Denizce
  e-mail
denizce@denizce.com
 





AB Hotel
Acarlar Gölü
Agva
Antalya Şel.
Antarktika
Bordeaux
Bozcaada
Burgazada
Costa Farilya
Çağlayanlar
Çamaltı Tuzlası
Çığlıkara
Dalış Turları
. Avustralya
. Endonezya-Papua
. Endonezya-Walea
. Galapagos
. Honduras
. Komodo
. Maldivler
. Meksika
. Mikronezya
. Tayland
Düden
Dünyanın Renkleri
. Mali
. Myanmar
. Sicilya
. Toskana
Erciyes
Galata Kulesi
Galata Mevlev.I
Garipçe
Galata Mevlev.II
Gölyazı
Halfeti'den Hasankeyf'e
Jeoparklar
Kaklık Mağarası
Kapıdağ Y.
Kastamonu
Kızıldeniz
Konya
Korfu Adası
Kumluca
Kuzguncuk
Loire Vadisi
Marmara Adası
Mersin
Mısır'ın Gizemi
Nice
Piramitler
Prag
Prens Adaları
Rio
Sanaa
Santorini
Sinop
Sultanahmet
Turkuaz Ada
Urla
Van
Yeditepe Nerede?
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

 

 Gezelim Görelim   

  Prens Adaları

 

İstanbul’da Marmara Denizine bakan ve güneye doğru manzarası açık olan hemen her noktadan Marmara Adaları görülebilir. Havanın puslu veya sisli olduğu günlerde denizin adeta üzerinde yüzdükleri hissini veren uzak ve ulaşılmaz bir manzara sergiler, şehrin canlılığından garip biçimde ayrı düşmüş ve bağlantısız kalmış gibi görünürler. Tüm ayrıntılarıyla rahatça seçilebildikleri berrak ve açık günlerde ise, adeta elle tutulabilecek denli yakın durdukları izlenimini verirler. Berrak gecelerde havaları tamimiyle farklıdır. Böyle zamanlarda, keskin ışık noktacıklarının parıldaştığı dalgalar arasında yüzen büyük okyanus transatlantiklerini andırırlar.

Büyükada'dan Heybeli'ye bakış

 

Ancak hava durumu ve koşulları nasıl olursa olsun, adaların görüntüsü uzak veya yakın da olsa, berrak veya sisle örtülü de olsa, manzarayı şehirden izlemekte olan herkeste bir özlem duygusu, orada yaşamıyor olmaktan dolayı bir pişmanlık hissi uyandırır. Tarif edilmesi güç olduğu halde oldukça etkili olan bu cazibe, adaların hepsinin değişmeyen ortak özelliğidir. Adaların dokuzu da Boğaz kanalının geniş ağzının açılımının hemen güneydoğusunda, Marmara Denizinde sıralanmıştır. Sanki Boğaz gemiciliğinin zoruyla kenara itilerek Asya kıtasına yaklaşmış gibi bir görüntü sergilerler, İstanbul’dan vapurla bir saatten fazla çekmeyen bir uzaklıkta toplu halde kümelenmiş olmalarına rağmen, çok farklı bir zaman diliminde donup kalmış gibi görünmenin çekiciliğini taşırlar. Üstelik bu zaman dilimi, kalabalık ve modern şehrin hayatının fazlasıyla uzağında kalmaktadır, insanı başka herkesin elde edebileceğinden daha zarif, rahat ve aheste bir yaşamın temposuna inatla, ısrarla ve mantığa aykırı bir vurguyla davet etmektedirler adeta. Bu konudaki özellikleri, adalar üzerinde otomobil kullanımına izin verilmeyerek desteklenmektedir; böylece geriye kalan ulaşım araçları, yani atlı fayton, bisiklet veya yürüyüş, yaşamın ritmini yüz yıl önceki seviyesine çekmektedir. Bunun sonucu olarak, adaya ilk ayak basıldığında, şehre yakınlık derecesine rağmen fazlasıyla düşük düzeylerde seyreden gürültü ve kirliliğe tanık olmanın şoku yaşanır.


