
Siyasi güç ile
sanatın buluştuğu ‘padişah kaftanları’, 22 Ocak’a kadar Washington
Smithsonian Müzesi’nde göz kamaştıracak...
Davet edildiği bir düğün ziyafetine gündelik elbiseleriyle
gidince, kimse aldırış etmez Nasreddin Hoca’ya. Ne buyur diyen
vardır, ne de otur diyen. Duruma canı sıkılan Hoca, bir koşu
evine gider ve bayramlık kürkünü geçirir sırtına. Düğün yerine
gelir yeniden. Hoca’yı kürküyle görenler, onu baş köşeye oturtup
önüne envai çeşit yemek sıralarlar. Hoca da kürkünün ucunu,
çorba tasına daldırır birden: “Ye kürküm ye!” diye bağırır.
Herkes şaşırıp sorar: “Ne yapıyorsun Hoca efendi, kürk yemek yer
mi hiç?” O da şu cevabı verir: “Madem ki bütün saygı ve ikram
kürküme yapılmıştır. Öyleyse yemeği de o yesin!”
13. yüzyılda yaşamış Türk halk düşünürü Nasreddin Hoca’nın en
bilinen gülmecesidir bu. Yüzyıllardır anlatıla gelen ve anlamını
hâlâ yitirmeyen...
‘Şaka’ bir yana, kıyafetler önemli bir ‘güç göstergesi’
olmuştur her devirde. Günümüzde kullandığımız arabadan
oturduğumuz eve, hatta taktığımız saatten ziynet eşyasına kadar
pek çok detay gibi... Osmanlı döneminde kullanılan kaftanlar da,
özellikle padişahların gücünü gösteren büyük bir sembol
olmuştur. Sultan kaftanları, yalnızca siyasi gücün değil; o
dönemlerin ince zevkinin, Osmanlı sanatı ve yaratıcılığının da
ne denli zengin olduğunun göstergesidir aynı zamanda...
İşte bu zenginliği tüm dünya, Washington Smithsonian
Müzesi’nin Freer ve Arthur Sackler galerilerinde düzenlenen
‘Stil ve Statü: Osmanlı Türkiyesi’nden Saray Kıyafetleri’ adlı
muhteşem sergiyle bir kez daha görme fırsatı buldu. Bulmaya da
devam ediyor... Koç Holding’in ana sponsorluğunda, T.C. Kültür
Bakanlığı ve Smithsonian Vakfı işbirliğiyle gerçekleştirilen ve
22 Ocak’a kadar sürecek sergi, 16. ve 17. yüzyılın görkemli
imparatorluk kaftanlarıyla buluşturuyor ziyaretçileri. Bu sergi
aynı zamanda, ABD ve Türkiye arasındaki on yıllık kültürel
programın da bir başlangıcı; Koç Holding de bu sürecin en önemli
destekçilerinden...
Tarihi
Görevleri Var
Osmanlı sanatı uzmanı Prof. Dr. Nurhan Atasay ve Arthur M.
Sackler Galerisi’nden Dr. Massumeh Farhad’ın küratörlüğünde
gerçekleşen sergideki kaftanların çoğu, dünya çapında en fazla
sayıda İslami tekstil eserinin yer aldığı Topkapı Sarayı
Müzesi’nden getirildi.
|
 |
Geri
kalanı ise, Konya’daki Mevlâna Müzesi ile Rusya’daki St.
Petersburg kentinde bulunan Hermitage Müzesi’ndeki
koleksiyonlara ait. Yavuz Sultan Selim, Kanuni Sultan
Süleyman ve oğlu Şehzade Bayezid’e ait kaftanların yanı
sıra; yine Topkapı Sarayı’nın koleksiyonundan şapka, minder
ve yer döşemeleri ile işlenmiş kumaşlar da dahil edilmiş
sergiye.
Kuşkusuz, müzeyi gezenlerin ilgisini en çok çeken, kumaş,
renk ve desenleriyle göz kamaştıran kaftanlar... Padişah ve
ailesi için özel olarak hazırlanan kaftanlar; uzun ve bol
kesim yapılarıyla dikkat çekiyor. Kaftan boyutlarının büyük
olmasındaki amaç da, padişahın görkemine görkem katmak...
