Konu Başlıkları
 Rönesans Dönemi
  * Tarihsel Süreç

  * Felsefe
  * Din Anlayışı
  * Doğa Felsefesi
 
* Sanat
  * Resim ve Heykel
  * Mimari


     

  e-mail
denizce@denizce.com
 





  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

  Rönesans (Renaissance) Dönemi Kültür, Sanat ve Felsefesi

Derleyenler: Ahmet Demirelli, Mehmet İstemi, Mesut Tokgöz   

 

 

RÖNESANS’I OLUŞTURAN TARİHSEL SÜREÇ

Rönesans’ı oluşturan başlıca gelişmeleri araştırmak ve Rönesans dönemini daha iyi anlayabilmek için XI. İle XIII. Yüzyıllarda Avrupa’da yaşanan gelişmelere, klasik Ortaçağ olarak adlandırdığımız döneme kadar inmemiz gerekir. Bu dönem, bize son iki sunumuzun konusu olan ortaçağ felsefesi -ki bu felsefe ve ürünleri ortaçağın son döneminde yoğunluk kazanır- ilgili sosyal ve ekonomik koşulları da anlamımıza yardımcı olacaktır.

Bu dönemde, Ortaçağın sonlarına doğru yüzyıllardır Avrupa’yı ezen istila tehlikesi savuşturulmuştur.

Feodal toplum, kökleri daha öncelere giden bir yenileniş içine girer. Tarımda yeni ulaşılan teknikler kırsal kesimde hızla yayılır ve daha az emekle daha çok üretmenin yolları açılır. Bu da ekonomik yaşamın dengelerini değiştirir. Yolların yeniden canlanması ve ulaşım araçlarının gelişerek artması ile Ticari alışverişteki yenilikler de buna eklenir.

Feodal toplumun bağrında yeni bir sınıf doğmaktadır. B u r j u v a z i .

O yüzyılların Avrupa’sı yalnız iktisadi ve sosyal yaşamda değil, dinde, düşüncede ve sanatta da yenileşme diyarıdır.

Üniversitelerin ortaya çıkışı, laik düşüncenin doğuşu, roman sanatın boy atışı bu döneme rastlar. Düşünce ve edebi yaşamdaki gelişme kolaylıkla anlaşılır. Daha inançlı bir yaşam, maddi kaygılardan uzak ve dünyevi tutkulardan giderek kurtulmuş bir ruhban takımına düşünsel etkinliğin kapılarını daha da açmış olur. Ayrıca, batı şövalyeliğinin yayılışı, doğu uygarlıkları ile teması destekler. Suriye ve Anadolu’dan Arapça ve Yunanca el yazmaları gelmektedir. İspanya’da Teledo’da, İtalya’da Pisa’da, Roma’da, Sicilya’da Latinliğin ileri karakolu olan Mont-Cassin manastırında toplanan çevirmenler bu antik eserleri ve düşünce ürünlerini Latince bilen rahiplerin yararlanmasına sunarlar.

Bu döneme kadar etkin düşünce üretme merkezleri manastırlardı. Ancak bu dönemde Liege’de, Tours’da, Angers’de, Le Mans’da ve Chatres’da son olarak Paris’te ki okullar kırsal kesimde izole yaşayan manastırlardan kentlere doğru bu merkezlerin kaydığını göstermektedir.

Ortaçağın sonuna doğru, yeni bir Rönesans adına ilk çağ kültürünün en yetkin eserleri üzerine derinliğine çalışmalar yapılarak yeniden canlandırma gayreti içersine girilmiştir. Virgilius, Ovidus, Lucanus, Horatius’a derin bir hayranlıkla yanaşılmaktadır. Eskiden olduğu gibi pagan yazarlara gösterilen sağırlık yoktur. Manevi sorunların çözümünde yaralanılmaktadır onlardan. Bunun yanı sıra hümanist eğilimlerde gözlenmektedir. XI. Yüzyılın sonlarından başlayarak hızla gelişen kültür dalları görülür. Bir yandan ilahiyat ve ilahiyattan giderek bağımsızlığını kazanmaya başlayan felsefe, diğer yandan da Arap dünyası ile daha içtenlikli ilişkiler sonucunda gelişen ve soyut bir bilim olan matematik ile teknik bir dal olan tıp, bu dalları oluşturur. Ayrıca, feodal adetlerin üstesinden gelemeyeceği uyuşmazlıkları çözmek için hukuk araştırmaları kendisini gösterir. Ne var ki ortaçağın son döneminde en dikkat çekici gelişmeler mantık ve ilahiyat alanındadır.

Bu dönemde sanatta da değişime rastlanır. XI. Yüzyılın son çeyreğinde mimarların ve süslemecilerin araştırmaları büyük bir biçemin doğuşuna varır sonunda. Aslında bu arayışları istilalar tam kesintiye uğratamamışlardı, ancak her meslekle ilgili formüllerin ve tekniklerin hızla yayılmasına ve ustaların sık, sık karşılaşmasına olanak sağlayan, ulaşımdaki kolaylıklar olmuştur. Matematik deki ilerlemenin de payı vardır bu gelişmede. Bir de dinsel büyük yapıların zenginleştirilmek istemesinin. Ürün fazlasının satışından, aşardan ve kesenekçilerin ödentilerinden gelen paralar yapı malzemelerine ve taşeronlara akar. Para dolaşımının hızlanması, uzmanlaşmış sanat atölyelerinin doğuşuna yol açar. Ancak sanatsal hizmet bu dönemde tek yönde kalır: Tanrıya hizmet ve onu yüceltmek. Bunun içinde kutsal kitabı ve tapınağı süslemek en önde gelen faaliyetlerdir. Mimarlıkta edebiyatta olduğu gibi laik müşteri topluluklarının desteklediği sanatçılar görülmez. En dev yapılar manastırlardır. Çok derin ve ince bir süsleme ve taş işçiliği hakimdir. Bu sanatı niteleyen başlıca öğeler mimarlıkta kubbenin genelleştirilmesi ve süslemede de insancıl ve anıtsal heykelin dirilişidir.


Güneyli bir sanat olan Roman sanatının XII. Yüzyılda kuzeye doğru kaydığını görürüz. XII. yüzyıl ile 1320 yılı arasında kalan yıllar Batı ortaçağının klasik dönemi olarak adlandırılır. 1000 yılında başlayan iktisadi gelişmenin hızlandırdığı gelişmeler sonucu Avrupa uygarlığı bir düzene ve dengeye ulaşır. Bu dönem büyük buluşmaların zamanıdır. İlahiyatçıların dogmatik önerilerini karşılaştırdıkları, “özetler”, yargılama, ve vahyi uzlaştırma çabalarının yoğunlaştığı zamanlardır.


