| |

Eski Yunan filozoflarının söylemleri ve bilgi kuramına
ilişkin düşünceler, öğrenmeye ilişkin ilk çıkarımlar. O
dönemlerde bilginin tanımı, kaynakları, biçimleri ve
gerçekliğine değinen düşünürlerin ortaya koydukları, günümüz
kuramlarında da felsefi dayanaklar olarak yeniden yaşam buluyor.
Örneğin, hemen hemen tüm bilgi birikimlerimizin deneyimler
yoluyla edildiğine inanan Aristoteles, bilim tarihine ve
özellikle de öğrenme literatürüne damga vurmuş davranışçı akımın
temeline kaynak oluşturuyor. Bilgi birikiminin yalnızca soyut
mantıkla oluşturulabileceğini ve kimi bilgilerin doğuştan
zihnimizde var olduğunu vurgulayan Platon ise bir anlamda
bilişsel işleyişlerin önemini vurgulamış oluyor. Bugün
biliminsanları öğrenmede hem bilincinde olmadığımız
koşullanmaların hem de düşünsel işleyişlerin söz sahibi
olduğunda hemfikir. Öyleyse öğrenme sürecimiz ve bellek oluşumu
karmaşık bir düzen içinde işliyor. Bu düzen içinde psikolojik ve
biyolojik süreçler birbiriyle etkileşim içinde bulunuyor.
Öğrenmeye ilişkin bilimsel kuramlar Charles Darwin’in evrim
kuramından büyük ölçüde etkilenmiş durumda. Çünkü öğrenme,
temelde yaşam savaşımız sırasında çevreye uyum sağlayabilmemiz
adına sahip olduğumuz biricik yeti. Bu nedenle de öğrenme
mekanizmaları yalnızca insana değil, gerek sosyal gerekse
fiziksel çevresiyle birebir ilişki içinde bulunan tüm hayvanlara
özgü. 19. yüzyılda, Darwin’in biyolojik evrim kuramını tüm
topluma uyarlayan Herbert Spencer, bireysel bilincin toplumsal
ilerlemedeki önemine değinirken, bireylerin yalnızca biyolojik
uyumunun değil, sosyal uyumunun da yaşamsal değer taşıdığını
vurguluyor.
Öyleyse Spencer, Darwin’in kuramını bir anlamda sosyal bir
platforma oturtmuş oluyor. Bu kuram bilgi toplumlarının nasıl
oluştuğu konusunda bizlere fikir veriyor. İçinde bulunduğumuz
21. yüzyılda internet sayesinde bilgi artık geniş kitlelere
kolayca ulaşabiliyor. Ancak sistemdeki bilgilerin herhangi bir
kontrol mekanizmasından yoksun olması bilgi kirliliğini de
beraberinde getiriyor. Bu nedenle de hangi bilgiye dikkatimizi
verip hangi bilgiyi görmezden gelmemiz gerektiği belki de hiç
olmadığı kadar büyük önem taşıyor. Çünkü kitleler internet ağı
aracılığıyla rahatça öğrenip yönlendirilebiliyor. İnsan zihni
öğrenmeye oldukça açık. Bu amaç adına tarih boyunca evrilegelmiş
pek çok öğrenme mekanizması barındırıyor. Bu farklı öğrenme
mekanizmalarının ilişki içinde bulunduğu sinir sistemleri ve
beyin bölgeleri de çeşitlilik gösteriyor. Bugün, toplumların
gelişimiyle beraber edinilmiş bu çeşitlilik sayesinde gerek
fiziksel, gerek sosyal eylem ve kavramları rahatça anlayıp
öğrenebiliyor, kuramlar oluşturabiliyor, kavramsal
düşünebiliyoruz.
Öğrenmenin
Biyolojisi
Evrim tarihine göz attığımızda insanoğ lunun geçmişi, bundan
yalnızca birkaç milyon yıl öncesine dayanıyor. Bu süreç
içerisinde doğal yollarla edinilmiş pek çok öğrenme biçimi
kazanmış olduğumuza tanık oluyoruz. Duyu, duygu, akıl ve
bedenimizle yaşadıklarımız, yaşam deneyimlerimizin büyük bir
kısmını oluşturuyor. Olayları birebir yaşayarak genel geçer
dünya bilgilerine ulaşıyor, hayatta kalmak için ne zaman nasıl
davranmamız gerektiğine dair zihinsel şemalar oluşturuyoruz.
