Gördüğümüzü zannetiğimiz anda neyi görüyoruz?
Gördüklerimiz, diğer insanların gördükleriyle örtüşüyor mu? Elinizdeki
kağıdın beyazı kimin beyazı? Benim mi, sizin mi yoksa diğerinin mi?
Algıladığımız şeyleri görebiliyor muyuz? Göremediklerimizi
algılayabilir miyiz?
Renklerle yakından ilgilenmiş olan Rudolf Steiner'in şu
sözleriyle bu sorulara cevap bulmaya çalışalım:
"Hastalar arasında biri vardı ki, onun kaderi insanın içine
işliyordu. O, ruh körü bir delikanlıydı. Görme organları tam anlamıyla
doğru şekilde gelişmişti. Ancak bilinci tarafından kavranamamıştı. Bu
yüzden onları kullanamıyordu. Onun bakımını ve tedavisini yapmak
gerçekten çok zor bir görevdi. Uzun yıllar devam eden tedavinin
ardından bir gün, noel ağacı gibi süslenmiş olan ışık ağacının önünde
sevinçle 'ışıkları görüyorum' diye bağırması, tarifi mümkün olmayacak
kadar sevinç vericiydi."
Napoleon, şu bebek yüzlü kanlı diktatör, yeşile pek
meraklıymış. Bu yüzden St. Helena'ya gönderildiği sürgündeki odasını
yeşil duvar kağıdıyla kaplatmış. Mobilyalarını da yeşil renklerden
seçmiş. Genç yaşta ölmesi hakkında çeşitli yorumlar yapılan
Napoleon'un neden öldüğü, kısa bir süre öncesine kadar spekülatif
açıklamalara neden olmaktaydı. Ama Fransız kimyacılar ilginç bir keşif
yaptılar: Napoleon zehirlenerek ölmüştü, ama onu hiç kimse
zehirlememişti. İntihar da etmemişti, ama Napolyon kendisini
zehirlemişti. Algıladığı gerçekle, göremediği gerçek arasındaki fark,
ölümüne yol açmıştı. 52 yaşında ölen Napoleon'un, eceliyle mi öldüğünü
tespit etmek için cesedinden geriye kalanları mercek altına
aldıklarında, onun saç ve tırnaklarında bol miktarda arsenik
bulunduğunu tespit ettiler. Ama Napoleon kendisini gözaltında tutanlar
tarafından zehirlenmemişti. St. Helena'nın nemli atmosferinde duvar
kağıdı, mobilya ve boyanmış deri içindeki zehir çözülmüş ve havaya
karışmıştı. Böylece Napoleon'un arsenik zehirlenmesinden yavaş yavaş
ölmüş olabileceği düşüncesi doğmuştu.
Duyularımız sayesinde çevreyle ilişkiye gireriz.
Gözlerinizi kapayın, geçici bir süre için kör rolü oynayın: birşeyin
hemen farkına varacaksınız: Kısa bir süre sonra içinizdeki
huzursuzluğu yenemeyerek gözlerinizi tekrar açmak zorunda
kalacaksınız. Bunu yapınca içiniz rahatlayacak. Çünkü gözlerinizi
kapadığınız süre boyunca, sadece görsel algılamanız ortadan kalkmadı;
çevrenizle kurduğunuz ilişkide de bir kopukluk oldu. Gözlerin
açılmasıyla birlikte, yalnızca çevrenizi görmekle kalmazsınız; o andan
itibaren yeniden çevreyle bir ilişki sağlamış olursunuz.
Algılamayla beynimizde oluşan resimler, karmaşık bir
sürecin sonunda ortaya çıkarlar. Çevremizden gelen sinyaller önce
filtre edilir, ölçüp biçilir, düşünülür, değerlendirilir ve
hissedilir. Bütün bunların ardından görüntü oluşur. Bu yüzden
yeryüzündeki insan sayısı kadar gerçek vardır.
Uygarlığı görebilir miyiz? Görebiliyorsak, ne olduğunu
söyleyebilir miyiz? Ben uygarlığın ne olduğunu bilmiyorum. Onun soyut
bir tanımını yapamam. Ama uygarlığın ne olduğunu, onu görünce
tanıdığıma inanıyorum. Ruskin bir zamanlar şöyle demişti:
"Büyük uluslar
otobiyografilerini üç kitapta toplarlar: icraatler kitabı,
söyledikleri sözlerin kitabı ve sanatlarının kitabı. Diğer ikisi
okunmadan bu kitapların hiçbirini anlamak mümkün değildir. Ama
içlerinden inandırıcı olanı, sadece sonuncusudur."