Roman mimarisine bir örnek: St.Trophime kilisesi cephesi Arles, 1180

İçeri girmek için basamaklarla yükselmek. Huni biçimi daralan bir kapıdan süzülmek, girdikten sonra insan boyuyla kıyaslanmaz bir tavan yüksekliği ve doğudan gelen ışık.

Kötülük batıdan gelir düşüncesiyle, kale misali donatılmış batı cephesi.

Bir devrin kilise mimarisini kısaca böyle tanımlamak olası

 

Birlik ve denge arayışını dile getiren başka şeyler de vardır: Katedralin eşiğinde, tanrının yüzündeki çizgiler ile insanınkini alabildiğine güzellikle birleştiren İsa suretleri tanrının insan biçiminde ortaya çıkışı hakkındaki Hıristiyan inancını en yetkin biçimde ortaya koyan eserlerdir.

Klasik ortaçağda gördüğümüz bu denge sağlam değildir. Görünen ahengin altında derinlerde bütün değerlerde bir alt oluş, bozulma vardır. Para ve ticaret bugüne kadar bütünüyle tarımsal kalmış bir dünyada her geçen gün daha önem kazanmaktadır ve sosyal düzenin temelleri sarsılmıştır. Monarşilerin güçlenişi, laik düşüncenin doğuşu ve birden gelişimi Hıristiyanlığın iç bağlılığını tehlikeye sokmaktadır. İktisadi sıkıntıların, siyasi huzursuzlukların sıkıntıları şimdiden görülmektedir.
Tarım ekonomisindeki gelişme, tarıma yönelik yeni arazilerin kazanılamaması veya yeni ulaşılan arazilerin verimsiz kalması ve de tarım arazilerinin sınırlarının ormanlara dayanması gibi nedenlerle durmuştur.

Tarımda kullanılan tekniklerde de yeni gelişmeler olmamıştır. Tarım fethinin durmasına rağmen tarım bölgelerine ve kırsal alana yönelik göç, nüfus sorunu ve köylü ailelerinin beslenmesine yol açar. Böylece batı Avrupa ekonomisinin sürükleyicisi olan tarım ve onun sürüklediği XII. Yüzyılın ortasındaki dengenin yerini durgunluk almaya başlar. Ancak iktisadi ilerleme, batı Avrupa'da yavaşlasa bile Hıristiyan dünyasının kuzey ve doğu sınırlarındaki bölgelerde yeni toprakların yaratılması ve köyler kurulması nedeniyle sürmektedir. Doğuda Alman kolonlarının ilerleyişi başlamıştır.

Zanaatın gelişimine ve parasal değerlerin dolaşımına bağlı olarak ticaret, XIII. yüzyılın sonlarına doğru iki önemli noktada örgütlenmeye başlar: Kuzey denizi dolayları ve İtalya yarımadası.

Kuzeydeki odağın gitgide önem kazanmasının nedeni kumaş üretiminin artışı olmuştur. Güneyde İtalya'da ki odağın başlıca dayanağı ise deniz ticareti olmuştur. Özellikle iki liman kenti öne çıkar: Venedik ve Cenova.

İtalyan iş adamları doğuda acente kurmak ve kimi iktisadi ayrıcalıklar için donanma desteği alırlar. Kutsal savaş düşüncesinin hızını kaybetmesi ile de Müslüman prensler ile ticaret anlaşmaları yaparlar. Dev kadırgalar kullanılmaya başlanır, ve deniz haritaları yapılır. XIII. yüzyıl başlarında, Bizans egemenliğinde olan Karadeniz’e kadar açılırlar. Uzak doğu ile doğrudan temas kurarlar. Hindistan'a Çin denizine, Güney Asya yarımadalarına kadar giderler. XIII. Yüzyıl sonlarında İtalyan denizciliği kolonilerle bütün Akdeniz’i kuşatmıştı. Bu dönemde başta Venedik olmak üzere bütün İtalyan şehirleri zenginleşir.

İktisadi gelişme, bazı istisnalar dışında soylu sınıfının zararına gelişti. Özellikle soylu sınıfın ve şövalyelerin yeni bir yaşam tarzı ile lüks tüketime yönelmesi ve toplanan vergilerin yetersiz kalması ile bu sınıflar sıkıntı içine düştüler. Soylular yaşam düzeylerini sürdürmek için dinsel kuruluşlara, burjuvalara ve prenslere el açmak zorunda kaldılar. Kredi imkanları tükendiğinde mal varlıklarını parça, parça satmaya başladılar. Bu iktisadi sıkıntı, soylu sınıfta topraklarını korumak adına bir korunma tepkisine yol açtı.

Toprak varlıklarını korumak amacıyla, mirasçılar arasında eşit bölüştürme geleneğinden vazgeçildi. Toprakların önemli bir parçası ailenin büyük oğluna bırakılmaya başlandı. Diğer kardeşlerin dinsel yaşama adanmasına karar verildi. Sınıf bilincindeki yoğunlaşmanın sonucu olarak soyluluk, özellikle Fransa'da XIII. yüzyıldan itibaren askerlikte uzmanlaşmış olmaktan, şövalyelikten, yani zenginlikten ayrı, "kanla geçen" bir nitelik olarak görülmeye başlandı. Şövalyelerin çocuklarının ve torunlarının sosyal üstünlüğünü göstermek üzere, yeni unvanlar ortaya çıktı.

Soylu olmayan seçkinlerin zenginleşip de yükselişlerini benimseyecek ve onaylayacak bir iktidar desteğine gereksinim duymaları; bunun yanında soyluların yoksullaşıp da halklarını ve güçlerini zenginlere satmak zorunda kalmaları, kimi prenslerin işine yaradı. Para ekonomisindeki gelişmelerine oranla en uygun yerlerde bulunan prenslere otoritelerini yaymak için olanak sağladı bu değişiklikler. Kimi şato sahipleri küçük prensliklerini güçlendirme olanağı buldular. Bu gelişmelerden asıl karlı çıkan krallar oldu. Onlar mali yetkilerini geniş bir toprak parçasına uyguluyorlardı ve maddi yardım alabilecek kadar saygınlıkları vardı.

Böylece para ekonomisinin yayılışı XII. ile XIV. yüzyıl arasında batının siyasal yapısında görülen temel değişikliğin başlıca nedeni oldu. Latin Hıristiyanlığı ile karışan ve bir yığın özerk hücrelerden oluşan bir kitlenin yerine, yan yana duran, alabildiğine bireyselleşmiş geniş topraklara hükmeden egemenlikler geçti. Monarşiler güçlenerek modern Avrupa devletlerin taslakları doğdu.

