e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Özlemesi Güzel, Yaşaması Zor

Prof. Dr. Yankı Yazgan    

 

 

http://www.yankiyazgan.com    

Çocukluk özlemesi güzel, yaşaması zor bir hayat dönemidir. Modern zamanların çocukluğu, modern anne-babaların ezberlenmiş özlemlerinin peşindeki debelenmelerinden nasıl etkileniyor? Sn Berrak Coşkun’un bir sektör dergisi için sorularına yanıtlarımı toparlarken, bu temel soru oluştu. Cevabını arayanların görüşlerini duyabilmek isterim.

Çocuktuk. Büyüdük ve yitirdik mutluluğu. Mutlu olamadığımız gibi mutlu da edemiyoruz artık. Yetişkinlerin dünyasında kaybettiğimiz şey ne? Sizce nerede kaçırıyoruz ipin ucunu?
Çocukluğu mutlu bir dönem olarak görmek biz büyüklerin bir özelliği. Çocuklara, gençlere sorduğunuzda hiç mutlu tanımlamıyorlar kendilerini. “Mecburiyetler içinde” büyüyen, “her istediklerini yapamayan”, dört gözle büyümeyi bekleyen çocuklar, biz böyle dedikçe gülüyorlar. Bence geçmişi hep iyi yanlarıyla hatırlama eğilimimiz sebebiyle böyle düşünüyoruz. Nerede o eski bayramlar gibi... Bugünden odağımızı uzaklaştırmak, en azından bir zamanlar mutlu olmuş olduğumuza inanarak avunuyoruz. Mutluluk yaşanmaz, hatırlanır. Geçmişte kalan, geri gelmeyecek olan güzel hatırlanıyor.

Bir röportajınızda, “Mutsuzluğu öğretmeye gerek yok. Bu bizim doğal eğilimimiz” diyorsunuz. Biraz açıklamanız mümkün mü acaba?
Zihin mekanizmaları önce gerçeği tüm çıplaklığıyla, aynı kral çıplak diyen çocuğun gördüğü netlikte, görerek büyürüz. Sonra, büyüme ve olgunlaşma “sayesinde”, gerçeğin rengini siyah beyazdan pembelere dönüştürme becerimizi kazanırız. “kral çıplak ama böyle de hoş duruyor” ya da “belki bana öyle gözüküyordur, aslında değildir” diyebilmeye başladığımızda, yalan söyleyebildiğimizde, kendimizi “mutlu” hissettirmeyi, gerçeğin acı yanlarını arka plana itmeyi başarırız. Buradaki mutluluk terimi aldatıcı olabilir, acı çekmeye dayanabilmek de mutluluğun bir parçası aslında... Ama herşeyin iyi yanını görelim, ideolojisi çoğumuza iyi hissetmek ile mutlu olmayı karıştırtıyor. İyi hissetmek zorunda değiliz.

Bebekliğin ilk üç yılı, insanın bütün hayatını belirliyormuş. Doğru mu?
Önemli, ama o kadar da değil, korkmayın. Temel güven duygusu, başkalarına güvenebilmek, korunacağına kollanacağına inanmak bu yaşlarda gerçekleşir. Kendimize değer verildiğini hissedebilmeye başladığımız yıllardır. Bu kimlik inşası yıllarca devam edecektir. İyi bir başlangıç yapmak kolaylık sağlasa da, sonradan da kapatabilecek açıklar vardır.

Peki, sevmek öğrenilebilen bir şey mi? Genetikle ne kadar ilgili?
Sevebilmek, başkasına önem vermek hemen hemen tüm insanlarda yapısal olarak varolan bir dürtü. Ancak, bunu ortaya koyma biçimleri, koyabilmeyi becerebilme zaman içinde öğrenilen başka şeylerle ilişkili. Örneğin, sabredebilme ve bekleme, ya da başkasının duygularını hesap edebilme ve anlayabilme gibi..

