Cumhuriyet'in
İlanı Kararını Nerede ve Kimlere Söyledim
Yemek sırasında:
«Yarın Cumhuriyet ilân edeceğiz» dedim. Orada bulunan
arkadaşlar, derhal düşünceme katıldılar. Yemeği bıraktık. O
dakikadan itibaren, nasıl hareket edileceği konusunda kısa bir
program yaparak arkadaşları görevlendirdim.
Yaptığım
programın ve verdiğim talimatın uygulanışını göreceksiniz!
Efendiler,
görüyorsunuz ki, Cumhuriyet ilânına karar vermek için Ankara'da
bulunan bütün arkadaşlarımı davet ederek onlarla görüşüp
tartışmaya asla lüzum ve ihtiyaç görmedim.
Çünkü, onların
da aslında ve tabiî olarak benim gibi düşündüklerinden şüphe
etmiyordum. Halbuki, o sırada Ankara'da bulunmayan bazı kişiler,
yetkileri olmadığı halde, kendilerine haber verilmeden, düşünce
ve rızaları alınmadan Cumhuriyetin ilân edilmiş olmasını bize
gücenme ve bizden ayrılma sebebi saydılar.
Cumhuriyet'in
İlanı ile İlgili Kanun Tasarısını İsmet Paşa'yla Birlikte
Hazırladık
O gece birlikte
olduğumuz arkadaşlar erkenden ayrıldılar. Yalnız
İsmet Paşa Çankaya'da
misafirdi. Onunla yalnız kaldıktan sonra, bir kanun tasarısı
müsveddesi hazırladık.
Bu müsveddede 20
Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye Kanunu (Anayasa)'nun devlet
şeklini tespit eden maddelerini şu şekilde değiştirmiştim:
Birinci maddenin sonuna «Türkiye Devleti'nin hükûmet şekli
Cumhuriyettir» cümlesini ekledim. Üçüncü maddeyi şu yolda
değiştirdim: «Türkiye Devleti Büyük Millet Meclisi tarafından
idare olunur. Meclis, hükûmetin ayrıldığı idare kollarını
Bakanlar vasıtasıyla yönetir.»
Bundan başka
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun temel maddelerinden olan sekizinci
ve dokuzuncu maddelerle de değiştirilerek ve açıklığa
kavuşturularak şu maddeler yazıldı:
«Madde — Türkiye
Cumhurbaşkanı Türkiye Büyük Millet Meclisi Genel Kurulu
tarafından ve kendi üyeleri arasından bir seçim dönemi için
seçilir. Cumhurbaşkanlığı görevi yeni Cumhurbaşkanının
seçilmesine kadar devam eder. Görev süresi biten Cumhurbaşkanı
yeniden seçilebilir.»
«Madde — Türkiye
Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır. Bu sıfatla lüzum gördükçe
Meclis'e ve Bakanlar Kurulu'na başkanlık eder.»
«Madde —
Başbakan, Cumhurbaşkanı tarafından ve Meclis üyeleri arasından
seçilir. Diğer bakanlar, Başbakan tarafından ve yine Meclis
üyeleri arasından seçildikten sonra Cumhurbaşkanı tarafından
hepsi birden Meclis'in onayına sunulur. Meclis, toplantı halinde
değilse, onaylama, Meclis'in toplantısına bırakılır.»
Bu maddelere,
komisyonda ve Meclis'te din ve dil ile ilgili bildiğiniz bir
madde de eklenmiştir.
29 Ekim 1923 Günü Halk Partisi'nde Yapılan
Görüşmeler
Saygıdeğer
Efendiler, şimdi isterseniz yüksek hey'etinize 29 Ekim 1923
Pazartesi günü Ankara'da geçen olayı kısaca anlatmaya çalışayım.
Pazartesi günü
saat 10.00'da Halk Partisi grubu, Grup Yönetim Kurulu Başkanı
Fethi Bey'in başkanlığında
toplandı. Bakanlar Kurulu üyelerinin seçimi görüşmelerine
başlandı.
Başkan — Yönetim
Kurulu, hazırlık niteliğinde olmak üzere, Genel Kurul'a sunulmak
üzere bir Bakanlar Kurulu listesi hazırladı. Yönetim Kurulu,
kesin bir şey tespit etmiş değildir. Karar saygıdeğer
kurulumuzundur. Kabul ederseniz okunsun, sözleriyle, Genel
Kurul'a, Başkanlığında Fuat Paşa'nın
bulunduğu bir hükûmet listesi sunar.
Okunan bu
listede İktisat Bakanlığına aday gösterilen
Celâl Bey (İzmir) söz alarak
Bakanlar Kurulu'nun önemini belirtmiş ve kendisinin seçilmesini
teklif etmiş. Özellikle «bu listede adları görülen kimseler
çekilenlerden daha kuvvetli değildir.
Bizden refah ve
ıslahat isteyen bir millet vardır. Herhalde yeniler eskilerden
daha kuvvetli olmalıdır. Seçimde acele etmeyelim. Hele Hükûmet
Başkanı'nı seçerken iyi düşünelim» görüşünü ileri sürmüş.
Saip Bey (Kozan) — Meclis
Başkanlığı'na Fethi Bey,
Başbakanlığa İsmet Paşa
seçilmelidir, demiş.
Ekrem Bey (Rize) — Yeni
hükûmet eski hükûmetin boşluğunu doldurabilecek mi? Reis Paşa
Hazretleri, mümkünse bu konudaki düşüncelerini ifade
buyursunlar; aydınlanalım (ben o sırada Meclis'te bulunmuyordum)
şeklinde konuşmuş.
Zülfü Bey (Diyarbakır) —
Yetki Parti Meclisi'nindir. Bu hak, grup Yönetim Kurulu'nun
değildir. Parti Meclisi toplansın!.. isteğinde bulunmuş...
Mehmet Efendi (Bolu) —
Seçilecek hükûmet ancak bir ay dayanabilir. Hükûmetin böyle sık
sık değişmesi, memleket ve milleti kötü ve güç bir duruma
sürükler. Hükûmet istifa sebebini açıkça anlatmazsa herhangi bir
hükûmet seçimine katılmam. Önce sebebi anlayalım sonra seçim
yapalım.
Faik Bey (Tekirdağ) —
Listede gösterilen isimler öncekilerden daha kuvvetli değildir.
Parti Meclisi toplanıp bu meseleyi halletsin.
Vasıf Bey (Saruhan) — (İsmet
Paşa'nın hizmetlerinden bahsettikten sonra)
Memleketi, milleti niçin bırakıyor? Liderlerimiz bizi
aydınlatmamıştır. Sayın Başkanımız (beni kastetmiş olacak) bizi
niçin aydınlatmıyor, demiş ve uzun bir konuşma yapmış.
Necati Bey (İzmir) —
Memleketin güvendiği kimselerin bizi bırakıp ayrılmalarını kabul
edemeyiz.
Sayın Başkanımız
bizi aydınlatsın ve uyarsın. İçeriye ve dışarıya karşı kuvvetli
bir hükûmete kesinlikte ihtiyacımız vardır.
Başkan
Fethi Bey — Yönetim
Kurulu'nun yaptığı bu liste, ne Paşa'nın ve ne de Yönetim
Kurulu'nundur, şeklinde bir açıklama yapmayı gerekli bulmuş.
Doktor
Fikri Bey (Ertuğrul) (1) —
Vasıf ve
Necati Bey'lerin
düşüncelerine katılırım. Memleket sütliman değildir. Memleket
idaresi gelişigüzel yapılacak bir seçime terk edilemez. Kuvvetli
şahıslardan kurulu bir hükûmet seçilmelidir.
Recep Bey (Kütahya) —
Arkadaşlar sözlerini bitirsinler, sonra
Gazi Paşa Hazretleri
söylesinler (Henüz toplantıda değildir).
İlyas Sami Bey (Muş) — Sayın
Başkanımız Gazi Paşa
Hazretleri düşüncelerini ifade buyursunlar. Bunalımın doğduğu
gün giderilmesi daha yararlıdır. Erteleme şiddetlenmesine yol
açar. Bir Hükûmet Başkanı seçelim. Yirmi dört saatlik bir süre
tanıyalım. Arkadaşlarını bulsun. Kuvvetli bir hükûmet kurulsun.
Abdurrahman Şeref Bey
(rahmetli İstanbul Milletvekili) — Bazı arkadaşlar telâş
ediyorlar. Bu her memlekette görülen bir şeydir. Hepimizin amacı
vatanın saadetidir. Bir makine kurup tıkır tıkır işletemiyoruz.
Bu da doğru.
Kuvvetli bir hükûmeti nasıl bulmalı hastalığı nasıl keşfetmeli?
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'muzu göz önüne alalım. Hükûmetin
görevini belli edelim. Meclis, görüşlerini söylesin.
Ondan sonra
Reis Paşamız da görüşlerini
ifade buyursunlar. Bir sonuca varalım. Herkes bir işe yarar.
Herkesi yaradığı işte kullanmalı. Şahıslardan söz etmeyelim.
Vatanın yüksek çıkarlarında birlikteyiz.
Reis Paşa Hazretleri görüşlerini ifade
buyursunlar.
Eyüp Sabri Efendi (Konya) —
Ne olursa olsun bir seçim zarureti ile karşı karşıya
bulunuyoruz. Bundan önceki Hükûmet üyelerinin, yeniden seçilmiş
olsalar bile kabul etmeyeceklerine karar verdiklerini
işitiyoruz. Yüce Meclis bu kararı kaldırmalıdır.