Fransa krallığı, İngiltere krallığı güçlendi. Frederich Barborossa'nın kişiliğinde güç bulan Roma Germen imparatorluğu kurumsal olarak dağıldı. Sadece imparatorluk düşü geriye kaldı. Almanya ve İtalya ayrıldı. İtalya'da kendi içinde bölünmelere uğradı.

Papalık bağımsız bir yapıya bürünüp, merkezi güçlü bir monarşik yapıya dönüştü. Ancak kilisenin bu güçlü yapısı ve maddi gücü diğer krallık ve prensliklerin tepkisine yo açarken halkın da kiliseye olan inancı sarsılmaya başladı.

Papalık okullardaki düşünsel hareketin de kontrolünü ele geçirmeye çabaladı. XII. yüzyıla değin eğitim ya manastır okullarında ya da katedral okullarında yapılırdı. Daha sonra XIII. yüzyılda Papa III. Innocentus önderliğinde kilisenin öğretisini yaymak üzere üniversiteler kurdular. Bologna gibi daha önceki imparatorlukların kurmuş olduğu üniversiteler bu papalık etkisine karşı oldularsa da, Paris teki hocalar ve öğrenciler krala karşı bu desteği istediler. Papalık İtalya'da başta Roma olmak üzere yeni üniversiteler kurdu. Montepeiller okulunu korudu. Kathar sapkınlıklarına karşı kilise öğretisini yaymak için Touluse üniversitesini kurdu. Paris teki eğitimi benimseyen Oxford üniversitesini destekledi. Okullar, yoksul öğrencilerin bakımı için zengin insanların bağışları ile yurtlar (College'ler) kuruldular.

Üniversiteler dört ayrı fakülteye ayrıldı. Başta hazırlayıcı bilgi veren sanatlar fakültesi olmak üzere, İlahiyat, Hukuk ve Tıp fakülteleri . Sanatlar fakültesi ana dillere göre dört ulusa bölündü ve başlarına seçtikleri rektör bütün üniversitelerin sözcüsü oldu.

Papalık bu şekilde özerk olan okulların denetimini ele geçirmek için tarikatları üniversitelere soktu. İlahiyat fakültesinde öğretim tamamen tarikatların eline geçti. Burada Yunan düşüncesi ile oluşmaya başlayan düşünce akımlarına müdahale ederek, sonunda güç bir bireşimi gerçekleştirdiler: Kimi, akli mantıktan kuşkulanıp Platoncu düşünceye yönelirken kimi si de Aristoteles felsefesini Hıristiyan dogmasına uydurdu. Aquiono'lu Thomas bu sonuncular arasındadır.

Kilise bütün bu gelişmelere rağmen iktisadi, sosyal, siyasal giderek duygusal değişimlerin sarstığı durumunu tam düzeltemedi. XIII. yüzyılın sonunda inananların manevi gereksinimleri ile kilisenin giderek sertleşen ve ağırlaşan yapısı arasında mesafe arttı.

Bu gelişme laik düşüncenin yararına oldu. Kilise dışında kalanlar ile ruhban sınıfı arasındaki zıtlıklar daha belirginleşti. Halk İncili okuyarak arayış içersine girerken kilise adamlarına karşı alaycı bir tepki ile yaklaşmaya başladı. Buna karşı kilise ve rahipler mali yükümlülüklerden uzak imkanlarını sonuna kadar kullanarak zenginleşmeye devam ediyordu.

Aquinolu Thomas'ın felsefesel ve dini bireşim çabalarının boş olduğu ortaya çıkmıştı. Akli düşünme ile kilisenin denetlediği iman arasında kopuş yaşanmaktaydı. Paris okullarında Hıristiyanlığın özümsemesine daha az uygun olan bir "yeni Aristotales" , İbni Rüşt'ün felsefesi yayılmıştı. Dogma karşısında akılcı düşüncenin varlığını savunan tehlikeli akımlardı bunlar. Akılla imanı uzlaştırmaya çalışan Thomasçı düşünceyi çürüttüler. Bunun üzerine yeni bir bireşim oluşturmak üzere mistik Platonizm'e yönelindi. İskoçyalı Jon Duns, Thomasçı görüşün yerine geçmek üzere yeni bir Augustinizmle beslenen bir felsefe sunuyor, akılla imanı uzlaştırmak üzere yeni doğrular göstermeye çalışıyordu. Buna karşılık Paris'li cesur hocalar İbni Rüşt'ü yorumlamayı sürdürdüler.

Tarım ekonomisinin, feodal dünyanın ve Hıristiyanlığının temellerinin çatırdadığı bu dönemde, özellikle Fransız uygarlığını yükselişi, siyasetin yanı sıra sanatta da kendini gösterdi. Edebiyat ve edebi kültür laik çevrelerde git gide yayıldı. Latin edebiyatı geriledi. Bu dönemde Kuzey Fransa’da ortaçağın en büyük sanatı Gotik sanat doğar. Roman sanat kadar kutsal, ama ondan çok daha insancıl, daha gerçekçi ve öyle olduğu için düşüncelerdeki genel gelişime yanıt veren bir sanattır bu. Burjuvazinin yükselişine, kentelerdeki kiliselerin parlayışına, kırsal kesimdeki manastırların silinişine tanıklık eder bu sanat.

Gotik biçem XII. Yüzyıl ikinci yarısında, Roman biçemlerinden ağır, ağır çıkmıştır. Mimarlıkta sivri kuleler kullanılmasıyla kiliseler daha da yüceltilir. Örtünmeden kapı şekillerine, sütunlara, ve dekordaki heykellere kadar her şey değişir. Yükseğe doğru git gide tırmanan yapılar oluşur. Kubbe alabildiğince yüceltilmiştir. Heykellerde temalar yine kutsaldır. Ama sanatçı ifadelerde tanrının kutsallığından daha çok iyilik severliğini dile getirir ve bundan dolayı bakışlarda ve yüzlerde bir sıcaklık oluşmuştur. Heykel duvardan bağımsızlık kazanır ve insana yönelişi bakımdan antik heykele yaklaşır.

Gotik estetik başta Fransa olmak üzere tüm Avrupa’ya yayıldı. Ancak Roman biçeminin beşiği ve gözde toprakları olan güney ülkelerinde bu etki sınırlı kalır. Bunlar Bizans ve İtalya’dır. İtalya kendi özgün sanatsal eğilimlerinden vazgeçmez.