Yazarlar ve siyasetçiler görüşlerini çeşitli açıklamalarla
dile getirebilirler. Ancak bunların hepsi bir amaç için yapılan ve
gerekirse değiştirilebilen açıklamalardır. Bu yüzden bir toplumun
durumunu, o toplumun mimarisi mi, yoksa bayındırlık bakanının
açıklamaları mı daha doğru bir şekilde ortaya koyar diye soracak
olursanız, ben tercihimi birincisinden yana kullanırım.
Buradan uygarlık tarihinin, sanat tarihiyle aynı olduğu
anlamı çıkarılmamalıdır. Çünkü barbar toplumlarda da büyük sanat
eserleri ortaya konulabilir. Hatta bir kültürün sınırlılığı, onun
sanatına ayrı bir yoğunluk ve canlılık kazandırabilir. İsa'nın
dünyaya gelişinden 800 yıl kadar sonra Seine nehrinin üzerinde
yüzen bir Viking gemisini görmek mümkündü. Aynı gemiyi bugün
Britanya Müzesi'nde görünce, onun bir sanat eseri olduğu
düşüncesine kapılıyoruz. Ama nehrin kenarındaki ufak bir kulübede
oturan, yavrularının karnını doyurmaktan, onları yetiştirmekten ve
barış içinde yaşamaktan başka bir amacı olmayan bir annenin, o
zamanlar aynı manzara
karşısındaki duyguları mutlaka daha farklıydı. O anne için bu görüntü,
bizim için bir denizaltının periskobu kadar tehdit edici bir görüntü
sunmaktaydı. Aynı görüntünün çağa, kişiye ve kişide yarattığı duygu ve
düşünceye göre, farklı gerçekleri ifade edebileceği, sanırım böylece
açıklık kazanmış oldu.
Astronotlar 60'lı yılların sonlarında Ay'a iner inmez
"insanlık adına büyük bir adım"
atarken, aynı anda şaşırtıcı bir deneyim de yaşadılar: Ay'ın, taş ve
toprak rengini bir türlü belirleyemediler. Bazıları toprağın rengini
beyazımsı gri, bazıları yeşilimsi mavi olarak tanımladılar. Ay'ı
ziyaret eden herkes, karşısındaki manzaranın rengini farklı şekilde
ifade etti. Bu yalnızca astronotlar için önemli bir deneyim değildi.
Çünkü, gerçek olarak tanımladığımız şey, her zaman sanıldığı kadar
kolay kavranabilen bir şey değildir.
İnsanlar daima gerçeğin elle tutulur ve gözle görülür
olduğunu, herkes için aynı şeyi ifade ettiğini ve kuşku duyulmayacak
kadar kesin olduğunu kabul eder. Kesin olan bir şey varsa, o da
çevremizdeki her şeyi duyu organlarımızla algıladığımız. Ama o çevreyi
algılamaya başladığımız an, orası çokanlamlılık kazanır.
Tolstoy'un Kör ve Süt adlı hikayesinde, gözleri gören biri
bakın köre beyazı nasıl tanımlamaya çalışıyor:
Doğuştan kör olan biri, görebilen bir diğerine şöyle bir
soru yöneltti: "Sütün rengi nedir?" Gören şöyle dedi: "Süt, tıpkı
üzerinde yazı bulunmayan bir kağıdın rengindedir." Kör sordu: "Ha, o
zaman beyaz, kağıt gibi parmaklar arasında hışırdayan bir şey midir?"
Gören dedi ki: "Hayır! Süt tıpkı un gibi beyazdır." Kör sordu: "Yani
beyaz, yumuşak ve un gibi tozlu bir şey midir?" Gören dedi ki: "Hayır!
Süt, tıpkı kar tavşanı gibi beyazdır." Kör şöyle sordu: "Yani beyaz,
tıpkı tavşan tüyü gibi ince ve yumuşak mıdır?" Gören şöyle cevapladı:
"Hayır! Süt, sadece kar gibi beyazdır." Kör sordu: "Ha, yani beyaz,
kar gibi soğuk mudur?".
Acaba, bu hikayedeki gören kişi hangi beyazdan söz ediyor?
Biz onun tanımladığı beyazı biliyoruz, ama örneğin Yeni Zellanda'nın
yerlileri, Maoriler, acaba bizden daha mı iyi görebiliyorlar? Çünkü
onlar on farklı beyaz, kırk farklı bulut rengi, yirmibir çeşit mavi ve
yaklaşık altıyüz çeşit yeşil tanıyor ve bunların her biri için ayrı
ayrı kavramlar kullanıyorlar. Yoksa onların gerçeğiyle bizim
gerçeğimiz arasındaki fark mı bunun nedeni?