Recep Bey (Kütahya) — Üç
esaslı noktaya dokunacağım. Birincisi şekil, ikincisi çalışma
eksikliği, üçüncüsü manevî birliğimizde açılan gediktir.
Şekillerde eksiklik olursa iyi bir sonuç vermez. Eldeki listede
yer alan değerli arkadaşlar hangi zamanda hangi şartlar altında
çalışacaklardır; belli değil. Kuvvetli bir şahsın kendi
arkadaşlarını bularak bir hükûmet kurması gerekir.
Recep Bey, özellikle bu son
nokta üzerinde uzun bir konuşma yapmış ve açıklamalarda
bulunmuş.
Talât Bey (Ardahan) —
Recep ve
Abdurrahman Şeref Bey'ler
pek güzel açıkladılar. Hükûmet Başkanı'nın görevi nedir? Görev
ve yetki Kanununu hâlâ çıkarmadık. Gazi
Paşa Hazretleri bizi aydınlatmak lûtfunda
bulunsunlar, demiş.
1. Bilecik.
Ben Genel Başkan
Olarak Meselenin Çözümüne Memur Edildim
Başkan bundan
sonra görüşmenin yeterliğini oya koymuş. Görüşme yeterli
görüldükten sonra birtakım önergeler okunmuş. Bunlardan
Kemalettin Sami Paşa'nın
önerisi kabul edilmiş. Bu önergeyle, ben Genel Başkan sıfatıyla
meselenin çözüme bağlanması için Parti Meclisi tarafından
görevlendiriliyordum.
Görüşmeler
sırasında Çankaya'da evimde bulunuyordum.
Kemalettin Sami Paşa'nın
önergesinin kabul edilmesi üzerine, toplantıya davet edildim.
Toplantı salonuna girer girmez doğruca kürsüye çıktım ve kısaca
şu görüş ve teklifi ortaya attım.
«Efendiler!
dedim, Hükûmet üyelerinin seçiminde görüş birliği sağlanamadığı
anlaşılmıştır. Bana bir saat kadar müsaade buyurun. Bulacağım
çözüm yolunu arz ederim.»
Başkan
Fethi Bey, teklifi oya
koydu. Kabul edildi.
Efendiler, bu
bir saat içinde, gereken kimseleri Meclis'teki odama davet
ederek onlara 28-29 Ekim gecesi hazırladığım kanun tasarısını
gösterdim ve kendileri ile görüştüm.
28-29 Ekim Gecesi Hazırladığım Kanun
Müsveddesini Teklif Ettim
Saat 13.30'da
Parti Genel Kurulu yeniden Fethi Bey'in
başkanlığında toplandı. İlk söz bendeydi. Kürsüye çıktım ve şu
konuşmayı yaptım:
«Saygıdeğer
arkadaşlar, üzerinde durduğumuz meselenin çözümünde karşılaşılan
güçlüklerin sebebi, bütün arkadaşlarca anlaşılmıştır sanırım.
Eksiklik ve yanlışlık uygulamakta olduğumuz usul ve şekildedir.
Gerçekten de,
yürürlükteki Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'na göre, bir hükûmet
kurmaya teşebbüs ettiğimiz zaman, bütün arkadaşların her biri
bakanları ve hükûmeti seçmek mecburiyeti ile karşı karşıya
kalıyor. Hepinizin birden hükûmet üyelerini seçmek zorunda
kalmanızda görülen güçlüğün giderilmesi zamanı gelmiştir. Geçen
dönemde de aynı şekilde güçlükle karşılaşılıyordu. Görülüyor ki,
bu usul bazan birçok karışıklıklara yol açıyor.
Yüksek
hey'etiniz bu güçlüğün çözülmesi için beni görevlendirdi. Ben de
bilginize sunduğum bu görüşten hareket ederek düşündüğüm şekli
tespit ettim. Onu teklif edeceğim.
Teklifim kabul
edilirse kuvvetli ve kendi içinde uyumlu bir hükûmet kurmak
mümkün olacaktır. Devletimizin şekil ve niteliğini tespit eden
ve hepimiz için bir gaye olan Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'muzun
bazı noktalarına açıklık kazandırmak gerekir. Teklif şudur»
dedikten sonra, bilinen tasarıyı okutmak üzere kâtip beylerden
birine uzatarak kürsüden ayrıldım.
Teklifimin
niteliği anlaşıldıktan sonra tartışmalar başladı.
Sabit Bey (Erzincan) —
Hükûmetin bu şekilde kurulması usulünün lehindeyim. Ancak,
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nda değişiklik yapılması teklifi ile
bugünkü bunalımı çözmek mümkün değildir. Biz şimdi bir Başbakan
seçelim. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun değiştirilmesini sonra
düşünürüz, dedi.
Hâzım Bey (Niğde) — Şu
görüşü ileri sürdü: Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nu biz yapabilir
miyiz? Sanırım ki yapamayız. Yetkimiz varsa, bu partide olmaz.
Partide görüşüldükten sonra açık oturumda kimse söz
söyleyemiyor. Millet varlığını ilgilendiren kanunların burada
kesin bir şekilde tespit edilmesine taraftar değilim. Bu gibi
kanunlar açık oturumda ve serbestçe görüşülmelidir. Biz, her
şeyden önce hükûmet bunalımına bir çare bulalım.
Yunus Nadi Bey,
Hâzım Bey'e şu yolda cevap
verdi: Hangi memleket ilk defa Teşkilât-ı Esasiye Kanunu
yaparsa, o iş için bir kurucu meclis kurmuştur. Bizde ise bu
gibi meselelerde ayrıca bir kurucu meclis kurulacağı açıkça
belirtilmemiştir.
Bizde her zaman
bu gibi değişiklikler olmuştur. Bizden önceki Türkiye Büyük
Millet Meclisi de bu yolda yürümüştür. Buna yetkimiz vardır.
Kararsızlık gösterilmesin. Şimdi biz, hükûmet bunalımının
çözümünü Reis Paşa
Hazretleri'ne bıraktık. O da bize bu teklifi getirdi. Bu
teklifte yer alan usulü bütün arkadaşlar ayrı ayrı düşünmüştür.
Şimdi buna kesin bir şekil vermek gerekir. Teklif edilen şekil,
zaten vardır. Buna bir açıklık verip daha belirli şekilde tespit
edeceğiz.
Vehbi Bey (Balıkesir) —
Bizim, şimdiye kadar görüşüldüğünü işittiğimiz Teşkilât-ı
Esasiye Kanunu hakkında bir bilgimiz yoktur. Gerçi gazetelerde
gördük, ama bu yeter mi? Bu bakımdan biz, bu konuyu bir bütün
olarak görüşmek üzere daha sonraya bırakıp önce bunalıma bir
çare bulalım.
Halil Bey — Teşkilât-ı
Esasiye Kanunu'nun değiştirilerek yeniden yapılmasına yetkimiz
vardır. Fakat yapılacak bu değişiklikler, gerçekten vatan ve
milletimizin saadetini sağlayabilecek midir? Bunu söylemek
gerekir.
Bunu, hukukçu,
hukuk bilgini olan arkadaşlarımız gelip açıklasınlar. Açıklama
yapılmadıkça bu meselenin derhal halledilmesine taraftar
değilim.
Üyelerden biri —
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu öyle gelişigüzel düzeltilemez.
Hamdullah Suphi (İstanbul) —
Dört yıl önce, bakanların ayrı ayrı seçilmelerinin zararlarını
söylemiştim. Bugün de aynı durum başgösterdi.
Gazi Paşa'nın teklifine
gelince, bu yeni değildir.
Dört yıl önce
yapılan bir kanunun daha açık olarak ifadesinden ibarettir.
Durum böyle olunca, değişiklik aleyhinde söz söyleyecekler
gelsinler düşüncelerini açıklasınlar. Fakat zamanımızın uzun
uzadıya beklemeye tahammülü yoktur.
Ragıp Bey (Kütahya) —
Kanunların en iyisi şartlardan ve ihtiyaçtan doğmuş olanıdır.
İhtiyaç ise meydandadır. Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nun
tamamlanması ve açıklığa kavuşturulması gerekir. Teklifin derhal
görüşülmesine geçelim.
Adalet Bakanı
rahmetli Seyit Bey — Teklif
edilen şekil yeni bir şey değildir. Yürürlükteki Teşkilât-ı
Esasiye Kanunu'nun, açıklığa kavuşturulması ve buna göre
tespitidir. Kanunlar ihtiyaçtan doğar teorik görüşlerden
kaynaklanmaz. Zaman ve olaylar her şeye hâkimdir. Gelişme
kanunu, değişmez kesin bir kuraldır.
Teklif edilen
şekilde bir yenilik yoktur. Yürürlükteki şekli daha açık ve
belirli bir şekilde ifade edersek, elbette millet ve
memleketimizin yararına daha uygun olarak hareket etmiş oluruz.
Hükümetimizin Şekli Mutlaka Cumhuriyet
Olacaktır
Rahmetli
Seyit Bey'in görüşüne
Abidin Bey (Manisa) şu
cevabı verdi: — Önce hükûmet bunalımına çözüm getirelim.
Eyüp Sabri Efendi
(Konya)'nın görüşü şöyleydi: Biz Gazi
Paşa Hazretleri'ni hakem yaptık. Bizim Teşkilât-ı
Esasiye Kanunu'nu değiştirmeye yetkimiz yok demek, gayrimeşru
olduğumuzu kabul etmek demektir.
