| |
Yıllar hızlı akıyor diyemem. Ben bu zamanlarımı çok zor
buldum. On altı yaşımda evlendim. Bunu okuduğunuzda, duyan
herkes gibi şunu soracağınıza eminim. Ne zorun vardı? Ben de
konu uzamasın diye kestirmeden hep şöyle derim, âşık oldum.
Bilirsiniz o yaşların aşkı bir şeye benzemez, dünyayı yakar
insan. Ben de yaktım, yıktım evlendim. Yirmi yaşımda anne oldum.
En doğru aldığım karar. Annelik bana ben anneliğe hep yakıştım.
Otuz iki yaşımda baba soyadıma döndüm. Evimin reisi oldum. Hem
anne hem baba... Bunu da yakıştırdım. Kızıma, hayal ettiği
istediği konuma ulaşana kadar destek oldum. İkimize de yakıştı
ulaştığımız nokta. Derken bir baktım kırk üç yaşıma gelmişim. Bu
da yakıştı... Sabırla dokudum, giydim, yakıştırdım. Çocukluğumda
aldığım hayat dersleri iyi bir terzi yaptı beni. Annemin
otoriter yapısı, kurallarından taviz vermemesi beni prensipli
yaşamaya sevk etti. Babamın en zor şartlarda bile hayatı
renklendirebilen ruhu, benim pes etmememi sağladı. En işin
içinden çıkılmaz zamanlarda kızımla hep renklendirdik evimizi,
düşüncelerimizi. Biz bu zamanlarımızı zor bulduk, ararken
işimizi kolaylaştıran da ailemden öğrendiklerimdi.
Bu yazım babamın yorgun argın eve gelip kendini nasıl
dinlendirdiği, neşelendirdiği ile ilgili. Keyifli anlar
yaratırdı kendine, bize... Ben o anlarında onu seyretmeyi görev
edinmiştim. Bu edinimler bizim hayatımızın, evimizin neşeleri
oldu. Çocukluğumda gördüğüm resimleri ben çizmeye başladım. En
zor zamanlarımızda mutlu olma telaşına girmedik, bu resimleri
boyadık. İlkleri kızım benden öğrendi. Yürümeyi, konuşmayı,
yüzmeyi, bisiklete binmeyi, tavla oynamayı, dans etmeyi daha
neler neler… Ben de babamdan öğrenmiştim. Hiç unutmuyorum dans
derslerimizi. Ayaklarının üstüne bastırırdı beni ellerimden
tutardı. Adımını şuraya at, bu tarafa dön, sallan demezdi,
ayakları üstünde ben yokmuşum gibi dans ederdi. Bana, ayaklarıma
bakma başını yukarı kaldır Sara derdi. Başım hiç aşağıya inmedi.
Ehliyet aldığım günü hatırlıyorum uça kaça babama gelmiştim
müjdeli haberimle. Aferin demedi in aşağıya dört lastiği sök tak
demişti. O gün bitene kadar lastikleri tek tek söktüm taktım,
öğrendim. Sonradan anladım ne yapmaya çalıştığını bastığım
yerleri sağlamlaştırıyormuş. Hayatım boyunca sağlam durmak,
muhtaç olmamak, yalnızlığımdan bunalmamak için becerikli olma
konusunda yetiştirdim kendimi, kızımı. Yeni bir şeye adım
atarken bize kim yardım edecek derdine düşmedik. Kolları sıvadık
güle sevine hakkından geldik. Ben bu yaşlarıma zor ama hep
gülümseyerek vardım.
Okuldan eve geldiğimde odama kapanırdım, babam gelene kadar.
Anneciğimle anlaşamazdık malum genelde bu böyledir annelerle
kızlar hep ceza sahasındadırlar. Kırmızı kart görmemek için uzak
dururdum. Kapı çaldığı anda ok gibi kapıya fırlardım. İlk
öpücüğü almak için. O anda babamın bütün yorgunluğu paspasta
kalırdı. Ben de ceza sahasında kart görme ihtimali olmadan
salınırdım. Bazı akşamlar evde yemek olsa da babam mutfağa
girerdi. Bu onu dinlendirir, düşüncelerinden uzaklaştırırdı. İşi
ağardı, çok çalışırdı. Anneciğimin ister istemez yüzü asılırdı,
babam mutfağı talan ederdi çünkü. Ben daha o zamanlarda her şeyi
gözlemlerdim. Olayları, insanları… Babam annemden aleni olmasa
da hep kırmızı kart görürdü. Bu onu etkilemezdi bildiğini
okurdu. Şimdi düşünüyorum da hangisi haklı bilemiyorum.