Acaba olmayan şeyleri de görüp işitebilir miyiz? Birçok
şeyi, var oldukları halde algılayamadığımızı biliyoruz. Örneğin gece,
bize derin bir karanlık olarak görünür. Fakat gökyüzü geceleyin de
renklerle doludur. Yıldızlardan, galaksilerden, kozmik sislerden
çevreye yayılan ışıkları gözlemleyen fizikçiler, bizim gündüz gözüyle
kırmızı, sarı, yeşil veya mavi olarak algıladığımız dalga boylarının,
geceleri de orada olduklarını kanıtlayabilirler. Yani gecenin zifiri
karanlığı, aslında orada yoktur. Yalnızca ışığın düşmediği bölgeler,
bizim beynimizde karanlık etkisi yapar.
Heinz Förster, efsanevi sibernetikçi,
"Gerçeğin Konstrüksiyonu" adlı ünlü eserinde "Aslında
orada, dışarıda ne ışık ne de renk; sadece elektromanyetik dalga
var..." diye yazmaktadır. Förster'in söyledikleri, tümüyle yeni
bilgiler değildir. Çünkü Isaac Newton 1700 yılı dolaylarında,
cisimlerden yansıyan ışınların renkli olmadıklarını, renklerin,
gözlemcinin gözünde oluştuklarını belirtiyordu. Algılamalarımız,
Güneş'ten gelen ve atmosferin katmanlarını aşarak yeryüzüne ulaşan
ışığa uyum sağlamıştır; bunun tersini iddia etmek bilimsellikten
uzaktır.
Algılamanın ne olduğunu anlayabilmek için görmenin temel
işlevinin ne olduğunu bir kere daha göz önüne getirelim: Evrimleşme
açısından bakınca, işlevi yalnızca gözlemciye belli bir anda içinde
bulunduğu ortamda yer alan şekilleri, gölgeleri veya renkleri
göstermek değildir; mümkün olan en kısa süre içinde, çevreyi beynin
içinde oluşturmak zorundadır. Örneğin, orada kişiyi bekleyen herhangi
bir tehlikenin bulunup bulunmadığını haber verebilmek için.
Algılama, duyular aracılığıyla elde edilen bilgiye doğrudan
doğruya bir anlam kazandırmak zorundadır. Orada
"dışarıda", belirgin olmayan algılamalar,
"içeride" belirgin hale
getirilebilmelidir. Dışarıdaki güzel kadının anlamı, örneğin ilgi,
kıskançlık veya sempati olabilir. Bu yüzden Heinz Förster'in
sibernetikçi gözüyle ifade ettiği gerçek, gerçekle tam anlamıyla
bağdaşmaz. Orada dışarıda, sadece ses ve ışık dalgalarının ve farklı
şekillerde hareket eden moleküllerin bulunduğu, doğru değildir. Orada
dışarıda bulunan asıl şey, başka insanların varlığıdır. Her biri ayrı
birer kişiliğe sahip, birbirinden farklı insanlar. Oradaki dışarısını
farklı biçimlerde algılayan ve yorumlayan insanlar!
İşte bu insanlardan bazıları renkleri yalnızca görmekle
kalmıyor, aynı zamanda işitebiliyor ve koklayabiliyor. Avuçlarının
içinde ağırlıklarını hissedebiliyor. Gözlerini yumdukları zaman,
işittikleri müziğin ses tonları, onların gözleri önünde renklere
dönüşüyor. Bu fenomen yaklaşık 300 yıldır bilinmekte ve adına
sinestezi deniyor. Nedeni hâlâ bilinmiyor. Bu yeteneğin kaç insanda
bulunduğu bile henüz kesin değil. Kesin olan şey, bu deneyüstü
fenomene kadınlarda erkeklerden daha fazla rastlandığı. Bazı ailelerde
aşırı oranda rastlanmasıysa, kalıtımla ilgili olabileceğini akla
getiriyor.
Sinestezi yeteneğine sahip olan kişiler, renkleri
işitebiliyorlar. Bazı insanlar şekilleri lezzet olarak algılarlar; tam
tersine, lezzeti şekil olarak algılayanlar da var. Bazı kişilerin
beyni, kokuyla renk arasında ilişki kurabiliyor. Pek ender
karşılaşılsa da, bazı insanlarda bütün duyu kanalları birbiriyle
bağlantılı olabiliyor. Bu kişilerin beyni, her sese bir renk, bir
şekil ve bir lezzet atıyor.
Sinestezi sahibi kişiler sohbet ederken, söylenen sözleri
renkli harflerle gözlerinin önünde görebildiklerini, yavaş
konuştukları zaman, kendi söyledikleri sözcükleri çok açık bir şekilde
gözlerinin önünde renkli harflerle yazılmış olarak görebildiklerini
söylemekteler. Sinestezi yeteneğine sahip olan kişilerin, kendilerine
özgü renkli görüntüleri var.
