| |

Zahmetle çıkarılıp hünerle işlenen oltutaşı, ihtişamlı ama
mütevazı haliyle yeraltının siyah incisidir.
Erzurum, Anadolu’nun ‘dadaşlar diyarı’dır. Rüzgârın sert
estiği, estikçe savurduğu; yaşamın delice ve dingince insana
doğru aktığı bir yer... Bizans, Selçuklu ve Osmanlı döneminin
kalıntıları ve eserleri ile dünü bugünde de yaşatan; yaylaları,
ovaları, çağlayanları ve yiğit insanları ile yaklaşık 2000 metre
yüksekliğinde bir yayla şehridir. Türküleri, masalları, çağ
kebabı ve oltutaşı ile bir bütündür yaşam...

İnsanoğlunun bilinen en eski süs eşyalarından olan oltutaşı,
Erzurum’un en önemli simgelerinden biridir ve en kalitelisi de
bu topraklarda bulunur. Oltu ilçesinin Güzelsu, Güllüce,
Yeşilbaşlar, Alatarla, Dutlu, Çataksu ve Sülünkaya gibi çevre
köylerinde bol olarak görülen oltutaşı, yöre insanının emeği ile
yeraltından bin bir güçlükle çıkarılır. Taşın saklanması ve
şekil verilmesi de ayrı bir özen ve emek gerektirir. Her usta
bir heykeltıraş titizliğinde çalışır, yumuşak oltutaşını çifte
su verilmiş bıçakla yontup zımparalayarak şekil verir. Tebeşir
tozu ve zeytinyağı ile cilalanan taşlar, kolyeden küpeye,
sigaralıktan yüzüğe pek çok süs eşyasına dönüşüverir. Özellikle
erkeklerin ellerinden düşürmedikleri oltutaşından tespihler tüm
ihtişamlarıyla “ben de varım” der gibidir.
Kraliçe
Viktorya’nın Taşı
Fosilleşmiş reçine ya da fosilleşmiş ağaç gövdelerinden
oluşan oltutaşı, yumuşak bir linyit türüdür. Hakim renk
siyahtır, ancak nadiren de olsa gri-yeşilimsi renkli olanları da
vardır. Dünyanın pek çok yerinde çıkarılan oltutaşının tarihi
Bronz Çağı’na dek uzanır. Zengin Romalıların mücevherlerini ve
değerli süs eşyalarını süsler. Ortaçağda tespihler, kutsal
emanet sandıkları ve heykeller yapılır bu siyah taştan. Yazılı
kaynaklara göre, 17. yüzyılda oltutaşının tozu doktorlar
tarafından ilaç niyetine kullanılır. En ihtişamlı günlerini
Viktorya döneminde (1837-1901) yaşar. Kocası Prens Albert’in
yasını tutan İngiltere Kraliçesi Viktorya’nın hayatının sonuna
dek oltutaşından mücevherler takması bir moda başlatır. O
dönemde gücü yeten herkes, bu taştan yapılma yüzük, broş ve
kolyeler taşımaya başlar. Erzurum’da ise ata yadigarı
sanatlarını devam ettiren ustalardan öğrenildiği kadarıyla
oltutaşının işlenmesi 200-250 yıllık bir maziye sahiptir.
Yürek ve Sabır
İşi
Oltutaşının çıkarılması hem zor, hem de çok zahmetlidir.
Erzurum’da çıkarıldığı köylerin arazisi çok engebeli ve dik
yamaçlardan meydana geldiği için madene ancak yaya olarak
ulaşılabilir.