Coğrafya değiştikçe, yaşanan sorunlar da değişiyordur mutlaka. Diğer ülkelere kıyasla Türkiye’de çocuk olmanın bedeli daha mı ağır?
Ülkelerin refah düzeyi düştükçe, çocuklar daha kolayca gözden çıkartılır oluyorlar. Yetişkinlerin hayatta kalma dertleri önplana geçiyor. Ülkemiz zenginlik ve refahın dağılımı açısından büyük eşitsizlik gösteren bir ülke... Krizli, güvenlik sorunları olan, moralsiz bir ortam ağır bastığında anne-babalar çocuklarına ilgi düzeyleri yüksek de olsa, korku ve umutsuzluk aşılayıcı davranıyorlar. Çocukların geleceğine yatırım adı altında yapılanların çoğu bağımsız, ama çevresindekilere ilgili ve duyarlı bir insan yetiştirmekten ziyade gündelik amaçlara yöneliyor. Üstelik bu arzular toplumsal sınıf ya da bölgeler ötesi bir yaygınlıkta.

Toplum olarak hangi yanlışları paylaşıyoruz? Ebeveynlerin tekrarlamaktan yorulmadığı hatalar neler?
Sabırsız, müdaheleci, üşengeç... Hoşgörülecek şeyi hoşgörmeyen, boşverilecek şeye boş vermeyen, ama hep hoşgörüden ve özgürlükten bahseden anne-babalar çok sayıda.. Diğer yandan meseleye yakından baktığınızda, özellikle küçük yaştaki çocuklarda özgür bırakma adı altında boş verme, kendini yormama, çocuğa kendini sevdirmeye çalışma gibi davranışlar gözüküyor. Bunun sonucu, ergenlik çağına vardığında kendini nasıl kontrol edeceğini bilemeyen, başkaları ile ilişkilerinde tek taraflı, “maddiyatçı”, sınırlara uymayı sevmeyen ama baskıcı otoritelere boyun eğen, ve kendisi baskıcı otorite kuran genç adayları ile karşılaşıyor, ne yaptık biz? diye üzülüyoruz. Bebek ve küçük çocuklara annebabalık yaptığımız dönem çok kritik: çocuk olarak hayata ilişkin sınırları, kendi sınırlarımızı ve kapasitelerimizi öğrendiğimiz, kaybetmeye, zorlanmaya alıştığımız bir dönem. Ancak bu sayede yaptıklarımızın, kazandıklarımızın bir değeri olduğunu anlamaya başlıyoruz. Ergenlik döneminde bu altyapı ile ilerlemek, güvenli bir kimlik oluşturmak çok daha kolay olabilir.

Yeni bir dünyada yaşıyoruz artık. Hayatımızı kolaylaştıran teknoloji, duygusal ifadeleri büyük ölçüde zayıflatıyor. Anne, baba, çocuk üçgeninde üstlendiğimiz roller de etkileniyor tabii tüm bu gelişmelerden. Neler değişiyor? Anne baba olmanın kuralları yeniden mi belirleniyor ? 2000’lerde çocuk yetiştirmenin 60’lardan, 70’lerden farkı ne?
Pek bir farkı yok galiba. Çocuklar yine sevilmek ve sevmek istiyor. Annebabalar da... İhtiyaçlar, dilekler, özlemler aynı. Ama bu dileklerin gerçekleşeceğine inanç azalmış olabilir. Şimdiki çocuklar geçmişten farksız, ama, anne-babalar çok değişti; zamanları, enerjileri, yaşama arzuları eskisi kadar güçlü değil. Yetişemiyorlar. Hayat çok hızlı, yapmak istediğimiz çok şey var; yetişemiyoruz. Söylenen bu. Yapmak istediklerimiz neler diye sorarsanız, yeni mallar, oyuncaklar almak, evimizi yenilemek... Neylik bir laf, ama yetişemediğimizi söylediğimiz şeylerin çoğu tüketime ilişkin. İstersek yapmayı düşündüğümüz ama yapamadığımız her şeye zaman var. Yeter ki, bir şeylerden vazgeçmeyi bilebilelim. Hiçbir şeyden vazgeçmeden, her şeyi elde etmek... Çocukça bir istek. Çocuk kalmışlık bizim suçumuz mu? Bilemiyorum.

