Bazen,
gecenin bir yarısı aniden uyandığımda birden onu ne denli
özlediğimi bir kez daha fark ediyorum. Burnumun direği
sızlıyor.
Başımı
kaldırdığımda gökyüzündeki milyonlarca yıldız arasında onun
gözlerinin ışığını fark ediyorum. Öyle ki, o bana hepsinden
daha yakın, daha parlak, daha eşsiz...
Uzansam,
sanki tutuverecekmişim gibi... Oysa yaşamımdan bir kuyruklu
yıldız gibi akıp geçmesinin üzerinden ne çok zaman geçti...
Bir ömür... Belki bir ömürden de fazla...
Annem bana
hamileyken, bizimkilere haber gönderip, “Erkek ya da
kız, çocuğun adı Ülkü olsun...” diyerek daha ben dünyaya
gelmeden bana elini uzatması, yaşamımı yönlendirmesi...
Zaman zaman
evimize geldikçe beni kucağına alıp sevmesi... Bir gün, ben daha
dokuz aylıkken saatini çıkarıp oynamam için bana vermesi... Ben
hemen saati kulağıma götürünce bu meraklı halimin çok hoşuna
gitmesi... Kucağına aldığında ona sıkı sıkı sarılıp bırakmamak
için ağlamam... Onun bu durumumdan çok etkilenip ardından eve
hemen araba göndererek ailemle beni Çankaya Köşkü’ne getirtip,
benimle saatlerce oynaması...
O günün,
elbette yaşamımın dönüm noktası olacağını, onun ölümüne değin,
altı yıl boyunca dizinin dibinde onunla yaşadığım anları ömrümün
en değerli hazineleri sayacağımı bilemezdim...
Ona her
zaman, her yerde “Atatürk’çüğüm” diye hitap ederdim. Çocuk
masumluğunun ve onun bana olan hoşgörüsünün bir sonucuydu belki
bu hitap biçimi. Bir gün bahçede çimenler üzerinde oturduğunu
görünce koşup, “Kalk Atatürk’çüğüm, bak çimenler ıslak. Burada
oturursan hasta olursun” diyerek onu zorla yerinden kaldırmışım.
Atatürk, bu ilgiden duyduğu memnuniyeti kızkardeşi Makbule
Hanım’a duygulanarak anlatmış sonradan...
“Çocuk
sevgisi her insan için bir ihtiyaç, hele yaş ilerledikçe bu
ihtiyaç kendisini daha kuvvetli, hissettiriyor. Onun için
Ülkü’yü yanımdan ayırmak istemiyorum” dediğini ise çok sonraları
öğrenecektim...
Gününü çok
yoğun yaşar, bazen saatlerce çalışma odasında kalırdı. Bir gün
çalışma masasının başında ona, “Atatürk’çüğüm, sen ne
yazıyorsun?” diye sormuştum. Aldığım yanıt, “Ülkü, bu Nutuk.
Bütün çalışmalarımı bu “Nutuk”ta topluyorum. Sen büyüdüğünde ve
senin gibi bütün çocuklar yarınlarda bunu okuyacaklar” olmuştu.
Sabahları
onu ben uyandırırdım. Bazen ise geç yattığı için uyandırmamam
söylenirdi. Ben de uyanıncaya dek kapının önünden ayrılmazdım.
Sabah kahvaltısını çoğunlukla Sabiha Gökçen, Afet İnan ve
benimle birlikte yapardı. Daha kahvaltı sofrasındayken Ali Fuat
Cebesoy, İsmail Müştak, Kılıç Ali, Salih Bozok, İsmet İnönü ve
Fevzi Çakmak gelmeye başlardı.
Yemek
sofrasında sanatçılar, yazarlar, şairler, siyasiler, bilim
adamları bulunur, bilgi ve görüş alışverişi, kültür sohbetleri
yapılırdı. Bu konuşmalar içinde bile çocukça sözlerimi,
görüşlerimi sevgiyle dinler, değer verdiğini duyumsatırdı.
