|
RÖNESANS’I OLUŞTURAN TARİHSEL
SÜREÇ
Rönesans’ı oluşturan başlıca gelişmeleri araştırmak ve Rönesans
dönemini daha iyi anlayabilmek için XI. İle
XIII. Yüzyıllarda
Avrupa’da yaşanan gelişmelere, klasik Ortaçağ olarak
adlandırdığımız döneme kadar inmemiz gerekir. Bu dönem, bize son
iki sunumuzun konusu olan ortaçağ felsefesi -ki bu felsefe ve
ürünleri ortaçağın son döneminde yoğunluk kazanır- ilgili sosyal
ve ekonomik koşulları da anlamımıza yardımcı olacaktır.
Bu dönemde, Ortaçağın sonlarına
doğru yüzyıllardır Avrupa’yı ezen istila tehlikesi
savuşturulmuştur.
Feodal toplum, kökleri daha öncelere
giden bir yenileniş içine girer. Tarımda yeni ulaşılan teknikler
kırsal kesimde hızla yayılır ve daha az emekle daha çok
üretmenin yolları açılır. Bu da ekonomik yaşamın dengelerini
değiştirir. Yolların yeniden canlanması ve ulaşım araçlarının
gelişerek artması ile Ticari alışverişteki yenilikler de buna
eklenir.
Feodal toplumun bağrında yeni bir
sınıf doğmaktadır. B u r j u v a z i .
O yüzyılların Avrupa’sı yalnız
iktisadi ve sosyal yaşamda değil, dinde, düşüncede ve sanatta da
yenileşme diyarıdır.
Üniversitelerin ortaya çıkışı, laik
düşüncenin doğuşu, roman sanatın boy atışı bu döneme rastlar.
Düşünce ve edebi yaşamdaki gelişme kolaylıkla anlaşılır. Daha
inançlı bir yaşam, maddi kaygılardan uzak ve dünyevi tutkulardan
giderek kurtulmuş bir ruhban takımına düşünsel etkinliğin
kapılarını daha da açmış olur. Ayrıca, batı şövalyeliğinin
yayılışı, doğu uygarlıkları ile teması destekler. Suriye ve
Anadolu’dan Arapça ve Yunanca el yazmaları gelmektedir.
İspanya’da Teledo’da, İtalya’da Pisa’da, Roma’da, Sicilya’da
Latinliğin ileri karakolu olan Mont-Cassin manastırında toplanan
çevirmenler bu antik eserleri ve düşünce ürünlerini Latince
bilen rahiplerin yararlanmasına sunarlar.
Bu döneme kadar etkin düşünce üretme
merkezleri manastırlardı. Ancak bu dönemde Liege’de, Tours’da,
Angers’de, Le Mans’da ve Chatres’da son olarak
Paris’te ki
okullar kırsal kesimde izole yaşayan manastırlardan kentlere
doğru bu merkezlerin kaydığını göstermektedir.
Ortaçağın sonuna doğru, yeni bir
Rönesans adına ilk çağ kültürünün en yetkin eserleri üzerine
derinliğine çalışmalar yapılarak yeniden canlandırma gayreti
içersine girilmiştir. Virgilius, Ovidus, Lucanus, Horatius’a
derin bir hayranlıkla yanaşılmaktadır. Eskiden olduğu gibi pagan
yazarlara gösterilen sağırlık yoktur. Manevi sorunların
çözümünde yaralanılmaktadır onlardan. Bunun yanı sıra hümanist
eğilimlerde gözlenmektedir. XI. Yüzyılın sonlarından başlayarak
hızla gelişen kültür dalları görülür. Bir yandan ilahiyat ve
ilahiyattan giderek bağımsızlığını kazanmaya başlayan felsefe,
diğer yandan da Arap dünyası ile daha içtenlikli ilişkiler
sonucunda gelişen ve soyut bir bilim olan matematik ile teknik
bir dal olan tıp, bu dalları oluşturur. Ayrıca, feodal adetlerin
üstesinden gelemeyeceği uyuşmazlıkları çözmek için hukuk araştırmaları kendisini gösterir. Ne var ki ortaçağın son
döneminde en dikkat çekici gelişmeler mantık ve ilahiyat
alanındadır.
