HALK PARTİSİNİN KURULUŞ ÇALIŞMALARI,
LOZAN BARIŞ ANTLAŞMASI VE MÜTEAKİP GELİŞMELER
Halk Partisi'ni Kurma Teşebbüsü
Saygıdeğer
Efendiler, her yerde, siyasî parti kurma konusunda da halkla
uzun sohbetler yaptım.
7 Aralık 1922
tarihinde, Ankara basını vasıtasıyla, halkçılık ilkesine dayanan
ve «Halk Partisi» adını taşıyan siyasî bir parti kurmak
niyetinde olduğumu açıklayarak, bu partinin nasıl bir program
yapması gerekeceği konusunda, bütün vatanseverlerin, ilim ve fen
adamlarının yardım ve işbirliğine başvurmuştum.
Dokuz İlke ve
Partimizin İlk Programı
Gerek bazı
kimselerden aldığım yazılı düşüncelerden ve gerek halk ile
yaptığım görüşmelerden çok yararlandım. Sonunda 8 Nisan 1923
tarihinde, görüşlerimi dokuz ilke halinde tespit ettim. İkinci
Büyük Millet Meclisi'nin seçimi sırasında yayınlayarak ilân
ettiğim bu program, partimizin kuruluşuna temel olmuştur.
Bu program,
bugüne kadar ele alıp gerçekleştirdiğimiz bütün önemli hususları
içine alıyordu. Bununla birlikte programa girmemiş önemli ve
esaslı bazı konular da vardı. Örnek olarak, Cumhuriyet'in ilânı,
Şer'iye Vekâleti'nin, medrese ve tekkelerin kaldırılması, şapka
giyilmesi gibi...
Bu konuları
programa alarak, cahil ve gericilerin, bütün milleti vaktinden
önce zehirlemeye fırsat bulmalarını uygun görmedim. Çünkü,
bunların zamanı gelince çözüme bağlanacağından ve milletin
sonuçtan memnun olacağından kesinlikle emindim.
Yayınladığım
programı, bir siyasî parti için yetersiz, kısa bulanlar oldu.
«Halk
Partisi'nin programı yoktur» dediler. Gerçekten de ilkeler adı
altında bilinen programımız, itiraz edenlerin gördükleri ve
bildikleri şekilde bir kitap değildi. Fakat temel ilkeleri içine
alıyordu ve pratikti. Biz de uygulanması imkânsız düşünceleri,
nazarî birtakım ayrıntıları yaldızlayarak bir kitap
yazabilirdik.
Öyle yapmadık.
Milletin maddî ve manevi alandaki yenileşmesi ve gelişmesi
yolunda, söz ve teori ile iş ve icraata önem vermeyi tercih
ettik. Bununla birlikte, «Hâkimiyet milletindir», «Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin dışında hiçbir makam, millî mukadderata hâkim
olamaz»,
«Bütün
kanunların düzenlenmesinde, her türlü teşkilâtta, yönetimin
bütün ayrıntılarında, genel eğitimde, ekonomi konularında, millî
hâkimiyet esasları çerçevesinde hareket edilecektir»
«Saltanat'ın
kaldırılması ile ilgili karar değişmez bir kanun hükmüdür» gibi
bilinmesi gerekli önemli noktalar, mahkemelerde reform
yapılacağı, bütün kanunlarımızın, hukuk ilminin verilerine göre
yeni baştan düzenlenip tamamlanacağı, vergide âşar (1) usulünün
değiştirileceği, millî bankaların sermayesinin artırılacağı,
muhtaç olduğumuz demiryollarının yapımına, öğretim birliğinin
sağlanmasına derhal teşebbüs edileceği, fiilî askerlik süresinin
indirileceği, memleketin imarına çalışılacağı v.b. gibi önemli
ve âcil ihtiyaçlar, ilkeler dışında bırakılmamıştı.
Barış
konusundaki görüşümüzün de: «malî, iktisadî ve idarî alandaki
bağımsızlığımızı mutlaka sağlamak şartıyla, barışın gelmesine
çalışmak olduğunu» söyledik. Hilâfet makamının bütün İslâm
dünyasına ait bir makam olabileceğine de işaret ettik.
İlkeler, «Halk
Partisi»nin kuruluşu ve faaliyet göstermesi için yeterli oldu.
Partinin adına, daha sonra «Cumhuriyet» kelimesi de eklenerek,
bilindiği gibi, «Cumhuriyet Halk Partisi» adı verildi.
1. Eski vergi
sisteminde 1/10 esasına dayanan toprak ürünlerini vergilendirme
türü.
Lozan Konferansı Görüşmeleri Kesildi
Efendiler, yine
Lozan Konferansı'na temas edeceğim. Konferans 4 Şubat 1923
tarihinde kesildi. İki aya yakın bir süre devam eden
görüşmelerin özeti olmak üzere, İtilâf Devletleri temsilcileri,
delegeler hey'etimize bir barış tasarısı verdiler. Bu tasarı
anlam ve öz bakımından istiklâlimize zarar veren şartları içine
alıyordu.
Özellikle, adlî,
malî ve iktisadî konularla ilgili maddeleri çok ağırdı. Bunun
için, bu tasarıyı kesinlikle reddetmek zorundaydık. Delegeler
hey'etimiz, bu tasarıya karşılık bir mektup verdi. Bu mektupta
özet olarak şunlar yer alıyordu:
«Üzerinde
anlaştığımız noktaları imza ederek barış yapalım.» Gerçekten de,
Konferans'ta görüşme konusu olan birçok meseleden bizce kabul
edilebilecek durumda olanları vardı. Mektupta: «İkinci, üçüncü
derecede olan konuları ayrıca inceleriz.
İtilâf
Devletleri, bu teklifimizi kabul etmeyecek olurlarsa,
tekliflerimiz hiç yapılmamış sayılacaktır» da denilmiştir.
Delegeler Hey'eti'mizin teklifi dikkate alınmadı. Yalnız,
konferansın yarıda kesilmesi, görüşmelerin ertelenmesi gibi
gösterildi. Her devletin temsilcileri memleketlerine döndüğü
gibi, bizim Delegeler Hey'eti'miz de geri geldi. Ben de Batı
Anadolu gezisinden dönüyordum.
Lozan Konferansı Görüşmeleri Üzerinde
Mecliste Şiddetli Tartışmalar
18 Şubat 1923
tarihinde, İsmet Paşa ile
Eskişehir'de birleşerek Ankara'ya beraber geldik. Efendiler,
İsmet Paşa Ankara'ya
dönerken, benim de geziden dönmekte olduğum anlaşılınca,
Ankara'da tuhaf ve anlaşılmaz bir zihniyet belirmiş...
İsmet Paşa'nın Ankara'ya gelip,
Hükûmet'le ve Meclis'le temas etmeden önce, benimle buluşup
görüşmesi sakıncalı sayılmış... Böyle bir görüşmeyi kötüye
yoranlar olurmuş...
Bu hususu bana
yazan, Hükûmet Başkanı bulunan Rauf Bey'di.
Tabiatiyle bu yazıya önem vermedim. Aksine,
İsmet Paşa ile bir an önce
görüşebilmek için, gezilerimizi Eskişehir'de buluşabilecek
şekilde ayarlattım. Ankara'ya gelişimizden sonra,
İsmet Paşa kabinede durumu
açıkladı ve yeni bir talimat istedi.
Meclis'in
görüşünü alma gereği duyuldu. Konu Meclis'e getirildi. Meclis'te
bu konu üzerinde günlerce ve günlerce süren görüşme ve
tartışmalar yapıldı.
Anlaşıldığına
göre, muhalifler, Delegeler Hey'eti'mize ve
İsmet Paşa'ya amansız düşman
kesilmişlerdi. Sözde, barış olmuşken,
İsmet Paşa yapmamış, geri dönmüş... Delegeler
Hey'eti, Bakanlar Kurulunun talimatına aykırı hareket etmiş...
27 Şubat 1923
gizli oturumunda başlayan saldırılar, 6 Mart 1923 gününe kadar
şiddetli ve heyecanlı bir şekilde devam etti. Tartışmalara,
başından sonuna kadar ben de katılmak zorunda kaldım.
Muhalifler,
âdeta ne istediklerini bilmez bir durumdaydılar. Meclis'in
olumlu veya olumsuz bir karar vermesi imkânsızlaştı. Bizim açık
olarak anladığımız şuydu ki, muhalifler, barış konusunu,
Meclis'te ihtiraslarına vasıta yapmak istiyorlardı.
Efendiler, bazı
basın çevreleri de, bu ihtirasları şaşılacak derecede ve ateşli
bir şekilde, alabildiğine körüklüyorlardı. Bu ruh hali içinde
bulunan bir Meclis'le, barış konusunu bir sonuca bağlamanın güç
olacağını görmek tabiî, fakat üzücü idi.
Meclis'te
yaptığım genel açıklamalarla, durumun her noktasını söyledim.
Bütün ihtimallerden söz ettim. İtilâf Devletleri delege
hey'etlerinden bazılarının memleketlerine dönünce verdikleri
demeçleri gerçek sayıp, temel alarak, Delegeler Hey'eti'mize
hücum etme politikasının beğenilecek bir şey olmadığını
söyledim. Delegeler Hey'eti'mizi dinlemek, onun söyleyeceklerine
inanmak ve durumu ona göre değerlendirmek gerektiğini bildirdim.