Gotik dönemde göksel kiliseye örnek:
Notr Dame Katedrali
, Paris, 1163-1250



Bir Gotik iç mekan,
Amiens katedrali 1218-1247

Ancak XIII. Yüzyıl sonlarına doğru Fransız sanatında bir tükeniş görülmeye başlar. Yaratıcılığın kaynağı kurumuştur. Biraz incelme vardır yalnızca. Bu tükenişin nedenleri XIII. Yüzyıl sonlarındaki Avrupa ekonomisini etkileyen değişikliklere bağlıdır. Fransa önceleri tarımsal gelişmelerden diğer ülkelerden daha fazla yaralanmakta idi. Bu gelişme XIII. Yüzyılda durmuştur. Bu durgunluk çoğalan nüfusla gelip bir noktada sabitleşmiş bulunan üretimin arasındaki dengesizlikle bunalıma yol açar. Kıtlık yaşanır. Avrupa da ticaretin gelişmesi, banka ve kredilerdeki gelişme, altın paranın daha yaygın kullanımı ile Fransa ekonomisi İtalyan işadamlarının egemenliğine girer.

Bu gerilemeye Frank egemenliğinin yakın doğudaki "Geri çekilişi" de denir. Champagne’daki fuarlar önemini yitirir. Doğuda Almaya yerleşimini tamamladığı ve Alplerden inen ticaret yollarını elinde tuttuğu için zenginleşmektedir. İngiltere’de kral ve aristokrasinin topraklarını terk etmesinden sonra canlanma başlamıştır.

Fransa’da ki bu negatif gelişmeler düşünce üreten okulları da etkilemiştir. O güne kadar Fransa dışından Köln'lü Albertus, Aquino’lu Thomas gibi yabancı kökenli hocalardan oluşan ve bunların yücelttiği Paris okullarının üstünlüğü azalmıştır. Fransa krallını Papayla karşı karşıya getiren uyuşmazlıklar, kimi hocalar ve öğrencilerin Fransa’yı terk etmelerine yol açar. En son olarak kral Güzel Philippe, Don Scot adı da verilen John Duns'ı ’ı Roma’dan yana olduğu için Fransa’dan kovar. Bütün bu gelişmeler sonucu Fransız etkisi azalmakta, bu gelişmeler İtalya’nın yararına olmaktadır.

Kültürün dizginleri Fransa’dan İtalya’ya geçmektedir.

O tarihe kadar uzun süreli istilalar ve yabancı vesayetler altında yaşamış olan İtalya, mesajı tek başına bütün bir Ortaçağ Hıristiyanlığını yenileştirmeye yetecek olan Asiseli ermiş François’yı başka ülkelerden daha çok içine sindirmiş olan bu ülke, denizlere canlılık getirmiş ticaret ile onarılmış olarak manevi bağımsızlığını ve yaratıcı gücünü yeniden bulmaktadır.

Batının taşınır büyük servetlerinin gelip yığıldığı İtalya kentlerinde, doğuyla temas sonucu zenginleşmiş ve Roma kültürünün gençleşmiş kalıntılarıyla git gide bağlar kuran özgün bir kültür oluşmaktadır. Fransa’nın edebi mirasına konan ve türlere yeni yaşam veren bu İtalya idi. Şövalye romanı geleneği Capetlerin krallığında çekiciliğini yitirmiş bir şekilde çoğalırken XIV. yüzyıl başlarında Lombardiya tiranlarının saraylarında kendine yer bulur. Önce Sicilyalı, sonra Toskana ve Bolonyalı olan şair ve trubadurların kurumuş lirizmine "dolce still nuovada" yeni bir soluk katar.

Son olarak hem skolastik hem mistik olan klasik Ortaçağ kültürü, yine aynı anda Dante’nin (1265-1321) içindeki iman ile Papalık monarşisinin acı eleştirisinin, Virgilius ve Asristotales’e hayranlıkla İbni Rüşt bilgisinin ve son olarak da saray aşkının yüceltmenin birbirine karıştığı ilahi komedyasında en görkemli sonucuna varır.

Engels şöyle der:
“Dante, hem Ortaçağın son şairi, hem de modern zamanların ilk şairidir”.

Teolojik ve skolastik simgelere, bağlı olduğu Katolik görüşüne karşın Dante’nin şiiri dünya ve insan anlayışının ne denli yeni olduğunu gösteren çizgiler ile doludur.

İtalya’nın katkısı sanat alanında daha özgündür. Gerçekten de antik biçimlerin yeniden doğuşudur söz konusu olan. Özellikle orta İtalya’da saf bazilika geleneklerine göre kilise kurulması zaten kesintiye uğramamıştır.


Giotto, Scrovegni Şapelinde
duvar resmi, Padova

 

Antik usullere bağlılık, dışarıdan gelen heykel anlayışını da değiştirir ve Roma geçmişine çevirir yüzünü. Sicilya XIII. yüzyıl sonunda antik heykelin yeniden doğuşuna tanık olur. Toscana’da bir grup sanatçı Fransa’dan gelme ikonografik konuları doğrudan doğruya oyma taş sandukalardaki figürlerden esinlenerek yorumlarlar. XIII. Yüzyıl sonlarındaki bu hareket resme de sıçrar. İtalya’nın karanlık kiliselerinde yer bulamamış olan vitray sanatından bağımsız olan resim, Bizans’ın etkisi altındaydı ve kimi mozaikler hala doğudaki örneklerine öykünme içindeydiler. Ne var ki Roma’da kimi sanatçılar Grek doğunun yavan ve donmuş suretlerini kopya etmekten vazgeçerek antik figürlerdeki hareketi ve hacmi yeniden bulurlar.

Bunlar Giotto’nun habercileridir.

Giotto’nun 1317-1318 yıllarında Floransa’nın büyük bankerleri olan Bardiler ailesi için onların küçük kiliseleri duvarlarına Ermiş François’nın yaşamından sahneler çizdiği anlar Batı için önemli anlardır.

Ortaçağ uygarlığının siyasi, iktisadi, dinsel ve düşünsel öğeleri arasında elli yüzyıl önce Ile de France’da Ermiş Louis’nin zamanında kurulmuş olan denge iflah olmaz bir biçimde bozulmuştur, batı dünyası maddi güçlüklerin ve giderek düşünsel kaygıların içindedir.

