tevfik
Osmanlı Devlet Adamlarının Belirgin
Özellikleri
Efendiler, bu
gibi tavsiyeleri, İstanbul hükûmetlerinden çok dinlemiştik.
Bizim taarruzdan kaçınmamızı tavsiye eden hayırseverin
karşısındaki kimse, işittiğini bir gramofon gibi bize
ulaştırırken, bu hayırsevere, bize taarruzdan kaçınılmasını,
gerekenlere tavsiye edip etmediğini sormuş mudur acaba? Aldığı
cevap, olumsuz idiyse, onun hayırseverliğine nereden
hükmetmişti? Vatanımızı işgal edenlerin Kamuoyunu gücendirmemeyi
tavsiye edenlere, vatanı işgal edilen milleti niçin
incittiklerini ve incitmekte devam ettiklerini sormamak, neden
bu Osmanlı devlet adamlarının belirgin özellikleri olmuştu?
Kısacası,
saygıdeğer Efendiler, görülüyor ki,
Tevfik Paşa ve arkadaşlarıyla, temelde, düşünce ve
görüşlerde anlaşmak mümkün olamıyordu. Nihayet, konu Meclis'e
getirildi.
Meclis'e iki
teklifte bulundum. Birisi memleketin durumunu ve milletin
gayesini İstanbul'a açıkça bildirmek; ikincisi, ayrıca davet
yapıldığında Londra'ya müstakil bir hey'et göndermekti. Her iki
teklifim de kabul edildi.
Efendiler,
Meclis'in görüş ve kararını Tevfik Paşa'ya
bildiren telgraf aynen şöyleydi:
Tevfik Paşa'nın Teklifleri Karşısında
Büyük Millet Meclisi'nin Kararı
Londra
Konferansı'na davet dolayısıyla, Türkiye Büyük Millet Meclisi
Başkanı Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri ve Bakanlar Kurulu Başkanı
Fevzi Paşa Hazretleri ile İstanbul'da
Tevfik Paşa Hazretleri
arasındaki telgraf haberleşmeleri, Genel Kurul'da okunmak
suretiyle Meclis'e bilgi verildi.
Tevfik Paşa Hazretleri tarafından ileri sürülen
görüşler, memleketin bugünkü durumu üzerinde kendilerinin açık
bir görüşe varmaktan pek uzak olduklarını, bize üzüntüyle
gösterdi. İstanbul'da ateşkes anlaşmasından beri iki türlü
hükûmet birbirini takip etmiştir. Biri
Damat Ferit'in başkanlığı altında, çeşitli kimselerin
katılmasıyla kurulan hükûmetler ki, her ne pahasına olursa
olsun, İtilâf Devletleri'ne karşı mutlak olarak boyun eğme
düşüncesini temsil etmiş ve memleketin kendi hâkimiyet haklarını
devam ettirmek için yaptığı sürekli fedakârlıkları, düşmanlarla
birlikte çalışmak suretiyle sonuçsuz bırakmayı özel bir politika
haline getirmişti. Bu düşüncenin peşine takılanlar, memleketin
kötülük ve hainliğe elverişli ne kadar nankör evlâdı varsa,
hepsini kışkırtarak ve silâhlandırarak millî savunmaya
kendilerini adayan vatanseverler aleyhine hiç durmadan
kullandılar. İslâm şeriatı adına yayınlanan sahte fetvaların,
mîrimiran unvanı ile mükâfatlandırılan Anzavurlarla, vatanın
bağımsızlığı ve savunması aleyhine, etrafa gönderdiği maddî ve
manevî zehir ve fesat kuvvetlerine karşı, Anadolu aylarca
çarpışmaya mecbur oldu. Onlar, düşmanlar hesabına cephelerimizi
kaç defa arkadan vurdular. Müslümanlığın ilk asrından beri şeref
ve hak din adına cihat eden milletimiz, tarihimizin ilk
günlerinden beri, devlet ve memleket ne zaman tehlikeye
düşmüşse, kanını bol bol akıtmaktan geri durmayan milletimiz, bu
defa muazzam vatandan arta kalan son parçada, son kaleye
çekilmiş, en son savunmasını yaparken, hükûmet adını alan
hey'etler, düşmanlar hesabına, düşman safları arasında kendi
milletleri aleyhine çalışıyorlardı. Bizans'ın son günlerinde,
Fatih'in teslim davetine karşı "Allah'ın bana bir emaneti olan
bu memleketi, ancak Allah'a teslim ederim" diye son Bizans
İmparatoru'nun tahtına varis bir hanedandan gelen bugünkü halife
ve sultanın hükûmeti, esir olmamak isteyen milleti, kendi eliyle
bağlayarak düşmanlara teslim etmeye çalışıyordu. Bu birinci
safha, o hükûmetlerin ve onlarla birlikte olanların bozguna
uğramasıyla son buldu. İkinci türlü hükûmet,
Tevfik Paşa'nın başkanlık
ettikleri hey'ettir. Bunlar, gaye bakımından Anadolu savunmasına
taraftar olduklarını söylemekle birlikte, icraat bakımından,
memleketin samimî olarak elde etmek istediği barışa asla
affedilmeyecek bir gaflet ve inatla engel olmakta devam ediyor.
Saltanat şûrâsında İtilâf Devletleri'nin uzattığı esaret
belgesini ayağa kalkarak ve saygı göstererek kabul ve imza eden
devlet adamları ve Âyân üyeleri, bütün memlekette hiçbir hak ve
yetkiyi temsil etmeyen geçersiz bir kuvvet durumundadır. Anadolu
ve İstanbul, istiklâl ile esaretin, hürriyet ile mahkûmiyetin
birbirine zıt ve ters düştüğü iki ayrı parça halinde kalmıştır.
Biz, memleketin
esir edilmiş, iradesini kaybetmiş parçasını, hür ve müstakil
olan kısma katmak istiyoruz. İstanbul'un devlet adamları, bütünü
oluşturan ve bütün bir düşmanlık dünyasına karşı kendini şeref
ve metanetle savunan hür kısmı, esir ve mahkûm durumdaki küçük
parçaya bağlamak ve katmak istiyorlar. Bütün Anadolu'yu,
hürriyet ve istiklâline âşık bütün memleket çocuklarını ve
bugünkü zulüm görmüş İslâm dünyasının ruhunu temsil eden Büyük
Millet Meclisi, İstanbul'un hasta ve hürriyetten yoksun bir
hey'etine boyun eğmeyi, hiçbir zaman kabul edemez.
Meclis'imiz
tarafından kabul ve ilân edilen ve bütün memlekette uyulan
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'muz gereğince, hâkimiyet kayıtsız
şartsız milletindir. Milletin yasama ve yürütme gücü ise, onun
gerçek ve tek mümessili olan Büyük Millet Meclisi'nde toplanır.
Bu temel ilkeler karşısında delegelerimizin İstanbul'a giderek
oradan seçilecek bir hey'ete katılmasına ve oranın vereceği bir
yetki belgesi ile dünyaya karşı millî davamızı savunmayı üzerine
almasına imkân yoktur. Eğer isterseniz fiili ve haklı olarak
mutlak bağımsızlığı bulunan, bütün idarî teşkilâtı ile memleketi
yöneten, ordularıyla doğuda ve batıda düşmanları ezerek
memlekete barışın yollarını açan Meclis'imizin delegeler
hey'etini, memleketi temsil edebilecek tek hey'et olarak
tanırsınız. Yoksa, biz kendi hey'etimizi kendimiz göndermek
kararını zaten almış bulunuyoruz. Bizce istenilen ve gerekli
görülen, bu kararımıza verilecek cevabın, birtakım sözler değil,
fiilî davranışlar olmasıdır.
Londra Konferansına Katılmamız
Efendiler,
Dışişleri Bakanı olan Bekir Sami Bey'in
başkanlığı altında ayrıca ve müstakil bir delege hey'eti
kuruldu. Hey'et, Londra Konferansı'na özel olarak davet
edildiğimiz takdirde katılmak üzere ve bu arada geçecek zamandan
da yararlanmak maksadıyla, Antalya üzerinden Roma'ya hareket
ettirildi.