Delegeler
Hey'eti'mizin, Hükûmet'in vermiş olduğu talimata aykırı hareket
edip etmediğini söylemek yetkisinin, Meclis'te hazır bulunan
Hükûmet üyelerine ait olduğunu söyledim.
Sonunda, dedim
ki, Delegeler Hey'eti, Hükûmete karşı sorumludur. Meclis,
Hükûmet'e yeni bir yön vermek zorundadır. Bu yön çerçevesinde,
Hükûmet, Delegeler Hey'eti'ne özel bir talimat verir. Meclis'in
ayrıntılarla uğraşmasına gerek yoktur ve uğraşamaz da.
Verilecek yönle
ilgili görüşümü de şöyle ifade ettim: «Şimdilik Musul
meselesinin ertelenmesinden söz etmemek üzere ve fakat idarî,
siyasî, malî, iktisadî ve diğer konularda millet ve memleketin
haklarını ve istiklâlini tam ve güvenilir bir şekilde elde etmek
ve düşmandan kurtarılmış olan topraklarımızın kesin olarak
boşaltılmasını şart koşmak esastır.»
Düşüncelerime
şunu da ilâve ettim ki: «Delegeler Hey'eti'miz,
kendisine verilen görevi tamamen ve mükemmel bir şekilde yerine
getirmiştir. Milletimizin ve Meclis'imizin şerefini korumuştur.
Eğer barış konusunda iyi bir sonuç almak istiyorsak, Delegeler
Hey'eti'ne Meclis tarafından da manevi güç verilerek
çalışmalarına devam ettirilmek gerekir.
Böyle
hareket ederseniz, bir barış dönemine girmenin mümkün olduğundan
ümitlenebiliriz.»
Meclis'in, bu
konu üzerindeki tartışmaları durdu. Fakat, muhalifler, hücum
için yeni sebepler yaratmaktan bir türlü kendilerini
alamıyorlardı.
Meclis'teki
Muhaliflerin Çeşitli Saldırı Hareketleri
Meclis'teki
muhaliflerin çeşitli şekillerde ve başka başka konularda saldırı
hazırlıklarında bulundukları yeni değildi.
Geziye çıktığım
tarihten bir gün sonra, «İslâm Hilâfeti ve Büyük Millet Meclisi»
adlı broşürün ortaya çıktığını, bütün Meclis'in ve milletin bize
karşı kışkırtılmak istendiğini arz etmiştim. Bundan önce
çevrilmek istenen bir dolap vardır ki, daha ondan söz etmedim.
Sebebi, 1922 Aralık ayı başlarında oynanmak istenen oyun,
sonuçları itibariyle gezim boyunca da devam etmişti. Müsaade
buyurursanız, bu konu ile ilgili olarak hatıralarınızı
canlandırmaya yarayacak birkaç söz söyleyeyim:
Saygıdeğer
Efendiler, üç milletvekili, milletvekili seçimi kanun
tasarısında değişiklik yapılması ile ilgili bir önerge
hazırlamışlar... Önergede nelerin yer aldığını öğrenmiştim.
2 Aralık 1922
günü, Meclis'in, İkinci Başkanı Adnan
Bey'in başkanlığında yapılan oturumunda, başkanlık
kürsüsünden şöyle bir söz işitildi: «Efendim! Milletvekili
Seçimi Kanunu'nda değişiklik yapılması ile ilgili teklifin
görüşülebileceği yolunda
Tasarı
Komisyonu'nun tutanağı var.» Bu söz «okunsun» sesleriyle
karşılandı. İki milletvekili: «Önemlidir, okunmasını teklif
ederiz» diyerek genel havayı açığa vurdular.
Başkan: «—
Efendiler, bu önergenin, okunmadan önce komisyona gönderilmesi
usuldendir» dedi.
"Beni Vatandaşlık Hakkından Mahrum Etmek"
Teklifi Üzerine Mecliste Yaptığım Konuşma
Efendiler,
meselenin ne olduğunu ve bu konuda Meclis'te yapılan görüşmeleri
o güne ait Tutanak Dergisi'nde okumak mümkündür. Fakat yüksek
hey'etinizi bu külfetten kurtarmak için, müsaade buyurursanız, o
oturumda yaptığım konuşmanın bir kısmını olduğu gibi arz edeyim:
Değişiklik
önergesini okutmadan komisyona göndermek isteyen başkandan söz
alarak şunları söyledim: «Efendim! bu kanun tasarısı özel bir
maksat taşıyor. Bu özel maksat doğruca şahsımı
ilgilendirdiğinden, müsaade ederseniz birkaç kelime ile
düşüncemi arz etmek istiyorum.
Erzurum
Milletvekili Süleyman Necati,
Mersin Milletvekili Salâhattin
ve Canik Milletvekili Emin Beyefendi'ler
tarafından teklif edilen kanun tasarısı, doğrudan doğruya, benim
şahsımı vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak maksadını
güdüyor.
14'üncü maddede
yazılı olan satırları gözden geçirecek olursanız, orada
deniliyordu ki: «Türkiye Büyük Millet Meclisi'ne üye
seçilebilmek için, Türkiye'nin bugünkü sınırları içindeki yerler
halkından olmak veya kendi seçim bölgesi içinde yerleşmiş
bulunmak şarttır.
Ondan sonra
göçmen olarak gelenler yerleştirildikleri tarihten itibaren beş
yıl geçmiş ise seçilebilirler.»
Maalesef, benim
doğum yerim bugünkü sınırlar dışında kalmış bulunuyor. İkincisi,
herhangi bir seçim bölgesinde beş yıl oturmuş da değilim.
Doğum yerim,
bugünkü millî sınırların dışında kalmıştır. Fakat, bu böyle ise,
bunda benim en küçük bir kasıt ve kabahatim yoktur. Bunun
sebebi, bütün memleketimizi, milletimizi batırıp yok etmek
isteyen düşmanların işgal ve istilâ hareketlerinin kısmen
önlenememiş olmasıdır.
Eğer düşmanlar
maksatlarında tam bir başarıya ulaşmış olsalardı, Allah korusun,
bu tasarıya imza koymuş olan efendilerin de doğum yerleri sınır
dışında kalabilirdi.
Teklif Edilen Maddedeki Şartlar Neden
Bende Yoktu
Bundan başka, bu
maddenin gerektirdiği şartlar bende yoksa, yani beş yıl sürekli
olarak bir seçim bölgesinde oturmamış isem, o da vatana yaptığım
hizmetler yüzündendir. Eğer bu maddenin istediği şartı yerine
getirmeye çalışsaydım, İstanbul'u kazandırmaktan ibaret olan
Arıburnu ve Anafartalar'daki savunmalarımı yapmamaklığım
gerekirdi.
Eğer ben bir
yerde beş yıl oturmaya mahkûm olsaydım, Bitlis ve Muş'u aldıktan
sonra, Diyarbakır'a doğru yayılan düşmanın karşısına
çıkmamaklığım, Bitlis ve Muş'u kurtarmaktan ibaret olan vatan
görevimi yapmamaklığım gerekirdi. Bu Efendiler'in istediği
şartları taşımak isteseydim, Suriye'yi boşaltan orduların
döküntülerinden Halep'te bir ordu kurarak, düşmana karşı
savunmaya geçmemekliğim ve bugün millî sınırlar dediğimiz
sınırları fiilî olarak çizmemekliğim gerekirdi.
Zannediyorum ki,
ondan sonraki çalışmalarım herkesçe bilinmektedir. Hiç bir yerde
beş yıl oturamayacak kadar çalışmış bulunuyorum. Ben
zannediyordum ki, bu hizmetlerimden dolayı milletimin sevgi ve
saygısını kazandım. Belki bütün İslâm dünyasının sevgi ve
saygısını da kazanmış bulunuyorum.
Fakat bu
durumumdan dolayı, bu sevgi ve saygılara karşılık vatandaşlık
haklarından yoksun bırakılacağımı asla hatırıma getirmezdim.
Tahmin ediyorum ve ediyordum ki, yabancı düşmanlar bana suikast
yapmak suretiyle, beni memleket hizmetinden alıkoymaya
çalışacaklardır.
Fakat hiçbir
zaman hatır ve hayalime getirmezdim ki, yüce Meclis'te iki üç
kişi bile olsa, aynı zihniyette kimseler bulunabilsin. Bu
bakımdan ben anlamak istiyorum «Bu efendiler, gerçekten kendi
seçim bölgelerinin duygu ve düşüncelerini mi aksettiriyorlar?
Yine bu
Efendilere karşı söylüyor ve soruyorum: Milletvekili oldukları
için elbette bütün milletin vekili sıfatını taşıyorlar. Yalnız,
bu Efendiler, acaba milletin de kendileri gibi düşündüğünü
söyleyebilirler mi?
Efendiler, beni
vatandaşlık haklarından yoksun bırakmak yetkisi bu Efendilere
nereden verilmiştir? Bu kürsüden, resmen yüce hey'etinize, bu
Efendilerin seçim bölgeleri halkına ve bütün millete soruyorum
ve cevap istiyorum!»