XIV. ve XV. yüzyıllar feodal Avrupa için çetin dönemlerdir.

Başta iktisadi ve sosyal güçlükler gelmektedir. Kıtlık, savaş, ve veba insanları tehdit eden üç tehlikedir. İktisadi dengesizlik ve sınıf çekişmeleri kentlerdeki esnafın, kırsal kesimde köylülerin başkaldırısına yol açar. Bu durgunluk ve bunalımın yıkıntıları ülkeden ülkeye değişse de savaş daha da yoğunlaşmaktadır. Silahlı çatışma bütün Hıristiyan Batıda görülür. Diplomasi yetersizlikler içindedir. Siyasal plandaki kopuşlar zıtlıkları ve çatışmaları kilise ve üniversitelere kadar yayar. Kilise büyük güçlükler içindedir. Çeşitli nedenlerle saygınlığını yitirmiştir. Papalığın zora başvurup engizisyonu işletmesi çözüm getirmez. Kilisede reform düşüncesi kafaları meşgul etmektedir.

Ancak çözüm için XVI. Yüzyılı beklemek gerekecektir.

Nedir gerçek, nedir dünya ve nedir insan?

Avrupa’da XIV. Yüzyıllar bu ebedi sorunları kendine özgü bir kaygıyla ortaya koyarlar ve modern düşüncenin kaynakları olan yeni eğilimler, yaratıcı düşünce ve aklın bütün umursamazlıkları gelir birbirine karışır. Edebiyat ve sanatta arayışlar vardır.

Hümanizma doğmaktadır.

Avrupa’da her yerde krallıklar, prenslikler ve siteler ülkelerini genişletmek için yarış halindedirler. Sosyal yapıların dağılması ile devlet de arayış içine girer. İktidarı elinde tutanların göz önünde bulundurmak zorunda oldukları gerçek, burjuvazidir. Ekonominin dizginlerini eline geçirmiş olan burjuvazinin sosyal yaşamda da rolü artmaktadır. O yıların temel olaylarından biri de Doğuda ki gelişmelerdir. Bizans yıkılmış, Anadolu’da küçük bir beylik olan Osmanlı, kısa zamanda güçlenmiş, Balkanları eline geçirmiş, koşar adımlarla yürümektedir. XVI. Yüzyılda Viyana kapılarına dayanacaktır.

XIV. Yüzyıl başlarında Hıristiyan dünyasının geçici dengesi bozulduğunda Avrupa uzun bir karışıklık dönemine girer. Yüzyıl savaşları, nüfus felaketleri, Osmanlı karşısında geri çekiliş, Roma kilisesindeki parçalanma, yeniden doğuşun olumsuz görünüşleridir. Bu dönem devletlerin kilise karşısında bağımsızlığa kavuşmalarını hızlandırır. Feodal rejimden gelen bağların gevşediği ve yok olduğu toplumda prenslerin mali ve askeri kaynaklar ile yönetim araçları arasındaki oransızlık ortaya çıkar. Sosyal düzenin, kırsal kesimin felaketi söz konusudur. Kentlerdeki sıradan insanlar, zenginlere karşı kızgınlık içersindedirler. Bunlar her yanda duyulan ekonomik sıkıntıların sonuçlarıdır. Beslenme maddelerindeki üretim düşüşü, zanaatlardaki yarışma, nakit kıtlığı ve fiyatlarda dengesiz yükselme.

Ne var ki bu güçlükler düşüncede ve yaratıcılıkta bir tükenişi beraberinde getirmez. İnsanlar kısa ömür sürelerinde ne umutsuzlardır, ne de çok heyecanlı ve mutlu. Bu süre, Avrupa’nın güçlüklerin bilincine vardığı dönemdir. Feodal Avrupa’nın boyutları ve siyasi sınırları daralmaktadır. Akdeniz’de önemli bölgeler kaybedilmektedir. Türk korsanlar nedeniyle batının doğu ile ilişkisi zayıflar.

Ufukları sınırlanan Avrupa’da tacirler, bilginler, ve yöneticiler aralarındaki yakınlığın bilincine varırlar. Cesaret verici teknik gelişmeler ve düşünsel eğilimler vardır. Boylam ve enlemler daha sağlıklı hesaplanır, pusulanın kullanımı yaygınlaşır.

Ancak bu dönemde kıtlık ve hastalıklar sonucu Avrupa’da büyük bir nüfus sıkıntısı yaşanmaktadır. Ekonomik bunalımın sonuçları savaşlardan daha yıkıcıdır. Siyasi mücadele ve yarış giderek bölünmelerin artmasına yol açar. Yurt ve Ulus kelimeleri bu dönemde anlam kazanır. Her halk, komşularına karşı, kendini tanımlamaya çalışır. XIV. Yüzyıl ulusçuluğu ortak dil etrafında yoğunlaşır. Bu dönemde sınırların ötesine geçmek, izin belgesine bağlanır, ayakbastı parasının yanına gümrük daireleri de eklenmiştir. Bu gelişme Avrupa için daha önce görülmemiş bir yeniliktir. Bölgesel ekonomiler de ulusal çerçeveleri içine yerleşmektedir.

Savaşlar ve çatışmaların sonucunda modern devletlerin doğuşuna tanık oluruz. Bunun temelindeki en önemli olay, toprakların ve politikanın tek elde toplanmasıdır. Hanedan çekişmelerinin altında saklı bulunan birlik eğilimi çatışmalar dindiğinde sonuçlarını alır. Bu sonuçların başında İtalya’da Lodi barışı (1454) yapılır. 1455 de İtalya birliği oluşması ile bir denge oluşur. Küçük prensliklerin zararına olan bu oluşum, Milano Dukalığı, Venedik Cumhuriyeti, Napoli Krallığı, Floransa ve Siena Cumhuriyetleri olarak ortaya çıkar. Bu federasyon yapısı yine de çok sağlıklı gözükmemektedir. Özellikle Milano Dukalığı ve Venedik Cumhuriyeti özerk bir yaşam gütmekte, diğer cumhuriyetlerin bazıları ile dost bazıları ile düşmanca bir ilişki içinde olmaktadırlar.

İtalya’daki derme çatmalığa karşın Fransa’da İngiltere’de ve İspanya’da bütünleşme vardır. Merkezi devletin ve yönetimin etkisi artmaktadır.

Avrupa XV. Yüzyılın ikinci yarısında nüfusça, iktisadi açıdan ve sosyal bakımdan yenilenme dönemine girer. Başta nüfusta çoğalmanın etkisi görülür. İnsanların sayısal artışları ile mallar ve zenginlikler artmaktadır. Üretim artar, alışveriş hızlanır, o güne kadar bölgesel olan ekonomik faaliyet yayılmaya başlar. Tarımda yeni gelişmeler vardır, buğday çavdarın yerini alır. Tacirler topraktan elde edilen büyük karlara ilgi duymaya başlarlar, İngiltere’de hayvancılık ve yün üretimi ile ilgilenirler. Madencilikte ve maden çıkarmada yeni teknikler bulunur.