Hey'etimiz,
İtalya Dışişleri Bakanı Kont Sforza
vasıtasıyla, konferansa resmen davet edildikleri kendilerine
bildirildikten sonra Londra'ya gitmiştir.
Londra
Konferansı, 27 Şubat 1921'den 12 Mart 1921'e kadar devam etti.
Hiçbir olumlu sonuç vermedi.
İtilâf
Devletleri İzmir ve Trakya'daki nüfus durumu ile ilgili olarak
kendileri tarafından yapılacak bir araştırmanın sonucunu kabul
edeceğimiz yolunda bizden söz almak istediler. Delege hey'etimiz
önce bunu kabul etmişti. Fakat Ankara'dan yapılan uyarı üzerine,
sonradan, araştırmanın yapılmasını Yunan idaresinin buradan
çekilmesine bağlamak teklifinde bulundu. İtilâf Devletleri'nin,
Sevres Antlaşması'nın diğer hükümlerinin tarafımızdan
samimiyetle ve itirazsız olarak uygulanmasını sağlamak istediği
anlaşılmıştı. Delege hey'etimiz bununla ilgili tekliflere de red
niteliğinde cevaplar vermişti. Yunan delegeleri araştırma hiç
kabul etmemişlerdi. Bunun üzerine, İtilâf Devletleri, Türk ve
Yunan delege hey'etlerine bazı teklifleri içine alan bir proje
vererek, hükûmetlerinden, bu projeler için alacakları
cevapların, Konferans'a bildirilmesini istemişlerdi.
Bizim delege
hey'etimize verilen projede, Sévres Antlaşması hükümlerinde
yapılacak değişikliklerle ilgili şu noktalar vardı:
ØBize
bırakılan jandarma ve özel birliklerin sayısını bir parça
artırmak. Ø Memleketimizde kalacak yabancı
subayların sayısını biraz azaltmak. Ø Boğazlar bölgesini biraz ufaltmak. Ø Bütçemiz üzerine konmuş bulunan
sınırlamaları biraz hafifletmek. Ø Bayındırlık işleri ile ilgili
imtiyaz verme hakkımız üzerine konmuş sınırlamaları da biraz
hafifletmek. Ø Bundan başka, adlî kapitülasyonlar,
yabancı postaları, Kürdistan... ile ilgili olarak Sévres
tasarısında değişiklikler yapılmasını ümit ettirecek bazı
belirsiz vaatler. . .
Bu teklifler
projesinde, Ermenistan sınırlarının tespiti işi, Birleşmiş
Milletlerin göndereceği bir komisyona bırakılmakta idi. Sözde
İzmir ili bize geri verilecekti. Fakat İzmir şehrinde bir Yunan
kuvveti bulundurulacak, İzmir ilinin güvenlik işleri, İtilâf
Devletleri subayları tarafından idare edilecek, bu ildeki
jandarma kuvveti, nüfus oranına göre çeşitli unsurlardan
kurulacak, şehre Birleşmiş Milletler tarafından bir Hıristiyan
vali tayin edilecek, İzmir ili Türkiye'ye gelirinin çoğalmasıyla
artacak bir yıllık vergi ödeyecekti.
İzmir ili için
teklif edilen bu çözüm şekli, beş yıl sonra, taraflardan birinin
isteği üzerine Birleşmiş Milletlerce değiştirilebilecekti.
Delegeler Daha Yolda İken Başlayan Yunan
Taarruzu
Efendiler,
İtilâf Devletleri, delege hey'etimiz vasıtasıyla yaptıkları
tekliflerin cevabını almayı beklemeden, daha delegelerimiz yolda
iken, Yunanlılar bütün ordusuyla ve bütün cephelerimize karşı
taarruza geçtiler.
Görüyorsunuz ki
Efendiler, Yunan taarruzu konferans ve sulh hikâyesini bize
zarurî olarak terk ettiriyor. Şimdi müsaade buyurursanız, size
bu taarruzu ve sonucunu arz edeyim:
Yunan ordusunun
Bursa ve doğusunda önemli bir grubu, Uşak ve doğusunda diğer bir
grubu vardı. Bizim de kuvvetlerimiz, Eskişehir’in
kuzey-batısında, Dumlupınar'da ve doğusunda olmak üzere iki grup
halindeydi. Bundan başka, Yunanlıların İzmit'te bir tümenleri,
bizim de ona karşılık Kocaeli Grubu bulunuyordu. Yunanlıların
Menderes boyundaki birliklerine karşı da birliklerimiz vardı.
Yunan ordusunun Bursa ve Uşak grupları, 23 Mart 1921 günü ileri
harekâta geçtiler. İsmet Paşa
komutasında bulunan Batı Cephesi birlikleri, arz ettiğim gibi,
Eskişehir'in kuzey-batısında yığınak yapmıştı. Karar, savaşı
İnönü mevzilerinde kabul etmekti. Ona göre tedbir alınıyor ve
hazırlıklar yapılıyordu. Düşman, 26 Mart akşamı,
İsmet Paşa'nın işgal
ettirdiği mevzilerin sağ kanadı ilerisine yanaştı. Ertesi günü
bütün cephede karşılaşmalar oldu. Düşman 28'de sağ kanadımıza
taarruza geçti. 29'da her iki kanattan taarruz etti. Düşman yer
yer önemli başarılar elde ediyordu. 30 Mart günü şiddetli
savaşlarla geçti. Bu savaşların da sonucu düşman lehine oldu.
İkinci İnönü Zaferi ve İsmet Paşa'nın
Metris Tepe'de Gördüğü Durum
Bundan sonra
sıra bize geliyordu. İsmet Paşa
31 Mart günü, karşı taarruza geçti ve düşmanı yenerek, 31 Mart-1
Nisan gecesi geri çekilmeye mecbur etti. Böylece, inkılâp
tarihimizin bir sayfası, İkinci İnönü zaferiyle yazılmış oldu.
Efendiler,
düşman çekilirken Batı Cephesi Komutanı ile 1 Nisan günü yapılan
yazışmalar, o günün duygularını tespit eden belgelerdir. O
duyguları yeniden canlandırmak için, müsaade buyurursanız, o
günkü yazışmalardan bazı telgrafları olduğu gibi okuyacağım:
Metristepe,
1.4.1921
Saat 18.30'da
Metristepe'den gördüğüm durum: Gündüzbey kuzeyinde sabahtan beri
dayanan ve artçı olması muhtemel olan bir düşman müfrezesi, sağ
kanat grubunun taarruzu ile düzensiz olarak çekiliyor. Yakından
takip ediliyor. Hamidiye yönünde karşılaşma ve faaliyet yok.
Bozöyük yanıyor. Düşman, binlerce ölüsüyle doldurduğu savaş
meydanını silâhlarımıza terk etmiştir.
Batı Cephesi
Komutanı İsmet Ankara,
1.4.1921
İnönü Savaş
Meydanında Metristepe'de
Batı Cephesi Komutanı ve Genel Kurmay
Başkanı İsmet Paşa'ya
Bütün dünya
tarihinde, sizin İnönü Meydan Muharebeleri'nde üzerinize
yüklendiğiniz görev kadar ağır bir görev yüklenmiş komutanlar
pek azdır. Milletimizin istiklal ve varlığı, dahice idareniz
altında görevlerini şerefle yapan komuta ve silah
arkadaşlarınızın kalbine ve vatanseverliğine büyük bir güvenle
dayanıyordu. Siz orada yalnız düşmanı değil, milletin makûs
talihini de yendiniz. İstilâ altındaki talihsiz topraklarımızla
birlikte bütün vatan, bugün en ücra köşelerine kadar zaferinizi
kutluyor. Düşmanın istilâ hırsı, azminizin ve
vatanseverliğinizin yalçın kayalarına başını çarparak paramparça
oldu.
Adınızı tarihin
şeref abidelerine yazan ve bütün millete size karşı sonsuz bir
minnet ve şükran duygusu uyandıran büyük gazâ ve zaferinizi
tebrik ederken, üstünde durduğunuz tepenin size binlerce düşman
ölüleriyle dolu bir şeref meydanı seyrettirdiği kadar,
milletimiz ve kendiniz için yükseliş parıltılarıyla dolu bir
geleceğin ufkuna da baktığını ve hâkim olduğunu söylemek
isterim.