Haksızlık hayata gülümseyerek bakan bir insanla hayatı çok fazla
ciddiye alan bir insanın aynı sahada olmalarıydı diyebilirim.
Babam akşam yemek yapacağının planını işten eve dönerken
yapardı. Canı rakı çektiğinde iki elini birbirine sürer ve
“Ağzım köpürüyor, kerahet vaktim geldi” derdi. Hazırlanmış rakı
sofralarını sevmezdi, kendi hazırlardı yudumlarken rakısını.
Vakti âleme göre alışverişini yapmıştır. Onları hazırlar,
tabaklara resim yapar gibi yerleştirir, herkesin sevdiğini
masada yakınına koyar, seremonisine başlardı. Her şey alıştığı,
sevdiği şekilde olurdu kerahet vaktinde. İşi bitip masaya
geldiğinde önce şöyle bir yarattığı sanatına bakardı. Masadaki
yerine geçer, günün yorgunluğunu önce gözlerinden atardı, kısık
kısık bakar ve sanki sahip olduklarına şükreder gibi bir tavır
içine girerdi. Buna koca adamın rakı ibadeti diyebiliriz.
Kafasını tamamen boşaltır, rakı bardağını doldururdu. Masaya
yarım duble ile gelmezdi. Mutfak seremonisi bittiğinde rakısı da
biter, masa seremonisinde yeni dublesini doldururdu. İlk yaptığı
hareket rakıyı koklamak, ikincisi sevdiklerine bakıp kocaman bir
yudum almak. Hep dikkat etmişimdir, ilk yudumlarda ister istemez
yüzlerde bir burulma olur. Babam dersiniz şerbet içiyor,
dudaklarını büzer ve yuttuktan sonra ağzında kalan tadı tadardı.
Onun rakı içmesi de bir seremoniydi. İlk yudumun keyfinden sonra
sofranın keyfini çıkarırdı. Özenle hazırladığı mezeleri
tabağında sıralar, hiçbirinin tadı birbirine bulaşmasın diye
emek verirdi. Onlar rakının iştirakçileriydi. Arada bana döner,
şunun tadına baktın mı derdi. Tatmamışsam, kocaman elleriyle bir
lokma ekmeğin üstüne pasta gibi hazırlar, kocaman parmaklarıyla
bana uzatır: “Bak” derdi. Damak keyfim bu meze pastalarıyla
başladı. Asla aynı lezzeti yakalayamazdı, hazırlarkenki keyif
şiddetine göre tatlar değişirdi. Hep güzeldiler. Duble sayıları
artıkça, gözleri istem dışı kısılırdı, rakı mayhoşluğu... Çok
şanslıydım, rakı benim için damak lezzeti, mutfak hayat lezzeti
oldu. Temel öyle atıldı. Sefanın sonunda koca adamın kocaman
gözleri kısılır, güzel yüreğinin gözü açılırdı. Az konuşur,
düşünceli olurdu, duygusaldı belli etmeye korksa da. Sözle değil
gözle anlatırdı, son yudumlar boğazından kayarken. Ne güzel
gözlemler, hatıralar...
Annem savunma oyuncusu babam hücum oyuncusuydu, bense ceza
sahasındaydım. Oyun kurucumuz yoktu, gollerimiz de. Kızımla
oyunu güzel kurduk. Savunmayı, hücumu biz yaptık, paslarla oyunu
yönlendirdik, iki ayağımızı da iyi kullandık, bir sürü
zaferlerimiz oldu. Ama şimdi düşünüyorum da teknik direktörlerim
çok kararlı insanlardı. Teşekkür ederim anneciğim, babacığım.
A. Sara Aman'a
teşekkürlerimizle
Denizce

11.12.2010
|
|