Milletin Bana
Karşı Gösterdiği Sevgi ve Güvenin Samimi İfadeleri
Bu sözlerim
ajans ve basın vasıtasıyla yayınlandı. Millet yaptığım konuşmayı
ve cevabını beklediğim soruyu öğrendi... Hemen, memleketin bütün
seçim bölgelerindeki gerçek seçimler ve halk tarafından Meclis
Başkanlığı'na protesto telgrafları yağdı. Bu kanun tasarısına
imza koyan milletvekili Efendilerin de seçim bölgeleri halkı,
kendilerini ve kendileriyle görüş birliğinde olanları suçlamakta
gecikmedi.
Milletin, benim
için gösterdiği bu sevgi ve güveni samimî olarak belirtmesi
bakımından kıymetli birer hâtıra olarak saklamakta olduğum bu
telgraflar büyük bir dosya tutmaktadır. Bu dosyadaki telgraflar,
zamanında basında da yer almıştı. Ben burada yalnız bir tek
seçim bölgesinin, Rize'nin şahsıma çekmiş olduğu bir telgrafı
olduğu gibi bilginize sunmakla yetineceğim:
«Üç milletvekili
beyin, Seçim Kanunu ile ilgili önergesine, sancağımız
milletvekillerinin katılmayacağı inancıyla bir şey yazmayı
gerekli bulmamıştık. Şimdi Milletvekili
Osman Efendi'den aldığımız mektupta, kendisinin o
önerge ile ilgili ve muhalif gruptan olduğunu övünürcesine
bildirmesi üzerine, aşağıdaki hususların bilginize sunulmasına
mecburiyet duyulmuştur:
1. (Övücü ve
samimî sözlerden sonra) Şahsınız ve değerli çalışma
arkadaşlarınız aleyhinde, sancağımız adına söz söyleyen,
muhalefet düşüncesi taşıyan ve bizce hiçbir şahsiyet ve değeri
olmayan milletvekilini lânetleriz. O, artık sancağımızı da
temsil hakkına sahip değildir.
2. Şu zamanda
vatansızların bile katılamayacağı muhalefet ve bozgunculuk
düşüncesini bize tavsiye eden milletvekili efendinin görüşünü
benimseyecek bir tek kişinin bile sancağımızda mevcut
olmadığını, bundan duyduğumuz şükran duygusuyla ve yüksek
şahsiyetinize olan üstün saygılarımızla arz ederiz, efendim.»
İmzalar
25.5.1923
Yeniden Seçim
Yapılması Kararı
Saygıdeğer
Efendiler, Birinci Türkiye Büyük Mîllet Meclisi'nin, olaylarına
işaret ettiğimiz tarihte gösterdiği karışık ruh hali, üzerinde
ciddî olarak durup düşünülmeyi gerektiren bir durum almıştı.
Bütün millette, Meclis'in görev yapamayacak bir duruma geldiği
endişesi doğmaya başladı.
Meclis'te durumu
soğukkanlılıkla ve uzakgörüşlülükle düşünüp değerlendiren üyeler
bile üzüntülerini açığa vurmaktan kendilerini alamadılar. Artık
şüpheye yer kalmamıştı ki, Meclis yenilenmedikçe, millet ve
memleketin ağır ve sorumluluk bekleyen işlerini yürütmeye imkân
yoktur.
Bu zarurete ben
de inandım. Bir gece, Başbakan Rauf Bey'e,
kalmakta olduğu istasyon binasında Hükûmet üyelerini toplantıya
davet etmesini, bu toplantıya benim de bizzat geleceğimi
telefonla bildirdim.
Rauf Bey'in dairesinde
toplanan Bakanlar Kurulu'na, Meclis'in yenilenmesini Meclis'e
teklif etmek gereğinden söz ettim. Kısa bir tartışmadan sonra,
Hükûmet üyeleri ile görüş birliğine vardık.
Aynı gece,
Meclis'teki Anadolu ve Rumeli Müdafaa-i Hukuk Grubu Yönetim
Kurulu'nu da Bakanlar Kurulu toplantısına çağırdım. Bu Yönetim
Kurulu içinde teklifimi yersiz bulup yadırgayanlar oldu. Görüşme
ve tartışmalar ertesi güne kadar sürdü. Buna rağmen, bu hey'et
ile de anlaştık. Ondan sonra, derhal Grup Genel Kurulu'nu
topladım.
Orada memleketin
içinde bulunduğu genel durumu, acele olarak yapılması gereken
memleket işlerini anlattım. Meclis'in artık bu görevleri yerine
getirme kabiliyeti kalmadığını belirterek ve ispat ederek,
Meclis'ten, seçimleri yenileme kararı vermesini istemek
gerektiğini bildirdim.
Grup Genel
Kurulu, konuşmalarımı ve açıklamalarımı yerinde buldu. Bunun
üzerine konu, aynı gün, 1 Nisan 1923'te Meclis'e götürüldü. Yüz
yirmi kadar üye, bir önergeyle, seçimlerin yenilenmesi için bir
kanun teklifi sundu. Meclis, «Seçimlerin yeniden yapılmasına
karar verilmiştir» şeklindeki bir kanunu oybirliği ile çıkardı.
Meclis'in bu
kararı vermesi, inkılâp tarihimizde önemli bir noktadır. Çünkü,
Meclis bu kararı vermekle, kendinde beliren hastalığı itiraf
etmiş ve bundan dolayı milletçe duyulan ıztırabı anlamış
olduğunu göstermiştir.
Lozan
Konferansı'nın İkinci Safhası ve Yeni Seçimlerde Milletin
Gösterdiği Uyanıklık
Efendiler, Lozan
Konferansı, 23 Nisan 1923'te yeniden toplandı. Delegeler
Hey'eti'miz Lozan'da yeniden barışı sağlamaya çalışırken, ben de
yeni seçimler ile meşgul oluyordum.
Yeni seçimlere,
bilinen ilkelerimizi ilân ederek katıldık. Görüşlerimizi kabul
edip milletvekili olmak isteyen kimseler, önce ilkeleri kabul
ettiğini ve görüşlerde birleştiklerini bana bildiriyorlardı.
Adayları ben tespit edecek ve zamanı gelince partimiz adıyla
ilân edecektim.
Bu yolu
benimsemiştim. Çünkü, yapılacak seçimlerde, milleti aldatarak,
çeşitli maksatlarla milletvekili olmaya çalışacakların çok
olduğunu biliyordum. Konuşmalarım ve uyarmalarım memleketin her
tarafında büyük bir samimiyet ve güvenle karşılandı.
Bütün millet,
ilân ettiğim ilkeleri tamamen benimsedi. Bu ilkelere, hatta
şahsıma muhalefet edeceklerin milletçe milletvekilliğine
seçilmesine imkân kalmadığı anlaşıldı.
Nurettin
Paşa'nın Bağımsız Milletvekili Olma Teşebbüsü ve Yayınladığı Hal
Tercümesi
Gerçekten, bazı
seçim bölgelerinde bağımsız milletvekili olma teşebbüsünde
bulunanlar başarı sağlayamadılar. Bu arada, o zaman daha Birinci
Ordumuzun Komutanı bulunan Nurettin
Paşa da milletvekili olmak teşebbüsünde bulunmuştu.
Mümkün olmadı. Nurettin Paşa,
bu isteğini daha sonra bir ara seçimde Bursa'da gerçekleştirdi.
Paşa'nın kendi
başına ve bağımsız olarak milletvekili seçilebilmek için, her
zaman olduğu gibi, kendi usulünce ve gerektiği şekilde
propaganda yaptırmaktan geri kalmadığı da anlaşılmıştı. Bu
yoldaki teşebbüslerden ve yapılan yayınlardan herkesin dikkatini
çekmiş olanı özellikle hal tercümesidir.
Nurettin Paşa, yeni seçim
yılı olan 1923'te, Âbit Süreyya Bey
adında bir şahsa (A. S.) baş harflerini taşıyan bir hal
tercümesi yayınlattı.
Âbit Süreyya Bey,
Abdülhamid'in
başkâtiplerinden rahmetli Süreyya Paşa'nın
oğludur. Meşrutiyetten önce, Nurettin
Paşa gibi ve onunla birlikte fahrî hünkâr yaveri idi.
Birinci Dünya Savaşı'nda İzmir'de ve İstiklâl Savaşı'nın
sonunda, Nurettin Paşa
karargâhının bulunduğu İzmit'te ordu müteahhitliği yaptı.
Nurettin Paşa'nın hal
tercümesinin yer aldığı broşürü hazırlayan
Âbit Süreyya Bey değildir. Broşür kendisine yazılı
olarak verilmiştir. Ondan, adının baş harflerini koyması ve
ortağı bulunduğu Matbaa-i Osmaniye'de bastırması
Nurettin Paşa tarafından
rica edilmiştir.
Bu broşürün
kapağında şu yazılar okunur:
«İzmir Fâtihi,
Afyonkarahisar ve Dumlupınar Savaşlarının galibi
Gazi Nurettin Paşa
Hazretleri'nin hal tercümesi.»
