Tekerlek, oyuncak olsun diye icat edilmişti. Truva atı,
çocuklar ağlamasın diye kente alınmıştı. İlk yazılı kitabeler
çocukları anlatmıştı… Her şey çocuk olmakla başladı, onlarla
devam edecek.
Türk Hava Yolları, çağın, bilimin ulaştığı en ileri noktadaki
uçaklarla uçuyor. Uygarlığın tüm izlerini, keşiflerini taşıyan
insanlık harikası bir aracın, uçağın içindesiniz. Unutmayın ki,
sizi varmak istediğiniz yere kavuşturacak olan yine de,
uçağınızın göğsündeki tekerlekleridir. O tekerlek ki, insanın
aydınlanma serüveninde pek çok bilim insanı tarafından başlangıç
noktası olarak kabul edilir. Sahi, ilk insan tekerleği neden
icat etmişti? Onu takacağı bir arabası var mıydı?

Tekerlek bir oyuncak olarak doğmuştur. Onunla çocuklar
yüzyıllar boyunca oynamış, çember çevirmiştir. Sonradan, çok
sonradan insanoğlu tekerleğin taşıma gücünü keşfetmiş ve onun
sayesinde yolculuğa çıkmış ve de içinde bulunduğunuz uçağa kadar
gelmiştir!..

Çocukların penceresinden baktığımızda, tekerlek örneğinde
olduğu gibi büyüklerin dünyasından uzak, çok farklı öyküler
üretiriz. Truvalılar, içine düşman askerlerinin gizlendiği ve
kentlerinin felaketine neden olan tahta atı neden içeri aldılar
sanıyorsunuz? Nedeni çok basit: Çocuklarının ağlamalarına
dayanamadılar! Truvalı çocuklar tahta atla oynamak istediler,
anneleri, babaları da kıramadı onları…
Seyahatlerimizde çektiğimiz fotoğrafların hiç değilse bir
karesinde bir çocuk gülümser ya da ağlar mutlaka. Belki de
fotoğrafının çekildiğinin farkında bile değildir. Peki ya
bizler, biz büyükler bir kez olsun onların gözünden bakar mıyız
tarihe, doğaya, hayata?..
Dünyanın
Çiçekleri
Çocuğu ve çocukluğu düşünmenin, anlamaya çalışmanın tarihi
biz yetişkinler için çok yenidir. Ortaçağ’da çocuğa yedi yaşına
kadar bebek, ondan sonra da bir yetişkinin acemi, küçük bir
kopyası olarak bakılıyordu. Fransız düşünür J.J. Rousseau,
1792’de yayımlanan ‘Emile’ adlı eserinde çocuğun kendi başına
bir değer olduğunu, yetişkinin dünyasından çok farklı ve özgün
psikolojisi olduğunu öne sürer. Rousseau’ya göre her çocuk,
doğada kendi başına büyüyen vahşi çiçekler gibidir. Dünyanın
değişik ülkelerinde çekilen çocuk fotoğraflarını bir araya
getirdiğimizde, Fransız yazarı haklı çıkarırız. O fotoğraftaki
çocuklar renkleri, kokuları, kıyafetleri ne kadar farklı olursa
olsun birer çiçektir; yetiştiği toprağın, kültürün tüm
zenginliğini, güzelliğini üstünde taşıyan çiçeklerden…
Çocuk Gibi
Olabilmek
Çocuklar, doğallığı bozulmaması, korunması ve daha da
önemlisi yüceltilmesi gereken bir insanlık mirasıdır. Bu yüzden
‘çocuk gibi davranma’ ya da ‘çocukluk yapma’ sözleri son derece
yanlış ve insanın özüne aykırıdır. Ten rengi, dili, dini ne
olursa olsun çocuklar birbirleriyle kolayca kaynaşır, arkadaş
olurlar. Kavga etseler bile barışmaları uzun sürmez, kin
tutmazlar, aralarında nefreti barındırmazlar. Biz yetişkinlerin
demokrasi, özgürlükler, insan hakları dediğimiz değerleri onlar
yaşamaktadırlar zaten. Londra’da bir çocuk parkında fark
etmiştim; Hintli, Çinli, Meksikalı, Afrikalı anne ve babalar
birbirleriyle hiç konuşmadan banklarda oturuyorlardı.
Ortalarındaki kum havuzunda ise çocukları birbirleriyle
kaynaşmış, neşe içinde oynuyorlardı. Bankta oturan suskun
‘büyük’lerden biri de bendim. Çocukların arasında oğlum da
vardı!..
Masalların
İpuçları
Yazının ilk örneği olan Sümer tabletlerinde bile ‘çocuk’
çıkar karşımıza. Bir Sümerli baba şunları söylemektedir
çocuğuna: “Adam ol, sokaklarda dolaşma, bak, seni hayatımda
hiçbir zaman tarlama kazmak için göndermedim. Senin gibiler
çalışarak ailelerini geçindiriyorlar. Ben bir gün bile ‘git,
çalış’ demedim”…

