Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





Ahmet Taner Kışlalı
Ataol Behramoğlu
Attila İlhan
Aziz Nesin
Bedri Rahmi Eyüpoğlu
Behçet Necatigil
Cahit Sıtkı Tarancı
Can Yücel
Faruk Nafiz Çamlıbel
Fazıl Hüsnü Dağlarca
Halide Edip Adıvar
Halikarnas Balıkçısı
Mevlana
Nazım Hikmet
Necati Cumalı
Orhan Kemal
Orhan Veli
Ömer Hayyam
Özdemir Asaf
Rıfat Ilgaz
Uğur Mumcu
Yahya Kemal Beyatlı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Yazarlarımız   

  Özdemir Asaf   [1923-1981]                                                                                   

 

 

 

AN

Gülüş bir yanaşımdır bir öbür kişiye

Birden iki kişiyi döndürür bir kişiye

Anılarından kale yapıp sığınsa bile

Yetmez yalnız başına bir ömür bir kişiye

 

Özdemir Asaf 1923 yılında Ankara'da doğdu. Galatasaray ve Kabataş Liselerinde, İstanbul Üniversitesi Hukuk ve İktisat Fakültelerinde öğrenim gördü. Bir süre sigorta şirketlerinde çalıştı, daha sonra bir basımevi kurdu.

1981 yılında İstanbul’da öldü. 

"Yoğun düşün ve duyarlıkları, çarpıcı sözcükler seçtiğini sezdirmeden küçük dizeler halinde işlediği kısa şiirlerde verdi. Daha sonra, kimi bir kitaptan, kimi yaşamdan kopardığı izlenimlerden esinlenerek bilgece dörtlükler yazdı, kendisiyle birlikte çağıyla ve toplumuyla hesaplaşmalarda buruk öfkesini içinde saklayan yeni taşlama biçimleri getirdi."
(Ş.Kurdakul, Şairler ve Yazarlar Sözlüğü).

Özdemir Asaf’ın şiirlerinin hem öz hem söyleyiş bakımlarından A.H. Çelebi'nin şiirleriyle yakınlığı var. İlk kitabındaki şiirlerde de düşünceye ve sözcük oyunlarına eğilimi görülüyor. Dağlarca, O. Veli, Necatigil etkileri gözlemleniyor.. İkinci kitabında (ilk kitabında da bazı şiirlerde duyumsanan) lirizm öne geçiyor. Fakat, gerek temaları, gerek sözcük dağarcığı ile fazlaca daralan bir şiir dünyası... Üçüncü kitabında bilgelik, özlülük, duygululuk ve ironinin üstün bir sentezi var.

  
 

 Özdemir Asaf Hakkında

 

Ülkü Tamer

1950’lerde edebiyat matineleri pek gözdeydi. Öyle ki, edebiyat matinesiz hafta geçmezdi neredeyse. Yazarlar, özellikle şairler, bir matineden bir matineye koşturur dururlardı. Bunun şiirini bile yazan Behçet Hoca (Necatigil), "Yahu," demişti bir keresinde, "her gün sahnelere çıkıp okuyoruz. Müzeyyen Senar’ı bile geçtik."

Dinleyicinin ilgisi inanılmaz ölçüdeydi. Okul salonları, halkevleri, tiyatrolar dinleyicilerle dolup taşardı. Ayakta kalanlar bile olurdu.

Dinleyiciler dedim... Aslında seyirciler demem gerekirdi belki. Çok kişi sanatçıları seyre gelirdi çünkü. Asaf Halet Çelebi’nin sahneden "Kendimi sirkte vahşi hayvan gibi hissediyorum" dediğine tanık olmuşumdur.

En büyük ilgiyi ise her zaman Attila İlhan’la Özdemir Asaf çekerdi. Çoğunlukla sona bırakılırdı onlar. Attila siyah balıkçı kazağıyla sahneye çıkıp uzun atkısını arkaya fırlattığı zaman korkunç bir alkış kopardı. Tempo tutulurdu: "Pia! Pia! Pia!" Attila da gözlerini kısıp ufuklara bakarak başlardı "Pia"yı okumaya.

Özdemir Asaf mikrofona çağrıldığında ise gülüşmeler başlardı. Bir güldürü oyuncusu gibiydi Özdemir Asaf.

Uzun uzun mikrofonu ayarlar, sessizce seyircileri süzer, tam şiirini okumaya başlayacakken susar, yine seyircilere bakardı sessizce. Kahkahalar dinince aynı şeyleri yineler, sonunda "r"leri "ğ" gibi söyleyerek okurdu:

"Bütün ğenkleğ aynı hızla kiğleniyoğdu / Biğinciliği..."