Meclisin
Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nu değiştirme yetkisi meydandadır.
Hükûmetimizin şekli mutlaka Cumhuriyet olacaktır.
Bundan sonra
İsmet Paşa söz alarak şu
yolda bir konuşma yaptı:
«Parti
Başkanı'nın teklifini kabule ihtiyaç kesindir. Bütün dünya,
bizim bir hükûmet şekli görüştüğümüzü biliyor. Bu görüşlerimizi
bir sonuca bağlayıp açıklamamak, güçsüzlüğü ve karışıklığı
sürdürmekten başka bir şey değildir. Bir tecrübemden söz edeyim.
Avrupa diplomatları bu konuda beni uyardılar. Devletin başkanı
yoktur, dediler.
Şimdiki idare
şeklinize göre başkan, Meclis Başkanı'dır. Demek ki siz, bir
başka başkan bekliyorsunuz. Avrupa'nın düşüncesi işte budur.
Oysa, biz böyle düşünmüyoruz. Millet, hâkimiyetini ve
mukadderatını fiilî olarak eline almıştır. O halde bunu hukukî
olarak dile getirmekten neden çekiniyoruz. Cumhurbaşkanı olmadan
Başbakan seçilmesini teklif etmek kanunsuz olur. Bunda şüpheye
yer yoktur. Başbakanın seçilebilmesi için,
Gazi Paşa Hazretleri'nin
teklifinin kanunlaşması gerekir.
Genelleşmiş olan
bir zaafın sürdürülmesinin anlamı yoktur. Partinin bütün millete
karşı yüklendiği sorumluluğun gereklerine uygun olarak hareket
etmek zarurîdir.»
İsmet Paşa'dan sonra,
rahmetli Abdurrahman Şeref Bey'in
konuşmasında şu sözler yer alıyordu:
«Hükûmet
şekillerinin teker teker sayılmasına gerek yoktur.
Hâkimiyet
kayıtsız şartsız milletindir, dedikten sonra kime sorarsanız
sorunuz, bu Cumhuriyettir. Doğan çocuğun adıdır. Ama bu ad,
bazılarına hoş gelmezmiş, varsın gelmesin.»
Bundan sonra
Yusuf Kemal Bey, teklifin
kabul edilmesi gerektiği hususunda uzun bilgiler verdi ve «bunun
derhal kanunlaşması için gerekli işlemin tamamlanmasını teklif
ederim» dedi.
Teklifim Parti
Grubu'nda ve Hemen Arkasında Meclis'te Görüşüldü ve "Yaşasın
Cumhuriyet" Sesleri Arasında Kabul Edildi
Abdullah Azmi Efendi'nin,
«meselenin önemi meydandadır. Görüşme devam etsin» diye yükselen
itirazına rağmen yeterlik teklifi kabul edildi. Ondan sonra
teklifimin bütünü ve arkasından da maddeler birer birer okunarak
görüşüldü ve kabul edildi.
Efendiler, Parti
Grubu toplantısına son verildi ve hemen Meclis toplantısı
açıldı.
Saat 18.00 idi.
Kanun teklifi, Kanuni Esasî Encümeni (2) tarafından usulen
incelenip tutanağı hazırlanırken, Meclis diğer bazı işlerle
meşgul oldu. Sonunda, Başkanlık kürsüsünde oturan Başkan Vekili
İsmet Bey (Paşa) Meclis'e şu
bilgiyi verdi:
«Kanun-ı Esasî
Encümeni, Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nda değişiklikler yapılması
ile ilgili tasarının öncelikle ve derhal görüşülmesini teklif
ediyor. «Kabul!» sesleri üzerine, tutanak okundu.
Teklif edildiği
gibi öncelikle görüşüldü. Nihayet, kanun, birçok konuşmacının
«Yaşasın Cumhuriyet!» sesleriyle alkışlanan konuşmalarıyla kabul
edildi.
2. Anayasa Komisyonu.
Türkiye
Cumhurbaşkanlığı'na Türkiye Büyük Millet Meclisi Oybirliği ile
Beni Seçti
Ondan sonra
Cumhurbaşkanı seçilmesi için Meclis'te oylamaya geçildi.
Toplanan oyların sonucunu, Başkanlık kürsüsünde oturan
İsmet Bey (Paşa) Genel
Kurul'a şu şekilde bildirdi:
«Türkiye
Cumhurbaşkanlığı için yapılan oylamaya yüz elli sekiz kişi
katılmış ve Cumhurbaşkanlığına yüz elli sekiz üye, oybirliği ile
Ankara Milletvekili Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ni seçmişlerdir.»
Efendiler,
seçimin hemen arkasından Meclis'te yaptığım konuşmayı
tutanaklarda okumuşsunuzdur. Ancak, tarihî bir hatıranın
canlandırılması için, müsaade ederseniz, o konuşmamı burada
aynen tekrar edeyim:
«Saygıdeğer
arkadaşlar, dünya çapında önemli ve olağanüstü olaylar
karşısında, saygıdeğer milletimizin gerçek uyanıklığına ve
şuurluluğuna değerli bir belge olan Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu'nun bazı maddelerini açıklığa kavuşturmak için kurulmuş
olan özel komisyon tarafından yüksek hey'etinize teklif edilen
kanun tasarısının kabûlü dolayısıyla, Türkiye Devleti'nin zaten
bütün dünyaca bilinen, bilinmesi gereken mahiyeti,
milletlerarası adıyla adlandırıldı.
Bunun tabii bir
gereği olmak üzere bugüne kadar doğrudan doğruya Meclis
Başkanlığı'nda bulundurduğunuz arkadaşınıza, yaptırdığınız bu
görevi, Cumhurbaşkanı unvanıyla yine aynı arkadaşınız, bu âciz
arkadaşınıza tevcih ediyorsunuz.
Bu münasebetle,
şimdiye kadar hakkımda gösterdiğiniz sevgi, samimiyet ve güveni
bir defa daha göstermekle, yüksek değerbilirliğinizi ispat etmiş
oluyorsunuz. Bundan dolayı yüce hey'etinize gönlümün bütün
samimiyeti ile teşekkürlerimi arz ederim.»
«Efendiler,
asırlardan beri Doğuda haksızlığa ve zulme uğramış olan
milletimiz, Türk milleti, gerçekte soydan sahip bulunduğu yüksek
kabiliyetlerden yoksun zannediliyordu.»
Son yıllarda
milletimizin fiilî olarak gösterdiği kabiliyet, istidat ve
kavrayış kendi hakkında kötü düşünenlerin ne kadar gafil ve ne
kadar gerçeği görmekten uzak, görünüşe aldanan insanlar olduğunu
pek güzel ispat etti. Milletimiz kendisinde var olan vasıfları
ve değeri, hükûmetin yeni adıyla, medeniyet dünyasına çok daha
kolaylıkla gösterebilecektir. Türkiye Cumhuriyeti, dünya
devletleri arasında tuttuğu yere lâyık olduğunu eserleriyle
ispat edecektir.»
«Arkadaşlar, bu
yüksek rejimi yaratan Türk milletinin son dört yıl içinde
kazandığı zafer, bundan sonra da birkaç misli olmak üzere
kendini gösterecektir. Bendeniz, kazandığım bu güven ve itimada
lâyık olmak için, pek önemli gördüğüm bir noktadaki ihtiyacı arz
etmek mecburiyetindeyim. O ihtiyaç, yüce hey'etinizin şahsıma
karşı gösterdiği sevgi, güven ve desteğin devamıdır.
Ancak bu sayede
ve Tanrı'nın yardımıyla, bana verdiğiniz ve vereceğiniz
görevleri en iyi şekilde yapabileceğimi ümit ediyorum.»
«Daima sayın
arkadaşlarımın ellerine çok samimî ve sıkı bir şekilde
yapışarak, kendimi onların şahıslarından bir an bile uzak
görmeyerek çalışacağım. Daima milletin sevgi ve güvenine
dayanarak hep birlikte ileri gideceğiz.
Türkiye
Cumhuriyeti mes'ut, muvaffak ve muzaffer olacaktır.» Efendiler,
Meclis'çe Cumhuriyet kararı 29-30 Ekim 1923 gecesi saat 20.30'da
verildi. On beş dakika sonra, yani 20.45'te Cumhurbaşkanı
seçildi. Durum, aynı gece bütün memlekete bildirildi ve her
tarafta gece yarısından sonra yüz bir pâre top atılarak ilân
edildi.
İlk kabinenin
İsmet Paşa tarafından
kurulduğunu ve Meclis Başkanlığı'na
Fethi Bey'in seçildiğini biliyorsunuz.
Cumhuriyet'in
İlanı Üzerine Milletin Duyduğu Genel ve Samimi Sevince
Katılmaktan Çekinenler
Efendiler,
Cumhuriyet'in ilânı, bütün milletçe sevinçle karşılandı. Her
tarafta parlak sevinç gösterileri yapıldı. Yalnız İstanbul'da
iki üç gazete ve yalnız İstanbul'da toplanan bazı kimseler,
milletin genel ve samimî olan bu sevincine katılmaktan
çekindiler.
Endişeye
düştüler. Cumhuriyet'in ilânına önayak olanları eleştirmeye
başladılar.
İşaret ettiğim
gazetelerin ve şahısların Cumhuriyet'in ilânını nasıl
karşıladıklarını hatırlamak için sadece o günlerdeki yayınları
gözden geçirmek yeterlidir.
