| |
|
 |
19. yüzyılda davranışçılık alanında yapılan çalışmalar,
koşullanmaların yaşamımızın bütününü kapsadığını ve
öğrenmenin insan zihninin işleyişinden bağımsız olarak,
kurulan uyarıcı – yanıt (operan koşullanma), ya da uyarıcı –
uyarıcı (klasik koşullanma) arasındaki ilişkilere
dayandığını iddia ediyordu. Ancak 1950’lerde, özellikle de
dilin nasıl öğrenildiği konusunu araştırmaya yönelen
biliminsanları bambaşka bir gerçekliği keşfettiler: bilişsel
işleyişlerin öğrenmedeki payı. Bu farkındalık biliş
devrimini de beraberinde getirdi. Bilişsel akımın
varsayımları, insan zihnini karanlık bir kutuya benzeten
davranışçıların açıklamada yetersiz kaldıkları noktaları gün
ışığına çıkarmayı hedefliyordu. |
Diğer bir deyişle, zihin inceleme altına alınıyordu. Bilişsel
akıma bağlı psikolog ve biyologların ulaştıkları sonuçlara göre
öğrenme, ödül olmadan da gerçekleşebiliyordu. Bunun yanı sıra
her öğrenme, beraberinde mutlaka davranış değişimini de getirmek
zorunda değildi. Daha da önemlisi davranışlarımız, otomatik
ilişkilendirmelerden çok anlamlı hedefler doğrultusunda
biçimleniyordu. Davranışçılık akımını kökünden sarsan en etkili
iddialardan birini ortaya koyan ve 20. yüzyılın ünlü
dilbilimcilerinden Noam Chomsky, dilin kimi ifadelerinin tamamen
orijinal ve gramatik olduğundan; bir bebeğin dili yeni
öğrenirken yalnızca taklitlerle sınırlı kalmayarak, belli
kurallar çerçevesinde daha önce hiç duymadığı yepyeni cümleler
de kurabildiğinden bahsediyor. Bugün pek çok biliminsanı, bu
varsayımı destekler biçimde, beynimizde doğuştan gelen dilsel
yapıların bulunduğu ve dile maruz kaldığımızda bu merkezlerin
tetiklendiğini düşünüyor. Dil bir yana, bilişçiler farklı
noktalara da parmak basmaktan geri kalmıyorlar. Örneğin,
müzisyenlerin bir müzik aleti çalarkenki davranışlarının, bir
düzine uyaran-yanıt eşleşiminden daha karmaşık temellere
dayandığına dikkat çekiyorlar.
|
 |
Bilişsel öğrenmenin temelinde, aktif öğrenenin geçmiş deneyim
ya da bilgi birikimi üzerinden yeni düşünceler üretmesi ve
zihinsel düzenlemesini yeniden yapılandırması yatıyor. Bu
varsayımı öne süren Jerome Bruner, öğrenme sırasında bireyin
bilgiyi seçerek kendine has çıkarımlara vardığını ve
kararlarını bu çıkarımlara dayanarak aldığını düşünüyor. Tüm
bu işleyiş sonunda bilişsel bir yapı oluşturuluyor. Bu
bilişsel yapıysa deneyimleri anlamlandırarak kişinin
yalnızca kendisine verilen bilgiyle yetinmemesine, kendi
yorumları çerçevesinde yeni varsayımlar oluşturabilmesine
olanak sağlıyor. İşte, tüm bunlar yaşanırken bellek çok
önemli bir rol üstlenmiş oluyor. Görsel ya da duyumsal yolla
duyusal bellekte tutulan işlenmemiş, ham bilgi buradan kısa
süreli belleğe aktarılarak işleniyor. |
Bu işlenme sırasında dikkat de devreye girmiş oluyor.
Dikkatimizin yönlendirilmesinde deneyimlerimizin rolü büyük.