Efendiler, on
dokuz sayfadan ibaret olan bu hal tercümesi broşürünün ne kadar
insan tarafından okunduğunu bilmiyorum. Ben, bu hal tercümesinin
memleketin bütün aydınları tarafından okunmasını çok yararlı ve
eğitici buluyorum. Yalnız, bu broşürü okuyanların veya okuyacak
olanların, broşürde temas edilen olaylar ve işlerle ilgili
olarak başka ve güvenilir kaynaklardan da bilgi edinerek,
metinle gerçeği karşılaştırmaları ve ona göre hüküm vermeleri
gerekir.
Bu broşürün
niteliği ve nasıl bir anlayışı ortaya koyduğu konusunda bir
fikir edinebilmek için, bazı noktalarını hep birlikte gözden
geçirelim:
Broşürün
kapağındaki yazılardan sonra, metnin başlığında da şu sözler
vardır:
«Kûtülamare'nin
kuşatıcısı, Bağdat'ın savunucusu, Yemen, Selmanpâk, Batı
Anadolu, Afyonkarahisar, Dumlupınar, İzmir Savaşları galibi ve
İzmir fâtihi.»
Nurettin Paşa'nın kendi
kendine takındığı «kuşatıcı», «galip», «fâtih» unvanları
hakkındaki görüşümü belirtmeyi daha sonraya bırakarak, broşürün
metnine girelim.
Paşa, Konyar
adındaki Türk aşiretinden rahmetli Mareşal
İbrahim Paşa'nın oğlu ve
Hazret-i Peygamber soyundan gelen Âyan üyesi ve Şeyhü'l-Vükelâ
(2) Bursalı merhum Rıza Efendi'nin
torunlarından imiş... Bu bilgilere ve ifade biçimine göre
Mehmet Nurettin Paşa hem
Türk hem de Arap'tır.
Babası ve büyük
babalarıyla da övünmektedir. Burada, babasının büyük adam
olmasıyla övünen Bizans İmparatoru
Theodosius'a babası ve anası Türk olan Attilâ’nın
«ben de, büyük ve asil bir milletin evlâdıyım» dediğini
hatırlatmadan geçemeyeceğim.
Resmî
okullardaki öğrenim dışında özel öğrenim de görmüş olan
Nurettin Paşa 1893'te Harp
Okulu çıkışlı olup Hassa Ordusu (3) Erkân-ı Harbiyesi'ne
atanmış...
Nurettin Paşa, kurmaylık
tahsili yapmamış ve o sınıfa girmemiştir. Bu bakımdan ordu
karargâhına kurmay olarak atanamaz. Olsa olsa, bir askeri
birliğe gönderilmeyip ordu kurmaylığında karargâh emir subaylığı
veya buna benzer bir görevle alıkonulmuş olabilir... Genç bir
teğmen için, askerlik görevine buradan başlamak, elbette
övünülecek bir başlangıç sayılmaz. Askerî bir birliğe tayin
edilmek ve orada askerliğin disiplin ve güçlüklerine alışmak
şarttır.
Nurettin Paşa, 1887'de
gönüllü olarak Türk-Yunan Harbi'ne katılmış ve Başkomutanlığa
tayin edilen Gazi Osman Paşa'nın
yaverliğine ve İstanbul'a dönüşünde hünkâr yaverliğine, refakat
subaylıklarına getirilmiş.
Bilindiği üzere,
Gazi Osman Paşa,
İstanbul'dan Selânik'e kadar gitmiş fakat savaş meydanına
gitmeden Selânik'ten geri dönmüştür. Savaşa katılmamış bir
komutanın yaverliğine ve ondan sonra da
Sultan Hamid'in yaverliğine ve birtakım refakat
subaylıklarına tayin edilmiş olmak, bilmem ki, ne dereceye kadar
anlatılmaya ve övünülmeye değer görülebilir.
Nurettin Paşa, «sırasıyla
yarbaylığa ve albaylığa yükseltilmiş ve 1908 yılı başlarında
Selânik'te Üçüncü Ordu Kurmaybaşkanlığı Özel Şube Müdürlüğü'ne
tayin» edilmiş... Nurettin Paşa'nın
hangi sıra ile albaylığa kadar yükselmiş olduğu, Meşrutiyet'in
ilânından sonra rütbesinin yeniden binbaşılığa indirilmiş
olmasıyla anlaşılıyorsa da, Selânik'te, Üçüncü Ordu Kurmay
Başkanlığı Özel Şube Müdürlüğü'ne tayinini anlamak güçtür.
Çünkü, benim de
Kurmay Başkanlığı'nda bulunduğum bu orduda, denildiği gibi bir
özel şube yoktu. Belki de ordu komutanı olan babası, oğlu için,
özel ve gizli işlerle uğraşan bir özel şube kurmuş olacak...
Nurettin Paşa, Üçüncü Ordu
Komutanı bulunan «babası Mareşal
İbrahim Paşa ile Meşrutiyet inkılâbının yapılmasına
ve ihtilâlin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz olarak
yürütülmesine hizmet ve yardımda bulunmuşlar...»
Hal tercümesi
broşüründe, Nurettin Paşa'nın
iki defa Sultan Hamit
tarafından tutuklattırılıp sorguya çekildiği, bir defasında
sürülmesine ve diğer bir defasında da askerlikten kovularak altı
yıl hapsine karar verildiği ve fakat babasının, araya girip
yalvarması üzerine kurtulduğu hikâyesinden sonra...
«İstanbul'dan bir yolunu bulup yine Rumeli'ye geçerek, 1908
Meşrutiyet inkılâbının hazırlanmasına ve gerçekleştirilmesine
diğer arkadaşlarıyla birlikte hizmet etmiştir» sözleri
yazılıdır.
Nurettin Paşa'nın gördüğü
zulmü kısaca anlatmak gerekirse, diyebiliriz ki,
Sultan Hamit,
Nurettin Bey'e hürriyetçi
düşüncelerinden dolayı kızdıkça, onu yarbaylığa, albaylığa
yükselterek sırmasını artırır ve sevilip okşansın diye babasına
teslim edermiş...
2. Osmanlı
Devleti'nde nazırların en yaşlısına verilen unvan.
3.
İstanbul'da bulunan, Saray'ın ve şehrin korunması ile görevli
ordu.
Nurettin
Paşa'nın ve Babası Mareşal İbrahim Paşa'nın Meşrutiyet
İnkılabında Nasıl ve Ne Dereceye Kadar Rol Oynadıkları
Konusundaki Hatıralarım
Mareşal İbrahim Paşa'nın
Üçüncü Ordu Komutanlığı, oğlu Nurettin
Bey'in babasının yaverliği ve Meşrutiyet inkılâbında
nasıl ve ne dereceye kadar rol oynadıkları konusu üzerinde de
bir parça bilgi vermek isterim. Bunun için geçmişle ilgili kısa
bir hâtıramı anlatmama müsaadenizi rica ederim.
Efendiler
çeşitli vesilelerle duymuş olacağınıza şüphe yoktur ki, ben
kurmay yüzbaşı olur olmaz, Sultan Hamid
tarafından Suriye'ye sürüldüm. Orada üç yıl kaldıktan sonra, o
zaman Üçüncü Ordu bölgesi olan Makedonya'ya nakledildim. Ordu
merkezi Manastırdı. Ordu Mareşalliği adı altında bir komuta
makamı da vardı. Üçüncü Ordu Komutanı Selânik'te otururdu.
Orada da
Mareşallik Kurmay Hey'eti (4) diye bir kuruluş vardı. Ben 1908
yılında kolağası rütbesiyle bu kuruluşta görevliydim. Hürriyeti
getirmeye çalışan gizli cemiyetle pek yakından ilgim vardı.
Yanyalı Esat Paşa Üçüncü
Ordu Komutanıydı. Süleyman Paşa
- zade Ali Rıza Paşa, Kurmay
Başkanı'mızdı. O zaman binbaşı bulunan rahmetli
Cemal Paşa ve yine binbaşı
olan Fethi Bey (bugünkü
Paris Büyükelçisi) ve ben, Mareşallik Kurmay Hey'eti'ni
oluşturuyorduk. Her üçümüz de cemiyetin üyesi idik. Cemiyetin
başarıya ulaşması için çalışıyorduk.
O tarihlerde,
Üçüncü Ordu bölgesine bağlı Serez'deki tümenin ve Serez
bölgesinin komutanı mareşal rütbesinde bir zattı. Bu zat,
Sultan Hamid'in fevkalâde
güven ve itimadını kazanmış bulunuyordu. Rütbesinin mareşal
olmasına, Esat Paşanın
kendinden daha ast bir bir rütbede bulunmasına rağmen, İstanbul
ile Serez arasında güvenli bir bölge bulundurulmak maksadıyla
Serez'den uzaklaştırılamazdı. İşte bu önemli komutan,
Mareşal İbrahim Paşa idi. Oğlu
Nurettin Bey (Nurettin Paşa)
de, babasının yanında bulunurdu. Meşrutiyet'in ilânından önceki
günlerde, bir binbaşı, Mareşal İbrahim
Paşa'nın komutanlık bölgesinde, istibdat idaresinin
aleyhinde konuşmuş... Bir casus bunu jurnal etmiş... O zaman
Selânik'te Merkez Komutanı bulunan
Yarbay Nâzım Bey, olayı yerinde soruşturmak üzere
İstanbul'dan görevlendirildi.