Örneğin, bebekliğimizde ateşe dokunup canımızın yandığını
görünce, sıcak nesnelerden uzak durmamız gerektiğini
öğreniyoruz. Ya da kapıya elimizi sıkıştırdığımızda
parmaklarımızı kapı aralıklarından uzak tutmamız gerektiğini…
Ancak, öğrenme biçimlerimiz evrimin bizlere kazandırdığı bu
yetilerle sınırlı değil. 5000 yıl öncesinde yazının keşfi ve
özellikle de yaklaşık 200 yıl öncesinde gerçekleşen endüstri –
teknoloji devrimiyle beraber öğrenimde açılan yeni bir devrin
yaşamlarımıza bambaşka öğrenme biçimleri katmış olduğunu
görüyoruz. Artık bugün, olayları yalnızca gerçekleştikleri
koşullar ve çevrede gözlemleyerek değil, kitaplardan okuyup,
belgesellerden izleyip, uzman ve öğretmenlerden dinleyerek de
öğrenebiliyoruz. Ancak, altını çizmemiz gerekir ki, sosyal
evrimle beraber öğrenme biçimlerimizde gerçekleşen bu
çeşitliliğe karşın, insan türü olarak biyolojik ve psikolojik
öğrenme mekanizmalarımızın pek de değişmediğini gözlemliyoruz.
Bunun temel nedeniyse, genetik evrimin sosyal evrim kadar hızlı
gerçekleşmemesi. Diğer bir deyişle, yüzyıllar öncesinde
atalarımız deneyimleri sonucu hangi hayvanı hangi araç gereçle
avlayacaklarını öğrendiklerinde, beyin kimyaları ve
fizyolojilerinde ne gibi değişimler oluyorduysa, bugün bizler de
kitap okuyup bir şeyler öğrendiğimizde beynimizde hemen hemen
aynı değişimler oluyor.

Öğrenme Sinir
Ağlarının Yapılarında Değişime Neden Oluyor
Geçmişte bilim dünyası, yaşlanmaya başladıkça beynimizdeki
sinir ağlarının da oldukları gibi sabitlendiğine ve yenilenme
yetisinden yoksun olduklarına inanıyordu. Ancak, son 20 yıldır
yapılan çalışmalar öyle gösteriyor ki, beyin değişimi ve uyum
sağlama süreci sürekli bir devinim içinde. Öğretim kanalları ya
da kişisel deneyimlerle yeni bilgi ya da yetenekler edindikçe,
beynimizdeki sinir ağlarının yapısı değişiyor ve bu bilgiler
daha sonra kullanılmak üzere uzun süreli belleğimizde
kodlanıyor.
Öğrenmenin beynimizde yeni sinir ağlarının oluşumunu
tetiklediğinden bahsediyoruz. Peki, beynimiz bunu nasıl
başarıyor? Yeni bilgiler edindikçe, sinir ağlarını yeniden nasıl
düzene koyabiliyor? Bunu açıklamak için, isterseniz basit bir
örnek kullanalım. Beynimizi bir fotoğraf makinesi filmi olarak
düşünelim. Fotoğraf makinemizle güzel bir ağacın resmini çekmek
istiyoruz. Resmi çektikten sonra, makinemizdeki film ağacın
görüntüsüne, yani yeni bir bilgiye maruz kalmış oluyor. Benzer
şekilde belleğimize yeni bilgilerin kaydedilmesi için de,
beynimizdeki sinir ağlarında bir takım değişikliklerin
gerçekleşmesi gerekiyor. Bu değişim de, beyindeki sinir
hücrelerinin, merkezi sinir sistemini besleyen glia hücrelerinin
ve damar hücrelerinin tümünün payı var. Sinir hücrelerinin iç
yapıları farklılaşıyor ve sinir hücreleri arasındaki kimyasal ve
elektriksel iletişime olanak sağlayan sinapsların sayıları
artıyor. Yeni bir şeyler öğrenmeye devam ettikçe, beynimizdeki
bu sinir ağları büyüyüp karmaşıklaşıyor; olaylar arasındaki
bağlantıları daha kolay kurabilmeye başlıyoruz. Dikkat çeken bir
nokta var ki, kurulan bu yeni sinir ağlarını genler yoluyla bir
sonraki nesle aktaramıyoruz. Bu nedenle de yeni doğmuş bir bebek
bizimle aynı yaşam bilgisine sahip olmuyor. Ancak, uzmanların
yaptığı son araştırmalara göre, kimi bilgileri öğrenmeye daha
yatkın doğuyoruz. Bu yatkınlık da, önceki kuşakların deneyim ve
bilgilerinin bir kısmının genetik olarak kodlanabildiği ve bir
sonraki neslin öğrenme sürecine etkide bulunabildiğini
gösteriyor.
