Ölüm
Ölümün ve acının bilincinde olan tek canlının insan olduğu savı
öteden beri söylenegelen bir genellemedir. Her genelleme gibi
tartışılabilir; aklıma Antonio Tabucchi’nin, “Tristano
Ölürken”de anlattığı fillerin ölüm törenine değin
söyledikleri geliyor, bu genellemenin doğruluğuna olan kuşkum,
daha da büyüyor. Kitaptan o bölümü arayıp buluyorum:
“Bütün hayvanlar içinde ölüm törenine hayran olduğum tek hayvan
fildir: Çok garip biçimde ölürler, bilir misin? Bir fil,
saatinin gelip çattığını hissettiği an sürüden ayrılır ama tek
başına değil, kendine bir arkadaş seçer ve beraber yola
düşerler. Savanlardan koşarcasına yürümeye başlarlar; artık ne
kadar hızlı gittikleri ölmek üzere olanın acelesine
bağlıdır...Giderler, giderler, belki kilometrelerce yol alırlar
ve en sonunda can çekişen fil, ölmek istediği yeri bulur, bir
iki kez dönüp yere bir çember çizer, artık saatinin geldiğini
bilir, ölüm kendi içindedir ama onu bir mekana yerleştirmek
ister gibidir ama, deyim yerindeyse sanki ölümün haritasını
çizer...Ve o çemberin içine yalnız kendisi girebilir, çünkü ölüm
özel, çok özel bir olaydır ve can çekişenden başka kimse o
çemberin içine giremez..İşte o zaman arkadaşını bırakır, sağ
olasın, hoşça kal der ve öteki de sürüye döner...”
İnsan da var oluşundan bu yana ölümü, ölümün yarattığı dipsiz
korkuyu içinde, yüreğinin derinliklerinde taşımıştır. Yaşam
çemberinin içinde dönenip dururken bu korkuyu yenmenin yollarını
aramıştır hep. Bu arayışta en büyük silahı
söz
ve
sözcükler
olmuştur.
Hiç kimsenin önemsemediği, zavallı biridir Herostratus, kendini
yüze çıkarmak, adını dillerde dolaştırmak ister. Bunun da yolu,
bir şeyler yapmak, bir şeyler yaratmaktır. Ne ki çağdaşları gibi
ne mermere hükmedebilir o, ne sese, ne söze. Bunun için de bir
saplantıya dönüşen ünlenmek, ölümsüzleşmek isteğini susturamaz.
Sonunda şöyle bir düşünceye ulaşır: “İnsan, yaparak,
yaratarak nasıl ölümsüzleşiyorsa bunun karşıtını yaparak,
yapılmış, yaratılmış olanı yok ederek de ölümsüzleşebilir.”
Günlerce bu düşünceyi kurar, kurgular; sonunda karar verir:
Dünyanın yedi büyük harikasından biri sayılan, Tanrıça Artemis
adına yapılmış ünlü tapınağı yakacak, böylece ünlenecek,
ölümsüzleşecektir. Düşündüğünü gerçekleştirir; bir gece yakar
tapınağı. “Ben yaptım, ben yaktım tapınağı!” diye
korkusuzca herkese anlatır.
Adını kalıcı kılmış, ölümsüzleşmiş midir Herostratus? Bugün, iki
bin beş yüz yıl sonra, belleğimdeki adlar arasında bulunması
bunu göstermiyor mu?
Bu tutku üzerine çok şeyler söylenmiştir bugüne değin. Sezar’a
mal edilen şu söz, ne güzel betimler bunu: “Roma’da ikinci olacağına köyde birinci ol!”
Çünkü ikinciler, her zaman birincilerin buyruğundadır.
Birinciler, efendi, ikincilerse köleleridir onların. Bunun
içindir ki üstünlük kurma, kendini konumların doruğuna
yerleştirme yönelimi, iktidar tutkusu diye de
nitelendirmişlerdir.
Bacon, bir denemesinde bu yönelimden, iktidar tutkusundan söz
ederken şöyle diyor:
“Yükselme tutkusu, insan gövdesinin algılarından biri olan
safraya benzer, yolu tıkanmadıkça insanı canlı, diri, çok
ateşli, atılgan kılar. Ama yolu tıkanır da akmazsa, yakıcı, kötü
bir ağrıya dönüşür. Yükselme tutkusuyla dolu kimseler de, önleri
açık olur, boyuna ilerleyebilirlerse tehlikeli olmaktan çok
becerikli olurlar. Ama isteklerine engel çıktığı zaman, gizli
gizli içerler, insanları, olayları kötü gözle görmeye
başlarlar.”
Emin Özdemir
İnsan Yüreğine Yolculuk'tan