Meselâ «Yaşasın
Cumhuriyet» başlığı altındaki yazılar bile Cumhuriyet'in kuruluş
ve duyuruluş şeklinin garip olduğunu, bunda «sıkboğaza
getirilmiş gibi bir durum» bulunduğunu ilân ediyordu.
Bu yazıların
sahibi şu görüşleri ileri sürüyordu: (... Şöyle olacağı böyle
olacağı söylenip dururken, diğer taraftan birdenbire birkaç saat
içinde, Kanun-ı Esasî değişikliği yapılıvermesi en yumuşak
deyimi ile gayri tabiî bir harekettir.»
Bizim davranış
tarzımız «medeniyet dünyasını anlamış, okumuş, incelemiş ve
devlet idaresinde tecrübe kazanmış kafalardan çıkacak bir
muhakeme eseri» değilmiş...
Cumhuriyet'in
ilânını Meclis'in alkışlarla kabul etmesi, milletin top atışları
ile kutlaması eleştiriliyor ve deniyordu ki: «Cumhuriyet alkış
ile, dua ile şenlik ve donanma ile yaşamaz.» «Cumhuriyet bir
tılsım değildir.
Millet
Meclisi'nde bir büyü yapıldı. Bundan sonra her iş kendiliğinden
düzelecek, her derdin çaresi kendiliğinden bulunacak değildir.»
Ben
cumhuriyetçiyim diyenlerin, Cumhuriyet'in ilânı günü kaleminden
çıkacak sözler bunlar mı olmalıydı. En yüksek idare şeklinin
Cumhuriyet'ten başka bir şey olmayacağına inandığını iddia
edenlerin Cumhuriyet kelimesine «bir put gibi tapmam»
demesindeki anlam ve kasıt neydi?
Meclis toplantı
hâlinde bulunmadığı zaman, «Onun güvenoyu verdiği bir hükûmetin
düşürüleceği şeklinde asılsız bir fikri kamuoyunda canlandırıp
böyle bir hak «padişahlara bile verilmemişti. Şimdi o hak,
Cumhurbaşkanı'na mı veriliyor?» sorusu kime ve ne maksatla
yöneltiliyordu?!
Bu yazıları
yazanın maksadı, Cumhuriyet'i halka sevdirmek mi, yoksa bunun
put gibi tapılacak bir şey olmadığını anlatmak mıydı?
«Cumhuriyet bize rejim değişikliği ile birlikte zihniyet
değişikliği de getiriyor mu? Kabineye girecek olan kimselere
birer devlet adamı kafası hediye ediyor mu?» sözleriyle daha ilk
anda Cumhuriyet'in değer ve önemini azaltmaya kalkışmak
«Cumhuriyetçiyim» diyenlerden beklenebilir miydi?
En hafif bir
rüzgârdan bile korunması gereken yeni doğmuş bir çocuğun, onu
beslediklerini söyleyenler tarafından bu şekilde hırpalanması
doğru muydu?
Bu düşüncelere
yer veren gazetenin başka bir sayfasında «Türkiye
Cumhuriyeti'nin İlânı» başlığı altında yer alan birçok
düşünceler arasında: «...
Bu yeni
merhaleye ulaşan Türk milleti, acaba burada uzunca bir süre
huzur içinde dinlenebilecek, burası onun için bir canlılık ve
güç kaynağı, bir rahatlık ve mutluluk kaynağı olabilecek midir?
Bu merhale onun sosyal yapısını kırıp dökmeden kucaklayabilecek
bir çerçeve niteliği taşımakta mıdır?
Cumhuriyet acaba
olayların zorlaması karşısında çaresizlikten kaçıp sığınılan bir
saçak altı mı olacaktır?...» gibi endişe ve ümitsizlik veren
sözlerin sırası mıydı?
Cumhuriyet'in
ümit, rahatlık ve mutluluk getireceğinden şüphe ve endişeye
kapılan kimse, ümit, rahatlık ve mutluluğu nereden ve hangi
kaynaktan bekliyordu? Cumhuriyet'in, milletimizin sosyal
yapısını kırıp dökebileceği ihtimali, Cumhuriyeti benimsemiş
olan kimselerin kafasında nasıl yer bulabiliyordu.
Bir başka
gazeteci de, «Efendiler, acele ediyorsunuz!» diye bağırmaya
başladı.
Bu gazeteci
efendi, millete şu yolda jurnal veriyordu: «Bunalım yeni bir
kabine kurulması şeklinde giderileceği yerde, aksine son
günlerin bütün gürültülerine rağmen, yine kimsenin çok yakında
ilân edileceğine ihtimal vermediği Cumhuriyet'in pek delilli
ispatlı, pek kesin ve pek acele olarak ortaya çıkmasına sebep
olmuştur.»
«Cumhuriyet
ilânının çok yakın olduğuna ihtimal vermeyen yalnız kamuoyu
değildi. Belki Ankara'da en önemli ve en yetkili mevkilerde
bulunan bazı kimseler de böyle bir ihtimali hatırlarına bile
getirmiyorlardı.»
Bu sözlerle
itiraf edilmektedir ki, son günlerin bütün gürültüleri,
Cumhuriyet'in ilânına engel olmak içinmiş... Böyle bir maksat
güdenlerin «Kararların alınmasında acelecilik» görmeleri
tabiiydi. Fakat «memleket kamuoyunun da bu görüşte, kendileriyle
birlikte olduğunu» sanmaları yanlıştı.
Gazetesini
«balonu uçurdular ama galiba ucunu kaçırıyorlar!» ve «sular
boşanınca dolaplar döndü ama... ne yönde?» gibi çirkin bayağı
sözlerle dolduran gazeteci efendi, sesleniş ve suçlamalarına
şöyle devam ediyordu: «Efendiler, devletin adını taktınız,
işleri de düzeltebilecek misiniz?»
Bu seslenişle
başlayan yazıları, şu satırlarla son buluyordu: Tek dileğimiz...
«Vatan ve millete yararlı işlere başlanılmasından ibarettir.
Eğer dün ilân edilen Cumhuriyet'in liderleri ve o liderleri
destekleyenler bunu yapabileceklerinden eminseler, biz de
kendilerine — öyleyse Cumhuriyetiniz mübarek olsun Efendiler! —
deriz.»
Bizi alay
edercesine tebrik eden bu son cümleyle, yazar, Cumhuriyet'i
benimsemiyor, onunla ilgisi olmadığını bildiriyordu.
Başka bir
gazeteci yazar da, Cumhuriyet'in ilânı dolayısıyla yaptığı
eleştiri ve değerlendirmede: «Bizi üzen nokta, millî önderimizin
şahsı ile ilgilidir.
En büyük ruhlu
adamlar bile, şahsî güç sahibi olmanın çekiciliğine karşı
koyamamışlardır» diyor ve bu görüşünü, benim nutuklarımdan
aldığı sözlerle destekledikten sonra, Amerika'ya istiklâl
sağlayan Washington'un,
nasıl çiftliğine çekildiğini, Amerika Meclisi'nin hiçbir şahsı
dikkate almadan yalnız halkın menfaatlerini düşünerek altı yılda
anayasayı nasıl hazırlamış olduğunu ve ondan sonra da
Washington'a nasıl başkanlık
verilmiş bulunduğunu anlatıyor ve Kanun-ı Esasî'mizin bu şekilde
değiştirilmesinde benim önayak olmamı hoş görmüyor...
Bu yazar ve
benzerlerinin, Cumhuriyet'in ilân şeklinde ve Cumhuriyet'in
esasları ile ilgili kanunda gördükleri kusur ve eksiklikleri
tenkit etmelerini samimî sayabilmek için çok saf olmak lâzımdır.
Eğer bu
yazarlar, Cumhuriyet'in ilânı günü yaygaralı hücumlara
başlamayıp, önce Cumhuriyet'in ilânını iyi niyetle ve
samimiyetle karşılamış olsalar, kamuoyunu kararsızlık ve
karışıklığa düşürecek şekilde değil de, Cumhuriyet'in iyi
yanlarını tanıtıcı ve onun ilânının pek yerinde olduğunu
kamuoyuna telkin eden yazılar yazmış olsalardı, ondan sonra
yapacakları her türlü tenkidin samimiyetini iddiada haklı
olabilirlerdi.
Fakat gördüğümüz
tutum ve davranış böyle olmamıştır...
Rauf Bey'in
Cumhuriyet'in İlanı Dolayısıyla İki İstanbul Gazetesine Verdiği
Demeç
Efendiler,
Rauf Bey de bu münasebetle,
gazetecilere demeç vermiştir. Rauf Bey'in
Cumhuriyet'le ilgili görüşünü ve millî hâkimiyetten ne
anladığını ortaya koyan demecini 1 Kasım 1923 tarihli Vatan
gazetesinde okumuştum.
Vatan ve Tevhit
gazetelerinin sahipleri ve başyazarları ile
Rauf Bey'in başbaşa vererek
düzenledikleri sorularla bunların cevaplarından bazılarını
yeniden birlikte gözden geçirelim Cumhuriyet konusunda,
kamuoyunda, beklenmedik bir durumla karşılaşmış olma duygusu
varmış. Şimdiye kadar bulunduğu yüksek makamlar dolayısıyla ve
İstanbul milletvekili sıfatıyla Rauf
Bey'in ne düşündüğünü seçmenlerinin sorup öğrenmek
hakları imiş...
