CUMHURİYETE KARŞI İÇ MUHALEFET, PAŞALAR MÜCADELESİ VE
TERAKKİPERVER CUMHURİYET FIRKASI OLAYI
Başarısızlığa
Uğratılan Büyük Bir Komplo
Şimdi,
saygıdeğer Efendiler, isterseniz, size, büyük bir «komplo»
konusunda bilgi vereyim.
1924 yılı
Ekiminin 26'ncı günü, geç vakit, Birinci Ordu Müfettişi'nin
Müfettişlikten istifa ettiği bildirildi. Müfettiş Paşa'nın,
Genelkurmay Başkanlığı'na verdiği istifa yazısı şudur:
Genelkurmay
Başkanlığına
Bir yıllık ordu
müfettişliğim boyunca, gerek teftişlerim sonunda verdiğim
raporların ve gerekse ordumuzun yükseltilmesi ve güçlendirilmesi
için sunduğum tasarıların dikkate alınmadığını görmekle üzüntü
ve endişem çok büyüktür. Üzerime düşen görevi, milletvekili
olarak daha büyük bir vicdan rahatlığı içinde yapacağıma tam
inancım olduğundan, Ordu Müfettişliği'nden istifa ettiğimi arz
ederim, efendim.
Millî Savunma
Bakanlığı'na da arz olunmuştur.
Kâzım Karabekir
26.10.1924
Bu istifa
yazısının altında, renkli kalemle şunlar yazılıdır: «İstifayı
kabul etmediğimi bildirdim. Düşüncesinde direndi. Yarın yasama
görevine döneceğini bildirdi.» Bu satırların altında imza
yoktur.
Fakat
Genelkurmay Başkanı tarafından yazıldığı anlaşılıyor. Bu
satırların altında da, kırmızı mürekkeple yazılmış şu notlar
vardır: «-Verilen rapor ve tasarıların hepsini göreyim. Bunların
hangi maddeleri için neler yapılmış; hangi maddeleri yapılmamış,
onları da dosyalarıyla birlikte göreyim.» Bu notların altındaki
tarih 28 Ekim'dir.
Efendiler,
Kâzım Karabekir Paşa'nın
raporları ve tasarıları Genelkurmay'ın ilgili şubelerince
incelenmiş, bunların kabul edilip uygulanabilecek olanları,
dikkate alınmış ve uygulanmıştı.
Ancak,
uygulanması devletin gücünü aşan veya ilmî bir değeri bulunmayan
hayalî ve keyfî nitelikteki teklifleri, elbette dikkate
alınmamıştı. Kâzım Karabekir Paşa'ya
raporlar ve tasarılar verdiği için bir takdirnâme verilmesi de
gerekli görülmemişti.
30 Ekim günü de,
2'nci Ordu Müfettişi Ali Fuat Paşa'nın,
Konya'dan geldiği bildirildi. Kendisini akşam yemeğine
Çankaya'ya davet ettim. Geç vakte kadar beklediğim halde
gelmedi. Kendisini aratırken öğrendim ki,
Fuat Paşa Ankara'ya gelince, İstasyonda
Rauf Bey tarafından
karşılanmış; Millî Savunma Bakanlığı'na uğradıktan ve bazı
arkadaşlarla kısa görüşmeler yaptıktan sonra, Genelkurmay
Başkanlığı'na gitmiş. Bir süre Fevzi
Paşa ile görüşmüş; çıkarken
Fevzi Paşa'nın yaverine şu kâğıdı bırakmış:
30.10.1924
Genelkurmay Başkanlığı Yüksek Katına
Milletvekilliği
yasama görevine başlayacağımdan, 2'nci Ordu Müfettişliği'nden
affımı arz ve istirham ederim, efendim.
Ankara Milletvekili Ali Fuat
Efendiler,
milletvekilliğinden istifa etmiş olduğunu Meclis Başkanlığı'na
bildiren Refet Paşa'nın da
istifasının Rauf Bey
tarafından geri aldırıldığını öğrenmiştim.
Dumlupınar'da
yapılan törenden sonra, Bursa ve Karadeniz kıyıları ile Erzurum
dolaylarında devam eden bir buçuk aylık bir geziden sonra, 18
Ekim'de Ankara'ya dönmüştüm.
Birçok
milletvekili arkadaş ve başkaları tarafından karşılanmıştım.
Karşılayıcılar arasında, Ankara'da bulunan
Rauf ve Adnan Bey'leri
görmemiştim. Oysa, dargınlık belirtisi sayılabilecek böyle bir
hareketi beklemiyordum.
Efendiler, bir
komplo karşısında bulunduğumuzu anlamakta bir saniye bile
şüpheye düşmedim.
Bu durum ve
görünüş şöyle bir tahlil ve değerlendirmeden geçirilebilirdi:
Bir yıl öncesinden, yani Rauf Bey'in
Hükûmet Başkanlığından çekildiğinden beri,
Rauf Bey,
Kâzım Karabekir Paşa, Ali
Fuat Paşa, Refet Paşa
ve diğerleri arasında bir tertip düşünülmüştür.
Bunda başarı
sağlayabilmek için orduyu ele almak gerekli görülmüştür. Bu
maksatla, Kâzım Karabekir Paşa,
1'inci Ordu Müfettişliği'ne atandıktan sonra, eski komutanlık
bölgesi olan doğu illerinde dolaşırken,
Ali Fuat Paşa da politikadan hoşlanmadığını ve
bundan sonra kendisini askerlik mesleğine vermek istediğini
ileri sürdü.
Rütbesi
yükseltilerek 2'nci Ordu Müfettişliği'ne gitti. 3'üncü Ordu
Müfettişi olan Cevat Paşa'nın
ve bu müfettişliğe bağlı kolordunun komutanı olan
Cafer Tayyar Paşa'nın da bu
tertibe katılabileceğini düşündüler. Bir yıl, ordular üzerinde
kendi görüşlerine göre çalıştılar ve orduları kendi görüşlerine
çekip kazandıklarını sandılar.
İstifalarından
önce, bazı komutanların kendileriyle birlikte hareket etmelerini
sağlamaya çalıştılar. Bu bir yıl içinde, Cumhuriyet'in ilânı,
hilâfet'in kaldırılması gibi işlerimiz, ortak tertip sahiplerini
birbirine daha da yaklaştırarak birlikte hareket etmelerine yol
açtı. İşe politikadan başlayacaklardı. Bunun için uygun an ve
fırsatı bekliyorlardı.
Siyasî alandaki
ve ordudaki hazırlıklarını yeterli görüyorlardı. Gerçekten de
Rauf Bey ve benzerleri, Parti
içinde korunmayı başardıkları durumlarıyla, Meclis'in tatil
dönemine rastlayan aylarda, üyeler üzerinde ve yeni seçimde
başarı kazanamayan İkinci Grup mensupları aracılığı ile bütün
memlekette milleti aleyhimize kışkırtmak üzere çalışma fırsatı
buldular.
Memleket içinde
gizli gizli teşkilâtlanmaya başladılar ve teşebbüslere de
giriştiler. İstanbul'da Vatan, Tanin, Tevhid-i Efkar, Son
Telgraf Adana'da Abdülkadir Kemali Bey
tarafından çıkarılan Tok Söz gibi gazetelerle birleştiler. Bu
gazetelerle, bize karşı imzasız yazılarla saldırıya geçtiler.
Memleket
kamuoyunda genel bir karışıklık yarattılar. Hakkâri bölgesinde,
ordumuzla Nasturî
ayaklanmasını bastırmaya çalıştığımız bir sırada, İngiltere de
Hükûmet'e bir ültimatom verdi. Meclis'i olağanüstü toplantıya
çağırdım.
İngiliz
ültimatomuna bilindiği şekilde cevap verdik. Harp ihtimalini
göze aldık. İşte sözünü ettiğimiz kimseler, bu sıkıntılı
günlerde ve bir yabancı devletin bize hücum edebileceği zamanda,
kendilerinin de bize saldırarak hedeflerine kolaylıkla
varabilecekleri hayaline kapıldılar. Savaşa hazır bir durumda
bulundurmaya mecbur oldukları ordularını başsız bırakıp, daha
önce sevmediklerini söyledikleri politika alanına koştular.
Toplanmış olan
Meclis'te ortaya atılan bir konu da onların bu koşuşlarını
çabuklaştıracak nitelikte idi. Gerçekten, milletvekili
Hoca Esat Efendi, 20 Ekim
1924 tarihli önergesiyle, göçmenlerin değiştirilip
yerleştirilmesi, yatılı okullara ne kadar parasız öğrenci
alındığı ve nerelerde ilkokullar açıldığı konularında ilgili
bakanlardan birtakım sorular soruyordu. Bu soruların kapsadığı
işler gerçekten milleti ilgilendiren işlerdi.