Bu dönemde sanatta da değişime
rastlanır. XI. Yüzyılın son çeyreğinde mimarların ve
süslemecilerin araştırmaları büyük bir biçemin doğuşuna varır
sonunda. Aslında bu arayışları istilalar tam kesintiye
uğratamamışlardı, ancak her meslekle ilgili formüllerin ve
tekniklerin hızla yayılmasına ve ustaların sık, sık
karşılaşmasına olanak sağlayan, ulaşımdaki kolaylıklar olmuştur.
Matematik deki ilerlemenin de payı vardır bu gelişmede. Bir de
dinsel büyük yapıların zenginleştirilmek istemesinin. Ürün
fazlasının satışından, aşardan ve kesenekçilerin ödentilerinden
gelen paralar yapı malzemelerine ve taşeronlara akar. Para
dolaşımının hızlanması, uzmanlaşmış sanat atölyelerinin doğuşuna
yol açar. Ancak sanatsal hizmet bu dönemde tek yönde kalır:
Tanrıya hizmet ve onu yüceltmek. Bunun içinde kutsal kitabı ve
tapınağı süslemek en önde gelen faaliyetlerdir. Mimarlıkta
edebiyatta olduğu gibi laik müşteri topluluklarının desteklediği
sanatçılar görülmez. En dev yapılar manastırlardır. Çok derin ve
ince bir süsleme ve taş işçiliği hakimdir. Bu sanatı niteleyen
başlıca öğeler mimarlıkta kubbenin genelleştirilmesi ve
süslemede de insancıl ve anıtsal heykelin dirilişidir.
Güneyli bir sanat olan Roman sanatının XII. Yüzyılda kuzeye
doğru kaydığını görürüz. XII. yüzyıl ile
1320 yılı arasında kalan
yıllar Batı ortaçağının klasik dönemi olarak adlandırılır.
1000 yılında başlayan
iktisadi gelişmenin hızlandırdığı gelişmeler sonucu Avrupa
uygarlığı bir düzene ve dengeye ulaşır. Bu dönem büyük
buluşmaların zamanıdır. İlahiyatçıların dogmatik önerilerini
karşılaştırdıkları, “özetler”, yargılama, ve vahyi uzlaştırma
çabalarının yoğunlaştığı zamanlardır.
|

Roman mimarisine bir örnek: St.Trophime
kilisesi cephesi Arles, 1180
İçeri girmek için basamaklarla
yükselmek. Huni biçimi daralan bir kapıdan süzülmek, girdikten
sonra insan boyuyla kıyaslanmaz bir tavan yüksekliği ve doğudan
gelen ışık.
Kötülük batıdan gelir düşüncesiyle,
kale misali donatılmış batı cephesi.
Bir devrin kilise mimarisini kısaca
böyle tanımlamak olası |
|
Birlik ve denge arayışını dile
getiren başka şeyler de vardır: Katedralin eşiğinde, tanrının
yüzündeki çizgiler ile insanınkini alabildiğine güzellikle
birleştiren İsa suretleri tanrının insan biçiminde ortaya çıkışı
hakkındaki Hıristiyan inancını en yetkin biçimde ortaya koyan
eserlerdir.
Klasik ortaçağda gördüğümüz bu denge
sağlam değildir. Görünen ahengin altında derinlerde bütün
değerlerde bir alt oluş, bozulma vardır. Para ve ticaret bugüne
kadar bütünüyle tarımsal kalmış bir dünyada her geçen gün daha
önem kazanmaktadır ve sosyal düzenin temelleri sarsılmıştır.
Monarşilerin güçlenişi, laik düşüncenin doğuşu ve birden
gelişimi Hıristiyanlığın iç bağlılığını tehlikeye sokmaktadır.
İktisadi sıkıntıların, siyasi huzursuzlukların sıkıntıları
şimdiden görülmektedir.