Yemeklerde
şatafata, lükse, abartıya ve gereksiz nezakete çok kızardı.
Omlet, kuru fasulye, pilav, üzüm hoşafı onun ana yemekleriydi.
Yemek sonrası Türk kahvesine bayılırdı.
Arkadaşlarıyla günlük sohbetlerinde şehitlerden, gazilerden,
çekilen sıkıntılardan ve ulaşılan başarılardan söz edilirdi.
Kurtuluş Savaşı’mızda cepheden cepheye koşarak gösterdiği
olağanüstü başarı ise çevremde sürekli anlatılırdı. Ben
çocukluğumun o yıllarında bu anlatılanları masal gibi dinlerdim.
Rumeli
türkülerine, şarkılarına bayılırdı. Bazen mırıldanarak söylerdi
de... Çankaya Köşkü ve Dolmabahçe Sarayı’na Safiye Ayla,
Müzeyyen Senar, Bedia Muvahhit, Vasfi Rıza Zobu gibi sanatçıları
sık sık davet ederdi. Benim de bu sanatçıları çok sevdiğimi
bilirdi. Eğer onlar köşke gelmeden uyumuşsam, “Ülkü’yü
uyandırın, gelsin onları görsün, dinlesin, onlarla konuşsun,
sonra geldiklerini duyarsa niçin görmedim diye üzülür” dermiş.
Kimi geceler
ise baloya katılırdık. Burada eğer dans ediyorsa, ben de hemen
koşup pantolonuna yapışır, “Benimle oyna, benimle dans et”
dermişim.
Deniz
mevsimini ise Florya’da geçirirdik. Florya Köşkü ve çevresi o
zamanlar halkın denize girebildiği temiz ve sakin yerlerdi.
Atatürk’çüğüm, özellikle halkın yoğun olduğu bu yerde halkıyla
yakın olmak için bir köşk yapılmasını istemiş. Florya Köşkü’nde
benim kaldığım bir çocuk odası vardı. Yatağım, iskemlem,
oyuncaklarım ve giyeceklerim bu odadaydı. Florya’da zaman zaman
denize girerdik birlikte.
“Bir insan
neyi seviyorsa, yeteneği neye yatkınsa onu yapmalı. Çünkü insan,
ancak sevdiği bir işte başarılı olabilir” derdi. Manevi
kızlarından Sabiha Gökçen’in havacılığa olan tutkusu nedeniyle
onun pilot olmasını, Afet İnan’ın tarihe olan merakı nedeniyle o
dalda eğitim görmesini istemiş.
Yakın
arkadaşı Cevat Abbas’a, “Cevat, ben Ülkü’de büyük bir yetenek
görüyorum. Onun bir an evvel büyümesini, kendisinin balerin
olmasını istiyorum” demiş. Ben çok enerjik, ritm duygusu
gelişmiş, müzik duyunca oynamaya başlayan bir çocuk olduğum için
Atatürk’çüğüm bendeki bu özelliği görmekte gecikmemiş. Fakat o
zamanlar Türkiye’de bir bale okulu yokmuş. Dışarı gitmek için de
yaşım çok küçükmüş. Ömrü yetseydi mutlaka beni balerin olarak
yetiştirecekti. Atatürk’çüğümü kaybettiğimde çok küçüktüm,
sonradan onun bu isteğini yerine getiremediğim için çok üzüldüm.
Üzerimde bembeyaz bale giysilerimle onun huzurunda “Kuğu Gölü”nü
ya da “Fındıkkıran”ı oynamayı ne çok isterdim.
