| |
Hayat Oyuncuları
Hayatın, sonsuz ve döngüsünü sürekli yineleyen bir oyun
olduğuna inananlardanım ben. Bu büyük oyunda iki türlü oyuncu
olduğu düşünülür, kazananlar ve kaybedenler. Oysa hayatın
kendisi oyunun ödülüdür, dolayısıyla kaybeden yoktur.
Shakespeare "hayat bir sahnedir" derken haklıysa eğer,
hepimiz oyuncuyuz. Ucu varoluşa uzanan geniş bir anlamlar
dünyasının kapılarını açan bu büyük sözün, derin ve şık bir
metafor olmanın dışında, çıplak ve basit bir doğruluğu da
vardır: Tanrının bize oynadığı yüce bir oyun olan hayat, yığınla
küçük oyunu barındırır içinde; kiminde seyirci, kiminde oyuncu
oluruz.
Oyunu ve oyunculuğu ciddiyetsiz bulan, hayatı ve kuralları
fazlasıyla önemseyen kimi "asıkyüzler" bile, an gelir, farkında
olmaksızın oyuna katılırlar.
Hayatın gülen yüzüdür oyun, çoğunlukla çekilmez olan günlerin
ilacıdır.
Borcu gırtlağına dayanmış bir adam pazarda portakal satar, üç
portakalı jonglör gibi havada çevirir, oyuna dönüştürür işini,
iç çamaşırı satan bir diğeri, oyunbaz ruhludur zaten, tezgâhının
üstüne çıkar, sutyen takıp dans ederek davet eder müşterisini,
seyircisi birden artar, kazancı da.
Dünyaya kalın camlı gözlüklerinin ardından bakan yaşlı amca,
ucu görünen hayat yolunun son günlerini Taşkahve'de domino
oynayarak geçirir. Bir de mızıkçılık eder üstelik, yarın doğacak
güneşi görebileceğinden eminmiş gibi. Oyun o anda, sönmekte olan
hayat ateşinin en kuvvetli kıvılcımıdır yaşlı amca için.
Kenar mahallelerin yoksul çocukları, çamurlu arsalarda,
üstleri kir pas içinde, patlak topların peşinden koşarlar. Karne
baştan aşağı kırıkmış kimin umurunda? Evde içecek bir tas
çorbadan başka bir şey olmasa da, gol attıkları anda, hayat
oyunun lezzetiyle özdeş hale gelir.
Oyun zamanı, sıkıntının bertaraf edildiği zamandır.
Sokakları dar, sıkışık mahallelerde, kötü inşa edilmiş
tekinsiz apartmanların bodrum katlarında bulunan dumanlı ve
gergin kahvehanelerde, kaderin kendilerine oynadığına
inandıkları gaddar oyunlarla baş edemeyenler kederlerini
unuturlar. İşyerinde işittiği azardan omuzları çökmüş bir adam,
günü iş bulma umuduyla tüketmiş bir işsiz, sevdiği kız pas
vermediği için öfkesi burnunun ucunda duran bir delikanlı,
faturasını ödeyemediği için telefonu kesilen emekli; hayatın
kötü bir armağanı olan yorgunluğu, kederi ve hayal kırıklığını
unutmak için okey masasına otururlar. Az sonra ne fatura
kalacaktır akıllarında, ne de pas vermeyen hain sevgili.
Oyun kimi zaman umutla eşanlamlıdır. Altılı ganyan ve loto
bayilerinin önünde, kuponlarını yatırmak için sıra bekleyenler
uzun kuyruklar oluştururlar. Uzattıkları kupon hayatlarını
değiştirecek sihri, hayal ettikleri o büyük ikramiyeyi taşıyor
mu, göreceklerdir bir sonraki oyun başlamadan önce.
Kazanamasalar da yıkılmazlar, nasıl olsa tekrarlanacaktır bu
umut oyunu.
Derme çatma bir kuliste, makyaj aynasının ampullerinden biri
yine patlar, oyuncu tam da gözlerini boyamaktadır, makyajı yarım
kaldığı için kızar, böylesine ilkel şartlarda tiyatro yaptıkları
için söylenir. Her defasında oyunculuğu bırakmaya karar verir,
loş ışıkta makyajını tamamlarken. Ama sahneye çıktığında oyunun
büyüsü, oyuncunun kendini devleşmiş gibi hissetmesini sağlar, bu
da bir sonraki ilkel şartın yarattığı bezginliğe kadar güç
verecek, oyuncu hayat oyununa kaldığı yerden devam edecektir.
O sırada seyirciler ışıkları yavaş yavaş karartılan salonda,
hayattan bir parçanın taklit edilmesini izlemeyi
beklemektedirler. Bu basit bir şey değildir, içinden geçerlerken
durup ince şeylerini farketmeye fırsat bulamadıkları hayat,
sahnede taklit edilerek yinelendiğinde, yaşarken es geçtikleri
bazı anlamlar zihinlerine çivi gibi çakılacaktır.
Bir kız çocuğu mahallenin en kötü ip atlayanıdır, hep ipi
çevirmek zorunda kalır bu yüzden. Yakantop oynarken sağa sola
dalıp gittiği için ilk ebelenen o olur. Yine de katılır oyuna,
yılmaz. Bir oğlan basketbol takımına girebilmek için ağlayarak
kendini yerden yere atınca, annesi antrenörden oğlunu takıma
almasını rica etmek zorunda kalır. Oğlan hep kulübede otursa da,
gocunmaz, kazanmayı değil, oyunun kendisini seviyordur çünkü.
Satrançta şah/mat, tavlada mars olan, monopoly'de iflas eden,
tombalada ikinci çinkonun ötesine geçemeyen bir oyuncuyum ben.
Hiç incinmem bunlardan, ne gam! Oyun dediğimiz şeyin kendisi,
büyük bir oyun olan hayatımızı güzelleştiriyorsa, yenildim diye
üzülecek ne var?
Ayfer Tunç
|
|