Tarım ekonomisindeki gelişme, tarıma yönelik yeni arazilerin
kazanılamaması veya yeni ulaşılan arazilerin verimsiz kalması ve
de tarım arazilerinin sınırlarının ormanlara dayanması gibi
nedenlerle durmuştur.
|
Tarımda kullanılan tekniklerde de yeni gelişmeler olmamıştır.
Tarım fethinin durmasına rağmen tarım bölgelerine ve kırsal
alana yönelik göç, nüfus sorunu ve köylü ailelerinin
beslenmesine yol açar. Böylece batı Avrupa ekonomisinin
sürükleyicisi olan tarım ve onun sürüklediği
XII. Yüzyılın
ortasındaki dengenin yerini durgunluk almaya başlar. Ancak
iktisadi ilerleme, batı Avrupa'da yavaşlasa bile Hıristiyan
dünyasının kuzey ve doğu sınırlarındaki bölgelerde yeni
toprakların yaratılması ve köyler kurulması nedeniyle
sürmektedir. Doğuda Alman kolonlarının ilerleyişi başlamıştır.
Zanaatın gelişimine ve parasal
değerlerin dolaşımına bağlı olarak ticaret,
XIII. yüzyılın
sonlarına doğru iki önemli noktada örgütlenmeye başlar: Kuzey
denizi dolayları ve İtalya yarımadası.
Kuzeydeki odağın gitgide önem
kazanmasının nedeni kumaş üretiminin artışı olmuştur. Güneyde
İtalya'da ki odağın başlıca dayanağı ise deniz ticareti
olmuştur. Özellikle iki liman kenti öne çıkar: Venedik ve
Cenova.
İtalyan iş adamları doğuda acente
kurmak ve kimi iktisadi ayrıcalıklar için donanma desteği
alırlar. Kutsal savaş düşüncesinin hızını kaybetmesi ile de
Müslüman prensler ile ticaret anlaşmaları yaparlar. Dev
kadırgalar kullanılmaya başlanır, ve deniz haritaları yapılır.
XIII. yüzyıl başlarında,
Bizans egemenliğinde olan Karadeniz’e kadar açılırlar. Uzak doğu
ile doğrudan temas kurarlar. Hindistan'a
Çin denizine, Güney Asya yarımadalarına kadar giderler.
XIII.
Yüzyıl sonlarında İtalyan denizciliği kolonilerle bütün
Akdeniz’i kuşatmıştı. Bu dönemde başta Venedik olmak üzere bütün
İtalyan şehirleri zenginleşir.
İktisadi gelişme, bazı istisnalar
dışında soylu sınıfının zararına gelişti. Özellikle soylu
sınıfın ve şövalyelerin yeni bir yaşam tarzı ile lüks tüketime
yönelmesi ve toplanan vergilerin yetersiz kalması ile bu
sınıflar sıkıntı içine düştüler. Soylular yaşam düzeylerini
sürdürmek için dinsel kuruluşlara, burjuvalara ve prenslere el
açmak zorunda kaldılar. Kredi imkanları tükendiğinde mal
varlıklarını parça, parça satmaya başladılar. Bu iktisadi
sıkıntı, soylu sınıfta topraklarını korumak adına bir korunma
tepkisine yol açtı.
Toprak varlıklarını korumak
amacıyla, mirasçılar arasında eşit bölüştürme geleneğinden
vazgeçildi. Toprakların önemli bir parçası ailenin büyük oğluna
bırakılmaya başlandı. Diğer kardeşlerin dinsel yaşama adanmasına
karar verildi. Sınıf bilincindeki yoğunlaşmanın sonucu olarak
soyluluk, özellikle Fransa'da XIII.
yüzyıldan itibaren
askerlikte uzmanlaşmış olmaktan, şövalyelikten, yani
zenginlikten ayrı, "kanla geçen" bir nitelik olarak görülmeye
başlandı. Şövalyelerin çocuklarının ve torunlarının sosyal
üstünlüğünü göstermek üzere, yeni unvanlar ortaya çıktı.