Heybeli'den Burgaz'a bakış

  Buna yüksek binaların inşaatını engelleyen kontrolleri, eski ve geleneksel Türk evlerini ve yüzyıl başının zengin 'Stamboul' tüccar ve bankerlerinin malikanelerini eklerseniz, oluşturdukları benzersiz atmosferi de tahmin edebilirsiniz. Ancak adalar, vapur iskelelerinin çevresine toplaşmış küçük yerleşimler olmanın fazlasıyla ötesindedirler. iniş noktasının biraz ötesinde, evlerin, lokantaların ve küçük dükkanların hemen bitiminde, kendinizi büyük oranda bozulmadan kalmış bir doğa ve sahil bölgesinde bulmanın beklenmedik mutluluğunu yaşarsınız. Uçurumlar denize doğru dik inmekte; kumlu plajlar, körfezler ve ıssız koylar her köşe dönüşünde önünüze serilmekte; çam ormanları her adanın kıyılarından merkez tepelerine ve sırtlarına doğru uzanmaktadır.

Aslında adaların kendileri 8000 yıl kadar önce, son buzul çağının sonunda suya batmış olan küçük bir dağ silsilesinin zirvelerinden oluşmaktadır. Gezegen ısı kazanırken Avrupa'nın yarısını kaplayan geniş buz tabakalarından salınan su, dünyanın nehir ve denizlerini iyice şişirerek patlama noktasına getirmiştir. Sonunda kalıbından taşan Akdeniz, Çanakkale kapıları üzerinden geçip ardındaki geniş tatlısu havzasını Marmara Denizini oluşturacak biçimde doldurmuş, dağların eteklerini sular altına alarak geriye adaları bırakmıştır. Yoluna devam eden sular İstanbul Boğazını oluşturan vadiyi aşıp, ikiyüz adet Niagara şelalesininkine eşdeğer bir güçle dökülerek Karadeniz'i meydana getirmiştir. Adalarda bugün hüküm süren sükunete bakıldığında, bu coşkun ve gürültülü doğa olaylarını hayal etmek bile oldukça güçtür.

Grubu oluşturan dokuz adanın yalnızca en büyükleri olan dördünde kalıcı meskenler mevcuttur. Vapurlar adalara sırayla uğrayarak ziyaretçilere her birinin tadına varma fırsatı verir; onlara kaliteli atmosferi tanıyan birer uzman misali, o günü hangi deneyimin keyfini çıkararak geçireceklerine karar verme şansı tanır. Vapurların adalara uğrama sırası şöyledir: En küçükleri olan Kınalı ada, biraz daha büyük ve birbirine aşağı yukarı eşit olan Burgaz ve Heybeli adaları, son olarak da en genişleri olan Büyükada.

Bizans döneminde Büyükada, Prinkipo veya Prenslerin Adası olarak anılmaktaydı. Bu isim, MS 509 yılında ll.Justin tarafından buraya kurdurulan krallık sarayından gelmektedir. 'Prenslerin Adaları1 tamlaması daha sonra tüm ada grubu için kullanılan bir isme dönüşmüştür. Adaların merkez tepelerinin yüksek bölümlerinde hâlâ Rum Ortodoks kiliseleri, papaz okulları ve manastırları bulunmaktadır. Zamanında hatalar yapan veya fazla hırslı hareket eden Bizans asillerinin ve tahttan indirilen imparatorların sürgüne gönderildiği yerler işte bu manastırlardır.

Bizans imparatorluğunun MS 1071 yılındaki Malazgirt savaşıyla yaşadığı en büyük yenilgiden sonra imparator IV .Romanus, Selçuklu Sultanı Alp Arslan tarafından tutsak alınmış ve iadesi için fidye istenmişti. Bu sırada Romanus evinde, en hatırı sayılır Bizans gelenekleri uyarınca üvey oğlu tarafından tahttan indirildi, kör edildi ve Kınalıada'ya sürgüne gönderildi.