Bu konular
bakanları eleştirmek için pek elverişliydi. Özellikle
göçmenlerin değiştirilmesi ve yerleştirilmesi işlerinde herkesi
düşündüren noktalar açıkça bilinmekteydi.
Doğrudan doğruya
ben bile, yaptığım gezi sırasında gördüklerime dayanarak,
değiştirme ve yerleştirme işlerinin gidişinden şikâyet etmiş;
Ankara'ya dönüşümde, bu işlerle ilgili bakanlığın kaldırılmasını
ve Hükûmet'in bütün imkânlarıyla harekete geçirilmesini
sağlayacak bir yol tutulmasını teklif etmiştim.
Bunda
anlaşmıştık. Bu durum bile, saldırıya geçeceklerin bu konuda çok
taraftar kazanmaları ihtimalini artırıyordu.
Efendiler,
komployu sezdikten sonra tedbirini bulmakta güçlük çekilmedi.
Bıraktığımız noktadan başlayarak durumu safha safha bilginize
sunayım.
Komploya Karşı Aldığımız Tedbirler
Hoca Esat Efendi'nin soru
önergesi 27 Ekim'de yani Karabekir Paşa'nın
istifasının ertesi günü gensoruya çevrilmişti.
Fuat Paşa'nın istifa
yazısının tarihi olan 30 Ekim günü Meclis'te gensoru görüşmeleri
başlamıştı.
O günün akşamı,
yemeğe beklediğim Fuat Paşa
gelmedi. Fakat Başbakan İsmet Paşa
ve Millî Savunma Bakanı Kâzım Paşa'lar
geldiler.
Çok kısa bir
görüşmeden sonra, komploya karşı tutulacak yol kararlaştırıldı.
Derhal
telefonla, aynı zamanda milletvekili olan Genelkurmay Başkanı
Fevzi Paşa Hazretleri'nden,
Meclis Başkanlığı'na milletvekilliğinden istifa ettiğini
bildirmesini rica ettim. Bu düşüncesini Millî Savunma Bakanı'na
daha önce bildirdiğini zaten öğrendiğim Paşa, ricamı hemen
yerine getirdi. Milletvekili olan komutanlara da şu şifreli
telgrafı çektim:
3'üncü Ordu
Müfettişi Cevat Paşa
Hazretleri'ne,
1'inci Kolordu Komutanı İzzettin Paşa
Hazretleri'ne,
2'nci Kolordu Komutanı Ali Hikmet Paşa
Hazretleri'ne,
3'üncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili
Paşa Hazretleri'ne,
5'inci Kolordu Komutanı Fahrettin Paşa
Hazretleri'ne,
7'nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar
Paşa Hazretleri'ne,
şifre makine başındadır:
1. Bana olan
güven ve sevginize dayanarak, gördüğüm ciddî lüzum üzerine,
milletvekilliğinden istifa ettiğinizi bildiren bir yazıyı
telgrafla hemen Meclis Başkanlığı'na bildirmenizi teklif
ediyorum. Birinci derecede önemli olan askerlik görevinize bütün
varlığınızla kayıtsız şartsız bağlanmak istediğinizi gerekçe
olarak belirtmeniz yerinde olur.
2. Genelkurmay
Başkanı Mareşal Fevzi Çakmak Paşa
Hazretleri de görülen aynı gerekçe ile teklifim üzerine istifa
dilekçesini vermiştir.
3. 3'üncü Ordu
Müfettişi Cevat Paşa, 1'inci
Kolordu Komutanı İzzettin Paşa,
2'nci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa,
3'üncü Kolordu Komutanı Şükrü Naili
Paşa, 5'inci Kolordu Komutanı
Fahrettin Paşa, 7'nci Kolordu Komutanı
Cafer Tayyar Paşa
Hazretleri'ne yazılmıştır.
4. Telgraf
başında durum hakkında bilgi vermenizi bekliyorum.
Cumhurbaşkanı Gazi M. Kemal
Efendiler, 30-31
Ekim sabahına kadar, 1'inci Kolordu Komutanı
İzzettin Paşa'dan İzmir'den,
2'inci Kor. Komutanı Ali Hikmet Paşa'dan
Balıkesir'den, 3'üncü Kolordu Komutanı
Şükrü Nailî Paşa'dan Pangaltı'ndan ve 5'inci Kolordu
Komutanı Fahrettin Paşa'dan
Adana'dan, makine başında aldığım cevaplarda, teklifimin harfi
harfine ve derhal yerine getirildiği bildirildi.
Efendiler, bu
seçkin komutanların bu vesile ile de bana karşı gösterdikleri
büyük güven ve itimada burada teşekkür etmeyi bir görev sayarım.
3'üncü Ordu
Müfettişi ile, 7'nci Kolordu Komutanı'nın Diyarbakır'dan
verdikleri cevaplar aynen şunlardı:
Müfettiş
Paşa'nın cevabı:
Diyarbakır, 30.10.1924
Ankara'da Cumhurbaşkanı Gazi Paşa
Hazretleri'ne
Yüce
şahsiyetlerine karşı duyduğum güven ve sevgiden emin
bulunmalarını arz eder; ancak, böyle bir vatan görevinden acele
çekilerek millete ve seçim bölgem halkına karşı sorumlu ve suçlu
duruma düşmemekliğim için emir buyurulan istifayı gerektiren
sebeplerin açıklanmasına zâtıdevletlerinin müsaadelerini
saygılarımla istirham ederim.
3'üncü Ordu
Müfettişi Cevat.
Kolordu
Komutanının cevabı:
Diyarbakır,
30.10.1924
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne
1. Siz
Cumhurbaşkanı'nın yüce şahsiyetlerine karşı beslediğim saygı ve
sevgiye itimat buyurulmasını rica ederim.
2. Seçim bölgem
halkı ile hiç bir görüşme yapmadan, şu dakikada
zâtıdevletlerinin tekliflerini kabul etmekliğim beni milletin
gözünde sorumlu duruma düşürebilir.
3. Vatanın ve
milletin yararları milletvekilliğinden hemen ayrılmamı
gerektiriyorsa, kesin kararımı verebilmekliğim için, durumun
aydınlatılmasını arz ve istirham ederim, efendim.
Cafer Tayyar
7'nci Kolordu Komutanı
Her iki
telgrafta da benim için beslenen güven ve sevgi kesinlikle
belirtildikten sonra, seçim bölgeleri halkına karşı olan
durumlarından söz edilmekte ve teklifimin gerekçesi
sorulmaktadır.
Verdiğim cevabı
olduğu gibi bilginize sunayım:
Makine başında
şifre
31.10.1924
3'üncü Ordu Müfettişi Cevat Paşa
Hazretleri'ne,
7'nci Kolordu Komutanı Cafer Tayyar
Paşa Hazretleri 'ne,
Komutanların
aynı zamanda milletvekili olarak bulunmalarının, orduda, emir ve
komutada beklenilen disiplin ile bağdaşamadığı görüşüne
varılmıştır.
1'inci ve 2'nci
Ordu Müfettişleri'nin görevlerinden istifa ederek Meclis'e
dönmekle, orduları uygunsuz bir zamanda başsız bırakmış
olmaları, bu görüşü doğrulamıştır. Seçim bölgenizdeki halk, ordu
disiplininin selâmeti için vereceğiniz karardan elbette memnun
olur. Daha önce yazdıklarım dikkate alınarak kararınızın
bildirilmesini rica ederim.
Cumhurbaşkanı Gazi M. Kemal
Bu telgrafıma
Cevat Paşa'nın cevabı şudur:
Makine başında
Diyarbakır, 31.10.1924
Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne
Emir ve komutada
beklenilen disiplin ile bağdaşamadığından komutanların aynı
zamanda milletvekili olarak bulunmamaları yolundaki yüksek
görüşlerinize bütün kalbimle katılır ve seçim sırasında bu
görevden affımı yüce şahsiyetinizden istirhamımın da bu inanca
dayandığını arz ederim.
Ancak, bu gün
yüce makamlarından verilen bir emirle milletvekilliğinden
çekilmenin, zâtıdevletlerince de tahmin buyurulacağı üzere,
milletçe ve seçim bölgem halkınca iyi karşılanmayacağı
inancındayım.
Bu inançla ve
hiç de uygun görmediğim şu önemli zamanda ordudan ayrılmak
zorunda kalacağımı düşünerek üzüntü duyduğumu arz ederim.
3'üncü Ordu Müfettişi Cevat
Cevat Paşa Ankara'ya
geldikten sonra durumu anlamış ve teklifimin uygulanması
gerektiği görüşüne vararak, derhal milletvekilliğinden
çekilmiştir. Kendisinin yaratılmak istenen durumlarla hiçbir
ilgisi bulunmadığı bizce de anlaşılmıştır.