Floransa'da Medici Sarayı 1446-1460

 

Maden işletmeleri doğar. Küçük Asya’nın kaybedilmesi sonucunda kaybedilen bazı madenler Avrupa’da keşfedilir.

Papalık topraklarında şap bulunur ve Medici ailesi ile Papalık ortaklaşa şap yataklarını işletmeye başlarlar ve tekel koyarlar. Madenler üzerine ilk yasalar bu dönemde oluşur.

İktisadi bakımdan uzun bir enflasyon döneminden sonra bir canlanma, deyim yerindeyse iktisadi Rönesans yaşanmaya başlar. Ticaret sermayesi ve krediler ticari mallar üzerinden tarıma da girer, el emeği uzmanlaşır. Büyük sermaye oluşumları görülmeye başlar. Bu dönemde tarımda ve üretimde sermayenin örgütleyici gücünü görmekteyiz. Üretimin ve teknolojinin gelişmesinin yükünü ve riskini artık halk değil, büyük sermaye oluşumları üstlenmektedir.

Bu dönemde, kapitalizm öncesi oluşumlara en güzel örnek Medici ailesi tarafından yönetilen Medici firmasıdır.

Medici Sarayı iç avlusu

 


Medici Sarayı içinden görüntü:
Şapel kısmı

Venedik'te tipik bir Rönesans binası:
Ca' d'Oro, 1421-1437

 

Yine bu dönemde gemi tekniklerindeki gelişmeler ile Akdeniz içersinde küçülmüş olan ticaret okyanuslara açılır. Akdeniz ile Kuzey Denizi kentleri arasında mevsimlik seyahatler başlar. Limanlar arasındaki hareketlilik para ve senet dolaşımını hızlandırır.

İktisadi ulusçuluğun ve siyasal sınırların ötesinde batı, Avrupalı bir ekonomiye gözlerini açmaktadır. Yeniden doğmakta olan uygarlığının bilincine vardığı gibi. Bütün bu gelişmeler yaşanırken, toplumda insanların düşünce yapısında da gelişmenin sonucu olan değişimler görülmektedir.

Pico della Mirandola kutsal kitaptaki oluşu yorumlarken bir yerde Tanrıya, Adem’e hitapla şu sözleri söyletir: “Seni dünyanın merkezine yerleştirdim. Orada ne oluyor, ne bitiyor daha iyi görebilesin diye. Ne tanrısalsın sen, ne de dünyasal. Ne ölümlüsün ne de ölümsüz.

Yozluğun içine gömülmek senin elinde, daha yüksek ya da tanrısal düzeyde yeniden doğabilirsin de. Her şey senin vereceğin karara kalmıştır”

Burada yorumcu pek parlak bir şekilde insanın, uygarlığın temel düşü olduğunu söylemek istemektedir. Çünkü insan güzele, iyiye ve gerçeğe olan özleminde, bilincin ve gelişmenin sırrını bulmuştur.

Bu dönemde özellikle İtalya’da yaşamın dış görünüşünde de değişiklikler vardır. Meskende, mobilyada, dekorda yeni bir rahatlık, bir konfor arayışı, süsleme zevki, şehirciliğin başlangıçları, yaşama sevincini dile getirirler. Başka yerlerde olduğundan daha çok İtalya’da boş vakit duygusu kendini belli eder.

Floransa’da Medicilerin, Albertilerin, Rucelailerin Pittilerin, Strozzilerin sarayları, Venedik’te Ca d’Oro yükselmektedir. Bu yapılar XV. Yüzyıl ortalarında mekanlardaki yeniliklerin birer göstergesidir.

Kalın duvarlı şatoların yerini saraylar almaktadır. Yapıların cephelerinde, süslü ve büyük pencereler yer almaya başlar, kentte yaşayan soylu burjuvaların evlerinde teraslar ve balkonlar görülür. Evler ahşapken taşa ve tuğlaya dönüşür. Konuk odaları ve toplantı odaları ilave olur ve heykeller ile süslenir. Ağır, ağır yeni bir yaşama biçimi kendini belli etmektedir. Bu, daha iyi yaşam düşü henüz halka ulaşmamıştır. Halk, dar sokaklarda ve kapalı yerlerde topluca yaşama alışkanlığını sürdürmektedir.

Bu dönemde şehircilik ilk adımlarını atmaktadır. Tasarlanan büyük değişiklikler için eski Roma’nın mimarlık ilkeleri ve sırları incelenerek önerilerde bulunulur.

Yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans sözcüğü eski Roma ve Grek başarılarının yeniden canlandırılmak isteğinin sürecini anlatır. Rönesans döneminin, yaratıcılığı yenilikçiliği ve canlılığının asıl yürütücü gücü ise kent insanları, yani bir bakıma tüccarlardır.

Rönesans’ı bir bütün olarak kabul edebilirsek şu temel anlayışlara dayandığı, ve onlarla anlam kazandığı görülür:

• Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir.
• İnsan güçlüdür ve bu gücü ile büyük başarılar elde edebilir.
• İnsanın sürekli faal olması onurlu bir şeydir.
• Gerçek güzeldir.

Rönesans, bir bakıma insanın kendisini ve çevresini yeni bir algılama ve kavrama biçimidir. Rönesans anlayışına göre yaşadığımız dünya o kadar ilgi çekici bir yerdi ki, başka dünyaları düşünmenin ona hazırlık yapmanın pek bir anlamı olamazdı. Sakin, toplumdan ve dünyevi zevklerden uzak bir yaşam, hareketli, serüvenler ile dolu ve başarılı bir yaşamdan daha saygıdeğer değildi. İnsan, tanrının koruyuculuğunda da olsa zayıf bir yaratık olamazdı.

İnsanın faal olmasına duyulan bu saygı toplumsal ve bireysel önemli sonuçlar doğurdu. Bir yanda, cumhuriyet rejimini koruyan Floransa gibi devletlerde yeni bir toplumsal bilinç, yeni bir ”kamuya daha çok hizmet” anlayışı yerleşti. Öte yandan da ortak sorumluluk anlayışından vazgeçilerek, bireyin yetenekleri ve potansiyel gücü vurgulandı. Servet tarafından yönetilen dünyada birey, kendi kaderini belirleyecekti. Erdemli kişi ister savaşta, ister sanatta, ister devlet yönetiminde olsun, ne yaptığını bilen, potansiyelinden yararlanarak önüne çıkan fırsatları en iyi biçimde kullanan, bir bakıma kendi bildiğini okuyan ve yaptığı her işte en iyisini, en olağanüstüsünü ortaya çıkaran kişi idi.