Büyük Millet
Meclisi Başkanı Mustafa Kemal
Büyük Millet
Mecilisi Başkanı Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne
Zulüm ve
zorbalık dünyasının en zalimce hücumlarına karşı yalnız ve
şaşkın kalan milletimizin maddî ve manevî bütün kabiliyet ve
kuvvetlerini ruhundaki ateşle toplayan ve harekete getiren Büyük
Millet Meclisi'nin Başkanı Mustafa
Kemal Paşa!
Kahraman
askerlerimiz ve subaylarımız adına, askerlerimizle avcı
hatlarında omuz omuza vuruşan tümen ve kolordu komutanları adına
takdir ve tebriklerinize büyük bir iftiharla teşekkürlerimi arz
ederim.
Batı Cephesi
Komutanı İsmet
Güney Cephesi'ndeki Harekat
Saygıdeğer
Efendiler, İnönü muharebe alanını ikinci defa yenilerek terkeden
ve Bursa'ya doğru eski mevzilerine çekilen düşmanın takibinde,
piyade ve süvari tümenlerimizin gösterdikleri anılmaya değer
yararlıkları anlatamayacağım. Yalnız, genel askerî durumu tam
olarak açıklayabilmek için, müsaade buyurursanız Güney Cephemize
giren bölgede yapılan harekâtı özetleyeyim.
Güney Cephesi
Komutanı Refet Paşa'nın
emrinde bulunan üç piyade tümeni, Dumlupınar'da hazırlanmış bir
mevzide bulunuyordu. Bundan başka, bir süvari tümeni ve bir de
süvari tugayı vardı. Bu mevziin sol kanadında bulunuyordu. Güney
Cephesi Komutanı'nın aldığı görev, düşmanı bu mevzide
durdurmaktı. Uşak doğusundaki mevzilerimizden hareket eden üç
piyade tümeni ve bir kısım süvari Dumlupınar mevzilerine taarruz
etti. 26 Mart'ta birliklerimiz, mevzilerini terke mecbur oldu.
Güney Cephesi Komutanı, bundan sonra kuvvetlerini esaslı bir
hatta durdurmayı ve yeniden tertibat almayı başaramadığı için
kuvvetler ikiye ayrıldı. 8'inci ve 23'üncü Piyade Tümenleri ile
2'nci Süvari Tümeni'nden meydana gelen kısmı, kendi emri
altında, Altıntaş'a doğru çekildi. 57'nci Piyade Tümeni ile
4'üncü Süvari Tugay'ından meydana gelen öteki kısım
Fahrettin Paşa'nın emri
altındaydı. Düşman bütün kuvvetiyle
Fahrettin Paşa kuvvetlerine yönelerek doğuya yürüdü.
Refet Paşa kuvvetlerine
karşı, Dumlupınar'da yalnız bir piyade alayı bıraktı.
Refet Paşa, sonradan 23'üncü
Tümeni Altıntaş üzerinden güneye,
Fahrettin Paşa emrine verdi. Altıntaş yönünde,
düşmanın hiçbir hareketi olmadığı anlaşılınca,
Refet Paşa, yanında bulunan
kuvvetlerle kuzeye getirtildi.
Doğuya doğru
ilerleyen düşmana karşı, Fahrettin Paşa
kuvvetleri çeşitli yerlerde savaşlar vererek Afyon'un doğusuna
çekildi. Düşman, Afyonkarahisar'ı işgal ettikten sonra,
Çay-Bolvadin hattına kadar ilerledi ve orada durdu. Bu düşman
karşısında, Fahrettin Paşa,
37'nci ve 23'üncü Tümenlerle birlikte, güneyden Adana
bölgesinden gelen 41'inci Tümen'i de alarak, bir karşı hat
oluşturdu.
Yunan Ordusu'nun Genel Taarruz Planında
Pek Göze Çarpan Bir Yanılma
Efendiler,
askerî strateji konusunda fazla düşünce ileri sürmekten kaçınma
taraftarı olmakla birlikte, Yunan ordusunun bu defaki genel
taarruz plânında göze çarpan bir yanılmaya işaret etmek isterim.
Yunan ordusunun Uşak grubunun, Dumlupınar'dan sonra, Eskişehir'e
doğru yürümesi gerekirdi. Afyon üzerinden Konya'ya doğru
yönelmesi, kuvvetlerini asıl kesin sonuç alacağı alandan
uzaklaştırarak, işe yaramaz ve tehlikeli bir durumda
bırakmıştır. İnönü'ndeki başarı bizim tarafta kaldıktan sonra,
bu kuvvetlerin, kendilerini tehlikeden kurtarmak için bir an
önce sür'atle geri çekilmelerini sağlamaktan başka bir şey
düşünmeyeceklerine şüphe yoktu. İnönü'nde zafer kazanan
kuvvetlerimiz, Eskişehir, Altıntaş üzerinden Dumlupınar'a
yönelerek bu mesafenin önemli bir kısmında demiryolundan
fazlasıyla yararlanma imkânı bulunduğuna göre, Afyonkarahisar'ın
doğusunda bulunan Yunan grubu geri çekilme hattını kesebilir ve
böylece, pek büyük bir ihtimalle o grubu büyük bir felâkete
uğratabilirdi. Nitekim, bu düşüncenin uygulanmasına geçmekte bir
an gecikilmemiştir. İlk serbest kalan tümenler derhal Güney
Cephesi Komutanı Refet Paşa'nın
emrine verilerek harekete geçirilmiştir.
İnönü Meydan
Muharebesi'nden alınan sonuç üzerine, Yunan ordusunun Uşak
grubu, derhal geri çekilmeye başladı.
Refet Paşa, 7 Nisan 1921 tarihinde karargâhıyla
Çöğürler'de, 4'üncü ve 11'inci Tümenler Altıntaş bölgesinde,
5'inci Kafkas Tümeni ve kuvvetli bir alay durumunda olan Meclis
Muhafız Taburu Çöğürler güneyinde, 1'inci ve 2'nci Süvari
Tümenleri Kütahya bölgesinde bulunuyorlardı.
Fahrettin Paşa, Çay ve
Afyon'dan çekilen düşmanı kovalayıp sıkıştırırken,
Refet Paşa da düşmanın
Aslıhanlar civarında bulunan bir alayına, bu saydığımız
kuvvetlerle, yani, üç piyade tümeni ve bir taburla taarruz etti.
Bir taraftan da kuzeyden daha iki tümen, 24'üncü ve 8'inci
Tümenler güneye doğru gönderildi. Aslıhanlar'daki Yunan alayı,
Refet Paşa'nın taarruzunu
durdurdu ve çok zaman kazandı. Bu süre içinde geriden gelen
birliklerle iki tümene kadar takviye edildi. Bu kuvvetler
Afyon'dan çekilen kuvvetlerin kendilerine katılmalarını sağladı.
12 Nisan 1921
günü, Refet Paşa'nın emrinde
kuzeyden güneye ve doğudan batıya taarruz eden kuvvetlerin
toplamı şöyleydi:
Kuzeyden gelen
4, 5, 11, 8 ve 24, doğudan ilerleyen 57, 23 ve 41'inci Tümenler
ki, toplam olarak sekiz piyade tümeni ve bir piyade
taburu...1'inci ve 2'nci Süvari Tümenleri çok uzak mesafelerden
dolaştırılarak ve ancak düşman yenildiği takdirde etkili
olabilecek; fakat o günkü savaşta hiç de işe yaramayan düşman
gerisindeki Banaz hedefine gönderilmişti.
Refet Paşa'nın komutası altına verilen kuvvetler,
taarruzlarında başarı kazanamadılar, aksine fazla can kaybı
oldu. Düşman, Dumlupınar mevzilerine hâkim olarak yerleşti ve
orada kaldı. Refet Paşa
kuvvetleri de Dumlupınar'ın on kilometre kuzeydoğusunda olmak
üzere, Aydemir, Çalköy, Selkisaray hattına çekilip durdu.