Böyle bir kişinin özel renk sözlüğünde A koyu kırmızı, E
açık mavi, I sarı olarak ışıldamakta. M, N, L ve K yeşil, 5 Aral
mavisi, 6 Prusya mavisi, 7 sarı olarak görünüyor.
Birçok insan ses tonlarını, şekil ve renklerle
bağdaştırmakta. Örneğin yüksek sesler sarı olarak, frekanslı bir sesli
harf beyaz olarak, bir akort, yumuşak ve yuvarlak olarak
hissedilebiliyor. Bu insanlar, gözlerinin önünde gerçekleşen bu
fenomene engel olamazlar; çünkü bu, kendiliğinden oluşur. Hatta
bazıları bütün bunların herkeste var olduğunu ve uzun bir süre bunu
normal olarak kabul ettikleri için, hiçbir zaman üzerinde
konuşmadıklarını belirtmekteler. Yukarıda bahsedilen
'özel renk sözlüğü'nün sahibi, bu
özelliğini 22 yaşında keşfettiğini söylüyor.
Uzun bir süre sinesteziyle müzik yeteneğinin birbiriyle
ilişkili olduğu kabul edildi. Özellikle 19. yüzyılda
"renkli işitmeler" sanat
çevrelerinde yaygın bir konuydu. Birçok müzisyen ve ressam, o
dönemlerde bir sanat akımı olan sembolizm ile ilgilenmeye başladılar.
Öznel algılamaların bulunduğunu vurgulamaktaydılar, mistik eğilimleri
vardı ve içinde bilmece saklı benzetmeler yapmaktan hoşlanırlardı.
Duyumsal sınırları aşarak, daha fazla yaratıcılık kazanmak
istiyorlardı. Böylece birbirinden farklı şeyleri birbirine bağlayarak
herkesi şaşırtacak derecede yeni birşeyler yaratmak umudunu
taşıyorlardı.
Bazı sanatçıların sinestezi yeteneğine sahip oldukları
söyleniyor. Örneğin Kandinsky'nin böyle bir yeteneği bulunduğu
belirtiliyor. Fakat artık bunu tespit edebilmek için çok geç.
Kandinsky belki gerçekten sinestezi yeteneğine sahip bir ressamdı; ama
belki de hayal gücü çok yüksek bir ressam.
Diğer taraftan, biyolojik nedenlere bağlı olarak 'işitilen
renkler'le onları hayal gücüyle görebilen yetenek arasındaki sınırın
nerede başlayıp nerede bittiği de bilinmiyor.
Bilim adamları, 1980'li yıllarda sinestezi yeteneğine sahip
olan insanlara giderek artan bir ilgi göstermeye başladılar ve
yaptıkları ilk iş, böyle bir fenomenin bulunup bulunmadığını güvence
altına almak oldu. Aynı kadın ve erkeklere, uzun aralıklarla çeşitli
sorular yönelttiler. Renk bağlantılarının şaşırtıcı denecek kadar
kalıcı oldukları belirlendi. Sekiz buçuk yıl aradan sonra bile yüzde
92'lik bir örtüşme vardı. Sinestezi yeteneği olmayan deneklerse, daha
aradan dört hafta geçmesine rağmen test sözcüklerinin yalnızca yüzde
38'iyle başlangıçta söyledikleri renkleri bağdaştırabilmekteydiler.
Sinestezi üzerine araştırmalar devam ediyor. Ancak şimdiye
kadar elde edilen sonuçlar, ilginç olmalarına rağmen, birbirleriyle
zıtlık gösteriyorlar. Bazı bilim adamları her insanın dört aylık
oluncaya kadar sinestezi yeteneğine sahip olduğunu iddia ediyor. Buna
neden olarak da, yeni doğan çocuklarda duyuların birbiriyle bağlantılı
olarak işledikleri gösteriliyor. Örneğin bebekler, annenin sesine
beynin büyük bir bölümünü kapsayan bölümüyle tepki verirken, yetişkin
insanlarda bu, yalnızca beynin belirli bölgelerindeki merkezler
sayesinde gerçekleşiyor. Benzer özelliklerin, bazı memeli hayvanlarda
da bulunduğu belirtiliyor. Zamanla beyin olgunlaştıkça, enformasyon
hatları arasındaki bağlantılar kayboluyor ve insan, sinestezi
yeteneğini yitiriyor. Ama gerçek nedir? Onun ne olduğunu hem herkes
biliyor hem de kimse bilmiyor!