Efendiler, bu
soruyu düzenleyenlere biz de bir soru soralım: Önce, kamuoyunun
ne düşündüğünü hangi yolla nasıl öğrenmişler? Sonra, İstanbul
seçmenleri, yalnız tek iki gazeteciden mi ibaretti; yoksa, bütün
seçmenler, iki gazeteciye milletvekillerinin düşüncesini sormak
için vekâlet mi vermişlerdir?
Yoksa bu,
Rauf Bey'in: «Seçmenlerin bu
hakkını büyük bir saygıyla kabul edenlerden olduğunu, kendisini
seçerken gösterdikleri yüksek güvene teşekkür borcu bulunduğunu
ve ona lâyık olmaya çalışacağını, kendisine verdikleri emaneti
her zaman ve her yerde korumak ve en iyi şekilde idare etmek
için kudret ve kabiliyetinin son kertesine kadar çalışacağına
güvenmelerini» söylemeye zemin hazırlamak için miydi?
Gerçi, bir
milletvekilinin seçmenleri için bu yolda konuşması pek uygundur.
Ancak, yerinde, zamanında ve samimî olmak şartıyla! Yoksa,
Cumhuriyet'in ilânında, kamuoyunun beklenmedik bir durum
karşısında bırakılmış olduğu şeklindeki kasıtlı bir soruya karşı
«seçmenlerin verdikleri emaneti her zaman ve her yerde
koruyacağı ve en iyi şekilde idare edeceği» yolunda güvence
vermeye kalkışmanın anlamı nedir?
Oysa, Efendiler,
29-30 gecesi İstanbul'da geçmiş olan bir olayı açıklarsam bütün
millet gibi İstanbul halkının da gerçek duygularının ne olduğunu
kolaylıkla anlarsınız. Cumhuriyet'in ilân edildiği gece,
İstanbul Komutanı Şükrü Nailî Paşa,
İstanbul halkının temsilcileri tarafından, Fatih Belediyesi'nde
verilen bir ziyafete davetliydi. Paşa, ziyafet sırasında
Ankara'dan resmî bir bildiri aldı ve onu uygulamaya koymadan
önce İstanbul halkının sayın temsilcilerine okudu. Bildiri
şuydu: «Türkiye Büyük Millet Meclisi Cumhuriyet ilânına karar
verdi. Bunu yüz bir pâre top atışıyla ilân ediniz.»
İstanbul
Halkının Temsilcileri Cumhuriyet'in İlanını Nasıl
Karşılamışlardı
İstanbul
halkının temsilcileri bu müjde ve bildiriyi büyük bir sevinç ve
alkışlarla karşıladılar. Derhal bütün İstanbul halkı adına
Komutan Paşa'yı ve birbirlerini
kutladılar.
Bu bakımdan,
İstanbul'un sayın halkı adına, İstanbul'un gerçek duygularını
başka türlü göstererek demeçler vermenin ve gösterilerde
bulunmanın ne kadar küstahça bir davranış olduğu meydandadır.
Rauf Bey, «Bence konuyu
Cumhuriyet kelimesi bakımından ele almak doğru değildir»
sözleriyle Cumhuriyet'ten sözetmek bile istemiyor.
Rauf Bey'in kendi görüşü:
«Milletimizin refah ve istiklâlinin korunmasını ve aziz
vatanımızın bütünlüğünü sağlayan rejimin en uygun rejim olacağı»
şeklindedir.
Efendiler, bu
sözler, düzenledikleri sorunun cevabı mıdır?
Rauf Bey'e: «Hangi hükûmet
şekli en uygundur?» sorusu mu sorulmuştur? Eğer soru bu olsaydı,
o zaman Rauf Bey'in bu
ifadesi yerinde bir cevap olabilirdi.
Fakat ondan
sonra da Rauf Bey'e şöyle
bir soru yöneltmek gerekirdi: Düşündüğünüz rejimin adı yok
mudur? Cumhuriyet rejimi, milletin refah ve bağımsızlığını,
vatanın bütünlüğünü sağlayan en uygun rejim değil midir? Eğer
öyle ise, uzun sözleri bir tarafa bırakarak «ben en uygun
rejimin Cumhuriyet rejimi olduğu görüşündeyim» deyiver de,
demagojiden kurtulalım.
Çünkü söz konusu
olan, Millet Meclisi'nce kanunla kabul ve ilân edilen
Cumhuriyet'tir. Maksadınız, dolaylı olarak bu ilân olunandan
daha uygun bir rejimin bulunduğunu anlatmak ve buna işaret etmek
ise, onu da söyleyiniz! O tercih ettiğiniz rejim ne olabilir?
Rauf Bey, kendi görüşünü
açıktan açığa söylemekten kaçınıyor. Bilinen birtakım
nazariyelerden sözederek: «Hükûmetlerin yalnız birbirinden
farklı iki ana temele dayanarak hareket ettiklerine inanıyorum;
bu iki temelden biri mutlakıyet rejimidir» diyor ve şöyle bir
mantık yürütüyor: «Sözde, hükümdar, hak ve yetkisini Tanrı'dan
alır ve bu meşruluğa dayanarak hükmünü yürütürmüş.
Bu rejimin
sakıncaları görüldüğünden milletler ihtilâl yaparak
hükümdarların yetkilerini kısıtlayıp belli şartlara
bağlamışlar... Son yıllarda milletimiz de meşrutiyet
mücadeleleriyle işe başlayarak, kendi işini kendi bilerek, kendi
görerek, kendi karar vererek başarma hedefine doğru yürümüş;
İttihat ve Terakki, Meclis'in ağır baskısından kurtulmak için «Beşinci
Sultan Mehmed'e» Meclis'in dağıtılması hakkını
verdirmiş; Vahdettin, bu
haktan yararlanarak Meclis'i feshetmiş; bilinen felâketler
olmuş; bu bakımdan mutlakiyet rejimi ve şahsî saltanat yanlısı
olmak doğru değilmiş.
Rauf Bey, «Millet, kaderini
kendinden başka bir kimseye bırakmayı kendisi için küçüklük
saydı» dedikten sonra, milletin, millî hâkimiyeti kayıtsız
şartsız uygulayan Büyük Millet Meclisi'ni bir kurucu meclis
olarak seçtiğini ve bu şeklin söz konusu edilen şekillerden
ikincisi ve kendi görüşünce de en sağlamı ve doğrusu olduğunu»
söylüyor... Bundan sonra Rauf Bey
şu düşünceleri ileri sürüyordu:
«İsim
değişikliğinin hedefi ve amacı değiştirebileceği inancında
değilim. Bundan başka, daha önceki bir hükûmet şeklinin yerini
alan yeni bir şeklin beğenilmesi ve ömürlü olabilmesi, ancak bir
şartla mümkündür.
O da gideni
arattırmayacak şekilde halkın büyük çoğunluğunun isteklerine
uygun olduğunu, mutluluğunu sağladığını, vatanın şeref ve
istiklâlinin korunduğunu göstermek ve ispat etmektir. Aksi
takdirde isim değiştirmekle veya üst tabakada şekil değişikliği
yapmakla gerçek ihtiyaçların karşılanacağını sanmak, özellikle
en yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı denemelerden sonra, çok
büyük bir yanılma olur.
Efendiler,
Rauf Bey'in düşünce ve
görüşlerini ortaya koyan bu sözler üzerinde biraz durmak
isterim. Rauf Bey, yetkileri
sınırsız ve belirli şartlara bağlanmamış olan, Millet Meclisi'ni
de dağıtabilen şahsî saltanat taraflısı değildir.
Rauf Bey, öyle bir hükûmet
şekline taraftardır ki, o rejimde, Millet Meclisi bir kurucu
meclis niteliği taşıyacak şekilde, millî hâkimiyeti hiçbir kayıt
ve şarta bağlı kalmadan uygular. Bu şekli açıkça ifade edelim.
Rauf Bey demek istiyor ki,
«Cumhuriyet'in
ilânından önceki şekil en uygun hükûmet şeklidir.» Gerçekten de
Rauf Bey'in uzun sözlerle
tasvire çalıştığı husus, 20 Ocak 1921 tarihli Teşkilât-ı Esasiye
Kanunu'nun üçüncü maddesinde yer alan hükümdür. O madde şudur:
«Türkiye Devleti, Büyük Millet Meclisi tarafından idare edilir
ve hükûmet Büyük Millet Meclisi Hükûmeti adını taşır.»
Cumhuriyet'in İlanıyla Boşa Çıkan Ümitler
Bilindiği üzere,
bu Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'na göre, Meclis Başkanı, Meclis
adına imza atmaya, Bakanlar Kurulu kararlarını onaylamaya
yetkili ve hükûmetin tabiî başkanı olmakla birlikte, devletin de
başkanı olduğunu belirten bir kayıt ve kanunî bir açıklık
yoktur. Bu kanunun yapıldığı günlerdeki şartlar ve genel durum
dikkate alınırsa, kanunun önemli ve esaslı bir noktayı ihmal
etmiş olmasındaki zaruret kendiliğinden anlaşılır.
Bu ihmal, Meclis
ve Meclis Hükûmeti var olmakla birlikte devlet başkanlığı
makamının, padişahlık kaldırıldıktan sonra kendini halifelik
makamında ortaya koyacağı düşünce ve inancında olanları,
Cumhuriyet'in ilânı gününe kadar ümit içinde yaşattı. Bu
bakımdan Rauf Bey'in en
doğru olduğunu iddia ettiği hükûmet şeklinde, devlet
başkanlığını halifenin şahsında düşündüğüne şüphe yoktur.