Gerçi,
Kâzım Karabekir Paşa, istifa
ettiğini şu gün ve şu saatte gibi açıklamalarla birçok
komutanlara ve bu arada Cevat Paşa'ya
bildirmiş ise de, bu bildirme, Diyarbakır'da iken teklifimin
gerçek sebebini anlamakta Paşa'yı kararsızlığa düşürmekten öteye
bir tesir yapmamıştır.
Cafer Tayyar Paşa da şu
cevabı verdi:
Makine başında
Diyarbakır, 31.10.1924
Ankara'da Cumhurbaşkanı Gazi Mustafa Kemal Paşa
Hazretleri'ne
Milletvekilliği
ve komutanlık görevlerinden birini bırakmamız gereği uygun
görüldüğü takdirde, milli görevlerin en saygıdeğeri olarak kabul
ettiğim yasama görevini yapmayı tercih etmekte olduğumu
saygılarımla arz ederim, efendim.
7'nci Kolordu Komutanı
Tümgeneral Cafer Tayyar
Komplo
Düzenleyenlerin Meclis'e ve Kamuoyuna Karşı Ordu ile Yapmak
İstedikleri Blöf Ortaya Çıktı
Efendiler, aynı
zamanda milletvekili olarak bulunan Genelkurmay Başkanı ve
komutanlar, orduda siyasetle ilgili unsurların bulunmasındaki
sakıncayı anlayarak, bu yoldaki teklifimi iyi karşıladıktan ve
bana fiilî olarak güvenlerini gösterdikten sonra,
Cevat ve
Cafer Tayyar Paşa'ların
müfettişlik ve komutanlıkta kalmaları uygun görülemezdi.
Bu bakımdan,
derhal askerî görevlerine son verildi. Yerlerine gerekenler
tayin edildi ve durum Millî Savunma Bakanlığı'nca bütün orduya
bir genelge ile bildirildi.
Kâzım Karabekir ve
Ali Fuat Paşa'lara, Millî
Savunma Bakanlığınca bir emir gönderilerek, askerî görevlerini
yerlerine atanan şahıslara usulüne göre devir ve teslim ettikten
ve sonucu da bildirdikten sonra Meclis'teki yasama görevlerine
başlayabilecekleri bildirildi. Bu durum Başbakan tarafından
resmen Meclis Başkanlığı'na da yazıldı.
Meclis'e girmiş
olan Kâzım Karabekir ve
Fuat Paşa'lar, Meclis'ten
çıkarıldı. Fuat Paşa, askerî
görevinin devir ve teslim işleri için yeniden Konya'ya gitti.
Kâzım Karabekir Paşa,
Sarıkamış'tan kendi yerine gelecek olan komutan göreve
başlayıncaya kadar Meclis dışında kalmaya mecbur edildi.
Milletvekilliğinde kalmak isteyen iki komutanın ordu ile ilgisi
kesildi.
Böylece, komplo
düzenleyenlerin Meclis'e ve kamuoyuna karşı ordu ile yapmak
istedikleri blöf meydana çıkarıldı.
Efendiler, 1
Kasım 1924 günü Meclis'in ikinci toplantı yılının açılış günü
idi. Bu münasebetle oturumu ben açtım. Açış nutkunu söyledim.
Ben Başkanlık
kürsüsünden ayrıldıktan sonra, Fevzi,
Fahrettin,
Ali Hikmet ve
Şükrü Nailî Paşa'ların
istifa yazıları ile Başbakan İsmet Paşa'nın
ordudaki komuta değişikliği ile ilgili 31/10/1924 tarihli yazısı
sırayla okundu.
Meclis'in 5
Kasım günü toplanacağı bildirilerek oturuma son verildi.
Efendiler,
Kâzım Karabekir Paşa, 1
Kasım 1924 tarihli bir yazı ile Meclis Başkanlığı'na başvurarak,
Millî Savunma Bakanlığı'nın, kendisinin Meclis'e katılmasını
yasakladığından şikâyet etti.
5 Kasım günü
Meclis'te okunan bu yazıda, Kâzım
Karabekir Paşa diyordu ki: «Ordu Komutanlığından
çekilmemden beş gün sonra (30.10.1924 Cuma günü geceleyin) Millî
Savunma Bakanı'nın Sarıkamış'tan yerime gelecek olan komutanın
göreve başlayışına kadar benim Meclis'e katılmaktan alıkoymak
isteyen bir yazısını aldım.» Yazı; şu cümlelerle son buluyordu:
«Bununla birlikte, bu konuda yetkili olan yüce Meclis'in
kararını beklediğimi arz ederim.»
Kâzım Karabekir Paşa, aynı
tarihte Millî Savunma Bakanlığı'na da bir yazı yazarak: «Devir
ve teslim işlemleri öne sürülerek belirsiz bir süre için yasama
görevine başlamamaklığım bildiriliyor.» «İstifa ettiğim gün
yerine gelecek komutanı bekleme şartı ileri sürülmemişti.» «Beş
gün sonra, bilmem neden böyle bir bahane ortaya atıldı.»
«Meclis'e katıldıktan sonra, geçici bir süre için de olsa,
yeniden bir görevi kabul hem benim kendi isteğime hem de
Meclis'in kararına bağlı olduğundan, durumu Meclis Başkanlığı'na
yazdığımı arz ederim.»
Efendiler,
«ordumuzun yükseltilip güçlendirilmesi için» rapor ve tasarılar
sunduğumdan söz eden ve onlar dikkate alınmadığı için «üzüntü ve
endişem çok büyüktür» diyen eski müfettiş Paşa, memleketin üçte
birine yayılmış koskoca bir orduyu, keyfinin istediği anda beş
satırlık bir kâğıtla başsız bırakmanın ne kadar hafif, ordunun
yükseltilip güçlendirilmesi açısından gerekli olan disiplini de
ne denli bozucu bir hareket olduğunun farkında görünmüyor.
Dikkate
alınmadığını iddia ettiği raporları ve tasarılarıyla yapamadığı
bir işi, devletin bir ültimatom aldığı ve ondan dolayı
olağanüstü toplanmak üzere çağırdığı Meclis'te yapmaya
kalkıştığını ileri süren müfettiş paşa, kendisi gibi hareket
eden arkadaşlarıyla birlikte ve pek elverişsiz bir zamanda,
orduya ne kötü bir anarşi örneği olduğunu anlamak istemiyor...
Ordumuzun
yükseltilmesi için ileri sürdüğü düşünce ve görüşlerine gereken
değerin verilmemiş olmasına gücenmiş olan zat, askerî görevlerin
devir ve tesliminin kanunî bir vazife olduğunu, ordudaki yönetim
ve disiplinin selâmeti için onu yapmaya mecbur bulunduğunu
bilmez gibi görünüyor...
Üzerindeki
askerlik görevinin sona erdiğini Meclis'e resmen bildirecek
makamın, ona bu askerî görevi vermiş bulunan makam olmak
gerektiğini dikkate almıyor...
Efendiler,
Kâzım Karabekir Paşa'nın
Meclis Başkanlığı'na sunduğu yazının arkasından Başbakan'ın bir
yazısı ile iki eki de okundu.
Başbakan,
Karabekir Paşa'nın Millî
Savunma Bakanlığı'na yazdığı yazı ile Bakanlığın ona verdiği
cevabı olduğu gibi Meclis'e arz ediyordu.
Millî Savunma
Bakanı, Kâzım Karabekir Paşa'nın
bütün iddia ve düşüncelerinin doğru olmadığını açıkladıktan
sonra, ona «Ordu Müfettişliği ile ilgili görevlerin ve gizli
belgelerin yerine gelecek olan komutana kendisi tarafından»
devir ve teslim edilerek sonucun bildirilmesini bir daha
belirtiyor ve emrediyordu.
Acaba bu son
uyarıdan sonra, eski müfettiş paşa anlamış mıdır ki, vatanın
savunulması için ordusu ile ilgili önemli görevi ve gizli
belgeleri devlet onun şahsına güvenmiş ve teslim etmiştir.
Onları, yerine
gelecek ve devlete karşı sorumlu olacak bir komutan
gösterilmeden, kendiliğinden istediğine terk ve teslim etmesi
büyük bir suçtur. Hakkında ağır kanunî işlem yapılmasını
gerektirir. Bunları anlamış mıdır?
Kazım Karabekir
Paşa'yı Bir An Önce Meclis'e Sokmakta Acele Edenler Yaptığımız
İşlemi Bozmaya Çalışıyorlardı
Efendiler,
Kâzım Karabekir Paşa'yı bir
an önce Meclis'e sokmakta acele edenler, yaptığımız işlemi
bozmaya çalışmakta kusur etmediler.