Seyirciler bir ağızdan tamamlardı: "... beyaza veğdileğ."

Özdemir Asaf’ın ilk kitabı "Dünya Kaçtı Gözüme" 1955’de yayımlanmıştı. Biçim olarak, baskı olarak, o güne kadar rastlamadığımız güzellikte bir kitaptı. Ama fiyatı da dehşetti: 250 kuruş! Şiir kitaplarının 100 kuruşa satıldığı bir dönemde ne büyük eleştiri almıştı bu. Özdemir Asaf, "İçinde 47 şiir var. Şiir başına 5 kuruş çok mu!" diyerek kendini savunmuştu.

www.milliyet.com.tr        

 

Elif Naci

Bizi tanıştıran olmadıydı. Ama yine de tanırdık birbirimizi. Bir gün Cağaloğlu'ndaki "Yuvarlak Masa Yayınları"nın vitrinini seyrederken dükkanın kapısında belirivermiş ve seslenmişti bana:

-Sen Elif Naci değil misin?

-Evet. Sen de Özdemir Asaf.

Gülüştük. "Gerçi tanıştıran olmadı ama biz kendi göbeğimizi kendimiz kesmeye alışığız," dedi, çağırdı beni içeriye. Büyük bir bardakla çay içiyordu. "İster misin?" dedi. Ben isteksizdim, o yineledi : "Ama içinde ne var bir bilsen." Konyakla çay içmesini severmiş.

-Laf olsun diye bak anlatayım sana, dedi. Adamın birine bir yerde çayla konyak ikram etmişler, pek beğenmiş. Karısına tarif etmiş, "hanım, buna punç derler ne zaman istersem bana yaparsın," demiş. Günün birinde istemiş. Bakmış, karısının getirdiği nesnenin rengi bir tuhaf. Bir yudum almış, içilecek gibi değil... "Hanım," demiş, "bu ne biçim punç?" karısı, "Bey," demiş, "evde çay yoktu, kahve yaptım; konyak yoktu, rakı koydum."

O gün bir şey içmedim ama, o koltuğumun altına bir düzine kitap sıkıştırdı. Bunlardan birinin üstüne de şunları yazmış. Aynen alıyorum: "Elif Naci Beyfendi, çağımızda doğruların güzelliği eksik, Güzellerin doğruluğu yanlış iken (yumuşaklıklar değil). 9.9.1967 Özdemir Asaf."

Sonraları, ikimiz de içkiyi sevdiğimiz için, sık sık meyhanelerde buluştuk. Ben ona "rakı sofrasında içkinin en iyi mezesi şiirdir," derdim, Nazlanmadan okurdu şiirlerini bana. Böylece geç kalmış bir dostluğu bir yudumda içivermiştik.

Bir ara kayboldu ortalıktan. Yayınevi kapanmış. Sonradan içkievi açtığını duydum. Nedense uzun bir süre birbirimizi göremedik. Yıllar sonra, 1978'de, bir romancı hanımın kokteylinde karşılaştık, kucaklaştık hasretle. Sonradan adının Melda Sayar olduğunu öğrendiğim bu hanım, Onuralp imzasıyla yazdığı, "Adak Mumu" adlı, içinde benim de ismim geçen bir kitabın yayına çıkmasını kutlamak için Ertem Galerisinde bir kokteyl düzenlemişti. Çoğu kadındı davetlilerin. Ve hanımların hepsi birbirinden güzel, birbirinden şık, zarifti; parlak tuvaletler içindeydiler. Hepsinin de az önce kuaförden çıktıkları belliydi. Galeriye nefis bir esans ve kadın kokusu yayılmıştı. Özdemir, elinde kadeh, durmadan içiyordu. Kendisine bu hızla sarhoş olacağını söylediğimde yüzüme anlamlı bir bakışla baktı.

-Hazret! dedi. Beni içki sarhoş etmez. Ama bu güzel kadınlar çarkıma okudu, bilesin.

Haklıydı. Doğrusu ben de bu kadar güzel kadını bir arada hiç görmemiştim, bu kadar zengin ve pahalı bir kokteyl de anımsamıyordum. İkimiz de çevremize iltifatlar yağdırmakta adeta yarışıyorduk. Bir ara kulağıma eğilerek, "Herkesin bir 'sen'i var yalan söylediği," dedi. "Evet," dedim "ama yalnız şairlere verilmiş bir imtiyaz değil, yalan."

Kafalar iyice tütsülenmişti ki, benden bir konuşma istediler. Hani hoşuma gitmedi de değil. Hemen çıktım ortaya. Oscar Wilde'in bir öyküsü ile başlamak istedim:

"Deniz kenarında bir balıkçı baba..."