İşte
Cumhuriyet'in ilânı üzerine Rauf Bey'i
ve kendisi ile aynı düşüncede olanları telâş ve heyecana
sürükleyen gerçek sebep, devlet başkanlığı makamına
Cumhurbaşkanı'nın getirilmiş olmasıdır. Aslına bakılırsa,
«Cumhurbaşkanı devletin başkanıdır» dedikten sonra, halifeye
verilecek sıfat ve yetkiyi sağlamakla uğraşan, onun sevgi ve
iltifatını Tanrı'nın lûtfu sayarak memnun olanların hayal
kırıklığına düşmekten duydukları üzüntü ve kaygıyı tabiî görmek
gerekir.
Rauf Bey'in Cumhuriyet'e
karşı olduğunu itiraf etmemekle birlikte, Cumhuriyet'in ilân
edilmiş olduğu bir günde, onun beğenilip ömürlü olabilmesi için,
birtakım şartların yerine getirildiğini ispat gereğinden
sözetmesi, Cumhuriyet'in millete mutluluk getireceğine
inanmadığını açıkça göstermiyor mu?
Rauf Bey, yapılan işin
sadece bir isim değiştirmekten ve üst tabakada bir şekil
değişikliği yapmaktan ibaret olduğunu söyleyerek Cumhuriyeti
ilân etmenin çocukça ve aceleye getirilmiş bir hareketin eseri
olduğunu anlatmaya çalışırken, «Cumhuriyet idaresiyle gerçek
ihtiyaçların karşılanmış olacağını zannetmek... affedilmez bir
hatâ olur» demekle Cumhuriyet rejimine ne kadar ilgisiz ve ondan
ne kadar uzak olduğunu ispat etmiyor mu?
Rauf Bey, son görüşünü pekiştirmek üzere, «en
yakın bir geçmişte gördüğümüz en acı tecrübeler»i hatırlatıyor.
Efendiler, bu
türlü bir hatırlatma ile kamuoyuna ne anlatılmak isteniyor?
Millet neden kandırılmak isteniyor? Bunu anlamak güç değildir,
sanırım… Rauf Bey, aklınca
Devlet Başkanlığı makamının, orada halifenin oturması
sağlanıncaya kadar, başka bir unvanla başka biri tarafından
işgal edilmesini güven altına almak istiyor. Fakat bu makam
işgal edilmiş olduğuna göre, yapılan işten geri dönülmesini
sağlamak için de kamuoyunu gericiliğe kışkırtıyor.
Cumhuriyet
rejiminin kabulünde affedilmez bir hatâ olabileceğini ileri
süren kimseye göre hatânın neresinden dönülse kâr sayılmak
tabiîdir. Rauf Bey,
Cumhuriyet, şeklinin kabul ve ilân edildiği noktasına temas
ederken şöyle diyor: «Görüşleri dağıttılar. Sonra, Cumhuriyet'in
bir günde kararlaştırılıp ilân edilmesi, halkta, sorumsuz
kimseler tarafından hazırlanan bir rejimin bir oldubittiye
getirildiği düşünce ve endişesini uyandırdı. Bu endişe pek tabiî
görülmelidir.
Halkımızın,
bundan ve geçmiş olaylardan ders aldığını ve uyanıklık
kazandığını anlayarak memnun olmalıdır. Ben şahsen memnunum.
«Efendiler, Cumhuriyet rejimini bir günde kanun çıkararak ilân
eden Rauf Bey'in de pek
güzel tarif ettiği ve vasıflandırdığı gibi «istiklâl
mücadelemizin biricik temel taşı olan ve millî hâkimiyeti
kayıtsız şartsız uygulamada gösterdiği yüksek güç ve kabiliyet
ulaştığı fiilî sonuçla ortaya çıkmış bulunan Büyük Millet
Meclisi» idi.
Söz konusu
ettiği sorumsuz kimse, Meclis kamuoyunu Cumhuriyet'in ilânına
yönelten ve bu konuda teklifte bulunan kimseyse, o, bendim ve
onun ben olduğumu Rauf Bey'in
herkesten daha iyi anlayabileceğini kabul etmekte hatâ yoktur.
Eğer bunda bir
yanlışlık varsa, «yıllardan beri aramızda arkadaşlık ve
kardeşlik duygularından başka, karşılıklı güven duygusunun da
bulunduğunu ve bana karşı yüksek saygı duygularıyla bağlı
olduğunu» ifade eden Rauf Bey'in
beni hiç tanımamış olduğuna hükmetmek gerekir.
Benim
teşebbüslerimi ve yaptığım işleri, halkta endişe uyandırıcı
nitelikte görmek ve sevinç gösterilerinde bulunan halk adına,
gereksiz yere bunun aksini söylemek, sun'î olarak halka bu
endişeleri aşılamaya kalkışmaktır.
«Halkın
geçirdiği tecrübelerden ders aldığını ve uyanıklık kazandığını
anlayarak sevinmelidir, ben şahsen memnunum» diyen
Rauf Bey'e bu münasebetle
bir noktayı hatırlatmak mümkündür. Halkı uyarmak ve uyandırmak
için ömrünü adamış bir adama karşı böyle konuşulmaz ve halkta bu
duyarlığın doğduğunu görmekle, kendisinin benden çok sevindiğini
söylemeye ne hakkı ne de yetkisi vardı.
Rauf Bey, bütün vatanı
düşmanlara işgal alanı yapabilecek Mondros Ateşkes Anlaşması'nın
stratejiyle ilgili maddesini bir oldubitti şeklinde kabul ettiği
zaman, milletin nasıl kan ağlayıp ıztırap çektiğini duyabildi
mi? Son zamana kadar, hattâ Cumhuriyet'in ilânının ertesi günü
bile, resminin altına, taraftarlarının «Mondros Ateşkes
Anlaşması'nı imzalayan fakat Lozan Antlaşması ile de öcünü alan
Rauf Bey» yazısını yazarak
durmadan propagandasını yaptıkları bu zat, Türk milletinin
gerçek emellerini, samimî duygularını bizden çok anladığını, o
emeller ve duygularla bizden daha çok ilgili ve ilişkili
bulunduğunu iddiaya kadar varmamalıdır.
Rauf Bey, demecinin bir
yerinde diyor ki: «Sorumlu devlet adamları, bu gerçekler (yani
Cumhuriyet ilânının gerekçeleri) üzerinde en yetkili görüşme ve
karar makamı olan Yüce Meclis vasıtasıyla milleti aydınlatacak
ve zihinlerdeki endişeleri giderecektir. Kamuoyunun bunu bilmesi
tabiî bir haktır.» Efendiler, bu sözlerde mantık yoktur.
Bir kere
Rauf Bey de demiyor mu ki,
«millî hâkimiyeti kayıtsız şartsız uygulayan Meclis» tir. O
halde hangi sorumlu devlet adamları, Millet Meclisi'ni, almış ve
gerekçesi ile birlikte yayınlayıp ilân etmiş olduğu pek meşru ve
yüce bir karardan dolayı sorguya çekecektir? Bir memlekette bir
toplumda bir inkılâp yapıldığı zaman, elbette onu gerektiren
sebepler vardır.
Ancak, o
inkılâbı yapanlar, inanmak istemeyen inatçı hasımlarını
inandırmaya mecbur mudur? Elbette Cumhuriyet isteyenler de ona
karşı olanlar da vardı.
İsteyenler ne
için ve ne gibi düşünce ve görüşlere dayanarak Cumhuriyet'i ilân
ettiklerini, ona karşı olanlara anlatsalar, kendi düşünce ve
görüşleriyle, yapılan işlerin doğru olduğunu onlara ispat etmek
isteseler bile, onları bu kasıtlı direnmelerinden
vazgeçirecekleri, kabul edilebilir mi? Elbette Cumhuriyet
taraftarları muktedir iseler, ülkülerini, herhangi bir yolla,
ihtilâlle, inkılâpla veya milletçe benimsenen daha başka yollara
başvurarak gerçekleştirirler.
Bu, ülkücü
inkılâpçılara düşen bir görevdir. Buna karşı yapılan itirazlar,
koparılan yaygaralar ve gerilikçi teşebbüsler ise, karşı
gelenlerin yapmaktan geri durmayacakları hareketlerdir.
Cumhuriyet rejiminin ilânında Rauf Bey
ve benzerlerinin yaptıkları gibi....
Cumhuriyet'in
İlanı Üzerine Halife'ye Yaptırılmak İstenen Rol ve Halife Lehine
Yapılan Yayınlar
Efendiler, o
günlerde İstanbul'da bulunan ordu müfettişlerimiz de gazetelere
demeçler vererek, çeşitli vesilelerle düzenlenen ziyafetlerde
nutuklar söyleyerek duygularını dile getiriyorlardı.
Cumhuriyet'in
ilânı üzerine İstanbul'da bazı kimseler ve bazı gazeteciler
Halife'ye de bir rol yaptırmak
hevesine düştüler. Gazetelerde Halife'nin istifa ettiği veya
edeceği yolunda söylentiler, tekzipler (yalanlamalar)
yayınlandı.