Feridun Fikri Bey (Tunceli Milletvekili), ilk olarak
ortaya atıldı.
Vehbi Bey (Balıkesir
Milletvekili): Meclis'e katılan bir arkadaşı, bir üyeyi
görüşmelere katılmaktan herhangi bir kuvvet alıkoyabilir mi?
Böyle şey olur mu?» şeklinde konuşmaya ve suçlamaya başladı.
Sayın
milletvekili, fikir arkadaşını Meclis'te bir an önce faaliyete
geçirebilmek için, kanun kuvvetini, onun kahredici kudretini, o
kuvvet ve kudreti kullanabilmek için yüce Meclis'in ve milletin
güven ve itimadını kazanmış olan kimselerin azim ve kararlarında
ne derece kesin olduklarını unutmuş gibi görünüyordu.
İsmet Paşa'nın konuşması, bu
yaygaraları susturdu. Bu konudaki görüşmeler kapandı. Paşalara
verilen emirler olduğu gibi uygulatıldı.
Hükümet Açıktan Açığa ve Karşı Karşıya
Çarpışmayı Kabul Etti
Meclis, genel
görüşmeye geçti. Görüşülecek konu «Mübadele, (1) İmar ve İskân
Bakanlığı» ile ilgili gensoruydu.
Başbakan
İsmet Paşa, kürsüye çıkarak
şu teklifte bulundu: «Birçok konuşmacının imar ve iskân işleri
üzerinde değil, çeşitli vesilelerle diğer bakanlıklarla ilgili
işler üzerinde durduklarını gördüm.
Hattâ, bazı
konuşmacılar, Başbakan'ın devletin iç ve dış siyaseti üzerinde
uzun uzadıya geniş bilgi vermesini istemişlerdir.
Bu isteklerin
hepsini de memnuniyetle benimsiyorum. Mübadele Bakanı, yüce
Meclis'in uygun görüp oy vermesiyle Başkan Vekilliği'ne
seçilmiştir. Ancak, bundan dolayı, gensorunun önem ve kapsamının
hiçbir şekilde hafife alınmamasını teklif ederim. Ben, yerinde
ve uygun «taktiği» severim.
Böylece Hükûmet,
sahnenin perdesini kaldırdı ve oyun hazırlığı yapanların
oyunlarını sahneye koymalarını çabuklaştırdı. Hükûmet, açıktan
açığa ve karşı karşıya çarpışmayı kabul etmiş bulunuyordu.
Efendiler, lehte
ve aleyhte olmak üzere otuz kadar konuşmacı söz aldı. Adalet ve
Millî Eğitim Bakanları da konuştular, Tartışma, beş saat hiçbir
sonuç alınmadan devam etti. Gensoru görüşmeleri ertesi güne
bırakıldı.
Ertesi gün
14.30'da görüşmelere başlandı. İlk söz alan İçişleri Bakanı ve
Mübadele, İmar ve İskân Bakanı Vekili
Recep Bey oldu. Uzun açıklamalar yaparak konuştu.
Muhalifler, oturdukları yerlerden Recep
Bey'e kısa sataşmalar yapıyorlardı.
Recep Bey, bir noktada dedi
ki: «Bazı gazeteler ve bazı kimseler diyorlar ki, Ankara'da bir
Hükûmet varmış. Meclis'in bütün tatil zamanlarında, memleketi ne
kadar usulsüzlükler varsa hep bunlarla idare etmiş...
Söylentilere göre, bazı arkadaşların birtakım gizli defterleri
de varmış; orada Bakanların yaptıkları kanunsuz işler
yazılıymış...
Bir gün
gelecekmiş Meclis toplanacak ve orada Hükûmet'i hesaba
çekeceklermiş... O zaman o gizli defterlerin içindekiler,
milletin huzurunda Hükûmet'ten sorulacakmış. İşte, o gün
gelmiştir! O defterlere yazılmış olanları milletin gözü önüne
döksünler!
Feridun Fikri Bey,
arkadaşları adına çoğul şekli kullanarak cevap verdi: «Sırasında
dökeceğiz» dedi.
Recep Bey, karşılık verdi:
«Dökünüz efendim, bekliyoruz. Hükûmet, milletin huzurunda
bağrını sorumluluğa açmış olarak daima karşınızdadır» dedi ve şu
sözleri ekledi: «Memleketin gizliliğe, kapalılığa, belirsizliğe
ve kararsızlığa tahammülü yoktur.
Açıktan açığa
tenkit yapılmadan, her gün ufukta birtakım tehlike bulutlarının
dolaştığını fısıldayarak, Türkiye Cumhuriyeti'nin, bu körpe
varlığın yapısında zararlı karışıklıklar varmış gibi göstermek
bu memlekete karşı hainliktir.»
«Herkesin köşede
bucakta, koridorlarda, şurada burada, gerçek dışı asılsız
birtakım kuruntularla kamuoyunu bulandırmaktansa, bu herkese
eşitlikle açık olan millet kürsüsüne çıkıp gerçeği oradan
söylemesi lâzımdır.
Gerçekler
söylenmez ve yine bu asılsız, kuruntuya dayanan telkinlerde
bulunulmaya devam edilirse, bunu yapanların, bu memleketin
kaderi ile içten ve sağlam bir bağlantıları bulunmadığına
hükmedeceğim.
Ben kendim bunu
böyle kabul edeceğim. Sanırım ki, millet de böyle kabul
edecektir. Bu kürsüye davet ediyorum... Ta ki millet bilsin:
Gerçek ne taraftadır, zan, kuruntu, lekeleme, suçlama ne
taraftadır?»
Recep Bey'den sonra, aleyhte
konuşan birtakım milletvekilleri dinlendi. Onlara da Ticaret
Bakanı Hasan Bey (Trabzon
Milletvekili) ve Millî Savunma Bakanı
Kâzım Paşa cevap verdiler.
Aleyhte söz
alanlar arasında Rauf Bey de
vardır. Ona da söz sırası geldi.
Rauf Bey, İmar ve İskân
Bakanlığı ile ilgili soru ve gensorunun, bütün Hükûmet'e
yöneltilmesini uygun bulmamakla birlikte. Başbakan Paşa'nın bu
davranışını mertçe buldu ve sözlerinin başında: «Meclis, bir
kasıt karşısında bulunan Hükûmet'e hücum durumuna geçmiştir»
dedi.
Yunus Nadi Bey: «Anlamadık»
dedi. Rauf Bey açıkladı.
Dedi ki: «Tenkit edenler, Hükûmet'e karşı konuşurken, kasıtlı
bir iş yapmışlar ve ona hücum ediyorlarmış gibi bir durum
görüyorum.»
Rauf Bey, konuşmacıların
ağır kelimeler kullanmamaları, konuşmalarında Hükûmet'i küçük
düşürücü ifadelere yer vermemeleri gibi, öğüt verircesine
yumuşak bir tavır takınarak Feridun
Fikri Bey'in teklifine dokundu ve o teklifi savundu.
Tunceli
Milletvekili'nin teklifi bir «parlamenter anket» idi. «Meclis
soruşturması» yapacak bir komisyon kurulması için acele karar
alınması isteniyordu. Feridun Fikri Bey'in
bununla ilgili bir önergesi ve bu önergenin isim okunarak oya
konması için de Feridun Fikri Bey'le
birlikte daha on altı arkadaşının başka bir önergesi vardı.
Rauf Bey dedi ki:
«Soruşturma komisyonu» diye tercüme ettiğim bir komisyondan söz
edildi - Bundan söz eden Feridun Fikri
Bey'dir — Rauf Bey,
sözüne şöyle devam etti:
«...Bakanlar
böyle bir komisyonun kabulünü, bu ana kadar saygıya değer olan
vatan ve millet duygularına karşı bir leke bir horlama
saydılar.»
Yunus
Nadi Bey, Rauf Bey'in
sözünü kesti. «Biraz öyle» dedi. Rauf
Bey tekrar devam etti: «Hepimizin yanılmaz
olmadığımızı kabul ederek arz ediyorum ve bunun gerekli
bulunduğunu (...) ben de ilgili olduğum için, herkesten önce ben
istiyorum» dedi.
1. Karşılıklı olarak
göçmen değiştirme.
Cumhuriyet
Sözünü Söylemeye Rauf Bey'in Dili Varmıyordu
Rauf Bey, söz söylerken,
Meclis'e karşı çok saygılı olduğunu göstermek için de fırsat
düşürmeye dikkat ediyordu Bir puntuna getirerek dedi ki: «Bu
yüce Meclis'in çıkardığı kanunlara bazı sıfatlar
yakıştırılmıştır. (Koridor Kanunları) denilmiştir.»
Rauf Bey, yüce Meclis'e
saygı gösterilmesini istiyordu.