Beyin ve Öğrenme
Beyin öğrenme süreci içerisinde bilgiyi duyular yoluyla
tarayıp, işleyip depoluyor ve gerekli olduğu zaman geri
çağırıyor. Bu döngüde onu bir tür bilgi işlemleyiciye de
benzetebiliriz. İşte, beynin bu bilgi işlemleme özelliği ve
öğrenme yetileri, bir canlı olarak sosyal çevremizle iletişim
içine girip sağlıklı bir şekilde neslimizin devamını
getirebilmemize olanak sağlıyor. Öyleyse öğrenme kavramını
bellek kavramından uzak tutabilmemiz mümkün değil. Önce
öğrendiklerimiz zihnimizde kodlanıyor, gereksinim olduğu zamansa
bu bilgiler kodlandığı yerden geri çağrılıyor.
 |
Düşünme, öğrenme ve bellek süreçlerinin biyolojisine
baktığımızda, bir takım kimyasal moleküllerin sinir
hücrelerindeki proteinlerin almaç (reseptör) kısımlarına
bağlanarak düşünce, anı, bilgi dağarcığı ve edinilmiş
yetenekleri barındıran sinir ağları oluşturduklarını
görüyoruz. Ancak, bilim dünyası bilginin ne şekilde
kodlandığına ilişkin henüz kesin bir bilgiye sahip
değil. Bu konuyla ilgili olarak birbiriyle çelişen pek
çok biyolojik ya da psikolojik kuram bulunuyor. Her ne
kadar sistem tam olarak çözülememiş olsa da, bilginin
kodlanmasında pek çok nörotransmiter (sinir hücrelerinin
birbirleriyle iletişiminde kullanılan kimyasal
mesajcılar), nöropeptit (bir çeşit nörotransmiter) ve
hormonların kullanıldığı, bilinen bir gerçek. |
Öğrendiklerimizin saklanma aşamasında bellek iki ayrı
kategoride inceleniyor: Tanımlanabilir (deklaratif) bellek ve
refleksif (prosedüral) bellek. Dünya hakkında sahip olduğumuz
genel geçer bilgiler ve zaman ve yerini hatırlayabildiğimiz
olaylar sözcüklerle ifade edilebilir, tanımlanabilir
belleğimizde kodlanıyor; “su 100 °C’de kaynar.” gibi. Ya da
reşit olduğumuz yaş günü partimiz. Bir şeyleri yapmak için
izleyeceğimiz yollarsa refleksif belleğimizde kodlanıyor.
Örneğin, bisiklete binme bilgisi.
Bu iki bellek türünden sorumlu beyin bölgeleri birbirinden
farklılık gösteriyor. Çünkü tanımlanabilir belleğin oluşması
bilinçli bir düşünme süreci gerektiriyor. Bu bellekte kodlanan
bilgiler, kişisel algı yapılarımız ve geçmiş deneyimlerimizden
büyük etki görüyor. Refleksif belleğimizse eylemin tekrarlanması
sonucu zaman içinde pekişerek oluşuyor. Algı ve motor (hareketle
ilgili) yeteneklerin kazanılması refleksif bellekle oluyor.
Tanımlanabilir belleğimizle ilişkili beyin bölgeleri hipokampüs,
amigdala ve limbik sistemin tüm bölümleriyken refleksif
belleğimiz için duyu – motor korteks, bazal çekirdek ve
beyinciğin adı geçiyor. Farklı bellek türlerimiz için farklı
beyin bölgelerimizin baskın olması oldukça doğal. Tanımlanabilir
belleğimizde adı geçen amigdala aslında bir çeşit duygu merkezi.