Sonra dendi ki:
«Haber aldığımıza göre, mesele böyle bir rivayetten ibaret
olmadığı gibi, bir tekzip ile çözülebilecek kadar basit de
değildir. Gerçek olan bir nokta vardır ki, o da Cumhuriyet'in
ilânının yeniden bir halifelik meselesi ortaya çıkarmış
olmasıdır.»
Halife, «yazı
masasının başına oturup (!) Vatan gazetesi yazarına demeç
vermiştir» denilerek, Halife'nin bütün mü'minler tarafından
sevildiği, Asya'nın en ücra köşelerine varıncaya kadar İslâm
dünyasından binlerce mektup ve telgraf aldığı ve birçok yerden
hey'etler geldiği yolundaki sözlerle hilâfet mevkiinin kolay
kolay sarsılır bir mevki olmadığı anlatılmaya çalışılıyor; İslâm
dünyasınca istenmedikçe Halife'nin istifa edip çekilmeyeceği
ilân ediliyordu.
Aynı zamanda
«Hükûmet birçok iç meseleleri yoluna koymakla meşgul olduğundan
şimdiye kadar hilâfetin görevlerini tespitle uğraşma imkânını
bulamamıştır. Hükûmetin iç meselelerle meşgul olduğunu elbette
İslâm dünyası da bilmektedir ve şimdiye kadar halifelik
görevleri ile uğraşmaya imkân bulamamasını tabiî görür»
cümleleriyle bizi, hilâfetin görevlerini tespite çağırırken,
şimdiye kadar bunun yapılmamasını hoşgörü ile karşılayan İslâm
dünyasının bundan sonra mazur görmeyeceğini de bildirerek bir
bakıma tehdit ediliyorduk. Bir yandan da bizi etkilemesi için
İslâm dünyasının dikkati çekilmek isteniyordu.
Vatan
gazetesinin 9 Kasım 1923 tarihli nüshasında okuduğumuz bu
yazılardan sonra, 10 Kasım 1923 tarihli Tanin gazetesinde
Halife'ye yazılan bir açık
mektup yayınlandı. Lütfi Fikri Bey'in
imzasını taşıyan bu mektupta, Halife'nin istifasıyla ilgili
haberlerden, milletin ne kadar üzüldüğünü ve acı çektiğini ispat
için bir vapur hikâyesi uydurulmuştu: «Vapurda oturanlar,
Halife'nin istifası haberini öğrenince çehrelerine hüzün ve
endişe çökmüş... Birbirlerini tanımayanlar samimî görüşmeye ve
hattâ çok görüşmeye başlamışlar... Ortak endişe bunları bir
dakikada dost etmiş...
Lütfi Fikri Bey, «gönül
istiyor ki, bu istifa sözü, ebedî olarak gömülsün, kalsın»
diyor; Çünkü «dünya için felâket olur» muş...
Lütfi Fikri Bey, millete
şunu da telkin ediyordu: «Hayretle ve üzüntüyle görülmelidir ki,
bugün şu manevî hazineye (yani hilâfete) saldırmak isteyenler,
dışarıdan kimseler, Müslüman milletler içinde Türk'ü
çekemeyenler değildir. Doğrudan doğruya biz Türkler, kendi
dinimizden ebedî olarak bu hazînenin çıkarılması sonucuna yol
açabilecek teşebbüslerde bulunuyoruz.
Efendiler,
yabancılar hilâfete saldırmıyorlardı. Fakat Türk milleti
saldırıdan kurtulamıyordu. Hilâfete saldıranlar, Müslüman
milletler içinde Türk'ü çekemeyenler değildi. Fakat
Çanakkale'de, Suriye'de, Irak'ta İngiliz ve Fransız bayrakları
altında Türklerle vuruşan Müslüman milletlerdi. Türk milletine
kolayca saldırabilmek için korunup devam ettirilmesi tercih
edilen hilâfetin ortadan kaldırılmasını «Türklük için bir
intihardır» diyerek vasıflandırmak; «hilâfet'i ortadan kaldırmak
için biz Türkler teşebbüslerde bulunuyoruz» sözleriyle
Cumhuriyet'in hedefini açıklayıp ilân etmek, elbette etkisiz
kalmadı.
Lütfi Fikri Bey'in Tanin'de
yayınlanan açık mektubundaki görüş, ertesi gün, Tanin başyazarı
tarafından desteklendi.
10 Kasım 1923
tarihli Tanin'in «Şimdi de Hilâfet Meselesi» başlıklı baş
makalesi okununca, Cumhuriyet'in ilânına engel olamayanların, ne
pahasına olursa olsun hilâfet makamını elde tutabilme gayret ve
faaliyetine geçtikleri anlaşılır. Bu yazıda, şehzade mektupları
yayınlanarak halkta hanedan lehinde sevgi uyandırılmaya
çalışılıyor.
Ayrıca, hanedan
haklarına karşı çirkin saldırılar yapıldığı ve bunu yapanın,
partimizin en seçkin zümresinden olduğu belirtildikten ve
Cumhuriyet Hükûmeti'ni milletin gözünde kötü göstermek için ne
söylemek gerekirse onlar da yazıldıktan sonra, Halife'nin
istifası söylentisi üzerinde durularak: «Arkadan arkaya verilmiş
bir karar karşısındayız» deniyordu.
Daha sonra da:
«Millet Meclisi'nin bu kadar baskı altında kaldığını, dışarıda
verilen kararları yalnızca onaylamak durumuna düşürüldüğünü
görmek gerçekten pek üzücü oluyor» sözleriyle, Meclis bize karşı
kışkırtılıyor...
Böylece,
Cumhuriyet'in ilânını kabul eden Meclis'in hiç olmazsa Hilâfetin
kaldırılmasını bir oldubitti şeklinde kabul etmemesinin
sağlanmasına çalışılıyordu.
Tanin başyazarı,
hilâfetle ilgili düşünce ve görüşlerini şu satırlarla ortaya
koyuyordu: «Hilâfet bizden giderse, beş on milyonluk Türkiye
Devleti'nin İslâm dünyası içinde hiçbir önemi kalmayacağını,
Avrupa siyaseti karşısında da en küçük ve değersiz bir hükûmet
durumuna düşeceğimizi anlayabilmek için büyük bir kabiliyete
gerek yoktur.
Milliyetçilik bu
mudur? Kalbinde gerçek milliyetçilik duygusu yatan her Türk,
halifelik makamına dört elle sarılmak mecburiyetindedir.»
Efendiler,
halifelik konusundaki düşüncelerimi daha önce açıkladığım için,
bu sözleri burada tahlile gerek görmüyorum. Ancak, hilâfet
makamına dört elle sarılmak mecburiyetinde kalan bir rejimin,
Cumhuriyet rejimi olamayacağını anlayabilmek için de, büyük bir
kabiliyet gerekmediğini söylemekle yetineceğim.
Tanin'in
incelemekte olduğumuz baş makalesinin daha bir iki noktasına
dikkati çekeceğim.
Osmanlı
hanedanınca kabul edilmiş ve bundan dolayı ebedî olarak
Türkiye'de kalması güven altına alınmış bulunan Hilâfet'i elden
kaçırmak tehlikesini yaratmak, akıl ve vatanseverlikle, milliyet
duygusuyla zerre kadar bağdaştırılamazmış (!...)
Tanin başyazarı,
kendisinin Cumhuriyetçi olduğunu ilân etmişti.
Fakat öyle bir
Cumhuriyetçi ki, onun istediği Cumhuriyet idaresinin başında,
halife olarak Osmanlı hanedanından biri bulunacaktır.
Yoksa, yapılan
hareket akıl ve vatanseverlikle, milliyet duygusuyla zerre kadar
bağdaştırılamazmış... Hilâfeti, elimizden gitmesine hiçbir imkân
kalmayacak şekilde korumakla görevliymişiz... Onu kaldırmak için
girişilen gizli tertipler başarısızlığa uğratılmalıymış...
Efendiler, bu
yazıların anlamı ve bu düşüncelerin nasıl bir maksada dayandığı
bugün kolaylıkla anlaşılmaktadır. Yarın, daha açık olarak
anlaşılacaktır. Gelecek nesillerin, Türkiye'de Cumhuriyetin ilân
edildiği gün, ona en insafsızca saldırıların başında,
«cumhuriyetçiyim» diyenlerin yer aldığını görerek asla
şaşıracaklarını sanmayınız! Aksine, Türkiye'nin aydın ve
cumhuriyetçi çocukları, böyle cumhuriyetçi geçinmiş olanların
gerçek düşüncelerini tahlil ve tespitte hiç de kararsızlığa
düşmeyeceklerdir.
Onlar, kolayca
anlayacaklardır ki, çürümüş bir hanedanın, halife unvanını
taşıyarak başının üstünden zerre kadar uzaklaşmasına imkân
bırakmayacak şekilde korunmasını şart kılan bir devlet şeklinde,
Cumhuriyet rejimi ilân edilse bile, onu yaşatmak mümkün
değildir.
Efendiler, o
günlerde yapılan yayınlar arasında dahi iki nokta yer alıyordu.
Bunlardan biri benim hasta olduğum hususu. Diğeri de rahmetli
Enver Paşa'nın
Türkistan'daki hizmetleri ve hayatta olduğu hususu…
Enver Paşa, memleket dışında
kaldığı yıllarda İslâm birliği için çalışıyormuş ve «Dâmâd-ı
Hilâfetpenahî (3)» unvanını kullanırmış... Hattâ Türkistan'da
kazdırdığı bir mührün bir tarafına bu unvanı da yazdırmış...