Adalarda sürgün hayatı yaşayan önemli kişilerin sonuncusu, 1929-1933 tarihleri arasında 55 Çankaya Caddesi, Büyükada adresinde ikamet eden Leon Troçki idi. Yaygın söylentiye göre, kendisine yaklaşan herkes için tehlike teşkil eden birisiydi. Deniz kenarındaki bahçesinin fazla yakınına sürüklenme şanssızlığına uğrayan balıkçılar, adamın tabancasından çıkan kurşunlarla karşı karşıya kalmaktaydılar. Bir suikastçının günlük dehşetinin işkencesini yaşayan ve Josef Stalin'in elinin nerelere uzanabileceğini gayet iyi bilen bu kişi, sonunda kaçarak önce Norveç'e, oradan da Meksika'ya gitmişti.

Bu sürgün teması bir dizi inciyi bağlayan ip misali tüm adaların öykülerinde yer alarak işlenmekte, üstelik hâlâ devam da etmektedir. Ancak günümüzde söz konusu olabilecek sürgünler, insanların kendi kararlarıyla uyguladıkları türdendir. Peki böyle bir şeyin çekiciliği nerede yatıyor? Her şeyden önce buralarda sunulan daha insani, daha anlaşılabilir yaşam düzeyi önem taşıyor olsa gerek Tek bir bakışla sınırları kavranabilen; yürüme mesafeleri, aktiviteleri, sakinlerinin birbirleriyle ilişkileri ve yaşam biçimleri kolayca anlaşılabilen bir düzeydir bu. Diğer bir deyişle adalarda hayat, ne kadar kısa süreli bir deneyim olursa olsun, büyük şehirdeki yaşamın boyutları, kalabalıkta kaybolmuşluğu ve temposuyla yaşadığımız problemlere yukarıdan bakma fırsatı tanımaktadır. Ada hayatında anlaşmazlıklar kaynağına dönmekte; ait oldukları yere, yani insanların kendi aralarına geri gönderilmektedirler.

Yine kişisel kararlarla uygulanan, ancak tanımlaması ve sınırlarını belirlemesi daha güç olan bir başka sürgün biçimi de söz konusudur. Sosyal benliğimizden uzaklaşma, insanlara dönük maske kişiliğimizden kurtulma ve ta içimizdeki yenilenme kaynaklarına dönerek güç toplana amaçlı bir iç sürgündür bu. Ne de olsa bir denizi aşmak, yolculuk her ne kadar kısa da olsa, daha önceki yaşam biçimimizi geride bırakarak uzaklaşma psikolojisine işaret etmektedir. Bilinmeyen ve kendine yeterli bir dünyaya ayak bastığımızda, bu sembolik izolasyon bize kendi en derin duyum kaynaklarımızla yeniden bağlantı kurmak için gereken iç mekanizmayı harekete geçirme gücü sağlamaktadır.

Kınalıada (Proti)
İlk durak, adaların Sirkeci'ye en yakın ve ötekilerinden en farklı olanı, Kınalıada...


Kınalıada iskele

  Farkı yalnızca çok uzaktan fark edilen ve ona bir kirpi görünümü veren tepesindeki TV antenleri değil tabii. En önemli fark, iklimi. Kınalıada dışındaki tüm adalar anakaradaki Kayışdağı, Çamlıca Tepesi gibi yükseltiler tarafından kuzeyli rüzgârlardan korundukları için iklimleri İstanbul’a oranla daha yumuşak. Kınalıada bu doğal korunağın dışında kalıyor. Bu yüzden iklimi daha sert. Başka bir önemli fark ise, hemen görüleceği gibi yeşilliğin öteki adalara oranla daha az olması. Bu da adanın kayalık yapısından kaynaklanıyor. Hemen dudak bükmeyin öyle! Bu kayalık yapı ki, bize İstanbul surlarını, Haydarpaşa rıhtım ve mendireğini sundu.

Adanın arka tarafında yer alan ve yarısını yok eden tarihi taş ocağı binlerce yıldır İstanbul’un imarına hizmet veriyor. Neyse ki bu "hizmet anlayışı" ndan bir süredir vazgeçildi. Yoksa Kınalıada diye bir yer kalmayacaktı.