Bu da, yaşadığımız olayları hatırlarken o olaylar sırasında
neler hissettiğimizi de eş zamanlı anımsamamızı olanaklı
kılıyor. Örneğin, “Onunla ilk karşılaştığım gün nasıl heyecanlı
olduğum halen aklımda” gibi cümleleri sıkça kurabiliyoruz.
Hipokampüs ve limbik sistem de yine öğrenme ve duygularla
ilişkili. Duygu durumumuz öğrenme sırasında da oldukça önemli.
İster aşırı sevinç ve heyecan, isterse derin üzüntü olsun, yoğun
duygular, öğrenmeyi olumsuz bir şekilde etkiliyor. Refleksif
belleğimizde adı geçen duyu – motor korteks, iskelet
kaslarımızın kontrolünden sorumlu. Herhangi bir eylem için
izlememiz gereken bilinç dışı basamaklar bu şekilde ayarlanıyor.
Örneğin, yüzerken atacağımız her bir kulaç için bilinçli bir
düşünce sürecinden geçmiyoruz; bir süre sonra hareketlerimiz
otomatikleşiyor. Yine refleksif bellekte adı geçen bazal
çekirdek beden hareketlerimizin, beyincikse kas hareketlerimizin
kontrolünden sorumlu.
Kısa ve Uzun
Süreli Bellek
Duyu yoluyla bilgiyi sistemimize aldıktan sonra bu bilginin
zihnimizde işlenip kodlanması gerekiyor. Öğrenme, bu sürecin
sonunda gerçekleşmiş oluyor. Bilginin işlenip kodlanması
sırasında üç farklı bellek türü görev yapıyor: Duyusal bellek,
kısa süreli bellek ve uzun süreli bellek. Duyusal bellek görüntü
ya da seslerin milisaniye bazında akılda tutulması sırasında
işlerlik kazanıyor. Örneğin, bir resme baktığımızda ya da bir
ses duyduğumuzda sistemimize giren bu bilgiler ilk olarak
duyusal belleğe geçiyor. Bu bellekte çok kısa bir süre için
tutulduktan sonra ikinci durak olan kısa süreli belleğe
atılıyorlar. Kısa süreli bellek, sinir hücreleri arasında devam
eden elektriksel etkinlik aracılığıyla gerçekleşiyor. Diğer bir
deyişle, sinir hücreleri arasındaki elektriksel akım işler
olduğu sürece, akılda tutulan bilgi anımsanmaya devam ediyor. Bu
akım tükendikçeyse bilgi unutuluyor. Kısa süreli bellek, çalışma
belleği olarak da adlandırılıyor. Çünkü o anda hangi bilginin
üzerinde çalışıyorsak, kısa süreli belleğimizde o bilgi
bulunuyor. Örneğin, telefonda konuştuğumuz kişi, bize bir
telefon numarası veriyor. Eğer yanımızda kâğıt kalem yoksa bu
numarayı aklımızda tutmaya çalışırken aslında kısa süreli
belleğimizi kullanıyoruz.
 |
|
 |
|
Tanımlanabilir
(deklaratif) bellek oluşumu amigdala ve hipokampüs
gibi duygu ve öğrenme merkezlerinin etkileşmesini
gerektiriyor. |
Uzun süreli bellekse, kısa süreli bellekten gelen bilginin
uzun süreler için depolanmasında görev alıyor. Uzun süreli
bellek, sinir hücreleri arasındaki elektriksel etkinlik gibi
andan ana değişen olaylardan bağımsız. Bu bellek türünde öğrenme
sonrası gerçekleşen olayları daha çok yapısal değişiklikler
oluşturuyor. Protein senteziyle gerçekleşen yapısal değişimler,
sinaps sayısında artışa neden oluyorlar. Bu yüzden de anestezide
olduğu gibi sinir etkinliği geçici olarak durdurulduğunda
kişinin geçmişe ilişkin belleği silinmiyor. Bu tür durumlar
yalnızca kısa süreli belleği etkiliyor.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi Eki - Temmuz 2007
İnci Ayhan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

29.02.2008
|
|