Gözümün
önünde, onunla geçen günlerin güzel anısı olarak anımsadığım
pırıl pırıl taze yüzlerce fotograf var. Fakat özellikle Türk
eğitim ışığının başlangıcında bana okuma yazma öğretmesiyle
ilgili fotografın önemi çok büyük. Bu fotograf aynı zamanda
Atatürk’çüğümün eğitime verdiği değer ve önemin de bir kanıtı.
Tahta başında, yeni alfabeyi büyük bir sabırla bana öğretmesi
onun öğretmenlik tutkusundan olsa gerek. Farkında olmadan o
kadar çok şey öğrendim ki ondan. Okumayı, yazmayı, resim
boyamayı, yemek yerken çatal bıçak kullanmayı, yüzmeyi, en
önemlisi de kendime saygı ve güven duymayı o öğretti bana.
Bunları yaparken de kırmadan, üzmeden, ağırlığını
duyumsattırmadan, sonsuz bir hoşgörü içinde sevgiyle yaklaştı
hep. Herşeyi sabırla ve en küçük ayrıntısıyla anlatan yumuşacık
sesi hâlâ kulaklarımda... Ben ele avuca sığmayan yaramaz bir
çocukmuşum.
Ama kimse
Atatürk’ü buna bir türlü inandıramamış. Bana karşı her zaman çok
duyarlı ve bir anneden daha sabırlıydı. Hiç “Yapma” diye,
“Hayır” diye davranışlarımı engellemezdi, ancak yönlendirirdi.
Olağanüstü bir ikna yeteneği vardı, bir şeyi baskısız, özgürce
ve istekle yaptırırdı. Sanki bir rehber, bir psikolog gibiydi.
Liderlik, önderlik dedikleri bu olsa gerek...
Atatürk’çüğüm, benim her zaman doğruyu söyleyen, dobra bir insan
olarak yetişmemi ister, hiçbir konuda asla yalan söylememem
gerektiğini sık sık yinelerdi. Hastalığı sırasındaki ilk komadan
sonra kendine gelince ne olduğunu, doktorlara, yanındakilere
soruyor. Fakat aldığı yanıtları inandırıcı bulmuyor. Bunun
üzerine, “Bana Ülkü’yü çağırın!.. O bana doğruyu söyler” diyor.
Bu sözleri ne zaman anımsasam, bana o küçücük yaşımda duyduğu
güvenden ötürü hâlâ duygulanır, göz yaşlarımı tutamam. Doktorlar
hastalığı sırasında onun yorulmamasını istedikleri için benimle
geçirdiği zamanı bile 5-10 dakika ile kısıtlamışlardı. O
doyamadığım, sınırlı zamanda bile Atatürk’çüğümle olabilmek
duygusu bana yetiyordu. Sonra... Bir sabah evde herkesin
ağladığını gördüm. Durumu küçük yaşıma karşın hemen anladım.
Atatürk’çüğüm artık yoktu... Bir daha benimle olmayacaktı... Bu
acı olayın ardından yıllar geçtikçe onun da bizim gibi ölümlü
bir insan olduğunu kabullenmek zorunda kaldım. Ve anılarımla
yetindim. Yaşamım boyunca onun ölümsüz düşüncelerinin izinden
gittim. O güzel anıları yüreğimde taşıdım ve korudum.
Atatürk’ün
sevgi ve ilgisiyle büyümek, onun “Ülkü”sü olmak benim en büyük
onur ve gurur kaynağımdı. Ama, küçük bir kız çocuğunun,
çocukluğun o temiz duygulu ve sevecen tavrında, Türk’ün Atasının
sevgisinin doruğunda olmak, onun tarafından korunmak, kollanmak
ve sevilmek bambaşka bir duyguydu. O günleri bazen yaşanmış
güzel bir düş, görülmüş renkli bir rüya diye algılıyorum. Böyle
bir ayrıcalığa sahip olduğum için de kendimi şanslı görüyorum.
Ve... Atatürk’çüğümü, her geçen gün daha da çok özlediğimi
burnumun direği sızlayarak duyumsuyorum...