Özdemir Asaf, kendi alanına girilmiş gibi tedirgin, "Hayır," dedi, "deniz kenarında değil, ormanda..." Ben, bildiğim gibi "Deniz kenarında..." diye direnirken o birden köpürdü. "Ormanda!" diye haykırdı. Ben konuşmamın kösteklenmesinden üzgün,

-Öyleyse dostum gel sen konuş, dedim. O yaptığından utanmış gibi sustu. Ama onun huzurunda asıl benim susmam gerekirdi. "Reading Zindnı Balladı"nı Oscar Wilde'den dilimize çevirenin karşısında İngilizce bile bilmeyenin susması gerekirken, ben güzel hanımların alkışlarından şımarmış, başladım anlatmaya: "Denemeler", (Andre Gide'den Suut Kemal Yetkin çevirisi. Varlık Yayınları, 1962. İkinci baskı, S. 16).

"Oscar Wilde bana şöyle anlattı, diye başlar Gide. Ormanda bir kır tanrısı gördüm. Flavta çalıyordu. Etrafında küçük orman perileri halka halka raks ediyorlardı. Köylüler: Anlat, anlat, daha başka, neler gördün? Deniz kıyısına vardığım zaman dalgaların kenarına oturmuş üç deniz kızı gördüm. Yeşil saçlarını bir altın tarakla tarıyorlardı. Ve köylüler masal söylediği için onu severlermiş. Bir sabah o adam yine her günkü gibi köyünden çıkmış, ama deniz kenarına geldiği zaman bakmış ki sahiden üç denizkızı dalgaların kenarına oturmuş, yeşil saçlarını bir altın tarakla tarıyorlar, yürüyüşüne devam ettiği için koruluğa yaklaşırken de flavta çalarak orman perilerini oynatan bir kır tanrısı görmüş. O akşam köyüne dönünce köylüler yine onun etrafını almışlar. Anlat bakalım, bugün neler gördün? demişler. O da şu cevabı vermiş: Hiçbir şey görmedim."

Efendim, bana her kokteyl dönüşü sorarlar... Ben de "şöyle güzel kadınlar vardı, böyle güzel ikramlar" falan diye görmediklerimi ballandıra ballandıra anlatırım. Ama bugün buradan çıkınca soran olursa ben de, sanki hiçbir şey görmemiş gibi, şöyle yanıtlayacağım:

-Hiçbir şey görmedim.

Konuşmamı bitirdikten sonra Özdemir Asaf şöyle dedi: "Hoca dedi yine yaptın yapacağını."

Sanat Olayı Dergisi Mart 1981    

 

 

 Şiir Kitapları

 

1955   Dünya Kaçtı Gözüme

1956   Sen Sen Sen

1957   Bir Kapı Önünde

1961   Yuvarlağın Köşeleri (özdeyişler)

1962   Yumuşaklıklar Değil

1970   Nasılsın

1975   Çiçekleri Yemeyin

1978   Yalnızlık Paylaşılmaz

1983   Benden Sonra Mutluluk

1987   Dün Yağmur Yağacak

 

 

 Şiirlerinden...

 

 

Yalnızlık Paylaşılmaz  

    

Yalnızlık, yaşamda bir an,

Hep yeniden başlayan..

Dışından anlaşılmaz.

 

Ya da kocaman bir yalan,

Kovdukça kovalayan..

Paylaşılmaz.

 

Bir düşün'de beni sana ayıran

Yalnızlık paylaşılmaz

Paylaşılsa yalnızlık olmaz.

 

 

Kalmak Türküsü
 
Daha gidilecek yerlerimiz var
Şu sohbetini dinler gideriz.
Coştukça şarkılar, türküler, sazlar
Rakı mı, şarap mı, içer gideriz.
 
Geçse de umudun baharı yazı
Gözlerde kalıyor yaşanmış izi
Kimseler kınamaz burada bizi
Ne varsa hesabı öder gideriz.
 
Söyleyecek sözü olan anlatsın
İsterse içine yalan da katsın
Yeter ki kendinden, bizden söz etsin
Yalanı doğruyu sezer gideriz.
 
Neler gördük neler bu güne kadar
Daha gidilecek yerlerimiz var
Bizi buralarda unutamazlar
Kalacak bir türkü söyler gideriz.
 
Sevgiye var olduk sevdik sevildik
Kavgalara girdik öldük, dirildik
Bir anlam fırını içinde piştik

Anlamlı güzeli sever gideriz.

 

 

 

 

 

   Kaynakça: Son Yüzyıl Büyük Türk Şiiri Antolojisi - Ataol Behramoğlu