Kınalıada tertemiz denizi, özellikle arka tarafında yer alan Ayazma Plajı'yla çok cazip bir yazlık mekân, ancak tesis fakiri. Adalarının fazla kalabalıklaşmasını istemeyen yazlık sahipleri belki de böylesini yeğlemişlerdir. Çok eski bir yerleşim yeri olmasına karşın, öteki adalarda sıkça görülen tarihi yapılar, bir iki ahşap bina -iskeleden görünen ikiz binalar en önemlileri- ve bazı manastır kalıntıları dışında Kınalıada'da fazla korunamamış.


Burgazada (Antigoni)

Burgaz'ı tanımlarken, adaların en doğalı ve en "ada gibi olanı" demek daha doğru olacak herhalde... Tabii Sait Faik'in adası olduğunu da hemen eklemek gerek. Üstadın öykülerinde balığından martısına, Rum balıkçısından Laz bakkalına, ayışığında yakamozlanan dalgalarına değin pek çok ayrıntı bulabilirsiniz Burgaz hakkında.


4 Aralık "Barba" nın doğumgünü

 

Emin olun, hepsi doğru ve pek çoğunu hâlâ bulabilirsiniz adada. Mesela Laz bakkalın oğlu ya da torunu işbaşında. Rum balıkçı yaşıyor mu, bilmiyorum ama Rum balık lokantası tüm lezzetiyle hizmet vermeye devam ediyor. Burgazada'ya gelip de "Barba" Yani'nin deniz ürünlerini tatmadan ayrılmak ciddi bir kayıp. Hele de karidesli böreğini...

Adaya gidince ziyaret edilmesi olmazsa olmaz ikinci yer ise Kalpazankaya... Kalpazankaya, güzel tarihi yapılara, bahçe ve korulara bakınarak yapılacak aheste bir yürüyüşle iskeleye yarım saat uzaklıkta. Tabii dileyenler Prens Adaları'nın biricik taşıtı faytonla on dakikada ulaşabilir. Sonra görkemli çamların gölgesinde, denize doğru uzanan kayalık bir burunla karşılaşacaksınız.

Kayalığın üstünde hayli ehven fiyatlarla ama ehven ötesi bir lezzetle hizmet veren bir lokanta/çay bahçesi var. Aşağıda ise çamların gölgesinde uzanan taşlık bir plaj ve garip ama hâlâ masmavi bir deniz... Tek bir ricam var bu güzelliği yaşayacak olanlardan: Allah aşkına ayrılırken çöplerinizi de yanınıza alın! Yoksa bir daha gelişinizde dünyanın en güzel çöp döküm alanında denize giriyor olabilirsiniz... ki durum yazık ki öyle...

Burgaz'ın, aslında öteki adaların da kendilerine özgü bir yapısı var: Buralarda, cami, kilise, sinagog ve cem evi gibi ibadethaneler birbirlerine hayli yakın. Ama en yakın oldukları yer Burgazada... Belki de ada çok küçük olduğu içindir.

Heybeliada (Halki)

Heybeliada'ya yaklaşırken sizi önce çamlık bir tepenin zirvesindeki tarihi Ortodoks Ruhban Okulu karşılar. Okul, Ege'nin öteki yakasındaki komşumuzla olan çelişkilerimiz nedeniyle bir süredir neredeyse öğrencisiz. Okulu ve uluslararası düzeyde eşsiz kütüphanesini gezebilirsiniz, ancak önceden izin almak kaydıyla... Adaya yaklaşırken göreceğiniz önemli tarihi yapılardan bir diğeri de Deniz Lisesi... Binanın üzerine 1773 tarihi düşülmüş. Eğer adaya hafta sonu günlerinde gelir ve giderseniz yarının gemi dolusu deniz astsubay ve subaylarını, beyaz üniformaları ve çocuksu cıvıltılarıyla hemen ayırt edersiniz. Adanın bir diğer önemli "resmi" yapısı ise artık tarihi sayılan sanatoryumu. Bunların dışında, en az öteki adalar kadar yeşil, çam ormanlarıyla bezeli; kıyıya yakın iç kısımlardaki çirkin denilebilecek -bu durumu tarihi bir yangına borçluyuz- beton yapıları saymazsak, adaların geleneksel ahşap ağırlıklı yapılarıyla süslü.