Yöre halkı tarafından babadan kalma yöntemlerle dağların
oyulmuş, parçalanmış kısımlarına 80 cm çapında dik galeriler
açılır. Ancak iki kişinin birlikte çalışabildiği galerilerde
aydınlanma el feneri veya deveci lambası ile sağlanır. Kazma,
kürek, murç ve çekiç gibi eski aletlerle çalışılır. Oltutaşı
cevheri çok ince, zaman zaman kaybolan yani kırılmış damarlar
halinde bulunduğundan çok fazla çıkarılamaz. Topraktan
çıktığında çok yumuşak olmasına rağmen hava ile temas ettiğinde
hemen sertleşir. Bu yüzden de galeriden çıkıp cilalanana kadar
mutlaka nemli ortamda saklanır. Büyük emekle çıkarılan bu maden
küçük atölyelere gönderilir. Atölyelerde, tasarlanan süs
eşyalarına göre sınıflandırılan maden, el çarkı ile işlenir. Bu
işlem yürek ister, sevgi ister ve her şeyden öte derin bir sabır
ister. İşin püf noktası ise taşın yumuşak ve nemli kalmasının
sağlanmasıdır. Bu yüzden işlenecek kadar maden, su içinde
bırakılarak korunur. Geri kalanı ise yeniden toprağa gömülerek
saklanır.
Taklitlerinden
Sakınınız
Oltutaşı işletmeciliği günümüzde Rüstempaşa Bedesteni’nde
hâlâ sürüyor. Yöre halkının Taşhan olarak bildiği bu tarihi
çarşı, Kanuni Sultan Süleyman’ın damadı ve sadrazamı Rüstem Paşa
tarafından yaptırılmış. Oltutaşı atölyelerini görmek;
erzurumtaşı, karakehribar, sengi, musa da denilen bu yeraltının
siyah incisine sahip olmak isteyenlerin ilk durağıdır burası.
Oltutaşından en çok yapılan ve en çok tanınan ürün hiç
şüphesiz tespihlerdir. Ünü Türkiye dışına da yayılan oltutaşı
tespihler, elde çekildikçe daha çok parlayıp güzelleşir. 33’lük
olanına ‘tek sayı’, 99’luk olanına ‘üç sayı’ adı verilen
tespihler gümüş işlemesine göre kuka (yuvarlak), kızılcık,
mercimek, kesme gibi isimler alır.

Doğanın bu çok özel armağanının sahteleri de var ne yazık ki.
İşte gerçeği ile sahtesini ayırt etmenin birçok yolu size:
Elinize alıp nefesinizle buharlaştırdığınızda, oltutaşı buharı
çeker ve üzeri nemlenir. Özellikle tespihlerin kendine has
ağırlığı ve tok bir sesi vardır. Örneğin camdan olanlar çok
ağır, plastikler çok hafif olurlar. Kızgın bir toplu iğnenin
ucunu batırdığınızda eğer elinizdeki taş oltutaşı değilse iğne
içine batar; oltutaşıysa iğne işlemez. Sürtünme ile
elektriklendiği için küçük kağıt parçalarını kendine çeker.
Oltutaşı bıçakla hafifçe kazındığında kahverengi toz çıkarır.
Her ustanın farklı hikâyeler düşünüp işlediği, akıp giden zamana
rağmen varolan oltutaşı, insan sıcağı ile daha çok parlar.
Siyah Taşın
Tılsımı
Yaşlılar hep aynı masalı anlatır torunlarına. Anlatırken bir
de bakmışsınız bugün ve dün karışmış. Şöyle başlar her masal:
Kör Ali’nin güzel mi güzel bir kızı varmış. Öyle deli dolu imiş
ki, rengârenk çiçekli şalvarı, rüzgârda uçuşan yemenisi ile allı
pullu bir kelebeğin peşine takılır; bal arayan arı gibi bir
taraftan diğer tarafa savrulurmuş. Bu güzel kız, bir gün ışıl
ışıl parlayan bir gölün kenarında seyrüsefaya dalmış. O anda
gökyüzü yeryüzüne pınar olmuş akmış, sanki yaşam değişmiş, kız
büyük anneannesinin anlattığı tılsımın içine düşmüş. Ne gökyüzü,
ne yeryüzü sadece o an ve o yağız delikanlı varmış. Saatlerce
süren uzun bakışmalar sonunda, bir anda gencin boynunda göz
alıcı parlaklıkta simsiyah bir inci belirivermiş. Nedir ne
değildir tam bilinmez ama tek bilinen boynundaki taşın aşk
tılsımı olduğuymuş. Aşkı mıknatıs gibi çekip, kızcağızın kalbini
kor etmiş, sudaki delikanlıya ölene dek aşk ağıtları yaktırmış.

İşte bu tılsımlı siyah taşın oltutaşı olduğu ve olağanüstü
güçleri içerdiği rivayet edilir yörede. Her delikanlı, her genç
kız, her sevdalı siyah incinin tılsımına inanır. Bu masal dilden
dile dolaşır, usta ellerin işleriyle her gün yeniden yazılır.
Her madenci zamanla Ali’nin kızını görür oltutaşının içinde. Her
usta kendi aşkına şekil verir elleriyle. Yontulan taş bir olur
bedenimizle, aşkı işler kalbimize..
Yazı :
İnci Özkahya
Fotograf: Selim Uçar Çam
Kaynakça:
SkyLife - Ağustos 2006
İnci Özkahya ve
Selim Uçar Çam'a
teşekkürlerimizle
Denizce

19.03.2009
|
|