Aslıhanlar Muharebesi diye anılan bu çarpışmalar bu şekilde sona
erdi.
Refet Paşa Kendisi Yenildiği Halde
Düşmanı Yenilmiş Sayıyordu
Efendiler,
muharebe sırasında muharebe hatlarındaki bazı kısımların ileri
geri dalgalanışı ve özellikle Afyon doğusunda bulunan düşman
tümenlerinin Dumlupınar'ın ilerisinde bıraktıkları bir
alaylarının yenilip safdışı edilememesi yüzünden, düşman
kuvvetleri Dumlupınar'a kadar çekilme imkânını bulabilmiştir.
Bundan sonra, Yunan kuvvetlerinin, sağlam bir muharebe hattı
tutmak üzere tertibat alırken, ilerideki birliklerinin o hatta
ulaşmak üzere geri yürüyüşleri, Refet
Paşa'nın muharebesinin sonucu hakkında yanlış bir
yargıda bulunmasına yol açtı. Gerçekten de
Refet Paşa, kendisi yenildiği halde, düşmanın
yenilip geri çekildiğini sandı ve bunu, beş gün süren Dumlupınar
Meydan Muharebesi'nde, düşmana son darbenin vurulabildiğini
bildiren telgrafıyla bize de haber verdi. Biz de, pek tabiî
memnun olarak büyük takdir ve tebriklerde bulunduk. Fakat durumu
iyice anlamak için telgraf başında kendisine sorduğum sorulara
aldığım cevaplardan, durumun bildirildiği gibi olmadığı
şüphesine düştük. Sonunda anlaşıldı ki, düşman kendi maksadına
ve genel durumuna uygun olarak, Dumlupınar'da savunması kolay,
hâkim ve sağlam bir mevzi arıyordu. Aksine,
Refet Paşa'nın ise, biraz
geride bütün kuvvetleriyle Aydemir, Çalköy, Selkisaray hattını
tutması gerekti.
Efendiler, durum
sakinleşmeye başladıktan sonra, Refet
Paşa'nın komuta ettiği orduda, kendisine karşı
güvenin kalmadığı anlaşıldı. Durumu yerinde incelemek üzere,
Ankara'dan Fevzi Paşa
Hazretleri, Batı Cephesi'nden de İsmet
Paşa, birlikte bizzat Refet
Paşa'nın karargâhına gittiler.
Refet Paşa'nın komuta durumunun bir süre daha
devamı tercih edilmekte olduğundan, konuyu ona göre bir hal
çaresine bağladılar. Fakat, zaman geçmeden, bu durumun devam
ettirilmesinin mümkün ve doğru olmadığı kanaati belirdi. Bu
sebeple, ben bizzat Fevzi ve
İsmet Paşaları alarak
Refet Paşa'nın yanına
gittim. Durumu yakından inceledim ve konuyu derhal şöyle bir
çözüme bağladım. Refet Paşa'nın
komutası altında bulunan Güney Cephesi'ni Batı Cephesi'ne
bağlayarak İsmet Paşa'nın
komutasına verdim. Kendisine de Ankara'da bir görev verilmek
üzere oraya dönmesi gerektiğini bildirdim.
Refet Paşa, Türk Ordusuna Komutan Olmak
İstiyordu
Refet Paşa, Ankara'ya
döndüğü zaman şöyle bir çözüm yolu düşünmüştüm.
İsmet Paşa'nın artık
Genelkurmay Başkanlığı'ndan istifa ederek, kendisini tamamiyle,
genişletilmiş olan Batı Cephesi Komutanlığı'na verecek, Millî
Savunma Bakanı bulunan Fevzi Paşa
Hazretleri de vekâletle yürütmekte olduğu Genelkurmay
Başkanlığı'nı asil olarak üzerine alacak. Ondan boşalacak Millî
Savunma Bakanlığı görevini de Refet
Paşa yapacak.
Refet Paşa, aslında, yine
askerî bir görev almak istiyordu. Fakat benim bulduğum çözüm
yolunu beğenmedi. Diyordu ki: "Millî Savunma Bakanı bulunan
Fevzi Paşa'nın görevinden
çekilmesini gerektiren bir durum yoktur.
İsmet Paşa'nın Genelkurmay Başkanlığı'ndan
ayrılmasını zarurî buluyor ve bana da bu aralık bir görev
vermeyi düşünüyorsanız, çözüm şeklinin ona göre düzenlenmesi
mümkündür."
Ben, her
nasılsa, Refet Paşa'nın
düşüncesinde gizli olan maksadı birdenbire kavrayamadım. Çünkü,
biraz sonra anlar gibi olduğum görüş asla hatırıma gelmemişti.
Anlayamadığım noktayı açıklatmak için kendisine sordum ve dedim
ki: "yani siz mi Genelkurmay Başkanı olmak istiyorsunuz?" Gerçi
açık bir cevap vermedi ama, ben maksadın tamamen bundan ibaret
olduğunu kabul ettim. Bunun üzerine şu görüşü ileri sürdüm:
"Genelkurmay Başkanlığı, bizim teşkilâtımıza göre, bugün fiilî
olarak Başkomutanlık makamıdır. Siz, daha Türk ordusuna
Başkomutan olacak vasıfları kazanmış değilsiniz. Bunu
hatırınızdan çıkarınız!"
Refet Paşa, verdiği cevapta
dedi ki: "Öyleyse ben de Millî Savunma Bakanlığı'nı kabul
etmem." "O sizin bileceğiniz iştir" dedim ve bıraktım. Gerçekten
kabul etmedi ve izin alarak, Kastamonu ormanlarında, Ecevit
denilen yerde bir süre dinlenmeye çekildi.
Refet Paşa'nın Millî Savunma Bakanlığı'na
getirilişi bundan sonra ortaya çıkan başka bir durum üzerine
olmuştur.
Londra Konferansından Dönen Dışişleri
Bakanı Bekir Sami Bey'in İmzaladığı Sözleşmeler
Saygıdeğer
Efendiler, İkinci İnönü zaferinden sonra Londra'ya gitmiş olan
delegeler hey'etimiz geri döndü. Konferansın olumlu bir sonuca
varmamış olduğunu biliyorsunuz. Fakat delegeler hey'eti Başkanı
ve Dışişleri Bakanı Bekir Sami Bey,
kendiliğinden İngiltere, Fransa ve İtalya diplomatlarıyla temas
ve görüşmelerde bulunarak, her biriyle ayrı ayrı birtakım
sözleşmeler imzalamış bulunuyordu.
Bekir Sami Bey'in İngiltere ile imzaladığı bir
sözleşme gereğince, elimizde bulunan bütün İngiliz esirlerini
geri verecektik. Buna karşılık, İngilizler de bize, kendi
ellerinde bulunan esirlerimizi iade edeceklerdi. Yalnız, Türk
esirleri arasında Ermenilere ve İngiliz esirlerine zulüm veya
kötülük yapmış olduğu iddia edilenler serbest bırakılmayacaktı.
Hükûmetimiz,
elbette böyle bir sözleşmeyi kabul edip onaylayamazdı. Çünkü
böyle bir sözleşmeyi onaylamak demek, Türk uyruklu olanların,
Türkiye içindeki hareketleri üzerinde, yabancı bir hükûmetin bir
çeşit yargı hakkını onaylamak olurdu.
Bu sözleşmeyi
kabul etmemekle birlikte, İngilizler bazı Türk esirlerini
serbest bıraktıklarından, biz de karşılık olarak elimizde
bulunan İngiliz esirlerinden bir kısmını serbest bıraktık.
Daha sonra, 23
Ekim 1921 tarihinde, Kızılay İkinci Başkanı
Hamit Bey'le İstanbul'daki
İngiliz komiseri arasında yapılan anlaşma üzerine, Malta'da
bulunan bütün Türk tutukluları ile elimizde bulunan bütün
İngiliz tutuklularının karşılıklı olarak serbest bırakılması
kararlaştırılmış ve bu karar uygulanmıştır.