Toplumsal ve bireysel alanda görülen bu iç içelik yeni bir gerçeklik ve nesnellik anlayışını da beraberinde getirdi. “Gerçek” evrende görülebilen veya dokunulabilen kişi ya da nesneler olarak ele alındı. Nesnellik ise nesnelerin onları algılayan her insana aynı görünmesi ve hissedilmesi demekti. Sanattan ve bilimden beklenen, bu gerçekliği ve nesnelliği iletmesiydi. Bu büyük uyanış, resimden müziğe, heykelden mimariye, edebiyattan doğa bilimlerine kadar tüm insan faaliyetlerinde kendini gösterdi.

Rönesans’ta ve Rönesans’ı takiben XV ve XVI yüzyıllarda Avrupa’da din alanındaki düşüncelerde ortaya çıkan değişiklikler, bir yanda batının üstünlüğünün bir nedeni olmuş öte yandan daha sonraki yüzyılların siyasi tarihi üzerinde çok önemli etkileri olmuştur. Dini reform Katolik Kilisesi’ne muhalefet olarak ortaya çıkmıştır. Bu tepkinin başlıca iki kaynağı vardır. Öncelikle kilise XV. Yüzyıla gelindiğinde monarkların ve zenginlerin vicdanında sahip olduğu önemi yitirmişti. Ama aynı zamanda sade vatandaşın da güveni ve inancı sarsılmıştı. Monarklar ve zenginlerin üstündeki ruhani etkinin yitirilmesinin ana nedeni, onların içişlerine karışılması ve iddia edilen genel hükümranlığa ve koyduğu vergilere karşı çıkılmasıydı. Ancak kilise siyasi mücadele içinde olunan kuzeydeki Kutsal Roma imparatorluğu ile açıkça işbirliği yapmaya başladığında monarklar kiliseden ayrılmayı düşündüler. Sade vatandaşın kiliseye isyanı, temelde dini konulardaydı. Onlar kilisenin gücüne değil zayıflığına karşıydılar. Güçlülerin kötülüklerine karşı onları koruyan ve onları örgütleyecek kilise istiyorlardı.

Almanya da Martin Luther’in İncil’i yeniden ve özüne daha uygun yorumlayarak çevirmesi geniş bir kitle tarafından okunarak benimsenmesi ile bir hareket başladı. Bir yandan Papalıkla girişilen çatışma dini açıdan Roma'dan kopuşa yol açarken diğer yandan toplumsal olarak da Protestan köylülerin prenslere karşı ayaklanmalarına yol açtı.

Protestanlığın Almanya'da yayılmasını takip eden gelişmelerin sonunda Kutsal Roma İmparatoru Katolik kaldı. Çünkü bir tek Katolik dünyasında imparatorun anlamı kalmıştı. Bunun üzerine Almanya’daki Protestan prenslikler Katolik Kutsal Roma İmparatoruna karşı savaş açtılar Fransa kralı I. Fraçois Katolik olmasına rağmen bu Protestan birliğini destekledi. Siyasal çıkarlar, dinsel çıkarların üstüne çıkmıştı. I. François, Habsburgların evrensel monarşisine karşı Avrupa’da güç dengesini sağlamak için Protestan prensler ile hatta Osmanlı devleti ile işbirliği yaptı. Protestan prensleri başlattığı savaşı zaferle tamamladılar.

Kiliseye karşı gelişen bu Reformasyon hareketinin yanı sıra kilise içersinde de gelişmeler oluyordu. Kilise içersindeki en önemli hareket ise kısaca Cizvitler denilen İsa’nın toplumu (Society of Jesus) tarikatıdır. Bu tarikata bağlı din adamları tüm güçlerini kilisenin emrine vererek misyonerlik faaliyetleri ile Hıristiyanlığı tüm dünyaya yaymaya çalıştılar. Cizvitler genel olarak bilgi düzeyini yükseltmişler ve katolik Avrupa’da kilisenin itibarını yeniden kazandırmaya çalışmışlar, Katoliklikle rekabete giren Protestanlığın da uyarıcısı olmuşlardır. Reformasyon hareketinin önemli sonucu XVI. Yüzyılda kilisenin hemen, hemen bugünkü biçimini almasıdır. Papalık bu tarihten sonra devlet işlerinde ayrı bir dinsel örgüt olarak faaliyet gösterecektir. Reformasyon hareketinin bir diğer önemli sonucu ise Avrupalıların ister devlet içersinde olsun ister devletler arasında olsun Hıristiyanlık üzerinde anlaşamamalarının laiklik ve modern bilime giden kapıyı aralamasıdır. Rönesans ve Reformasyon arasındaki karşılıklı etkileşim Avrupa insanının yaratıcılık potansiyelini arttırmış, kısaca Avrupa’nın entelektüel ve manevi enerjisini yükseltmiştir.

XVI. Yüzyıla gelindiğinde modern dünyanın temel özellikleri Avrupa’da belirginleşmişti. Bu yüzyılla başlayan globalleşme süreci içinde ise tüm dünyayı kapsayacak şekilde yaygınlaştı.

Yaşanan gelişmeler sonucu Avrupa’nın ulaştığı en önemli yetkinlik birlikte (global) eylemlerde bulunabilme yeteneğidir.

Avrupa’da ki yöneticiler ve zenginler hem teknik olarak hem de varlık olarak uzun mesafeli seyahat yapabilecek ticaret ve savaş gemilerine sahip olmuşlardı. Top kullanılmaya başlamıştı. Avrupa, Avrasya kıta kütlesinin en batı köşesiydi ve 1500’lerde kendine güvenen etkin,canlı bir bölge haline gelmişti. Avrupalıları deniz aşırı keşifler fikrine haçlı sereleri alıştırmıştı. Ama şimdi daha donanımlı, daha iyi örgütlenmiş ve daha saldırgandılar,

Matbaanın kurulmasından sonra ve doğa bilimlerine olan ilgi ile yeryüzü hakkında bilgiye ve global bir bakış açısına sahip olmuşlardı. Okyanuslara açılma hevesi ve yeni yerler keşfi, İspanya ve Portekiz’i üstün duruma geçirmişti. 1492 de Amerika kıtasına ulaştı Avrupalılar. Daha sonra Akdeniz’e alternatif yollar ile Uzakdoğu’ya ulaşıldı. Bu sayede doğudan gelen malların fiyatlarında büyük düşüşler olmuştu.

Kolomb ve onu takip eden yıllarda cesur kaptanlar öncülüğü ile yapılan okyanus aşırı seyahatler ve keşifler Avrupa’nın zenginliğini ve birikimin arttırırken, Dünya kültürlerini değiştirmeye başlamıştı.