Rauf Bey, yüce Meclis'in
Cumhuriyet'i ilân eden kanunu kabul etmesi üzerine, takındığı
saygısız tavrın unutulduğunu zannetmiş olacak!
Mazhar Müfit Bey (Denizli
Milletvekili): «Onu ilk önce, sayın arkadaşınız
Muhtar Beyefendi söylemiştir»
dedi. Bu söz, Rauf Bey'e
konuşma yönünü değiştirtti. Fakat
Muhtar Bey alındı.
Saip Bey (Kozan) söze
karıştı.
Nihayet
Başbakanlık makamının araya girip uyarıda bulunması üzerine
Rauf Bey sözüne devam
ettirildi.
Rauf Bey, döndü dolaştı ve
sonunda ilke meselesine dayandı. «Tutumumuz, siyasetimiz
kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkesidir» dedi.
Yunus Nadi Bey'in sesi
işitildi: «Cumhuriyet!»
Rauf Bey, cevap vermedi.
Başladığı cümleyi şu şekilde bitirdi: «Millî hâkimiyetin
varlığını gösterdiği tek yer Büyük Millet Meclisi'dir.»
«Cumhuriyet»
sesleri bütün Meclis salonunu doldurdu.
Ali Saip Bey (Kozan): «Cumhuriyet!» dedi.
Rauf Bey,
Ali Saip Bey ile konuşmaya
başladı. İhsan Bey söze
karıştı.
«Yüksek
ifadenizde açıklık yoktur Rauf
Beyefendi» dedi.
Rauf Bey: «Açıktır. Çok rica
ederim. İhsan Beyefendi.»
İhsan Bey: «O kadar açık
değildir. Uzun süreden beri sizinle anlaşamadık!» dedi.
Rauf Bey,
İhsan Bey'in yüksek adalet
duygusuna sahip bulunduğundan, hâkimlik etmiş olduğundan söz
ederek ona dedi ki: «Suçsuzluk esastır. Aksini ispat edemedikçe
bir tarafı töhmet altında tutmak ve bunu böyle ifade etmek doğru
değildir.» İhsan Bey cevap
verdi: «Gerçeği söylemeyen sanıktan şüphe etmekte hâkim
haklıdır» dedi.
Rauf Bey ile
İhsan Bey arasındaki bu
karşılıklı konuşma biraz uzadı. Başkan söze karıştı.
Rauf Bey devam etti ve
«Teşkilât-ı Esasiye Kanunu'nda Bakanların görev ve yetkileri ile
ilgili bir kanunun yapılması söz konusu idi. Bu yapıldı mı? Bunu
sorarım» dedi.
Efendiler,
kanunların Meclis tarafından yapılması tabiî olduğu halde,
Rauf Bey, bu soruyu
Hükûmet'ten değil de kendisinin de içinde üye olarak bulunduğu
Meclis'ten soruyordu.
Rauf Bey, Danıştay (2)
teşkilâtına temas ettikten sonra, «Men'-i Şekavet Kanunu (3)
uygulanmış mıdır?» şeklinde, İçişleri Bakanı'ndan başlayarak
Bayındırlık, Ticaret, Ziraat, Millî Savunma, Adalet ve Millî
Eğitim Bakanlarına çeşitli sorular yöneltti. Bütün bu sorularla
Rauf Bey'in millet ve
ordunun dikkatini çekmek istediği anlaşılıyordu.
Söz gelişi,
basında Karadere ormanları ile ilgili bir işlem olduğu gözüne
ilişmiş; «O iş nasıl olmuş?» Fedakâr ve kahraman ordumuzun
İstiklâl Savaşı'ndan sonra, barışa geçerken büyük bir intizam ve
olgunluk gösterdiğini işittik ve göğsümüz kabardı. Ancak, ondan
sonra, beslenme ve barındırma işleri bakımından durumun yine
aynı şekilde kuvvetli olduğunu kabul edip düşünebilir miyiz? Bu
noktada bizi aydınlatmalarını rica ederiz» dedi.
Rauf Bey'in bu sorusunun
ortak bir soru olduğu kendi ifadesinden anlaşılıyor. «rica
ederiz» diyor. Gerçekten de bu sorunun, o güne kadar orduların
başında bulunan iki ordu müfettişiyle birlikte hazırlanmış
olduğuna hükmetmemek elde değildir.
Rauf Bey, adalet
teşkilatındaki değişiklik dolayısıyla ortaya çıkan uygulamanın,
adaleti sağlayabilecek en uygun usul ve şekil olup olmadığını
öğrenmek istiyordu.
Millî Eğitim
Bakanı'ndan da, ilk öğretim süresinin kanuna aykırı olarak niçin
azaltıldığının açıklanmasını istedi.
Rauf Bey, İstanbul Valisinin
gece manevrasından, İstanbul'un «Emanet» (4) ile idaresinin
halkın haklarına tecavüz olduğundan da sözettikten sonra; Millî
Eğitim Bakanı Vasıf Bey'le
basın arasında çıkan bir olaydan ve bu münasebetle
öğretmenlerden de söz ederek dedi ki: «Öğretmen ordusunun, bu
aydın ordunun şu veya bu tarafı tutar ve destekler şekilde yayın
yapmaları doğru mudur?»
Rauf Bey, bunun olmadığını
söyleyerek konuşmasını şu cümle ile bitirdi» «Allah vatanımı,
milletimi ve hepimizi korusun.»
Bu cümlenin
alkışlarla karşılanmasından sonra, İçişleri Bakanı kürsüye
çıktı.
Gümüşhane
Milletvekili Zeki Bey daha
önce kendisinin görüşmesi gerektiğini ileri sürdü.
Vehbi Bey «Efendim bu
mesele, Bakanların Meclis'i sorguya çekmesi şekline girdi» dedi.
Başkanlık,
Bakanların söz hakkı ile ilgili iç tüzük maddesini hatırlattı.
Recep Bey de, çok geniş bir gensoru karşısında bulunan
Bakanların, tüzük ile sağlanmış olan söz söyleme haklarını
kullanmalarına müsaade edilmediği takdirde, gerçeklerin açığa
çıkmasına yardım edilmemiş olacağını söyledikten sonra,
yöneltilen sorulardan kendisi ile ilgili bulunanlara birer birer
cevap verdi.
Konuşması
sırasında, Rauf Bey'in kürsüye öğüt verircesine bir tavırla
çıktığına işaret ederek, «bu Meclis ne tam bir sessizlik içinde
hareket etmeye mecbur olan bir okuldur ne de bir bilim
akademisidir» dedi.
Rauf Bey'in
kürsüde bu gün bile açık konuşmadığına; «soruşturma» sözünü
kullanmadan, Feridun Fikri Bey'in, üç Bakanlığın bir yıllık
çalışmaları ile ilgili anlamsız, haksız, mantıksız, kanunsuz ve
hükûmet dengesini bozucu nitelikteki «Meclis soruşturması»
teklifini desteklemiş olduğuna Meclis Genel Kurulu'nun dikkatini
çekti.
Feridun Fikri
Bey, yerinden, Recep Bey'in «mantıksızdır» sözüne itiraz etti.
Bu sözü geriye almasını istedi. Recep Bey: Geriye almıyorum,
efendim; mantıksızdır. Gerçek olduğu gibi ifade edilir» dedi.
Feridun Fikri Bey'in «mantıksız sözünü kabul etmiyorum» sözüne,
Recep Bey cevap verdi: «Feridun Fikri Bey» dedi, «Siz daha ağır
şeyleri kabul etmeye alışkınsınız...»
Daha ağır
şeyler, Adalet Bakanı Necati Bey tarafından söylenmiş...
Feridun
Fikri Bey: «Adalet Bakanı sözlerini geri aldılar» dedi.
Necati
Bey, yerinden fırlayarak «Sözlerimi geri almadım» dedi.
Biraz gürültü
oldu. Nihayet Başkan: «Rica ederim, gürültüyü keselim!» dedi.
Recep Bey, açıklamalarına devam ederek:
«...Birçok
kimsede defterler varmış, demiştim. Şimdi
Rauf Bey'in sözlerine
göre, hazırlanmış sorulardan on, on beş tanesinin silinmesi
fırsatını bulacağız. İşte, Efendiler, dedi. Defterlerin yavaş
yavaş ilk sayfaları görünmeye başlıyor.»
Recep Bey,
Rauf
Bey'in konuşmasında kullandığı taktiğe dikkati çekerek dedi ki:
«Rauf Bey hem bütün bu soruları soruyorlar hem de asla bir
sorumluluk töhmeti altında tutmak veya Hükûmeti düşürmek gibi
maksat gütmüyorum, diyorlar.
Bir gensorunun
görüşüldüğü günde, millet kürsüsüne çıkan kimse, ya lehtedir ya
aleyhtedir. Lehte ise, Hükûmet'in desteklenmesini ister. Aleyhte
ise, düşürülmesini ister. Bunu da açık seçik söylemek gerekir.