Efendiler,
Bekir Sami Bey, resmî
görüşmeler ve konuşmalar dışında, sırf şahsî olarak da
Lloyd George ile bir görüşme
yapmış... Aralarında söylenen sözler steno ile yazılmış... Bu
zabıt imza da edilmiş... Fakat, ben
Bekir Sami Bey'in elinde bulunan nüsha hakkında bana
bilgi verildiğini hatırlamıyorum. Son zamanlarda Dışişleri
Bakanlığı vasıtasıyla Bekir Sami Bey'den
bu nüshayı istettim ise de, Bakanlığa gönderdiği bir mektupta, o
zaman bu nüsha tercümelerinin bana gösterildiğini, gerek aslının
gerek tercümelerinin, Dışişleri Bakanlığı'ndan ayrılırken ilgili
dosyada bırakıldığını bildirmiştir. Dosyalarda bu belge
bulunamamıştır. Dışişleri Bakanlığı'nda da hiç kimsenin bu belge
metni hakkında bilgisi yoktur. Ben de, arz ettiğim gibi, hiçbir
vakit haberdar edildiğimi hatırlamıyorum.
Efendiler,
Bekir Sami Bey ile Fransız
Başbakanı Mösyö Briand
arasında da, 11 Mart 1921 tarihli bir sözleşme imza edilmiştir.
Bu sözleşmeye göre, Fransa ile Millî Hükûmet arasındaki
düşmanlığa son verilecek. Fransızlar, silâhlı çetelere, biz de
mücahitlerimize silâhlarını bıraktıracağız... Zabıta
kuvvetlerimize Fransız subayları alınacak... Fransızlar
tarafından kurulacak zabıta kuvvetleri olduğu gibi kalacak...
Fransa'nın boşaltacağı yerlerle, Elâzığ, Diyarbakır ve Sivas
illerinin ekonomik gelişmesi için yapılacak teşebbüslerde
üstünlük hakkı ve Ergani madenlerini işletme imtiyazı da
Fransızlara verilecek. . . v.b.
Hükûmetimizce,
bu sözleşmenin de kabul edilmemesinin sebeplerini sıralamaya
gerek yoktur sanırım.
Bekir Sami Bey, İtalya
Dışişleri Bakanı bulunan Kont Sforza
ile de 12 Mart 1921'de bir sözleşme imzalamış... Bu sözleşme
gereğince, İtalya'nın konferans sırasında, İzmir ve Trakya'nın
bize verilmesi konusundaki isteklerimizi desteklemesine
karşılık, biz de İtalyan Devleti'ne Antalya, Burdur, Muğla,
Isparta sancaklarıyla Afyonkarahisar, Kütahya, Aydın ve Konya
sancaklarını sonradan tayin edilecek kısımlarında ekonomik
teşebbüsler için üstünlük hakkı tanıyacaktık. Bundan başka, bu
bölgelerde, Türk hükûmeti veya Türk sermayesi tarafından
yapılamayacak olan ekonomik işlerin İtalyan sermayesine
verilmesi ve Ereğli madenlerinin bir İtalyan - Türk şirketine
devri kabul edilmekte idi.
Elbette bu
sözleşme de, hükûmetimizce redden başka bir işlem göremezdi.
Efendiler,
İtilâf Devletleri'nin, Londra'ya barış yapmak için gönderdiğimiz
Delegeler Hey'etimiz Başkanı Bekir Sami
Bey'e imza ettirdikleri sözleşmelerdeki maddelerin,
Sevres projesinden sonra aralarında imzaladıkları Üçlü Anlaşma
(Accord tripartite) adı verilen ve Anadolu'yu nüfuz bölgelerine
ayıran bir anlaşmayı millî hükûmetimize başka adlar altında
kabul ettirme maksadına dayandığı açıktır. İtilâf Devletleri'nin
politikacıları, bu maksatlarını, Bekir
Sami Bey'e kabul ettirmeyi de başarmışlardır.
Bekir Sami Bey'i, Londra'da
konferans görüşmelerinden çok, teker teker yapılan konuşmalarla
oyalamaya çalıştıkları anlaşılıyor. Millî Hükûmet'in bağlı
bulunduğu prensiplerle bu prensiplere bağlı bir Dışişleri
Bakanı'nın tuttuğu yol arasındaki uyuşmazlığı açıklamak maalesef
mümkün değildir.
Bekir Sami Bey, bu
anlaşmalarla Ankara'ya döndüğü zaman, tutumunun fevkalâde
dikkatimi çekmiş ve hayretimi uyandırmış olduğunu itiraf
etmeliyim. Bekir Sami Bey,
imzalamış olduğu sözleşmelerdeki şartların, memleketin yüksek
menfaatlerine uygun olduğu kanaatini belirtiyor; bu kanaatini
Meclis'te bile savunup ispat edebileceğini iddia ediyordu.
Kanaatinde isabet, iddiasında mantık olmadığına şüphe yoktu.
Görüşlerinin Meclis'te benimsenemeyeceği bir yana, Dışişleri
Bakanlığı'ndan düşürüleceği de muhakkaktı. Fakat Meclis'i,
siyasi meselelerin görüşme ve tartışmalarına boğmayı o günlerin
şartlarına uygun görmediğimden, Bekir
Sami Bey'e görüşlerindeki isabetsizliği bizzat
açıklayarak Dışişleri Bakanlığı'ndan çekilmesini teklif ettim.
Bekir Sami Bey bu teklifimi
kabul ederek istifasını verdi.
Ancak,
Bekir Sami Bey, Delegeler
Hey'eti Başkanlığı göreviyle, Avrupa'daki gezisi sırasında
yaptığı çeşitli temasların kendisinde bıraktığı intibalara
dayanarak, İtilâf Devletleri'yle kendi prensiplerimize uygun
olarak anlaşma imkânı bulunduğu görüşünde direniyordu.
Kendisinin bu anlaşmaları gerçekleştirme yolunda yardımcı
olabileceğini ileri sürüyordu. Bunun üzerine kendisine şu özel
mektubu yazdım:
19.5.1911
Amasya Milletvekili Bekir Sami
Beyefendi'ye
Türkiye Büyük
Millet Meclisi Hükûmeti'nin şimdiye kadar çeşitli vesile ve
vasıtalarla bütün dünyaya ilân edilmiş olan prensipleri yüksek
malûmunuz olup, bu prensiplerin ana çizgileri şu kısa cümle ile
ifade edilebilir: "Bilinen millî sınırlarımız içinde
memleketimizin bütünlüğünü ve milletin bağımsızlığını tam olarak
sağlamak." Delegeler Hey'eti Başkanlığı göreviyle yaptığınız son
gezi ve temaslarınızın sizde bıraktığı etki ve intibalara göre,
İtilâf Hükûmetleri'nin ortaya koyduğumuz prensipleri bozmadan
memleketimizle anlaşmaya eğilimli oldukları görüşünde
bulunduğunuz anlaşılıyor. Türkiye Büyük Millet Meclisi, İtilâf
Devletleri'nin bu eğilimlerini doğrulayacak ciddi ve samimî
belirti ve sonuçları henüz görememektedir. Bu konudaki
tahminlerinizin doğru çıkmasına imkân verecek bir ortam
bulabildiğiniz takdirde, bu sonucun Türkiye Büyük Millet Meclisi
ve Hükümeti tarafından memnuniyetle kabul edilebileceğine
inanmanızı isterim, efendim.
Mustafa Kemal
Bekir Sami Bey, bundan sonra
tekrar Avrupa'ya gitti. Bu gidişinin de bir yararı olmadı.
Yalnız, Ankara'da Mösyö Franklin
Bouillon ile yapılan görüşmelerin
Bekir Sami Bey'in Paris'teki
bazı teşebbüsleri yüzünden güçlüğe uğradığının anlaşılması
üzerine, hükûmetçe, Bekir Sami Bey'in
resmî bir görevi olmadığının, duyurulması zarurî görülmüştür.