Adanın Değirmen denilen "mevkii" ve plajları gerçekten çok güzel. Ziyaret edilecek ya da yaşanacak yerlere gelince... Hüseyin Rahmi Gürpınar'ın bugün müze olan evi, İsmet İnönü’nün bütün "çivileme"lerini yaptığı ve bugün müze olan evi ile tarihi Halki Palas Oteli. Gastronomiye gelince, Prens Adaları'nda hiç eksik olmayan güzel lokantalardan bir dolusu da Heybeliada'da mukim. Hemen tümü deniz otobüsü iskelesinin karşısında yer alan lokantaların hepsi güzel ama birine değinmeden geçemeyeceğim: Mavi... Selanik kökenli bir abla-kız kardeşin işlettiği lokantada, Selanik kökenli zeytinyağlıların en güzellerini bulabilirsiniz. Yaz ve kış, her mevsimin sebze ve otlarıyla...
 

Büyükada (Prinkipo)

Adından anlaşılacağı gibi adaların en büyüğü ve bence en olağanüstüsü. Olağanüstü; çünkü adalar doğasının tüm vahşi yeşilini ve görkemli/hüzünlü mimari yapısını size sunarken, kentin nimetlerinden de yararlanmanızı en çok sağlayan ada... Mesela çeşitli banka şubeleri ve "ATM"lerinde günlük efektif "mesainizi" harcayabilir ve yine de adada olmaktan mutlu olabilirsiniz.

Görkemli ama hayli pahalı çarşısında kuşsütü dahil her türlü arzunuzu tatmin edebilirsiniz. Ya da Deniz otobüsü iskelesinden sola doğru bir kilometre boyunca uzanan sahil lokantalarında her türden gastronomik kaprisiniz hoşgörüyle karşılanacaktır; tabii hatırı sayılır bir hesap karşılığında... Günahlarını almayalım: Boğaziçi lokantalarıyla kıyaslandığında yine de mütevazı kalacaklardır.

Günübirlikçiler içinse gerçek bir cennet Büyükada. iskeleden yürüyerek 40 dakika uzaklıktaki -faytonla 15 dakika- Dil Burnu size en güzel çam korusunu ve en güzel denizi bir arada sunuyor. Kayalıklardan korkmuyorsanız tabii. Laf aramızda, size zarar verecek bir deniz yaratığı asla yok bu kıyılarda. Ama siz onlara zarar verebilirsiniz; çöplerinizle... Ada çevresince, Yörük Ali dahil, çeşitli plajlar var. Plaj dediysek kum sanmayın, taşlık ve çakıllık ama temiz ve güzel.

Görülecek mekânlara gelince, Leon Troçki'nin, Lenin tarafından kovulunca Türkiye'ye gelip yaşadığı ev ve Aya Yorgi Manastır ve Kilisesi'nin özel bir yeri var:
Her yıl 23 Nisan ve 24 Eylül günlerinde sayısız mü'minin -her dinden insan var aralarında- 200 metrelik bu tepeyi soluksuz tırmanıp kiliseye ulaştığını ve inancı doğrultusunda dua ettiğini, niyet tuttuğunu ya da şifa umuduyla siyah cüppeli bir Ortodoks papaza kendisini okuttuğunu görebilirsiniz ki bu okutanlar arasında İslami kabul edilen giysiler içindeki kadın ve erkekler de azımsanmayacak bir yüzde oluşturur.

 

Deniz mavi, hayat güzel, satırlar az ve adalar çok... çok güzel... Her şeyiyle güzel... Yazlıkçısıyla, kışlıkçısıyla, günübirlikçisiyle, her din ve mezhepten insanıyla...


Orada demokrasi mi var ne?

 

    KAYNAKÇA                      
   HI-SKY [Onur Air]   2002 / 2
      Peter Mark Adams
   Sea Life  [İDO]        2002 / 8
      Korhan Atay

Tüm emeği geçenlere
teşekkürlerimizle

Denizce