Cemiyet,
Nâzım Bey'i bu görevden
alıkoymak üzere vurdurdu. Yaralanan
Nâzım Bey İstanbul'a getirildi. Olayın soruşturmasına
İstanbul'dan birinin değil, ancak orduca gösterilecek bir
görevlinin gidebileceği görüşü telkin edildi. Ben
görevlendirildim. Görevim, hiç şüphesiz istibdat aleyhinde
bulunmuş olan binbaşıyı kurtarmaktı.
Önce Serez'e
gittim. Mareşal İbrahim Paşa'yı
ziyaret ettim. Görüşme sırasında anladım ki, Paşa'nın büyük bir
endişesi vardır. Paşa, kendi bölgesinde,
Sultan Hamid ve istibdat
idaresi aleyhinde bir tek kişi bile bulunmadığı ve
bulunamayacağı yolunda Sultan'a güvence vermişti. Buna rağmen,
söz konusu binbaşı için yapılan jurnal,
Sultan Hamid'in
Mareşal İbrahim Paşa'ya olan
güvenini sarsacak nitelikteydi. Bu jurnalda yazıların
doğrulanması, İbrahim Paşa'nın
durumunu kötüleştirecekti. Bunu istemiyordu.
Ben derhal
Paşa'nın endişesini anladım ve dedim ki: «Paşa Hazretleri,
devletli şahsınızın bölgesinde, Zâtışâhane aleyhinde duygular
besleyen bir tek kişinin bile bulunabileceği düşünülemez.
Yapılmış olan jurnalda yazılanların yerinde soruşturulması,
devletli şahsiyetiniz tarafından kurulmuş olan disiplini ve
aşılanmış olan bağlılık duygularını kolayca ortaya koyacaktır.
Arzu buyurursanız, yapacağım soruşturma raporunun bir suretini
zâtidevletlerine göndereyim.»
İbrahim Paşa, bu sözlerimden
çok ferahladı. Benden memnun oldu ve oğlu
Nurettin Bey'i çağırtıp benim
çok iyi ağırlanmamı ve olay yerine gidebilmem için kolaylık
gösterilmesini emretti.
Soruşturmanın
sonucu, binbaşıyı kurtardı. Jurnal vereni iftira ettiği için
cezaya çarptırdı. Mareşal İbrahim Paşa
da, sultana kendi bölgesinde, aleyhte bir tek kişinin bile
bulunamayacağını ispat ederek Zâtışahane'nin kendisi hakkındaki
güven ve itimadını bir kat daha artırdı.
Mareşal İbrahim Paşa'nın bu
yolla kendisine beslenen güveni bir kat daha artırması, çok
geçmeden, kendine bütün Makedonya'yı istibdada karşı olanlardan
temizleme görevini hazırladı.
Bu noktayı biraz
açıklayayım: Cemiyet, bütün Makedonya'da teşkilâtını genişletti,
faaliyetini hızlandırdı. Artık hemen hemen açıktan açığa ve
korkusuzca çalışmalara başlandı.
Selânik'te, Ordu
Mareşallığı'nda bulunan Esat Paşaya
güven kalmadı. Kurmay Başkanı'mız olan
Ali Rıza Paşa hakkında şüpheye düşüldü. Bunlar birer
birer, Sultan Hamid
tarafından sorguya çekilmek üzere İstanbul'a geri çağrıldı. Ordu
Mareşallığı'na her bakımdan güven ve itimat uyandıran
Mareşal İbrahim Paşa tayin
edildi ve Selânik'e gönderildi.
İbrahim Paşa'nın Selânik'e
gelmekte olduğu haberi üzerine, Cemal
Bey (rahmetli Cemal Paşa), ne olur ne olmaz
düşüncesiyle, bir vesile yaratarak merkezden uzaklaştı.
Arkadaşım Fethi Bey, zaten
daha öncesinden Jandarma Okulu Komutanlığı'na geçmişti. Merkezde
Ordu Komutanı ve Kurmay Başkanı adlarına yalnız ben
bulunuyordum. Yeni gelen komutana Üçüncü Ordu Komutanlığı'nı ben
devir ve teslim edecektim. Gerçekten de öyle oldu.
İbrahim Paşa, yanında oğlu
Nurettin Bey olduğu halde,
trenle geç vakit Selânik'e vardı. Doğruca komutanlık dairesine
geldi. Orada kendisine durumu anlattım. Gece olmasına rağmen,
ordu karargâhında görevli bütün komutanları birer birer görmek
istedi. Herkes gelip kendini tanıtıyordu.
Mareşal Paşa, her yeni tanıdığı zata, kendisinin
ne kadar şiddetli olduğunu, insanı yokedebilecek güçte
bulunduğunu anlatmaya çalışır birtakım tavırlar takınarak, hiç
de yakışık almayan sözler söyleyerek, arasıra çizmeli ayaklarını
yere vurarak, ilk andan itibaren korkutma politikası uygulamaya
başladı.
Gece evime
gittim. Ertesi gün erkenden bir süvari, bir binek atı getirdi ve
Mareşal Paşa'nın beni istediğini söyledi. Daireye geldiğim zaman
anladım ki, benim göreve devam edebileceğimi emretmiş...
Şimdi Efendiler,
gelelim ihtilâl ve inkılâp safhasına...
İbrahim Paşa'nın, korkutma
politikası, ihtilâl komitesinin gözdağı verici tutumuyla
karşılandı. Paşa, hiddet ve şiddetini bir tarafa bırakmak
mecburiyetini duydu. Bu arada en çok
Cemal Bey (Cemal Paşa) vasıtasıyla ihtilâl
cemiyetinin kuvvetinden ve teşebbüsündeki ciddiyetten
İbrahim Paşa'nın oğlu
haberdar edildi.
Babasının
cemiyet aleyhinde bir harekette bulunmaması için uyarıldı ve
Paşa'dan teminat istendi. Söz gelişi, Paşa, cemiyet aleyhinde
hareket etmeyeceğini göstermek üzere, Cuma namazını filân camide
kılacak ve ikinci safta namaza duracaktır gibi birtakım
isteklerde bulunuldu. İşte Nurettin Bey
bu gibi şeyleri babasına duyurmak için aracı olarak
kullanılıyordu. Fakat önemli işlerde daha çok görevlendirilen ve
çalıştırılan, babasının emir subayı
Nurettin Bey değil, cemiyetin üyesi ve mutemedi olan,
komutanlık makamının emir subayı
Yüzbaşı Kâzım Nâmi Bey (şimdi yazar ve öğretmendir)
idi.
İbrahim Paşa, cemiyetin
uyarılarına uymak zorunda bırakıldı. Fakat, cemiyetin
teşkilâtından, teşebbüslerinden, kararlarından ve yaptığı
işlerden hiçbir vakit haberdar edilmemiştir.
Hürriyet ve
Meşrutiyet'in ilânından da, ne İbrahim
Paşa'nın ve ne de oğlu
Nurettin Bey'in daha önce hiçbir şekilde ve asla
haberleri de olmamıştır. Meşrutiyet'in ilânı konusunun tamamen
içinde bulunduğum ve bütün teferruat ve safhalarıyla şahsen ve
yakından ilgili olduğum için, bu konudaki hâtıralarım olduğu
gibi aklımdadır.
Hürriyet ve
Meşrutiyet ilânı ile ilgili gösterilerde erken davrandığı
sanılan Üsküp'teki hazırlıkları Selânik'te ve diğer yerlerde
yapılacak hazırlıklara uygun bir şekilde düzenlemek için Üsküp'e
gitmiştim. Oradan dönüşümde ve artık her yerde fiilî gösteriler
başladıktan sonra, Mareşal İbrahim Paşa
beni çağırdı ve şunları söyledi: «Beni Ordu Komutanlığı'nda
bırakacak mısınız, bırakmayacak mısınız? Bırakılmayacak isem,
şahsım tecavüz ve hakarete uğratılmadan hemen İstanbul'a hareket
edeyim.» Hattâ Paşa, bürosu üstünde duran yazı hokkasını eline
alarak aynen hatırımda kalan şu kelimeleri de ekledi: «Burada
benim yalnız bir hokkam var, onu alır, giderim.»
Gerekenlerle
görüştükten sonra cevap verebileceğimi söyledim. Cemiyet adına
yetkili olan diğer arkadaşlarla,
İbrahim Paşa'nın komutanlığı konusunu görüştük. Bir
zaman için kalmasında sakınca görmedik. Komutanlıkta kalacağını
bildiren cemiyet kararını kendisine ben tebliğ ettim.
Fakat, bir iki
gün sonra, dağa çıkmış olan subaylardan bir teğmen efendi,
İbrahim Paşa'ya bulunduğu
yerden hakaret dolu bir telgraf çekmiş...