Ne kömür sobasında pişen kestanenin tadını ne de bayramlarda kapı kapı dolaşıp el öpmenin tatlı rekabetini biliyor şimdiki çocuklar... Bütün günü evde bilgisayar başında geçirirken, alabildiğine kopuklar hayattan. Teknolojiye uyum, çocuklarımızı yalnızlığa sürüklemeyecek mi? Çocuk büyüteyim derken, bencillik ormanı mı yetiştiriyoruz acaba?
Yalnızlık, sadece teknolojinin sonucu değil. Biraz da, yalnız kalmayı istemiş olabiliriz. Teknoloji bunu yapmamızı sağladı mı acaba? Tanımladığınız geleneksel ilişkilerin bir kısmı içinde olduğunuzda bunaltıcı, bireysel sınırları zorlayıcı hatta yok edici etkiler de oluşturan bir dönemi temsil ediyor. Yalnız kalabilmeyi istemekte bir sakınca yok bence. Ama teknoloji tam da o yalnız kalabilme isteğine bir cevap ararken, yine de yalnız kalmayı, bir şeyle meşgul olmadan, kendi kendiyle durabilmeyi becerebilmiş değiliz.

Her çocuk bir proje mi? Doğdukları andan itibaren bilimsel bir düşünce gibi ele almak, hatta “üzerinde çalışmak”, yetişkin hayatında avantaj sağlar mı ona?
Bilimsel düşünceyi, kötü ya da kuru, duygusuz yaklaşımın kaynağı olarak görmek haksızlık olur. Bilim bize kullanacağımız bir malzeme, ve en önemlisi, bu malzemeyi koşulsuz kabul etmememe ilkesini verir. Çocuğunu bir proje gibi görenlerin bilimsel bir proje yapmaktan ziyade bir iş yatırımı projesi gibi görmesi, sadece kâr edilecek, zarara tahammül olmayan bir işletme mantığıyla hareket etmesi dediğiniz durum olabilir. Bunun çocuğa avantaj getirmesi beklenebilir mi? Çocuk pasif bir hammadde değildir. Proje kaldırmaz. Ama makul, bilgili ve ne yaptığını bilen insanların annebabalık tarzlarına da “proje” yakıştırması yapılıyor. Hiç bir şey yapmadan bakma, her şeyin kendiliğinden olmasını bekleme ekolü, “proje”ciliğin ikiz kardeşi, ve ne yazık ki aynı zararı verebilir.

Çocuğun karakteri, büyük ölçüde annelerin eseri... André Maurois, “Başarısızlık ve felaketlere rağmen hayata karşı güvenlerini sonuna kadar saklayabilen iyimser insanlar, daha çok iyi bir anne tarafından büyütülmüş olanlardır” sözleriyle çok güzel özetliyor bunu. Siz de aynı görüşte misiniz?
Ben çocuğuna güvenen, kendi eksiklerini arayıp bulan anneleri babaları daha çok önemserim. “İyi anne”yi nasıl anlayacağız, neresinden tanıyacağız ? İyi bir anne olduğuna ürün ortadan çıktıktan sonra karar veriyor isek, evet, Maurois haklı diyebiliriz. İyi annelerin yetiştirdiği çocukların hepsi bir birine benzemeyebilir, onu da unutmayın.

Yetişkinlerin dünyasına baktığınızda, çocuk olarak en çok ne şaşırtırdı sizi? Nelere anlam veremezdiniz?
Büyüklerin sofrada çok uzun kalmaları, misafirliklerde saatlerce hiç bir şey yapmadan, sadece konuşarak oturabilmeleri, enginardan, alkolden, kerevizden tad almaları.... Çok sıkıldığım her durumu anlamakta zorlanırdım. Ama çocukluk sıkılmak demektir. Sıkılmaya dayanmayı öğrendiğiniz, eğlencenin değerini bildiğiniz bir zaman.


Prof. Dr. Yankı Yazgan'a teşekkürlerimizle

Denizce

02.02.2010