Her kıtada çocuklara anlatılan masallar, öyküler vardır…
Yetişkinler tarafından üretilen bu eserler çocukları
eğlendirirken, biz büyüklerin dünyasının da ipuçlarını verir.
Çocukların kendi dünyalarını yansıtan öyküler ise bizimkilerden
daha bilge, daha güzel ve daha aydınlatıcıdır. Örneğin, Skylife
okurlarının yakından tanıdığı Akgün Akova bir gün yolda
giderken, arka koltukta oturan beş yaşındaki oğlu Fırat, panik
içinde bağırır: “Baba, ay buluta girdi, ay buluta girdi!” Akova:
“Girerse girsin oğlum, ne var bunda?” deyince, küçük Fırat şu
karşılığı verir: “Ama baba, bayrağımızdaki yıldız yalnız
kalacak!..”
Doğanın Çocuk
Hali
Doğanın da çocuk halleri vardır. Fırtınalar, tufanlar yaratan
rüzgâr, bir çocuğun elindeki fırıldağı döndürürken, çocukluğuna
dönmüş değil midir?.. Ya da okyanusta devleşen dalgalar, kumsala
vardıklarında çakıl taşlarıyla oynayan bir çocuk gibi
uysallaşmazlar mı? Çığ dediğimiz de sakın, bir dağın ovaya
attığı kartopu olmasın?..
İster Afrikalı olsun, ister Avrupalı… İster Amerikalı olsun,
ister Asyalı… Doğa çocuğun oyuncağıdır. Dünya çocuklarının
fotoğraflarına bakarken, bizim şehir, ülke, kıta dediğimiz
yerlerin aslında büyük bir oyun bahçesi olduğunu gerçeğini
görmeliyiz. Biz büyükler, çocuklarımızın oyun bahçesindeki
misafirlerden başka bir şey değiliz.

Bowling oyununda devrilen kukaları kaldıran otomatik sistem
yokken, bu işi çocuklar yapmaktaydı. Kukaların üstündeki tahta
sıraya oturan çocuk, her atış sonrasında devrilenleri
doğrultuyor ve sıçrayarak yeniden yerine oturuyordu. Ne garip,
savaşlar, yıkımlar sonrasında da insanlığı yeniden ayağa
kaldırma, dik tutma görevi hâlâ çocukların omzunda!

Altı yaşındaki kız çocuğu, İstanbul Oyuncak Müzesi’ni
gezerken bir camekânın önünde durur ve dikkatle bakar.
Camekânda, tüfeklerinin dipçiklerini karşılıklı olarak kaldırmış
iki asker sergilenmektedir. Küçük kız, annesine dönerek “Anne
bak tüfeklerini kırıyorlar”. Anne, karşılık verir: “Yanılıyorsun
yavrum. Tüfeklerini kırmıyorlar. Mermileri bitmiş, tüfekleriyle
birbirlerinin kafalarını kıracaklar”. Çocuk, annesine döner ve
yüksek sesle der ki: “Hayır anne. Onlar barış istiyor!”
Yazı: Sunay Akın
Foto: Akgün Akova