XVI. yüzyıldan başlayarak, yeni bir bilimsel görüş de olgunlaşmaya başlar; ilk fetihleri de doğa bilimlerindedir.

Doğa bilimlerindeki parlak kazanımlar, o zamanlar devrimci bir sınıf olan burjuvazinin çıkarlarına tümüyle yanıt veriyordu. Bu kazanımlar üretimde birikmiş olan bilgilerin genelleşmesine de bir canlılık ve hız getirdi. Doğa bilimleri öte yandan geçerliliği kalmamış feodal rejimin dinsel görüşlerine karşı burjuvazinin ideolojik mücadelesinde güçlü bir silah oldu.

Dünya üstüne bilimsel bir görüş adına savaş da İtalya'da başladı; çünkü kapitalizmin ilk tomurcukları orada uç vermişti. Bu yeni eğilimlerin öncülerinden olan Nicolas Kues dinin dogmalarına dayanarak Dünyayı evrenin merkezi yapan skolastiklerin görüşünü ret etti. Kues, gerçeği tanımak için gözleme ve deneye başvurmak gerektiğini söyleyerek büyük bir çağrıda bulundu.

Rönesans'ın büyük dehalarından olan Leonardo da Vinci de deneyimin önemini derinden kavradı. "Bilgelik deneyin oğludur" diyordu. Deneye dayanan bir bilimin uygulamadaki önemine dikkat çekerek özetle şöyle yazıyordu:"Bilim kumandan, uygulama ise askerleridir"

XVI. Yüzyıldan başlayarak, astronomi ve denizcilikteki yoğun gelişmeler yanıt veriyordu. Gemiciler rotalarını astronominin ortaya koyduğu veriler ile tayin ediyorlardı. Usturlap ve pusula geliştirildi. Teleskoplar ve düşey açı ölçen âletler yapıldı.

Evren üstüne veya insanın evrendeki yeri üstüne olsun, o ana kadar doğru bilinen veya kabul edilen her şey değişmekte, dünya üzerinde bilimsel bir görüş olgunlaşmakta idi. Skolastik öğretilere karşı mücadele içinde gelişmişti bu görüş. Bu mücadelede il devrimi Polonyalı bilgin Nicolas Kopernik yapar onu düşünsel alandan Gihardano Bruno izler.

Kopernik yapıtında Katolik kilisesinin desteklediği dünyanın evrenin merkezinde ve sabit durduğuna dair kuramı çürüttü. Bilgin ret edilmez kanıtlar ile Ptolames'un sistemini geçersiz kıldı. Buna göre Dünya ve öteki gezgenler hem kendi hem de Güneş etrafında olma üzere çifte hareket içindeydiler. Bu keşifle doğa bilimleri ilahiyat karşısında bağımsızlığa kavuşuyorlardı.

Kopernik'in sistemi büyük İtalyan Filozofu Bruno'nun (1548-1600) kişiliğinde yorulmak bilmez bir izleyici ve yayıcı buldu. Bruno Kopernik'in ilkelerini geliştirdi ve bir çok bilimsel tahminde bulundu; çeşitli alandaki buluşlar bu tahminleri doğruladı. Bruno bir çok gezi yaptı, gittiği her ülkede, evrenin sonsuzluğu ve dünyaların çokluğunun yanı sıra doğa kanunlarının birliği öğretisini de anlattı. Ayrıca Bruno şunu söylüyordu:
"Madde sonsuzdur, sürekli devinim halindedir ve değişmektedir"

Bruno'nun Katolik ilkeleriyle taban tabana zıt görüşleri Engizisyonun kin ve zulmüyle karşılaştı. Yakalandı, işkence gördü ve Roma'da diri, diri yakıldı. Ancak Bruno ile ifade bulan Kopernik'in cesur düşüncelerine kendinden sonra gelen bilginler sahip çıktı. Danimarka'lı Tycho Brahe, Alman Johannes Kepler bu ilkeleri geliştirdiler.

Bunları bir başka devrimci bilim adamı izledi. Galileo Galilei.

Galileo Galilei (1564-1642) İtalya'nın Pisa kentinde doğdu. Felsefe fizik ve matematik okudu. Edebiyata büyük ilgisi vardı. Pisa ve Padua üniversitelerinde hocalık yaptı. Kopernik'in görüşlerini benimsemesine rağmen, başlangıçta Aristotelesçi sistemi okuttu. Bu arada Keppler'e yazdığı bir mektupta Kopernik'in görüşlerine çoktan inandığını, ancak onun başına gelenler nedeniyle bunu açıklayamadığını ifade etmişti. Galileo bir teleskop yapıp da Jüpiter'in uydularını keşfedince bu inancını açığa vurur. Bunun üzerine Korpernik'in kitabı, Engizisyonun yasakladığı kitaplar listesine girer. Ve Galileo uyarılır. Ama Galileo keşiflerine devam eder, Güneş'in lekelerini ve Venüs'ün dönmesindeki evreleri bulur. Ancak kiliseden yana olanlar kendisine savaş açarlar. Öyle ki Aristotelesçi görüşleri sarsılmasın diye onun teleskopundan bakmayı bile ret ederler.

Galileo bu gözlemlerinin ardından bu iki farklı görüşü belli bir taraflılıkla "Evrenin sistemi üzerine iki konuşma adlı yapıtında anlatır. Kitap hemen yasak edilir. Galieo Roma'ya çağrılır. Savunduğu Kopernik'in görüşlerinin doğru olmadığına ve bu görüşleri yaymayacağına yayana rastlarsa da ihbar edeceğin dair yemin ettirilerek serbest bırakılır. Bu yemin Galieo'yu bilimsel araştırmalarından alıkoyamamış ancak ömrünün geri kalan dokuz yılında azap çekmesine yol açmıştır. İkinci büyük yapıtı olan "İki yeni bilim" adlı kitabını gizlice Hollanda'da bastırmıştır.

Galileo'nun hayatı kilise ile modern düşünce arasındaki çatışmanın önemli bir dönüm noktasıdır. Görüntüde bu mücadelede Galileo Kilise karşısında yenik düşse bile, gerçekte zafer bilimin olmuştur.

Galileo'nun mahkum edilmesi bilim idealinin hızla yayılmasına yol açmıştır.


Kaynakça:

• Yüzyılların gerçeği ve mirası Cilt II, Cilt III Server Tanilli. Adam Yayınları.
• Felsefe Tarihi,Prof. Macit Gökberg, Remzi Kitapevi.
• Düşünce Tarihi, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitapevi.
• Siyasi Tarih "İlk çağdan 1918'e ", Oral Sander, İmge Kitapevi.