İbrahim Paşa, derhal beni çağırttı ve telgrafı
uzatarak dedi ki: «Beni komutan olarak burada bırakacağınızı
bildirmiştiniz. Bu hakaret nedir?» Komutan Paşa'ya Cemiyet'çe
kendisi için aldığımız kararı bütün teşkilâta duyuracak kadar
zaman geçmediğini, özellikle dağ başında bulunan subaylarımızın
herhangi bir telgraf merkezinden bu gibi telgrafları çekmelerine
engel olmanın bugünlerde güç olacağını kabul etmesi gerektiğini
söyleyerek kendisini yatıştırmaya çalıştım.
Fakat, aradan
çok geçmeden, o zaman Yunan Sınırı Komutanı bulunan
Muhlis Paşa, Cemiyetin
Manastır'daki Merkez Hey'eti tarafından Manastır'a davet
edilmiş... Muhlis Paşa, Ordu
Komutanı İbrahim Paşa'dan
izin almaksızın Manastır'a gitmiş. Bu duruma canı sıkılan
İbrahim Paşa,
Muhlis Paşa'ya tekdir edici
bir yazı göndermiş...
Bunun üzerine,
Muhlis Paşa'yı davet eden
Merkez Hey'eti, İbrahim Paşa'ya
uzun bir telgraf çekmiş... Bu defa da Mareşal Paşa beni
çağırarak telgrafı gösterdi ve: «ya bu ne?» dedi.
Telgrafı baştan
sona kadar okudum. Bu telgrafta Konyar aşiretinden Mareşal
İbrahim Paşa'nın bütün
hayatı, geçmişi ve hayatının içyüzü açıklandıktan sonra, ağır ve
hakaret dolu kelimelerle, istibdat devrinin,
Sultan Hamid kulluğunun
ender rastlanır bir örneği olan İbrahim
Paşa'nın hürriyet için çalışan bir çevrede, hürriyet
için çalışanlara komuta etmek cesaretinde bulunmasına şaşılıyor
ve hemen komutanlıktan çekilmesi ihtar ediliyor ve isteniyordu.
Efendiler,
bundan sonra, İbrahim Paşa
gerçekten Selânik'te duramadı. Dediği gibi bir hokkasını alıp
gitti.
Bu bilgilerden
sonra, Nurettin Paşa'nın,
Üçüncü Ordu Komutanı bulunan babası
Mareşal İbrahim Paşa ile Meşrutiyet inkılâbının
yapılmasına ve ihtilâlin aşırılıktan uzak ölçülerle ve engelsiz
olarak yürütülmesine ne yolda hizmet etmiş olduklarını anlamak
kolaylaşmıştır, sanırım. Denildiği gibi, «ihtilâlin aşırılıktan
uzak ölçülerle yürütülmesine» de etkili olamamışlardır. En
ölçüsüz davranışlar, bizzat kendilerine yapılmış olan
muamelelerde görülmüştür.
4. Maiyet-i muşirî
Erkân-ı Harbiyesi.
Hal Tercümesi Broşürüne Göre Nurettin
Paşa'nın Meşrutiyet'in İlanından Sonra Gördüğü Hizmetler
Hal tercümesi
broşürünün 4'üncü sayfasında, Nurettin
Paşa'nın, Rumeli'den İstanbul'a yürüyen Hareket
Ordusu'na katılarak vatan görevini yerine getirdiğinden söz
edilmektedir. 31 Mart Vak'ası dolayısıyla Rumeli'den İstanbul'a
gönderilen kuvvetlerin komutanı, rahmetli
Hüsnü Paşa idi. Ben bu kuvvetlerin kurmay başkanı
idim.
Bu kuvvetlere
Hareket Ordusu adını veren, Hareket Ordusu'nun İstanbul'a kadar
gidişini düzenleyen ve yöneten bendim.
Nurettin Bey'in bu kuvvetlere katılarak görev
aldığını bilmiyorum. Nurettin Paşa,
birçokları gibi, Hareket Ordusu İstanbul'a yaklaştığı zaman,
Ayastefanos'a veya Makrıköyü'ne gelmiş olabilir.
Nurettin Paşa, «Yemen
vilâyetinin kurtarılması ve âsilerin sindirilmesi için yapılan
savaşlarda birtakım tümen birliklerine veya müfrezelere komuta
etmiş...»
Her tümen
komutanı, her savaşta aynı durumda bulunur. Sonra, «San'a'nın
kurtarılması üzerine, orada yığınak yapmış olan askerî
kuvvetlere komuta etmiş...»
Efendiler, asker
olanlar çok iyi bilirler ki, bir yerde çeşitli ordu birlikleri
toplandığı zaman, orada bir merkez komutanlığı, bir mevki
komutanlığı, bir bölge komutanlığı veya ordugâh komutanlığı
kurulur... Nurettin Paşa'nın
San'a'daki komutanlığı bundan başka bir şey miydi?
Nurettin Paşa, «İmam
Yahya ile anlaşma yapması için
Ahmet İzzet Paşa'ya yardımcı olmuş...»
Ahmet İzzet Paşa'ya
sormadım. Fakat, İzzet Paşa
ile birlikte olup çalışmalarına yakından katılan yetkili
kimselerin söylediklerine göre, İmam
Yahya ile anlaşma görüşmelerinde
Nurettin Paşa hiçbir şekilde
yetkili kılınmamıştır.
Nurettin Paşa «Balkan
savaşlarına katılma arzusu göstererek Yemen'i kuzeyinden
güneyine kadar geçip Aden-Mısır-Suriye-Konya-İstanbul yoluyla
Çatalca yakınlarında bulunan Başkomutanlık Karargâhı'na katılmış
ve komutanlığı açık bir tümen bulunmaması dolayısıyla, kendi
isteği ile gönüllü olarak 9'uncu Alay'ın komutasını» üzerine
almış.
Nurettin Paşa'nın Yemen'den
İstanbul'a gelmek için takip ettiği yol, Yemen'den İstanbul'a
gelen bütün asker ve sivillerin, kısacası herkesin takip ettiği
yoldu. Yol o idi. Nitekim, o tarihte biz de Afrika'da
bulunuyorduk.
İstanbul'a
gelmek için Afrika çöllerini batıdan doğuya Mısır'a kadar deve
ile geçtikten sonra, İskenderiye ile Triyeste arasındaki bütün
Akdeniz'i ve Adriyatik denizini güneyden kuzeye ve Triyeste'den
Bükreş'e kadar Avrupa'yı ve ondan sonra da Karadeniz'i geçerek
aynı karargâha ulaşmıştık. Yol buydu.
Nurettin Paşa, bu noktada
asıl söylenmesi gereken konudan söz etmiyor.
Nurettin Paşa, albaylıktan
binbaşılığa indirildikten sonra, Yemen birliklerinde görev
yapmak üzere yarbaylığa yükseltilmiştir. Bu yükselmenin gereği
olarak, yarbaylıkta Yemen'de iki yıl kalmak lâzım gelirken,
vaktinden önce İstanbul'a gelerek kurtulma yolunu bulmuştur.
Hal tercümesi
broşürünün 6'ncı ve 7'nci sayfalarında,
Nurettin Paşa'nın Irak Komutanlığı'ndan söz ediyor
ve yerli imkânlara başvurarak yeniden ordu kurup dost ve
düşmanların umduklarının ve beklediklerinin aksine, yenilgiden
zafere ulaşma harikasını gösterdiği belirtiliyor.
Irak Seferinde Nurettin Paşa
Efendiler, Irak
seferinde, Nurettin Paşa
zamanındaki durumun içyüzü şundan ibarettir:
İlk Irak
Komutanı olan Süleyman Askerî Bey'in
yenilgiye uğrayıp intihar etmesinden sonra, Irak'a Kafkasya'dan
yeni birlikler gelinceye kadar, savaşlar, İngilizlerin isteğine
ve yürüyüş hızlarına bağlı kalmıştır.
Nurettin Paşa, Kûtülamare'de İngilizlere yenildikten
sonra, gece gündüz ve hiç bir direnme göstermeden yürüyerek
Selmanpâk'a kadar perişan bir şekilde geri çekildi.
İngilizler,
Nurettin Paşa'yı kovalayarak
Selmanpâk'a kadar ilerlediler. Orada, Kafkasya'dan gönderilmiş
olan birlikler, İngiliz birliklerini karşıladı. Üç gün
savaştıktan sonra, Nurettin Paşa
yenilgiyi kabul ederek geri çekilme emri verdi. Birlikler,
Diyale ırmağına kadar kuzeye çekildi.
İngilizlerle
süvari bağlantısı kurma yolu bile aranmadı. Halbuki, aynı
zamanda, İngilizler de geri çekilmişlerdi. Bu bilgiyi veren çöl
Araplarıydı. Ondan sonra Nurettin Paşa,
kendini toplayıp yeniden Selmanpâk - Kûtülamare yönünde
ilerledi.
Kûtülamare
kuzeyinde, gece İngiliz birlikleri ile karşılaşıldı.
Tedbirsizlik, düzensizlik ve idaresizlik yüzünden, birliklerimiz
şafak vakti düşmanın ateş baskınına uğradı.
Er, subay ve
komutan olmak üzere birçok kayıp verildi. Birliklerde panik
oldu. Kendiliğinden geri çekilme başladı. İngilizlerin çekilmesi
üzerine ortalık yatıştırılabildi.