Soylu olmayan seçkinlerin
zenginleşip de yükselişlerini benimseyecek ve onaylayacak bir
iktidar desteğine gereksinim duymaları; bunun yanında soyluların
yoksullaşıp da halklarını ve güçlerini zenginlere satmak zorunda
kalmaları, kimi prenslerin işine yaradı. Para ekonomisindeki
gelişmelerine oranla en uygun yerlerde bulunan prenslere
otoritelerini yaymak için olanak sağladı bu değişiklikler. Kimi
şato sahipleri küçük prensliklerini güçlendirme olanağı
buldular. Bu gelişmelerden asıl karlı çıkan krallar oldu. Onlar
mali yetkilerini geniş bir toprak parçasına uyguluyorlardı ve
maddi yardım alabilecek kadar saygınlıkları vardı.
Böylece para ekonomisinin yayılışı
XII. ile
XIV. yüzyıl arasında batının siyasal yapısında görülen
temel değişikliğin başlıca nedeni oldu. Latin Hıristiyanlığı ile
karışan ve bir yığın özerk hücrelerden oluşan bir kitlenin
yerine, yan yana duran, alabildiğine bireyselleşmiş geniş
topraklara hükmeden egemenlikler geçti. Monarşiler güçlenerek
modern Avrupa devletlerin taslakları doğdu.
Fransa krallığı, İngiltere krallığı
güçlendi. Frederich Barborossa'nın
kişiliğinde güç bulan Roma Germen imparatorluğu kurumsal olarak
dağıldı. Sadece imparatorluk düşü geriye kaldı. Almanya ve
İtalya ayrıldı. İtalya'da kendi içinde bölünmelere uğradı.
Papalık bağımsız bir yapıya bürünüp,
merkezi güçlü bir monarşik yapıya dönüştü. Ancak kilisenin bu
güçlü yapısı ve maddi gücü diğer krallık ve prensliklerin
tepkisine yo açarken halkın da kiliseye olan inancı sarsılmaya
başladı.
Papalık okullardaki düşünsel
hareketin de kontrolünü ele geçirmeye çabaladı.
XII. yüzyıla
değin eğitim ya manastır okullarında ya da katedral okullarında
yapılırdı. Daha sonra XIII. yüzyılda
Papa III. Innocentus
önderliğinde kilisenin öğretisini yaymak üzere üniversiteler
kurdular. Bologna gibi daha önceki imparatorlukların kurmuş
olduğu üniversiteler bu papalık etkisine karşı oldularsa da,
Paris teki hocalar ve öğrenciler krala karşı bu desteği
istediler. Papalık İtalya'da başta Roma olmak üzere yeni
üniversiteler kurdu. Montepeiller okulunu korudu. Kathar
sapkınlıklarına karşı kilise öğretisini yaymak için Touluse
üniversitesini kurdu. Paris teki eğitimi benimseyen Oxford
üniversitesini destekledi. Okullar, yoksul öğrencilerin bakımı
için zengin insanların bağışları ile yurtlar (College'ler)
kuruldular.
Üniversiteler dört ayrı fakülteye ayrıldı. Başta
hazırlayıcı bilgi veren sanatlar fakültesi olmak üzere,
İlahiyat, Hukuk ve Tıp fakülteleri . Sanatlar
fakültesi ana
dillere göre dört ulusa bölündü ve başlarına seçtikleri rektör
bütün üniversitelerin sözcüsü oldu.
Papalık bu şekilde özerk olan
okulların denetimini ele geçirmek için tarikatları
üniversitelere soktu. İlahiyat fakültesinde öğretim tamamen
tarikatların eline geçti. Burada Yunan düşüncesi ile oluşmaya
başlayan düşünce akımlarına müdahale ederek, sonunda güç bir
bireşimi gerçekleştirdiler: Kimi, akli mantıktan kuşkulanıp
Platoncu düşünceye yönelirken kimi si de Aristoteles felsefesini
Hıristiyan dogmasına uydurdu. Aquiono'lu Thomas
bu sonuncular
arasındadır.