Bekir Sami Bey, ikinci defa
Avrupa'da bulunduğu sırada, bana bazı hususları bildirdiği gibi,
dönüşünde de bir rapor vermişti. Gerek bildirmiş olduğu
hususlarda gerek raporunda yer alan bazı düşünceler, ne yazık
ki, Bekir Sami Bey'in, Türk
milletinin gerçekleştirmeye çalıştığımız amaç ve ülküsünü tam
olarak kavramış ve o çerçeve içinde hareket etmekte olduğundan
şüphe ettirmeyecek ve tereddüde düşürmeyecek nitelikte değildi.
Bekir Sami Bey, Avrupa
temaslarının, üzerinde bıraktığı etki ve intibalara göre görüş
ileri sürüyordu.
12 Ağustos 1921
tarihli bir şifreli telgrafında, bizim politikamızı
eleştirdikten sonra diyordu ki: "Daha
fırsat elde iken, akıllıca bir siyaset takip etmek, memleketi
sürüklendiği büyük çıkmazdan kurtarabilir. Olaylar bir bütün
olarak incelenerek memleketi selâmete çıkaracak bir tutumu
benimsemek şarttır. Aksi takdirde, tarih ve millet karşısında
hiçbirimiz sorumluluktan kurtulamayız.
Milletin mutluluğu ve
Müslümanlığın selâmeti adına isabetli bir tutumun benimsenmesini
ve bir an önce bildirilmesini rica ederim.
"
Bekir Sami Ne Olursa Olsun Barış Yapmak
İstiyordu
Bekir Sami Bey, her ne
pahasına olursa olsun barış yapma taraflısıydı. Bu görüşünü 24
Aralık 1921 günkü raporunda şöyle açıklıyordu:
a... Savaşın sürüp
gitmesinin, bu memleketi ve bu milletin varlığını tehlikeye
koyacak kadar yıkıp yok edeceğini ve katlanılan bütün
fedakârlıkların boşa gitmiş olacağını kesinlikle düşünmekteyim.
Savaşın devam ettirilmesinin dış ve iç düşmanlarımızın ekmeğine
yağ süreceğine, korktuğumuz belâ ve felâketleri memleketin
başına kendiliğinden çekeceğine bütün varlığımla inanıyorum.
Zâtıdevletlerinin üzerine düşen görev, dünyada hemen hiçbir
siyaset adamının omuzlarına yüklenmeyen en ağır bir yüktür.
Tarihte, beş altı asırda değil, belki on onbeş asırda bir
kimseye ancak kısmet olabilen bir görevi üstlenmiş
bulunuyorsunuz. Her türlü aşırılıktan sakınarak, bugünün
yararları uğruna geleceğin gerçek yararlarını feda etmeyerek,
Türklük ile beraber bütün İslâm dünyasının geleceğini güven
altına almak için, pek yakın bir zamanda fazlasıyla
gerçekleştirilebilecek millî ve İslami gayeyi kurtarmak ve
güçlendirmek için, hattâ geçici olarak fedakârlığa bile
katlanmak sayesinde, zâtıdevletlerinin dünya tarihinde ölümsüz
bir ad kazanması ve Müslümanlık binasına yeni bir şekil veren
şahsiyet olması mümkündür. Aksi halde, Türk milletinin ve bütün
Müslümanlık dünyasının esaret ve aşağılığa mahkûm olacağı
bendenizce şüphesizdir. Adınızı kıyamet gününe kadar bütün
Müslüman nesiller için kâinatın öğüncü olan Yüce Peygamber
Efendimizden sonra en kutsal bir ad ve yadigâr olmak üzere
arkanızda bırakmak şerefini ve fırsatını kaybetmemenizi,
vatanseverlik ve Müslümanlık gereği olarak arz etmeyi bir kutsal
görev sayarım, Efendim Hazretleri.
Bekir Sami Bey, bütün bu
düşüncelerle, özet olarak, esaretten ve aşağılıktan kurtulmak
için, kendisinin Londra'da yaptığı sözleşmeler çerçevesinde
Millî Mücadele'ye son vermeyi teklif ediyordu. Efendiler,
Bekir Sami Bey'in bu
düşünceleri bende olumlu bir etki yaratmamıştı. İleri sürdüğü
düşünceler ve bunların dayandığı mantık, kendisiyle görüşme ve
tartışmanın bile gereksiz ve yararsız olduğu kanaatini
uyandırmıştı.
Mecliste Belirmeye Başlayan Siyasi Gruplar
Efendiler, yüce
hey'etinizi biraz da Büyük Millet Meclisi içinde kendini
gösteren durumlarla temasa getirmek istiyorum. Biliyorsunuz ki,
Büyük Millet Meclisi'ne milletçe üye seçilirken, Anadolu ve
Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin yönetim kurulları da ikinci
seçmenler arasında bulundular. Buna göre, denilebilirdi ki,
Büyük Millet Meclisi, bütünüyle, aynı zamanda Anadolu ve Rumeli
Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti'nin siyasî bir grubu niteliğinde idi.
Gerçekten de, başlangıçta bu yolda hareket edilmişti. Cemiyet'in
temel ilkeleri, Meclis Genel Kurulu'nun da temel ilkeleri
durumundaydı. Biliyorsunuz ki, Erzurum ve Sivas Kongresi'nde
tespit edilen ilkeler, İstanbul'daki son Meclis-i Meb'usan'ca da
kabul edilip desteklenerek, Misak-ı Milli adı altında
özetlenmişti. Bu ilkeler, Birinci Büyük Millet Meclisi
tarafından da kabul edilerek, o çerçeve içinde memleketin
bütünlüğünü ve milletin istiklâlini sağlayacak barış ve
güvenliğin elde edilmesine çalışılıyordu. Fakat zaman geçtikçe,
Meclis'te ortaklaşa bir çalışmanın sağlanıp düzenlenmesinde
güçlükler belirmeye başladı. En basit konularda oylar dağılıyor,
Meclis'ten iş çıkamıyordu. Bazı kimseler, bu duruma bir çare
olmak üzere 1920 yılının ortalarında birtakım gruplar meydana
getirme teşebbüsüne geçtiler. Bütün bu teşebbüsler, Meclis
görüşmelerinin düzenli olarak yürütülmesini sağlama ve görüşülen
konular üzerinde oyları dağıtmadan olumlu iş çıkarma gayesini
güdüyordu.
Yeri geldiğinde
arz etmiştim ki, ilk Anayasa'mıza kaynaklık eden 13 Eylül 1920
tarihli bir programı Meclis'e sunmuştum. Bu programın Meclis'te
18 Eylül'de okunan kısmından başka, buna da esas olmak üzere,
Büyük Millet Meclisi'nin temel niteliğini ve yönetim usulü ile
ilgili görüşleri tespit eden ve Meclis'in açılışından sonra
okunup kabul edilen önergemi de bu kısımla birlikte halkçılık
programının adı altında bastırmış ve yayınlatmıştım. Arz ettiğim
gruplar, benim bu programımdan ilham alarak, birtakım unvanlar
takınmaya ve programlar tespit etmeye başladılar. Bir fikir
vermiş olmak için bu gruplardan belli başlılarının adlarını
sayayım:
a. Tesanüt Grubu
b. İstiklâl Grubu
c. Müdafaa-i Hukuk Zümresi
d. Halk Zümresi
e. Islahat Grubu
Bu gruplardan
başka, isimsiz olarak özel maksatlı bazı küçük grupların da
faaliyet halinde oldukları anlaşılıyordu.
Efendiler, bu
isimlerini saydığım gruplardan her biri, Meclis görüşmelerinde
disiplini sağlamak ve oyları birleştirmek maksadıyla kurulmuş
oldukları halde, varlıkları aksini gösteriyordu.