Örneğin, silahlı birini gördüğümüzde dikkatimiz hemen silaha
yöneliyor. Çünkü bu aletin ne kadar büyük zararlar
verebileceğini biliyoruz. Kısa süreli belleğimizde elenen ve
hatırlanmaya değer bilgiler daha sonra kullanılmak üzere uzun
süreli belleğimizde kodlanıyor. Ancak biliminsanları bu
kodlanmanın nasıl gerçekleştiğiyle ilgili olarak halen bir fikir
birliğine varabilmiş değil.
Bellek
Teknikleri ve Öğrenme
Hatırlar mısınız, özellikle de bundan 5 – 6 yıl öncesine
kadar piyasada reklamları yapılan bellek teknikleri, olağanüstü
başarılar vaat ederek çok kısa sürelerde, örneğin, bir yabancı
dilin öğrenilebileceğini iddia ediyordu. Üzerinde birtakım
resimlerin yer aldığı küçük kartlardan oluşan set, birbirine
benzer sesleri ya da sözcükleri kullanarak bunları öğrenilmesi
hedeflenen dildeki bambaşka anlamlı sözcüklerle
ilişkilendiriyor, bu sözcüklerin akılda kalmasını
kolaylaştırıyordu. Bahsettiğimiz bu bellek setleri aslında birer
mnemonik (belleğe yardımcı) bellek güçlendirme yöntemi. Bu
yöntemin kullanıldığı ticari paketlerde yeni öğrenilecek bir
bilginin, daha önceden öğrenilmiş, iyi bilinen bambaşka
bilgilerle ilişkilendirilerek akılda kalması sağlanıyor. İzlenen
bu yol, bilgilerin içselleştirilmesini zorlaştırdığından
bilgileri öğretmekten çok bellekte tutulmalarını sağlıyor. Bir
tür ezberleme de diyebiliriz buna. Çünkü öğrenme, bilgileri kısa
yoldan akılda tutmak değil, tam tersine uzun zaman dilimleri
içinde yapılan sık ve anlamlı tekrarlarla, bilginin kendi
dinamikleri içinde düzenlenmesini gerektiriyor. Üstelik çoğu
mnemonik teknik, zihne fazladan yükleme de yapmış oluyor.
Yalnızca öğrenilecek olan bilgi değil, o bilgiyle eski bilgiler
arasında kurulan ilişkinin içeriğinin de kodlanması gerekiyor.
Dolayısıyla söz konusu olan öğrenmeyse, kolaya kaçmamamız ve
bilgileri içselleştirebilmek adına büyük çabalar sarf etmemiz
gerekiyor. İnsan zihninin işleyişi, ancak böyle bir süreç
sonunda öğrenebilmeyi mümkün kılıyor.
Bugün kullanılan mnemonik bellek tekniklerinin temeli Eski
Yunan’a dayanıyor. Benzer şekilde Romalıların da bu yöntemlerden
yararlanmış oldukları biliniyor. Romalılar, hatırlamaları
gereken uzun listeler için zihinlerinde her bir söz öbeği için
imge oluşturup, bu imgeleri de koridorlardaki belli noktalarla
beraber kodluyorlardı. Örneğin, çok iyi bildikleri bir sarayın
koridorundaki her bir heykele, hitap metinlerinin bir cümlesini
atıyorlardı. Bu heykelle hitap metinleri arasında kurdukları
ilişkileri iyice zihinlerine oturttuktan sonra, metni
hatırlamaları oldukça kolaylaşıyordu. Saraydaki heykellerin
sırasını oldukça iyi bildiklerinden, heykelle ilişkisini
kurdukları cümleyi dile getirdiklerinde, metni de kâğıda
bakmadan okumuş oluyorlardı. Ancak Romalıların, bu tekniği bir
şeyler öğrenebilmek için değil de genellikle geçici metinleri
belleklerinde tutmak adına kullanıyor olmaları, bizim de
yukarıda dikkat çektiğimiz noktaya bir kez daha vurgu yapıyor:
Bellekte tutmak, öğrenmek anlamına gelmiyor.
Kaynakça:
Bilim ve Teknik Dergisi Eki - Temmuz 2007
İnci Ayhan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

07.11.2008
|
|