Boyuna bu iki
noktadan da sözetmek elbette maksatsız değildi.
Efendiler,
işaret ettiğim bu yayınlarla birtakım kimselerin tutum ve
davranışları özet olarak şu şekilde ifade edilebilir: «Esas olan
millî hâkimiyettir. Millî hâkimiyet Cumhuriyet'in gelişmesiyle
sağlanır.
Türk milleti,
millî hâkimiyete kavuştu. Cumhuriyet'in ilânına lüzum yoktur,
yanlıştır. Türkiye'de en sağlam devlet şekli, millî hâkimiyet
esasını korumakla birlikte Cumhuriyet'i ilân etmeyip devlet
başkanlığından halife unvanıyla Osmanlı hânedanından birini
bulunduran meşrutiyet idaresidir. Nasıl ki, İngiltere'de millî
hâkimiyet mevcut olmakla birlikte devlet başkanlığında bir kral
vardır ve o kral aynı zamanda Hindistan imparatorudur.»
Efendiler, böyle
bir prensip üzerinde birleşmiş olan kimseler, kendilerini
sözleriyle, tavırlarıyla ve yazılarıyla göstermiş gibiydiler. Bu
zümrenin başına Rauf Bey'in
seçildiğine hükmedilebilirdi. Çeşitli soy ve mesleklerden oluşan
kimselerin meydana getirdiği bu zümre,
Rauf Bey'i maksatlarının açıklanıp savunulmasına en
uygun bir kimse olarak görmüşlerdi.
Ondan büyük
ümitler beklenebileceği zannına kapılmışlardı. Bundan sonradır
ki, Rauf Bey Ankara'ya
hareket etti. Vatan gazetesinin bildirdiğine göre, büyük bir
kalabalık Rauf Bey'i
Ankara'ya uğurlamak için toplanmış.
Kâzım Karabekir Paşa, Refet
Paşa, Ali Fuat Paşa,
Adnan Bey bu büyük
kalabalığın başında gösteriliyordu.
Vatan gazetesi
bu uğurlamadan bahsederken, Rauf Bey'in
Ankara'da Meclis'te güdeceği politikayı da millete ilân
ediyordu. Rauf Bey'in
Meclis'teki çalışmalarının olumsuz yönde ve şahsî olmayacağı,
faaliyetinin memleketin iyiliğini ve huzurunu, kanunların
hâkimiyetini sağlama amacı güden bir faaliyet olacağı,
kendisinin Büyük Millet Meclisi'nde bir iyilik ve düzen unsuru
olacağı ve memleket yararına olan prensipleri savunacağı
belirtiliyordu.
Vatan gazetesi
sahibinin bu açıklamaları yapmaya ve kendiliğinden garanti
vermeye yetkili olduğu elbette kabul edilemezdi. Oysa,
Rauf Bey, partimiz adına
milletvekili olmuştu. Partimizin programına uyacaktı. Partiden
ayrılmadan kendi başına bir politika takip etmemesi gerekirdi.
Rauf Bey, daha partiden
ayrıldığını da bildirmemişti.
Böyle bir
düşüncesi olmadığını, daha sonra partiden ayrılmamakta
gösterdiği ısrarla da doğrulamıştı. Bu bakımdan, hem partide
kalmak ve hem de parti disiplinini bozmak demek olan kendine has
bir politikayı tek başına uygulamak, anlaşılabilir bir husus
değildi.
Efendiler, bu
yolda hareketle, varılmak istenen sonucu keşfetmek geç ve güç
olmadı. İsterseniz, bu noktanın aydınlanmasına yarayacak bazı
açıklamalarda bulunayım.
3. Halife Damadı.
Rauf Bey'in
Anakara'ya Gelerek Birtakım Propagandalarla, Arkadaşları ve
Parti'yi Bize Karşı Kışkırtmaya Koyulması
Rauf Bey, Ankara'ya
geldikten sonra, parti üyeleriyle yakından ve arkadaşça
temaslara girişti. Fakat bütün temas ve görüşmelerinden bir
maksat güttüğü anlaşılıyordu.
Rauf Bey, «Cumhuriyet'in
ilânında acele edilmiştir. Bu aceleye sebep olanlar sorumsuz
kimselerdir. Bu şekilde davranışın içyüzünü anlamak gerekir.
Meclis, millî hâkimiyeti hakkıyla koruyabilmelidir.
Gizli
maksatlarla yönetilmeye ses çıkarılmazsa, nereye varılacağı
bilinemez. Cumhuriyet ilânını zarurî kılan sebep neymiş?
Cumhuriyet'in bizim için gerçekten yararlı ve lüzumlu olduğu
ispat edilmelidir» yollu birtakım propagandalarla, arkadaşları
ve Parti'yi bize karşı kışkırtmaya ve çevirmeye koyuldu.
Rauf Bey, İstanbul'daki
demecinin sonunda demişti ki: «Meclis ve Hükûmet, bu acele
edişin akla yatkın ve meşru bir sebebi bulunduğunu millete
göstermeli ve ispat etmelidir ve edecektir.»
Böylece pek
güzel anlaşılıyordu ki, Rauf Bey'in
geceli gündüzlü devam ettiği temas ve görüşmelerden maksadı,
parti ve Meclis üyelerine bu görüşünü benimsetmekti. Bunu
başardıktan sonra, Cumhuriyet'in ilânı konusunu Meclis'te
yeniden gündeme getirmek istiyordu.
Bununla güttüğü
maksat da, Meclis'i ve Hükûmet'i Cumhuriyet'in acele olarak
ilânında akla yatkın ve meşru bir sebep olup olmadığını ispata
mecbur etmekti. Kendi aklınca ve taraftarlarının görüşüne göre,
akla yatkın ve meşru bir sebep göstermek güçtü.
Akla yatkın ve
meşru bir sebebe dayanmayan Cumhuriyet'in ilânında acele
edildiği ve yanlışlık yapıldığı ortaya çıkacak ve sözde bu
yanlışlık düzeltilecekti!
Rauf Bey'in
Sahneye Koymak İstediği Oyunu Farkedenler Tarafından Bir Parti
Toplantısında Kendisinin İmtihana Çekilmesi
Efendiler,
Rauf Bey'in çalışmalarının
nasıl bir hedefe yöneldiğini ve maksadının içyüzünü anlamak
için, bir haftalık bir süre yetti. Elbette kimin tarafından
yapılmış olursa olsun, Cumhuriyetçiler bu şekildeki bir
çalışmaya daha fazla göz yumamazlardı.
Rauf Bey'in sahneye koymak istediği oyunu fark
edenler, bir parti toplantısında Rauf
Bey'i imtihana çekmeye karar verdiler. Bu toplantıyı
hatırlarsınız. Bu toplantıda yapılan görüşmeler de olduğu gibi
yayınlanmıştı.
Onu da
okumuşsunuzdur. Ben burada o toplantının ayrıntılarına girecek
değilim. Yalnız, o toplantının vardığı sonucu gerçek anlam ve
kapsamıyla açıklamaya yarayacak bazı tahliller yapmayı,
kamuoyunun aydınlanması için gerekli ve yararlı görüyorum.
Önce şunu açıkça
arz etmeliyim ki, Rauf Bey,
saldırıya geçmek için daha hazırlığını tamamlamakla uğraşırken,
saldırıya uğramıştır.
Gerçi, bazı
gazetelerde yapılan olumsuz yayınlar, Halifeye ve bir şehzadeye
aldırılan durumlar, Rauf,
Adnan Bey'lerin ve bazı
komutanların Halife'yi ziyaretleri, Halife ve şehzade hakkında
söz söyleyenlere, yazı yazanlara bazı yerlerden yaptırılan
haysiyet kırıcı hücumlar, memlekette kararsızlıklar, kamuoyunda
karışıklıklar uyandırmaktan geri kalmamıştı.
Fakat Meclis'te
saldırıya geçmek için bu yeterli görülmemiş, Ankara'da Meclis
üyeleri üzerinde de işlemenin gerekli bulunduğu anlaşılıyordu.
İşte bu son hazırlıklar yapılırken,
Rauf Bey'den önce davranılarak harekete geçilmiştir.
Parti Grubu
Başkanlığı'na bir önerge verdirildi. Parti Grubu Başkanı
İsmet Paşa idi. Verilen
önergede: «Rauf Bey'in
İstanbul gazetelerinde çıkan Cumhuriyet'in ilânına karşı gelme
yolundaki demecinin Cumhuriyet'i sarsıntıya uğrattığı ve bu
demeç sahibinin çevresinde muhalif bir parti kurulduğu
kanaatinin belirdiği» ileri sürülerek, durumun, Parti Grubu'nun
görüşlerine sunulması teklif edilmişti.
Parti Grubu'nun
toplandığı 22 Kasım 1923 günü, ben de toplantıdan önce, toplantı
salonuna bitişik odada bulunuyordum.
Rauf Bey yanıma geldi. Benden görüşmelere
karışmamaklığımı rica etti. Çünkü, bana karşı söz
söyleyemeyeceğini bildirdi.
Kesinlikle
görüşmelere müdahale etmeyeceğimi ve hiçbir söz söylemek
niyetinde olmadığımı, ancak, Parti Başkanı sıfatıyla,
görüşmelerin nasıl geçeceğini görmek üzere toplantı salonuna
gireceğimi bildirdim. Toplantı salonunda da bulunmamamı rica
etti. Bunu kabul etmedim.