Yoksa, Rauf Beyefendi'nin sözleri boş ve anlamsız sözlerden
ibaret kalır.»
Recep Bey'in bu
cümlesi, Rauf Bey'le aralarında kısa bir tartışmaya yol açtı:
«Fakat saldırıyorsunuz», «siz de sözlerimi kesiyorsunuz...» gibi
karşılıklı sözler söylendi. Sonunda Recep Bey, konuşmasına devam
ederek dedi ki: «Saygıdeğer Efendiler! Birtakım sorular
soruyorlar... Ahmet gelmiş midir? Kanun uygulanmış mıdır? Böyle
bir gensoru görüşülürken, Türkiye Büyük Millet Meclisi kürsüsü
hedefsiz olarak sorulacak ve söylenecek sözlerin yeri değildir.»
«Buraya çıkıyorlar, söylüyorlar söylüyorlar. Sonunda da
söylüyorum, söylüyorum ama bir şey yoktur, diyorlar.
Böyle olunca,
söylenenler anlamsız boş sözlerdir ve gayesizdir. Durumun tarifi
budur.» Recep Bey, sözlerine şu yolda devam etti: «Çok dikkat
ettim. Rauf Bey buraya çıktılar; sırası geldi, icap etti, başka
bir tarif yaptılar; fakat Cumhuriyet kelimesini
söyleyemediler...» «Sayın arkadaşlar!» dedi. «Oyun oynamıyoruz.
Büyük bir
inkılâptan çıktık, aydınlık bir geleceğe doğru gidiyoruz. Bütün
gerekleri bütün şartları ve bütün açıklığı ile bir hedefe
yürüyoruz.
Nedir bu
Rauf
Bey'deki küskünlük ki, sırası gelmiş ve arkadaşlar, dolayısıyla
fırsat vermişken, bu kutsal ismi söylememekte inat edip
direnmişlerdir.» «Fakat dikkate değer bir noktadır ki, bu zat,
İstanbul'da kıyametleri koparmıştır.» «Elinden gelen her şeyi
yaptı. Karşınıza çıktığı zaman da bütün bu yaptıklarından döndü
ve yemin ederek dedi ki, ben Cumhuriyetçiyim.» «Bugün
kendisinden şüphe ediyorum.»
«Beni bu
şüphenin yanlış olduğuna inandırmayı kendileri için gerekli
buluyorlarsa, çıksınlar; kürsüden veya başka bir yerden
söylesinler ki, böyle bir şüpheye yer yoktur. Aksi takdirde,
Rauf Bey'in Cumhuriyet'e olan bağlılığından şüphem vardır ve bu
şüphem devam edecektir. Gerçek budur.
Recep Bey
açıklamalarını bitirirken: «Sayın arkadaşlar, dedi, bugüne
kadar, boğazımıza kadar kan içinde yuğrularak bu dâvâyı, bu
kutsal vatanın kesin olarak yükselişini sağlayacak olan bu
dâvâyı, bugünkü durumuna kadar getirdik. Bugünden sonra
yapılacak olan en büyük yanılgı, kararsızlıklar, şüpheler ve
belirsizliklerdir. Bunların, sonunda bizi nereye götüreceğini
kimse bilemez.»
Recep Bey
kürsüden inerken, Başkanlık makamı, isteği üzerine, kendisini
savunmak üzere Rauf Bey'e söz verdi.
Rauf Bey: «Sizin
her kararsızlık ve şüpheye düştüğünüz zamanlarda ben yenibaştan
yemin etmeye, ant içmeye mecbur muyum?» dedi, «Mecbursun»
sesleri yükseldi. Rauf Bey bu seslere» Hayır Efendiler, kimsenin
kimseden şüphe etmeye hakkı yoktur!» cümlesiyle cevap verdi.
Buna
Afyonkarahisar milletvekili Ali Bey, yerinden karşılık verdi:
«Sen de o vakit bu toprakta oturamazsın. Atalarının, babanın ve
dedenin geldiği yere gidersin. Bu toprak bunu istiyor» dedi.
Bunun üzerine,
Rauf Bey, kendileri ile görüş ayrılığında bulunduğu noktayı
açıklama yollu bir konuşma yaparak dedi ki: «Millet bizi,
kayıtsız şartsız millî hâkimiyet ilkesine dayanan bir rejimin,
demokrasi denilen halk rejiminin esaslarını kurmak üzere, kendi
temsilcileri olarak seçmiştir. Birtakım arkadaşlarımız, milletin
bu hakkını Meclis'ten alıp şu veya bu makama, Meclisi dağıtma,
kanunları geri çevirme gibi yetkiler verme düşünce ve eğilimini
benimsediler.
İşte ben buna
karşıyım.»
Recep Bey, bu
sözlere cevap verdi ve açıkladı ki, Rauf Bey itiraz ettiği
zaman, daha Teşkilât-ı Esasiye Kanunu ve böyle birtakım hakların
kimseye verilmesi veya verilmemesi söz konusu bile değildi. Bu
meseleler ancak aylarca sonra ele alındı.
Recep Bey, «Efendiler
bu demagojidir» dedi.
Rauf Bey,
muhalif oluşunun sebebini iyice anlatabilmek için şöyle bir
açıklama yapmayı gerekli gördü: «Efendiler, değil halifeci ve
sultancı, bu makamın haklarını elinden alabilecek olan herhangi
bir makamın da karşısındayım» dedi.
Rauf Bey,
halifeci ve sultancı olmadığını söylerken, Cumhurbaşkanlığı
makamına ve Cumhurbaşkanına karşı olduğunu da açıklamış ve ilân
etmiş oluyordu. Daha önce, yeri gelince de belirttiğim üzere,
Rauf Bey, «Türkiye Büyük Millet Meclisi Hükûmeti» şeklinde ısrar
ediyordu. İsmin değişmesine, yani Cumhuriyet adını almasına
rağmen, teşkilâtın o niteliğinin korunmasını istiyordu.
Ne için? Çünkü,
Cumhurbaşkanlığı makamı, hilâfet ve saltanat makamlarının
haklarını alabilirmiş...
Efendiler, şahsî
görüş diye ortaya atılan bu sözler, Recep Bey'in dediği gibi
«boş ve anlamsız sözler» değil de nedir? Bu gibi sözler üzerine
kurulan mantık «demagoji» değil de nedir?
Bu görüşün ve bu
mantığın taşıdığı anlam ve özü Rauf Bey'in bu günkü gayret ve
çalışmaları pek güzel göstermektedir. Fakat, biz bunu anlamak
için bugünlere kadar beklemek gafletinde kalamazdık. Bundan
dolayı bizi mazur görsünler.
2. Şûrâ-yı Devlet.
3. Eşkıyalığın Önlenmesi Kanunu.
4. Belediye Başkanlığı.
Meclis'te
Yapılan Görüşmelerin Muhalif Basındaki Yankıları
Efendiler, o gün
de gensoru görüşmeleri bir sonuca bağlanamadı; ertesi güne
bırakıldı. 8 Kasım günü yapılacak görüşmeleri beklemek üzere,
biraz da o günlerdeki bazı yayınları gözden geçirelim.
Vatan
gazetesinin 5 Kasım 1924 tarihli sayısındaki başyazıda,
Hükûmet'i tenkit edenler ve muhalefette yer alanlar övülmekte,
Hükûmet taraftarları suçlanmaktadır.
Başyazar: «Daha
ağzını açmayan tenkitçi adaylarına karşı, her gün kulaktan
kulağa yeni bir saldırgan söz fısıldanıyor.
Hükûmetçi
gruptan olan her kime rastlarsanız, o günün gizli günlük
emrindeki sözleri olduğu gibi işitirsiniz» dedikten sonra,
sözlerini doğrulamak için birtakım örnekler sayıyor ve
«körükörüne emre uymayan, gerçeği görüp söylemek isteyen
kimseleri daha başlangıçtan susturmak için her vasıtaya
başvuruyorlar» ve «keyfî irade, tabiî ve istikrarlı durumun
üstünde, hâkim olma niteliğini korumaya devam edecektir» diyor.
Efendiler, yazar
«gizli günlük emir» ve «keyfî irade» deyimleriyle, millete neyi
haber vermek istiyordu.
Gizli günlük
emirler veren, keyfî iradesini hâkim kılan kimdi? Bu gizli
kapaklı sözleri kullanan makale yazarı, sonunda bize : «Taraf
tutmaksızın, bir hakem durumunda, her iki tarafı da çağırıp
dinlemek, Cumhurbaşkanlığı'nın en nazik ve önemli görevidir»
öğüdünü veriyor.