Irak'ta yeni
birlikler ve yeni vasıtalarla büyük ve kanlı savaşlar bundan
sonra başlar ki, Nurettin Paşa’nın
bunlarla alâkası yoktur.
Broşürün aynı
sayfalarında, «Nurettin
Paşa, İngilizlerden ele geçirdiği uçaklarla da bir
uçak filosu meydana getirmek gibi çok büyük başarılar
göstermiştir»
deniliyor.
Bu iddianın pek
cahilce olduğunu söylemek zorundayım. Uçağın ve uçak filosunun
ne olduğunu bilenler, böyle bir iddianın ne kadar gülünç
olduğunu elbette anlarlar.
Büyük Taarruz'da
Nurettin Paşa Savaş Meydanını Dürbünle Seyretmeyi Tercih
Ediyordu
Broşürün
sekizinci sayfasında, Nurettin Paşa'nın
dürbünle bakarken alınmış bir resmi vardır. Bu resmin altında şu
sözler yazılıdır:
«26
Ağustos 1922 taarruz günü Kocatepe gözetleme yerinde Karahisar
Meydan Muharebesi idare ederken alınan fotoğraflarıdır.»
O gün hep aynı
tepedeydik. Dürbünle bakanlar çoktu. Dürbünle en çok bakanlar,
özellikle gözetleme görevi verilen subaylardı. Gerçekten,
Nurettin Paşa'nın da savaş
meydanını dürbünle seyretmeyi tercih ettiğini ben de
farketmiştim.
Karahisar -
Dumlupınar Meydan Muharabesi yapılırken, «Başkomutanlık Meydan
Muharebesi'nin yapıldığı gün» bir aralık,
Nurettin Paşa'yı kolordu komutanı Kemalettin
Paşa'nın (şimdiki Berlin Büyükelçisi) gözetleme noktasında,
durumu dürbünle seyrederken buldum. Birliklerimiz düşmanı
yakından sıkıştırmış, nazik ve önemli bir durum ortaya çıkmıştı.
«Dürbünle seyretmeyi bırakınız! Savaşı yakından ve bizzat idare
etmek için, ileri ateş mevzilerine gideceğiz» dedim.
Nurettin Paşa, bu kadar
yaklaşmanın doğru olmadığını söyleyerek gitmek istemedi. Canım
sıkıldı. «Siz burada kalabilirsiniz» dedim.
Kemalettin Sami Paşa'ya:
«Siz benimle geliniz!» dedim ve otomobilime yürüdüm.
Kemalettin Paşa:
«emredersiniz» dedi ve benimle beraber yürüdü. Bu davranış
üzerine, dürbünün başında yalnız bırakılan
Nurettin Paşa'nın da arkamızdan
geldiğini gördük. Dediğim yere gittik. Yunan ordusunun esareti
ile sonuçlanan o savaşı, en ince noktalarına kadar bizzat idare
ediyor ve gereken emirleri, doğrudan doğruya kolordu
komutanlarına ve diğer komutanlara ben veriyordum.
Verdiğim
emirlere göre tedbirler alınıp gerekli uygulamalara geçilirken,
Ordu Komutanı Nurettin Paşa
yanımda duruyor ve durumu seyrediyordu. Bir aralık, kolordu
komutanını benim yanımdan uzaklaştırarak bazı emirler vermeye
kalkışmış... Kolordu Komutanı bu emirleri uygulanabilir
nitelikte bulmamış; ordu komutanı ile kolordu komutanı arasında
neredeyse saygısızca bir çatışma durumu ortaya çıkmış...
Kemalettin Sami Paşa,
Nurettin Paşa'nın yanından
biraz sertçe bir muamele ile ayrılmış.. Bu durumun farkına
vardım. Kemalettin Sami Paşa'yı
yanıma çağırıp, sükûnet ve disiplini koruması gerektiğini
söyledim. Daha sonra, yalnız olarak
Nurettin Paşa'yı çağırttım.
Genel olarak
bazı sorular sordum ve anlatmak istedim ki, kolordu komutanına
verdiği emrin gerçekten de uygulanması mümkün değildir.
Komutanlar, emir vermiş olmak için emir vermezler. Gerekli,
uygulanabilir olan hususları emrederler ve emir verirken,
kendini, o emri yerine getirecek olanın yerine koymak ve emrin
nasıl yerine getirilip uygulanacağını düşünmek ve bilmek
gerekir.
Hal tercümesi
broşürünün 9'uncu sayfasında, Irak'tan sonra «Kafkas cephesine
gitmiş olan Nurettin Paşa'nın
3'üncü Ordu Bölgeleri Komutanlığı'nda ve Ordu Komutanlığı
Vekilliği'nde bir süre» bulunduğu yazılıdır. Bu görevlerin nasıl
birer görev olduğunu ve bu sürenin kaç gün olduğunu sormak
lâzımdır.
Nurettin Paşa, Kafkas
Cephesinden İstanbul'a dönüşünde «Aydın, Muğla ve Antalya
Bölgeleri Komutanı» unvanı ile İzmir'e gitmiş ve orada bulduğu,
çoğunu 40 yaşından yukarı askerlik çağını aşmış erlerin
oluşturduğu dağınık birkaç birliği (5) yeniden düzenleyerek ve
yeni tümenler kurarak 21'inci Kolorduyu meydana getirmiş.
Efendiler,
kolordu kurma işi, son zamanda, Birinci Dünya Savaşı'nın
fantezileri sırasına geçmişti. Özellikle, karşısında düşman
bulunmayan sabit bölgelerde, askerlik şubeleri ve başkanlıkları
kuruyormuşçasına bir kolaylıkla, kolordu komutanlıkları kurulur
ve yetkiler verilirdi. Gerçekten bütün savaş cepheleri imdat
diye feryat ederken, 21'inci Kolordu, değer verilen bir varlık
olsaydı, Aydın bölgesinde yüzüstü bırakılmazdı.
5. Mûstahfaz Kıtaatı.
Hal Tercümesi
Broşürüne Göre Nurettin Paşa'nın İstanbul'da ve Anadolu'da
Gördüğü Önemli İşler Nelerdi
Broşürün 16'ncı
sayfasında Nurettin Paşa'nın
«Anadolu'da Mustafa Kemal Paşa
ve arkadaşlarının teşebbüsleriyle başlayan Millî Mücadele
liderleri ile de ilişki kurarak...» İstanbul'da birtakım önemli
işler yaptığından, sonunda «İngilizler tarafından takibe
başlanmış olduğundan» ve «Mustafa Kemal
Paşa'dan aldığı davet yazılarında, artık İstanbul'dan
çok Anadolu'da hizmet edilebileceğinin bildirilmesi» üzerine
Anadolu'ya geçmiş olduğundan söz ediliyor.
Efendiler,
Nurettin Paşa'nın
İstanbul'da İngilizlerle ve Damat Ferit Paşa Kabinesi'yle
anlaştığını, Ankara'da kurulan Türkiye Büyük Millet Meclisi'nden
ve onun hükûmetinden habersiz olarak, bizi, İstanbul ile
uyuşturmaya çalıştığını ve bu münasebetle arada geçen telgraf
haberleşmeleri üzerine Ankara'ya geldikten sonraki
davranışlarını yeri geldiğinde anlatmıştım. Bunları tekrar
etmeyeceğim.
18'inci sayfada:
«Yukarıda sayılan vatan hizmetlerini başarı ile yerine getirmiş
olan Nurettin Paşa ile Büyük
Millet Meclisi arasında bazı resmî işlerden dolayı anlaşmazlık
çıkması üzerine, kendisi hemen Ankara'ya gelmiş ve bu
anlaşmazlık olumlu bir çözüme bağlanarak giderilmiştir»
ifadesine rastlanmaktadır.
Nurettin Paşa'nın, Hükûmetçe
nasıl Merkez Ordusu Komutanlığı'ndan alınarak Divan-ı Harb'e
verilmek üzere Ankara'ya getirildiğini ve Meclis'in, kendisine
karşı gösterdiği şiddetli tepki, idamını isteyecek kadar ileri
gitmişken, Başkomutan sıfatıyla, şahsen Meclis kürsüsünden,
Nurettin Paşa'yı savunarak
nasıl kurtarmış olduğumu da açıklamıştım. Burada yeri gelmişken
yalnız bir noktaya dikkatinizi çekmek isterim.
Söz konusu
broşürde yer alan ifadeye göre, bir Türkiye Büyük Millet Meclisi
vardır, bir de Nurettin Paşa...
Bunlar karşı karşıya gelmişler ve aradaki anlaşmazlık
giderilmiş... Bilindiği gibi, Meclis ile karşı karşıya gelebilen
yalnız Hükûmet'tir. Meclis'in karşısında Hükûmet vardır. Bir
ordu komutanı, bir vali ve herhangi bir makam sahibi Meclis'in
muhatabı olamaz.
Broşürün 18'inci
sayfasının son satırları, Nurettin Paşa'nın
«Tanrının lûtfuyla, vatanı tehlikeden kurtaran büyük zaferin
başarıcısı ve yaratıcısı olduğunu, millî tarihe bu defa pek
önemli ve benzeri görülmemiş bir şeref ve iftihar sayfası
eklemeyi sağlamış bulunduğu...» nu açıklamaya ayrılmıştır.