Gerçekten de,
sayıları çok, üyeleri sınırlı olan bu gruplar birbirleriyle
yarışmaya kalkışmışlar ve birbirlerini dinlememek yüzünden
Meclis'te neredeyse bir kargaşa doğurmaya başlamışlardı. Hele
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu Meclis'ten çıktıktan sonra, yani Ocak
1921 sonlarında Meclis üyelerinin ve ortaya çıkan grupların,
genellikle her konuda toplantıya katılmalarını ve birlikte
çalışmalarını sağlamanın, bir kat daha güçleşmeye başladığı
görülüyordu. Çünkü, Misak-ı Millî'nin tespit ettiği ilkelerde,
kayıtsız şartsız düşünce ve gaye birliği yer aldığı halde,
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun ortaya koyduğu görüşlerde tam bir
birlik sağlanmış görünmüyordu. Mevcut grupları birleştirmek
veyahut mevcut gruplardan birini destekleyerek iş görmek için,
dolaylı olarak çok çalıştım. Ancak, bu yolla elde edilen
sonuçların uzun ömürlü olamadıkları görüldü. İşe doğrudan
doğruya benim el atmam zarurî olmaya başladı. Nihayet, Anadolu
ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu adıyla bir grup kurulmasına
karar verdim. Bu grup için yaptığım programın başına bir ana
madde koydum. Bu maddenin özü iki noktadan ibaretti. Birinci
nokta şuydu: Grup, Misak-ı Millî ilkeleri çerçevesinde
memleketin bütünlüğünü ve milletin istiklâlini sağlayacak barış
ve güvenliğin elde edilmesi için, milletin bütün maddî ve manevî
kuvvetlerini gereken hedeflere yönelterek kullanacak, memleketin
resmî ve özel bütün kuruluş ve tesislerinin bu ana gayeye hizmet
etmelerine çalışacaktır.
Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Grubu'nun Kurulması
İkinci nokta:
Grup, devlet ve milletin teşkilâtını, Teşkilat-ı Esasiye
Kanununun koyduğu ilkeler çerçevesinde, sırasıyla şimdiden
tespite ve hazırlamaya çalışacaktır. Efendiler, bütün grupları
ve Meclis üyelerinin çoğunu davet ederek, bu iki esas üzerinde
birleşmelerini sağladım. İşaret ettiğim bu ana madde ve bundan
sonra Grup'un içtüzüğü ile ilgili olan maddeler, 10 Mayıs 1921
günü yapılan toplantıda kabul edildi. Grup Genel Kurulu'nca
seçildiğim için, grubun başkanlığını da üzerime almıştım.
Efendiler, memleket içinde Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk
Cemiyeti var olduğu gibi, onun, aynı ad altında Meclis'te de bir
siyasî grubu kurulmuş oldu. İstanbul'daki Meclis-i Mebusan'ın
yapmaktan çekindiği iş, ancak onların dağılmasından 14 ay sonra
Ankara'da yapılmış oldu. Bu grup, Birinci Büyük Millet
Meclisi'nin devam ettiği sürece, hükûmetin görev yapmasına
yardımcı olabilmiştir. Fakat, grup tüzüğündeki ana maddenin
ifade ettiği ikinci noktayı manidar bulanlar oldu. Bu gibiler
duygularını açıklamamakla birlikte, bu noktada toplanan anlam ve
gayenin gerçekleşmemesi için derhal faaliyete geçmekte
gecikmediler. Olumsuz faaliyet diye vasıflandırabileceğimiz bu
türlü teşebbüsler, iki şekilde ortaya çıkmaktaydı. Birincisi,
Grup'un içinde düşünceleri karıştırma ve görüşülecek konularda
aleyhte bir durum yaratma şeklinde oluyordu.
Hoca Raif Efendi "Muhafaza-i Mukaddesat
Cemiyeti'ni Kuruyor
İkincisi,
memleket içinde ve yine teşkilâtımız içindeydi. Bu noktayı
açıklayan en belirgin örnek, Erzurum milletvekili
Hoca Raif
Efendi'nin ve bazı arkadaşlarının, grubun kurulmasından önce ve
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun çıkmasından hemen sonra
giriştikleri teşebbüstür. Arzu ederseniz bu konuda biraz bilgi
vereyim:
Hoca Raif Efendi
ve arkadaşları, Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Cemiyeti
Erzurum Merkez Hey'eti'nin adını değiştirdiler. Muhafaza-i
Mukaddesat Cemiyeti dediler. Mevcut cemiyet ilkelerinin başına
da, Hilâfet ve Saltanat makamının ve devlet şeklinin olduğu gibi
bırakılmasını sağlayıcı birtakım eklemeler yapmışlar ve bu
teşebbüslerini öteki illere, özellikle doğu illerine de birtakım
bildiriler göndererek yaymaya kalkışmışlardı. Ben bu durumu
öğrenir öğrenmez, Doğu Cephesi Komutanı
Kâzım Karabekir Paşa'nın
dikkatini çektim. Hoca Raif Efendi'yi ve arkadaşlarını uyararak
bu türlü teşebbüslerden vazgeçirmesini rica ettim.
Sarıkamış'ta
bulunan Kâzım Karabekir Paşa ile Erzurum'da bulunan
Hoca Raif
Efendi arasında bazı yazışmalar olduktan sonra
Raif Hoca, bizzat Paşa'nın
karargâhına gitmiş, orada Muhafaza-i Mukaddesat adının
kullanılmasındaki sebepleri açıklarken demiş ki: "Maksat
halifelik ve padişahlık haklarını korumak, memleketin ve İslâm
dünyasının bugünkü ve gelecekteki hayatı için büyük uyuşmazlık
ve sakıncalar doğuracak olan Cumhuriyet idaresinden kesinlikle
sakınmaktır."
Hoca, Büyük Millet Meclisi'nde kurulan Müdafaa-i Hukuk Grubu'nun
hilâfet ve saltanat idaresini cumhuriyete dönüştürme maksadı
güttüğü hissedilmektedir görüşünde bulunduktan sonra, bu gibi
teşebbüsleri tanımakta mazur olduklarını bildirmiş.
Kazım Karabekir Paşa, Devlet Şeklinde
Tarihi Değişiklikler Yapılacağı Zaman Askeri ve Sivil Devlet
Adamlarının Gereği Gibi Görüşleri Alınmalıdır Diyor
Kâzım Karabekir
Paşa'nın bu bilgileri veren 11 Temmuz 1921 tarihli şifreli
telgrafında, kendisi de ileri sürdüğü görüşler arasında diğer
hükumet şekli ile ilgili esasları, Büyük Millet Meclisi'nce
kabul edilen Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun tespit etmiş olduğu
görülüyor. Halbuki bendeniz, bu kanun hükümlerinin olsa olsa bir
parti programı halinde kalmasını, uygulamada ortaya çıkacağını
tahmin ettiğim güçlüklere karşı daha yararlı buluyorum. Bu
görüşümü, bölgenin çok yakından tanıyabildiğim duygu ve
düşüncelerine göre kısaca açıklamak isterim. Meclis'te
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nu desteklemek üzere kurulan gruba
girmiş olanların çoğu, yeni bir rejim değişikliğinde memleket
mukadderatında söz sahibi olmak hevesinde görünenlerdir. Halk
arasında, ancak küçük bir grup yeni nitelikte teşkilât
fikirlerini benimser. Milletvekillerinin Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu'na taraftarlıkları ancak şahsî görüşlerinden gelebilir.
Devlet şeklinin bu büyük ve tarihî değişiklik teşebbüslerinde,
memleketin geleceğinden hep birlikte sorumlu olan askerî ve
sivil devlet adamlarıyla, Müdafaa-i Hukuk merkezlerinden gereği
gibi görüş alınması ve durumun olağanüstü bir Meclis'te
incelendikten sonra karara bağlanması gerekir, düşüncesindeyim.
Efendiler, kesin
zaferden sonra İkinci Büyük Millet Meclisi, Cumhuriyet'i ilân
ettiği zaman bile, Kâzım Karabekir Paşa,
İstanbul gazetelerine verdiği demeçte, öteden beri süregelen
duygularını ve şikâyetlerini "Cumhuriyet
ilânını bize sormadılar"
şeklinde özetlemekteydi.
Kâzım Karabekir
Paşa, bu görüşleriyle, Türkiye Büyük Millet Meclisi'nin millet
tarafından olağanüstü yetkiler verilerek gönderilmiş üyelerden
kurulu olağanüstü bir meclis olduğunu unutmuş gibi görünüyor.
Böyle bir meclisin koyduğu kanuna hem de Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu'na karşı bulunduğunu imâ ediyor. Daha garibi devlet
teşkilâtının değişmesinde etkili olacak kararlar alabilmek için,
askerî ve sivil devlet adamlarının ve Müdafaa-i Hukuk
merkezlerinin görüşlerinin alınması gerektiği inancında
bulunduğunu söylüyor.