Bu görevin hemen
yapılmasını istiyor ve «çünkü yarın pek geç olabilir!» diye
tehdit de ediyor.
Bir gün sonra,
benim Meclis'in yeni dönemini açış nutkumdan söz eden aynı
yazar, «tenkit eğilimi gösteren en hür düşünceli vatandaşları,
zaman zaman susturmaya çalışan tekelci bir siyasî sistem,
gelişme ve ilerleme için kahredici bir cehennem demektir»
cümlesiyle, uyguladığımız sistem için pek haksız ve insafsız bir
iftirada bulunuyor ve: «Uğursuz gidişin belli bir noktada
durdurulması, yeni bir çığır açılması lâzımdır.» diyerek, bize
yeniden görevimizi hatırlatıyordu.
Vatan yazarı,
bir gün sonra yazdığı «sokaktaki adam» başlıklı başmakalesini:
«İnşallah iyi olur, demekten başka yapacak şey kalmamış gibi
görünüyor» cümlesiyle bitiriyordu.
8 Kasım 1924
tarihli Vatan gazetesinde yayınlanan bir Ankara telgrafında:
«Meclis, yüksek mevkide bulunanlar uygun görmedikçe kabineyi
düşüremeyecektir» tarzında büyük harflerle yazılmış ve «Rauf
Bey'in dünkü konuşmasında, gensoru dışında önemsiz şeylerden söz
etmekle, gensoru isteyenlerin durumunu sarstığı ve gensoru
dâvâsının etkisini azalttığı söylenmektedir» gibi haberler
vardır.
Vatan
gazetesinin, gensoru dâvâsını takip için özel olarak gönderdiği
muhabiri, izlenimlerinde pek isabet göstermiyorsa da, gensoru
meselesinin etkisini azaltma sebebi ile ilgili haberinde
aldanmış görünmüyordu.
Efendiler,
Tevhidi Efkâr başyazarı da, bir sürü başmakalelerle muhalefeti
destekleyip cesaretlendiriyor; kendini savunan Hükûmet'in ve
Hükûmet'i tutan milletvekillerinin kendilerini savunmalarını ve
söz söylemelerini bile istemiyordu.
Bu başyazar
diyordu ki: «Meclis'te Hükûmet'i tutan milletvekilleri, böyle
her önemli işi, gürültüye boğmak eğlencesinde devam ederek,
bunları tenkit edenleri susturdukça, hiç şüphe yok ki,
İsmet
Paşa Hükümeti güvenoyu alacaktır.
Ancak, bu
güvenoyunun gerçek değeri, nihayet, küçük bir sandığın içine çok
sayıda beyaz kâğıt atılmış olmasından ibaret kalacaktır.»
Bu safsatalar
üzerinde durmaya gerek yoktur. Biraz da Tanin gazetesine
bakalım: Tanin'in «Siyasî Mayalanmalar» adlı bir başmakalesinde
«Kutsal Millî Mücadele'de büyük hizmetleriyle tanınmış,
saygıdeğer ve güvenilir bazı kimseler arasında bir işbirliği
yapılmakta olduğu» haberinin alındığından; «Halk Partisi'ni ve
Hükûmet'i samimî olarak tutan basının» «bu haberleri büyük bir
hoşnutsuzlukla karşılayıp yorumlamalarından» ve «kurulmakta olan
yeni partiyi, daha şimdiden gözden düşürecek şekilde düşünceler
ileri sürülmesine kalkışıldığından» söz edilmektedir.
Makalede,
program konusu üzerinde de durularak, Halk Partisi'nin bir
programının bulunmadığına işaret edildikten sonra, «Biz Halk
Partisi'nden hiç memnun değiliz, fakat Halk Partisi'nin ilkeleri
adına söylenen ve görülen şeyleri tamamiyle benimsiyoruz»
deniliyor ve Halk Partisi'nin ilkelerinden ne anlaşıldığı
açıklanarak: «Fakat acaba gerçekte de öyle midir?» sorusu ortaya
atılıyor.
Yazar, bu soruya
olumsuz cevap veriyor ve «gönlümüz, karşısında böyle yenilikçi
ve reformcu bir partiyi görmek istediği için, Halk Partisi'ni bu
dediğimiz şekilde hayal ediyoruz» diyor. Ondan sonra yazar,
şunları söylüyor: «Halk Partisi'nin programı ve sözleri
başkadır, tuttuğu yol başkadır. Halk Partisi'nin demokratlığı
dudaklarındadır.»
Bu görüşün
sahibi, birinci cümlesiyle, «Halk Partisi, Cumhuriyet ilân
edeceğini, hilâfeti kaldıracağını programına yazıp ilân etmedi
ve söylemedi; fakat fiilî olarak yaptı» demek istiyorsa,
doğrudur! Ancak, ikinci cümle ile Halk Partisi'ne yönelttiği
suçlama doğru değildir.
Makale sahibi,
muhalif kimselerin iktidar mevkiine geçmek istemelerinin kanunî
hakları olduğunu ispatlamak için kullandığı birçok söze şunu da
ekliyor: «Vatan düşüncesiyle hareket etmek, yalnızca Tanrı'nın
iktidar mevkiindeki kimselere hak olarak bahşettiği bir fazilet
midir?»
Tanin başyazarı,
4 Kasım 1924 tarihinde yazdığı «Ordu ve Siyaset» adlı bir
başmakalede de şu düşünceleri ileri sürüyor: «Hükûmet şekli
Cumhuriyettir. Fakat, hükûmetin yalnız adını değiştirmek hiçbir
yarar sağlamaz. Asıl değiştirilmesi gereken nokta, işin ruhudur,
prensipleridir.
Bugün
Amerika'da, Birleşik Amerika Devletleri dışında daha yirmi kadar
memleket vardır ki, hepsinin adı da Cumhuriyettir. Hattâ, hep
zencilerden meydana gelen Haiti bile bir Cumhuriyet idi.
Fakat,
buralarda, Cumhuriyetin istibdat rejiminden farkı pek azdır.
Soydan gelen bir hükümdar yerine, zorla Cumhurbaşkanlığına
gelmiş bir zorba görürüz. İşte bu kadar! Reisicumhur adını
taşıyan bu zorba devleti keyfince yönetir. Mutlak bir hükümdar
gibi, keyif ve hevesinden başka bir kanun tanımaz.»
Tanin başyazarı,
söz konusu ettiği Amerika Cumhuriyetlerinden Şili'yi bir yana
bırakarak, diğerleri için diyor ki: «Hiçbirisi, bugün, gerçek
Cumhuriyet adını taşımaya lâyık değildir. Çünkü demokrasiye...
dayanmıyorlar»; «Cumhuriyet adı altında mutlak hükûmetlerin
hâkim olması, liderlerin asker olması yüzündendir.»
Burada bir an
durmak isterim. Efendiler, bu makale, milletvekili olan
komutanların, milletvekilliğinden istifaları üzerine ve o
münasebetle yazılıyor.
Fakat öyle bir
zamanda yazılıyor ki, ordularımızın müfettişleri, orduları
bırakıp Hükûmet'i düşürmek için Meclis'e gelmişlerdir. Bu yazar
da, onların iktidar mevkiine geçmek istemelerinin kanunî hakları
olduğunu ispat için, daha bir gün önce sütunlarca yazı
yazmıştır.
Cumhuriyet'in,
mutlak hükûmet rejiminden farksız olabileceğine örnekler
sıralayan ve bunun sebebinin de demokrasiye dayanmamak olduğunu
söyleyen yazar, «Hükûmet partisinin demokratlığı
dudaklarındadır» diyen zattır. Bunun böyle olması «askerî
liderler yüzündendir» diyen kimse, Türkiye Cumhurbaşkanı'nın da
askerî liderlerden biri olduğunu bilen kimsedir.
Bu kimsedir ki,
askerî liderlerden olan filân ve filânları, yine askerî
liderlerden olan Türkiye Cumhurbaşkanı ve Türkiye Başbakanı ile
karşı karşıya getirip birbirlerine cephe aldırmak için, bütün
gücüyle çalışıyor ve sonra sevmediği tarafın yıkılmasını millete
gerekliymiş gibi gösterebilmek için, sözde dikkate değer ve
ibret alınacak örnekler veriyor ve «hangi general, başına daha
çok âsi toplayabilirse, Cumhurbaşkanlığına o geçer»; «ordu
komutanları ve eşkıya reisleri birbirleriyle çarpışarak
Cumhurbaşkanlığı makamını zorla ele geçiriyorlar» diyor.
Efendiler, bu ve
buna benzer sözlerin ne maksatla ve nasıl bir duygu içinde
yazıldığını fark etmemek ve bu gibi yayınların Meclis üyeleri
üzerinde ve kamuoyunda bırakacağı olumsuz ve zararlı etkileri
anlamamak mümkün değildi. Ne yazık ki, bu bozguncu etkiler
gerçekten de fiilî tepkilerini göstermiştir.