Nurettin Paşa, Zaferden Pay Almaya En Az
Hakkı Olanlardan Biridir
Efendiler, bu
kadar cür'etli bir iddia karşısında şaşırmamak ve böyle bir
iddiayı garip karşılamamak mümkün değildir.
Gerçekten de
Nurettin Paşa, genel
taarruzda 1'inci Ordu Komutanlığı'nda bulundu. Diğer bütün
komutanlarla birlikte kendisine emrettiğimiz görevleri yapmaya
çalıştı. Bu durum, bütün Türk ordusuna ve ordumuzun büyük küçük
bütün komutanlarına, subaylarına ve her erine ait olmak tabiî
bulunan bir başarıyı ve şerefi,
Nurettin Paşa'nın kendi şahsına mal ettirmesini
gerektirmez. Bu iddia kadar anlamsız, asılsız ve ayıp bir şey
olamaz.
Nurettin Paşa'yı kazanılan
zaferin yaratıcısı gibi göstermek olsa olsa kendisiyle alay
etmek maksadına dayanabilir. Yoksa,
Nurettin Paşa, Büyük Zafer'in şerefinden pay almaya
en az hakkı olanlardan biridir.
Efendiler, Büyük
Taarruz'da, Nurettin Paşa'yı,
yalnız taarruzun ikinci günü Kocatepe'de yalnız bırakmıştım.
Çünkü, düşmanın yenildiğini ve geri çekileceğini anlamıştık.
Yenilgisini
bozguna çevirmek ve geri çekilme hattını keserek düşman ordusunu
esir etmek için, artık Kocatepe'de değil, durumu daha genel
olarak gözden geçirecek ve ona göre etraflı tedbirler alacak
yerde bulunmamız gerekiyordu.
O gün bile,
Cephe Komutanı İsmet Paşa'nın
uygun görüp benim imzam ile yazdığı cesaret verici kısa bir
yazıyı telefonla okuyarak Nurettin Paşa'nın
maneviyatını kuvvetlendirmek için tedbir almak gereği
duyulmuştu.
Nurettin Paşa'yı
ve Ordusunu Bizzat Takip Etmek ve Yönetmek Zorunda Kaldım
Ondan sonra,
Nurettin Paşa'yı ve ordusunu
bizzat takip etmek ve yönetimine müdahale etmek zorunda kaldım.
Böyle yapmasaydım, Nurettin Paşa'nın
yaptığı hataları düzeltmek güçleşirdi.
Dumlupınar'da,
ordusunun Kurmay başkanı Emin Paşa'nın
ileri hareket için hazırladığı harekât emrinin kapsamını
anlamayan, fakat anlamamış değil de daha iyisini düşünmek ve
yapmak istiyormuş gibi davranan
Nurettin Paşa'nın bir kararsızlığa düşmesi üzerine,
kararsızlıkla geçirilecek zaman olmadığını hatırlatarak gereken
talimatı bizzat yazdırdığım zaman
Nurettin Paşa bana demişti ki: «Paşam siz bizi yalnız
ve serbest bırakmıyorsunuz!» Buna, orada bulunan Genelkurmay
Başkanı Fevzi Paşa
Hazretleri, ciddi bir dille ve şu yolda cevap verdi: «Paşa,
paşa dedi.
Bu ordu
bizim ve bütün memleketin göz bebeğidir. Onun sevk ve idaresini
tesadüfe bırakamayız!»
Dumlupınar'dan
Uşak'a giderken, yolda Nurettin Paşa'nın
aldığı tedbirlerdeki yetersizliğin farkına varıp,
Nurettin Paşa'nın
tümenlerine bizzat emir vererek tedbir aldırmasaydım,
Trikopis'in esir düşmesi mümkün olmayabilirdi.
Uşak'ta
beklenmedik kötü bir durumla karşılaşabilirdik. İzmir'e
vardıktan ve hükûmet dairesine girdikten sonra, güneyden gelen
top ve tüfek seslerini bizzat işitip,
Nurettin Paşa'nın tedbirsizliğini ve gafletini
anlayıp doğrudan doğruya kendim emir vererek tedbir
aldırmasaydım, İzmir'e girmiş ve İzmir sokaklarında halkın
arasına karışmış olan birliklerimizin, biz de içinde olduğumuz
halde, paniğe kapılarak darmadağın olması ihtimalden uzak
değildi.
İşbilirlik ve
ileri görüşlülük iddiasında bulunan
Nurettin Paşa'nın, İzmir'de yabancı memurlarla
yaptığı zapta geçmiş konuşmasını bizzat düzeltmeseydim, İzmir'e
girmekten doğan genel sevincin sönmesine yol açacak durumlardan
kaçınmak belki de mümkün olmayacaktı.
Efendiler, bu
söylediklerim, ordunun bütün ileri gelenlerince bilinen
gerçeklerdir. Bu gerçekleri yalnız bir kişinin fark etmediği
anlaşılıyor. O da Nurettin Paşa'dır.
Kuşatıcı, galip, fâtih, gazi unvanlarıyla kendini hatırlatmak
gibi çocukça bir sevdaya kapılan
Nurettin Paşa'nın, «Kûtülâmare kuşatıcısı Nurettin
Paşa» diye bir kartını görmüştüm.
Nurettin Paşa bu kartı,
Taşköprü'de otururken, Kastamonu Valisi ve o bölgenin komutanı
bulunan Muhittin Paşa'ya
(şimdiki Kahire Büyükelçisi) göndermiş. Kartın boş yerlerine
yazdığı yazılarda, karttaki unvana işaret ederek, «bunu da
benden kimse alamaz ya!» diye bir ibare vardı.
Muhittin Paşa, bu kartı ve
karttaki yazıyı, akıl ve ferasetle bağdaşır görememiş ve dikkate
değer bulmuş olduğundan aynen bana göndermişti. Evet, onu ondan
kimse geri alamaz. Fakat onu ona veren de yoktur.
Her başarılı
savaşa katılan kimsenin, hakkı olmadığı halde kendisini
başarının tek kazanıcısı ve galibi ilân etmesi, örnek alınacak
bir ahlâk kuralı değildir. Memleketin çocuklarına, böyle asılsız
tarz ve tavırlar takınma alışkanlıkları veremeyiz. Gelecek
nesillere, böyle havadan galip, fatih olunabileceği gibi sakat
bir düşünceyi miras bırakamayız.
Millet ve Tarih Unvan Vermekte O Kadar
Cömert Değildir
Hal tercümesi
broşürünün kapağındaki «gazi» unvanının kullanılmasına gelince,
bu unvanı, Nurettin Paşa'ya
(A. S.) harfleri verebilir. Fakat, gerçek ve kanun bununla
yalnız ve sadece alay eder. Gerçi savaşa «ya şehit ya da gazi
olmak için» gidilir.
Genel olarak,
kahramanlık meydanında ölenlerin hepsine şehit derlerse de, sağ
kalanların hepsine gazi unvanı verilmez. Bu unvanı ancak kanun
verir. Medenî bir milletin yüksek çıkarları uğruna yapmaya
mecbur olduğu harpler, Arap aşiretlerinin dolayısıyla birbirine
karşı açtıkları gazve (6) değildir. Öyle bile olsa, bu savaştan
sağ salim çıkanlara belki yalnız anaları babaları takdir için
«benim gazi oğlum!» diyerek övünürler. Fakat millet ve tarih
unvan vermekte o kadar cömert değildir.
Hal tercümesinin
son sayfasından da bir cümle alarak bu hikâyeye son verelim:
Nurettin Paşa «Irak
cephesinde iken yerli halk tarafından kendisine verilmiş
bulunan, Peygamber Hazretlerinin Kerbelâ'da yatan torunu
İmam Hüseyin Hazretleri'nin
mübarek kılıcını taşımakla şeref duymaktadır.»
Efendiler, bu ne
lâftır!
Kerbelâ,
Peygamber'in torunu, imam, mübarek kılıç, şeref duymak gibi,
cahil takımının hoşuna gidecek lâflarla milleti kandırma
politikasını benimseyenler, artık insaf etsinler!.. Millet de
dikkat ve uyanıklığını artırsın!..
Efendiler, tek
başlarına hareket ederek başarı elde edemeyeceklerini anlayan
bazı kimseler de ikiyüzlü davranışlarla içimize girme yolunu
bulabilmişlerdir. Bunların içyüzü İkinci Meclis toplanıp göreve
başladıktan sonra görülecektir.
6. Arap aşiretlerinin
gündüzleri yaptıkları savaşa verilen ad. Gece yapılan savaşlara
Seriyye denir.
Lozan Barış
Antlaşması
Türkiye Büyük
Millet Meclisi'nin ikinci seçim dönemi, yeni Türkiye Devleti'nin
tarihinde, mutlu bir geçiş devresine rastladı. Gerçekten de dört
yıllık istiklâl mücadelemiz, milletimizin şanına lâyık bir barış
ile sonuçlanmış bulunuyordu.
24 Temmuz
1923'te, Lozan'da imza edilen antlaşma, 24 Ağustos 1923'te
Meclis'te onaylandı.