Kâzım Karabekir
Paşa, benim Müdafa-i Hukuk grubuyla olan ilgime de
karşı çıkarak: "Bendeniz
zâtıdevletlerinin bu gibi siyasî partilere girmemesini özellikle
uygun bulmaktayım"
dedikten sonra, benim tarafsız olarak kalmamı tavsiye ediyor.
Kâzım Karabekir
Paşa'nın bu telgrafına, 20 Temmuz 1921'de cevap
verdim. Biraz uzunca olan bu cevabın bazı hususları aydınlatmaya
yarayacak olan noktalarını belirtmekle yetineceğim. Cevabımda
demiştim ki:
"Müdafaa-i
Hukuk Grubu, memleketin istiklâlini tam olarak sağlamak gibi
kısa ve kesin bir maksatla kurulmuştur. Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu'nun uygulanma durumu da gayesi içindedir. Teşkilât-ı
Esasiye Kanunu, bütün idare sistemini ve Türkiye Hükûmeti'nin
hukukî durumunu gösteren ayrıntılı ve tam bir kanun olmayıp,
memleketin mülkî ve idarî teşkilâtında zamanın şartlarının
gerektirdiği halkçılık ilkesini ifade eden bir kanundan
ibarettir. Bu kanunda cumhuriyeti ifade eden bir şey yoktur.
Raif Efendi'nin, saltanat
şeklinin cumhuriyetçiliğe dönüştürülmek istendiği yolundaki
düşüncesi, kuruntudur."
"Meclis'teki
Grup merkezinde kendilerine önemli işler verilen kimseler
arasında, kişilikleri ve geçmişteki davranışlarıyla,
eleştirilebileceklerin bulunduğu yolundaki iddia ise, daha açık
bir ifade ile, doğrulanmaya muhtaç bir durumdadır. Her işi,
bütün idarî kabiliyetleri ve şahsî faziletleri ile mükemmel
yetişmiş adamlara vermek, pek değerli ve tatlı bir dilek olmakla
birlikte, kendi toplumumuz için değil, dünyanın en ileri gitmiş
milletleri için bile, her çevre, her bölge ve her meslek sahibi
tarafından saygıya değer görülecek bu kadar çok adam bulmak
imkânsızdır. Hayalî ve gerçek dışı düşünce ve iddialarla,
memleketin kendisine dayanabileceği tek kuvveti ve teşkilâtı
yıpratacak engellemelere başvurmak, eğer cahilce bir çılgınlık
değilse, herhalde bir hainlik olarak kabul edilmelidir.
Zâtıdevletlerince de bilinir ki, ilerleme yolunda girişilecek
her önemli teşebbüsün, kendine göre önemli sakıncaları vardır.
Bu sakıncaların en alt düzeye indirilebilmesi için alınacak
tedbir ve yapılacak girişimlerde kusur etmemek gerekir."
Bundan sonra
Efendiler, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu yapılırken, sivil ve askerî
devlet adamlarıyla Müdafaa-i Hukuk merkezlerinin düşüncelerini
almak konusundaki görüşümü de şöyle açıkladım:
"Zâtıdevletlerince
de bilindiği üzere, bir hükûmet şeklinde yaşıyoruz ve onun bütün
şartlarına uymak zorundayız. Kanunun, Meclis komisyonlarından
sonra, Genel Kurul'daki tartışmalarıyla ortaya çıkacak şekli
üzerinde, uzaktan alınacak düşüncelerle etki yapılamayacağı
elbette kabul buyurulur."
Kâzım Karabekir
Paşa, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun yapılmasında
niçin acele edildiğinin, bunun uygulanmasından doğacak
güçlüklerin, nasıl giderileceğinin, hilâfet ve saltanat
konusundaki görüşümüzün ne olduğunun açıklanmasını da istemişti.
Bu noktalarla ilgili cevaplarımda demiştim ki:
"Teşkilât-ı
Esasiye Kanunu'nun yapılmasında acelecilik sayılan tutumun
sebebi, bütün dünyada ve memleketimizde belirmiş olan halkçılık
akımını, sağlam bir şekilde tespit ederek, bu konuda başka türlü
katışmalara yer vermemek; aynı zamanda yüzyıllardan beri
yetersiz kimseler elinde boyuna kötüye kullanılan millet
haklarını korumak için, bu hakların asıl sahibi olan millete de
söz hakkı tanımak ve bu yüksek düşüncenin gelişmesi için bugünkü
olağanüstü şartlardan yararlanmaktır.
Kanunun ne
dereceye kadar uygulanabileceğini ölçmek için de bu işle
uğraşmaya fırsat bulacakların azim ve irade yeteneğini hesaba
katmak gerekir.
Ortada hilâfet ve saltanat
meselesi diye başlı başına bir mesele yoktur. Söz konusu olan
Padişah'ın haklarıdır. Onun belirlenmesi ile sınırlandırılması
için son birkaç yüzyılın tecrübelerî ve devlet kavramındaki
millet haklarının gerçek anlamı gözönünde bulundurulmalıdır. Bu
konuda şimdilik tespit edilmiş kesin bir kuralımız yoktur."
Kâzım Karabekir
Paşa'nın, grup başkanı olmayıp tarafsız kalmaklığım
konusundaki teklifine verdiğim cevapta da, şu düşünceleri ileri
sürmüştüm:
"İstanbul'daki
Meclis-i Meb'usan gibi bir meclisin başkanı değilim. Böyle bile
olsa bir partiye bağlı olmak tabiîdir. Halbuki, Büyük Millet
Meclisi'nin yürütme yetkisi de bulunduğundan, bir bakıma,
hükûmet niteliğindeki bir meclisin başkanı bulunmaktayım.
Yürütme yetkisi de bulunan bir başkan için, çoğunluk partisinden
olmak pek gereklidir. Buna göre, geniş bir programla ortaya
atılmış siyasi bir partinin başkanı da olabilirim. Bütün
kimliğimle karışmış bulunduğum Cemiyet'ten ayrılmaklığım mümkün
olmadığı gibi, o cemiyetten doğmuş olan grup içinde
bulunmaklığım da zarurîdir. Aslında grup, hemen hemen Meclis
Genel Kurulu'na yakın büyük bir çoğunluğu içine almaktadır.
Dışarıda kalanlar, Erzurum milletvekillerinden
Celâlettin Arif Bey ve
Hüseyin Avni Efendi ile
birkaç benzeri davranışlarında serbest kalmak isteyen birkaç
kişiden ibarettir..."
İzzet ve Salih Paşa'ların
İstanbul'da Siyasi Görev Almayacaklarına Söz Vermeleri Üzerine,
İstanbul'a Dönmelerine İzin Verildi
Efendiler,
Ankara'da bulunan İzzet ve
Salih Paşa'lar bir türlü Ankara'ya
ısınamadılar. İstanbul’da ailelerinin yanına gitmelerine izin
vermemiz için doğrudan doğruya veya dolaylı yoldan boyuna rica
ediyorlar ve İstanbul'a dönüşlerinde, siyasî hiçbir görev
almayacaklarına söz veriyorlardı. 1921 yılının Mart ayı
başlarında, İsmet Paşa'nın bazı işler için Ankara'ya gelmiş
bulunduğu bir sırada, Paşa'lar ricalarını yenilediler. Bir gün,
İsmet Paşa'nın da katıldığı Bakanlar Kurulu, toplantı
halindeyken, Ahmet İzzet Paşa daireye gelerek haber göndermiş ve
İsmet Paşa kendisiyle görüşmüştür.
İzzet Paşa, bizim teklifimiz
üzerine, İstanbul'da görev almayacağına, uzun uzadıya
açıklamalarla söz ederek İstanbul'da ailesinin yanına
gönderilmesi için izin rica etmiş; Salih Paşa'nın da aynı
şekilde söz vererek serbest bırakılması ricasında bulunduğunu
eklemiş.
İsmet Paşa, bu
açıklamayı ve bu ricayı Bakanlar Kurulu'na