Refet,
Kâzım
Karabekir ve Ali Fuat Paşa'ların, Millî Savunma Komisyonu (5)'na
seçilmemiş olmalarından üzüntü duyan aynı cumhuriyetçi yazar, bu
defa da, ordu komutanlarının, ordulara etki yapabilecek bir
komisyona seçilmemiş olmalarını doğru bulmuyor.
Bu noktada, pek
sevdiğini anlatmak istediği demokrasiye uygun davranıştan bile
vazgeçiyor. Bu düşünceleri içine alan cümleleri hep birlikte
gözden geçirelim:
«Siyaset»
başlığı altında yazılmış yazılar arasında «Millî Savunma
Komisyonu, Millet Meclisi'nin hemen hemen en az siyasî olan,
hattâ siyasetle hiç ilgisi bulunmayan bir çalışma koludur»
cümlesi okunur.
Yazar, bu cümle
ile, Meclis'e giren ordu müfettişlerinin siyasetle ilgisi
bulunmayan bir alanda çalışmalarına neden ve ne için meydan
verilmedi? demek istiyor. Buna şu yolda cevap vermek mümkündür:
Millî Savunma Komisyonu siyasî işlerle ilgisi bulunmayan bir
komisyon olduğuna göre, oraya sırf siyasî işlerle uğraşmak üzere
Meclis'e gelmiş olanları sokmakta sakınca vardı da onun için!
Yazar, bu
cümleden sonra devam ederek diyor ki: «Burada, vatanın namus ve
istiklâlini savunacak orduyu yönetmeye daha düzenli ve mükemmel
bir duruma getirmeye ve gelişmiş bir şekle sokmaya yarayan
kanunlar yapılacaktır. Kendilerini politikacılık hırsına
kaptırmayıp da yalnız vatanı düşünenlerin, bu görevi, ordu ileri
gelenleri arasında en muktedir kimselere vermeleri bir vatan
borcudur.»
Bu cümleler
üzerinde de biraz duracağım:
Ordunun
yönetimi, daha düzenli ve mükemmel bir duruma getirilmesi ve
daha da gelişmiş bir şekle sokulması hususu çok önemlidir.
Bu hususla
görevli bulunan ve uğraşan makam «Genelkurmay» dır. Yazarın da
dediği gibi, bu makamda en seçkin komutanlarımız bulunmaktadır.
Ordunun yönetimi, düzenlenmesi ve daha mükemmel bir duruma
getirilmesi işlerini üzerine almış bulunan Genelkurmay,
gerektikçe, bu konularda Hükûmet'e tekliflerde bulunur.
Genelkurmay'ın
ve Hükümet içinde yer alan Millî Savunma Bakanlığı'nın enine
boyuna düşünüp tespit ettikleri meseleler, her yıl toplanan
«Yüksek Askerî Şûrâ» tarafından incelenir ve görüşülür.
Yüksek Askerî
Şûrâ; Genelkurmay Başkanı, Millî Savunma Bakanı, Bahriye ve Ordu
Müfettişlerinden oluşur. Yüksek Askerî Şûrâ'nın incelemesinden
geçen ve uygulanması kabul gören hususlardan, gerekli bulunanlar
hükümete teklif edilir.
Bu teklifler
içinde uygulanmak üzere kanunlaşması gerekenler varsa, işte
onlar Meclis'e sunulur. Meclis'te usulüne uyularak Millî Savunma
Komisyonu'ndan ve ilgisi varsa başka komisyonlardan da geçtikten
sonra, Meclis Genel Kurulu'nda görüşülür ve kanunlaştırılır.
Millî Savunma
Komisyonu'ndaki üyelerin askerlikten anlaması gerekir. Fakat
yalnız askerlikten anlaması yeterli değildir. Devletin
maliyesinden, siyasetinden ve daha birçok şeyden de anlaması
gerekmektedir. Yalnız askerlikten anlamak, ordu ile ilgili kanun
tasarıları hazırlamak için yeterli sayılsaydı, Genelkurmay'ın
tespitinden ve Yüksek Askerî Şûrâ'nın da onayından sonra,
tasarıların ayrıca başka bir komisyonda veya komisyonlarda
incelenmelerine gerek kalmazdı.
Zira, politika
ile uğraşan kimseler, askerlikten gelmiş olsalar bile, bütün
hayatlarını ilim ve teknikle ve askerî gelişmeleri günü gününe
takip ve uygulamakla geçiren kimselerden daha uzman ve daha
yetkili olamazlar.
Ordunun
yönetimi, düzenlenip daha mükemmel bir duruma getirilmesi için
pek yerinde görüşleri ve büyük tecrübeleri olduğunu zanneden ve
Yüksek Askerî Şûrâ'da kanun gereğince üye bulunan ordu
müfettişleri için en uygun çalışma alanı, orduların başındaki ve
Yüksek Askerî Şûrâ içindeki yerleriydi.
Ciddiyet isteyen
ve mevkiin değer ve önemini anlayıp; Hükûmet'i, Millî Savunma
Bakanlığı'nı, Genelkurmay'ı beğenmeyip; onları, kendilerinin
askerlikle ilgili düşünce ve tasarılarını değerlendirmekten uzak
görerek, siyasî alanda çalışmayı tercih eden komutanların Millî
Savunma Komisyonu'na girmelerini sağlamaya çalışmak; Onların,
Hükûmet'ten Meclis'e gelen ordu ile ilgili her türlü teklifin
sonuçlandırılmasını engellemek ve bunları elde bir koz olarak
kullanmak suretiyle Hükûmet'i düşürmek ve Genelkurmay Başkanı'nı
değiştirmek gibi kötü heveslerini gerçekleştirme maksadına
dayanabilir.
Tanin
başyazarının da, bu noktadaki gayesinin başka bir şey olduğunu
zannetmek abestir.
Gayesinin
gerçekleşmemesi yüzünden «kaygılı ve üzüntülü» olan yazar: «Eski
Atina Cumhuriyeti'nde demokrasinin koyduğu ilkelere o denli sıkı
sıkıya bağlı idiler ki, yönetimle ilgili kolların hiçbirinde,
bilgi ve uzmanlık bakımından bile bir üstünlük kuralı kabul
edememişlerdi.» Demokrasideki bu aşırılığa rağmen, «Atina
demokrasisinde, generaller bu kuralların dışında tutulmuşlardır»
diyor.
Halk Partisi'nin
demokratlığının dudaklarında olduğunu ve Cumhuriyet'in mutlak
hükümet rejiminden farksız bulunduğunu millete anlatmaya çalışan
bir kimsenin, bu safsatasını daha gazetesinde okunmakta olduğu
günlerde, iktidar mevkiine geçirmek gayretine koyulduğu
generallerin demokrasi kurallarının bile dışında
tutulabilecekleri görüşünü ileri sürmesi, sanırım ki, dürüst
insanların yapabilecekleri hareketlerden değildir.
Efendiler, kin
ve ihtiras, bir insanın düşüncesini ve vicdanını kararttığı
zaman o insan nasıl konuşur, buna bir örnek ister misiniz?
İşte buyurunuz,
aynı yazarın şu sözlerini dinleyiniz: «Halk Partisi'nin
İsmet
Paşa Hükûmeti'nin memlekete gösterdiği çirkin çehre! Şahsi
ihtiraslarının peşinde bu kadar esir olan önderler, milli bir
parti kurmak ve milleti temsil etmek iddiasına kalkışamazlar.»
«Geleceğin
ümidiyle kaynayıp coşan gençler, taze ve temiz canlarını feda
ettiler: Memleketi kurtarmak için! Memleketi, kendilerinden ve
ihtiraslarından başka birşey düşünmeyen politikacılar elinde
oyuncak etmek için değil!»
Gerçeğin tam
tersini dile getiren bu demagoji ve safsata sahibi yazar, bizim
kurduğumuz partiyi, bizim hükümet kurmakla görevlendirdiğimiz
İsmet Paşa'nın ve Hükûmeti'nin çehresini çirkin görüyor ve
gösteriyor.
Efendiler, bizim
çehremiz her zaman temiz ve aktı; her zaman da temiz ve ak
kalacaktır. Çehresi çirkin, vicdanı çirkinliklerle dolu olanlar,
bizim vatanseverce vicdan temizliği ile ve namusluca
davranışlarımızı, kendi bayağı ve çirkin ihtirasları yüzünden
çirkin göstermeye kalkışanlardır.
5. Müdafaa-i Milliye
Encümeni.
Meclis'teki
Gensoru Görüşmelerinin Son Günü
Efendiler, 8 Kasım günü, Meclis'te gensoru
görüşmelerine devam edildi.