Çoğu; önü açık, küçük dik yakalı, uzun veya kısa kollu,
cepli ve yanları yırtmaçlı. |
Sultanların iç ve dış olmak üzere iki çeşit kaftanları vardı.
Dışa giyilenler, ‘merasim kaftanları’ydı. Biçim bakımından
diğerleriyle aynı olan dış kaftanlarda, kol üzerinden omuzdan
aşağıya kaftan boyu kadar ‘yen’ denilen ikinci bir kol
bulunuyordu. Bu yenlerin, sultanın görünüşüne ayrı bir görkem
katmasının yanı sıra, tarihi bir görevi de vardı: Bayram gibi
çeşitli törenlerde ‘öpülmek’. Tanzimat döneminden itibaren bu
usul kalkmış; yen yerine taht saçağı öpülmeye başlanmıştı.
En Değerlisi
‘Seraser’
Dış kaftanların çoğu seraser, kemha ve atlas gibi pahalı
kumaşlar kullanılarak hazırlanır; üzerleri kürk ile elmas ve
zümrüt gibi değerli mücevherlerle süslenirdi. ‘Seraser’,
Osmanlı’da en değer verilen kumaştı. Altın alaşımlı gümüş tel
veya doğrudan doğruya gümüş tel kullanılarak dokunan bu kumaşın
en iyi cinsi, İstanbul’da Saray’a bağlı tezgâhlarda
‘Serasercibaşı’ nezaretinde dokunurdu. Bir nevi brokar olan
‘kemha’ ise, daha çok Bursa ve Amasya’da dokunuyordu. Padişah
giysileri arasında, dikkat çekecek çoğunluktaki kaftanlar da,
‘atlas’tan yapılmış olanlar. İnce ipekten sık dokunmuş, düz
renkte, sert ve parlak bir kumaş türü olan atlasta, en çok mavi,
yeşil ve kırmızı renkleri tercih edilmiş padişahlarca. Altın
telli çatma, kadife, hataî, gezi, selimiye ve çuha ise, kaftan
yapımında kullanılan diğer kumaşlar...
Doğadan
Motifler...
Bir kaftanda en az kumaş kadar önemli unsurlar da vardı:
Renk, desen ve motifler... İmparatorluğun ilk dönemlerinde, çok
canlı renklere sahip kumaşlar üzerine, çınar yaprağı, nar ve iri
kozalak motifleri sıkça kullanılmıştır. Türk kumaş sanatının en
ileri düzeyde olduğu 16. yüzyılda; lâle, bulut ve benek motifli
kaftanlara çok rastlanır. Padişahlar, kudretin sembolü, üç
yuvarlaktan oluşan ‘çintemani’ motifli kaftanlarını da, genelde
savaş meydanında düşmanı etkilemek için giyiyorlardı.
17. yüzyılda ise, kumaşlarda karanfil motifi çok kullanılmış
ve stilize birer yelpaze şeklini almıştır. Osmanlı’nın siyasi
anlamda ihtişamını kaybettiği dönemlerdeki kaftanları
incelediğimizde de, yapımında küçük ve yollu kumaşların tercih
edildiğini görüyoruz.
“Padişah ve ailesi dışında kaftan giyen yok muydu?” diye
merak edenleri de hemen cevaplandıralım. Osmanlı’da sultan
kaftanlarının yanı sıra, ‘hil’at’ adı verilen onur kaftanları
vardı. Bu tür kaftanlar, yüksek rütbeli yabancılara, saray
erkânına ve devlet yetkililerine dağıtılırdı. Ödüllendirme
amacıyla yapılan kaftanlar ise, devlete yararlılık gösteren
üstün nitelikli kişilere sunuluyordu...
Kimine göre güç göstergesi, kimine göreyse Osmanlı
sanatındaki ince zevkin ve yaratıcılığın tezahürü... İster stil
deyin, ister statü, ister ikisini birden... Ama önce yüzyılların
tanığı bu muhteşem kaftanları görün...
Görsel malzemelerin sağlanmasındaki katkılarından dolayı Koç
Holding’e teşekkür ederiz.