Kilise bütün bu gelişmelere rağmen
iktisadi, sosyal, siyasal giderek duygusal değişimlerin sarstığı
durumunu tam düzeltemedi. XIII.
yüzyılın sonunda inananların
manevi gereksinimleri ile kilisenin giderek sertleşen ve
ağırlaşan yapısı arasında mesafe arttı.
Bu gelişme laik düşüncenin yararına
oldu. Kilise dışında kalanlar ile ruhban sınıfı arasındaki
zıtlıklar daha belirginleşti. Halk İncili okuyarak arayış
içersine girerken kilise adamlarına karşı alaycı bir tepki ile
yaklaşmaya başladı. Buna karşı kilise ve rahipler mali
yükümlülüklerden uzak imkanlarını sonuna kadar kullanarak
zenginleşmeye devam ediyordu.
Aquinolu Thomas'ın felsefesel ve
dini bireşim çabalarının boş olduğu ortaya çıkmıştı. Akli
düşünme ile kilisenin denetlediği iman arasında kopuş
yaşanmaktaydı. Paris okullarında Hıristiyanlığın özümsemesine
daha az uygun olan bir "yeni Aristotales" ,
İbni Rüşt'ün
felsefesi yayılmıştı. Dogma karşısında akılcı düşüncenin
varlığını savunan tehlikeli akımlardı bunlar. Akılla imanı
uzlaştırmaya çalışan Thomasçı düşünceyi çürüttüler. Bunun
üzerine yeni bir bireşim oluşturmak üzere mistik Platonizm'e
yönelindi. İskoçyalı Jon Duns, Thomasçı görüşün yerine geçmek
üzere yeni bir Augustinizmle beslenen bir felsefe sunuyor,
akılla imanı uzlaştırmak üzere yeni doğrular göstermeye
çalışıyordu. Buna karşılık Paris'li cesur hocalar İbni Rüşt'ü
yorumlamayı sürdürdüler.
Tarım ekonomisinin, feodal dünyanın
ve Hıristiyanlığının temellerinin çatırdadığı bu dönemde,
özellikle Fransız uygarlığını yükselişi, siyasetin yanı sıra
sanatta da kendini gösterdi. Edebiyat ve edebi kültür laik
çevrelerde git gide yayıldı. Latin edebiyatı geriledi. Bu
dönemde Kuzey Fransa’da ortaçağın en büyük sanatı Gotik sanat
doğar. Roman sanat kadar kutsal, ama ondan çok daha insancıl,
daha gerçekçi ve öyle olduğu için düşüncelerdeki genel gelişime
yanıt veren bir sanattır bu. Burjuvazinin yükselişine,
kentelerdeki kiliselerin parlayışına, kırsal kesimdeki
manastırların silinişine tanıklık eder bu sanat.
Gotik biçem
XII. Yüzyıl ikinci
yarısında, Roman biçemlerinden ağır, ağır çıkmıştır. Mimarlıkta
sivri kuleler kullanılmasıyla kiliseler daha da yüceltilir.
Örtünmeden kapı şekillerine, sütunlara, ve dekordaki heykellere
kadar her şey değişir. Yükseğe doğru git gide tırmanan yapılar
oluşur. Kubbe alabildiğince yüceltilmiştir. Heykellerde temalar
yine kutsaldır. Ama sanatçı ifadelerde tanrının kutsallığından
daha çok iyilik severliğini dile getirir ve bundan dolayı
bakışlarda ve yüzlerde bir sıcaklık oluşmuştur. Heykel duvardan
bağımsızlık kazanır ve insana yönelişi bakımdan antik heykele
yaklaşır.
Gotik estetik başta Fransa olmak
üzere tüm Avrupa’ya yayıldı. Ancak Roman biçeminin beşiği ve
gözde toprakları olan güney ülkelerinde bu etki sınırlı kalır.
Bunlar Bizans ve İtalya’dır. İtalya kendi özgün sanatsal
eğilimlerinden vazgeçmez.

Gotik dönemde göksel
kiliseye örnek:
Notr Dame Katedrali, Paris,
1163-1250

Bir Gotik iç mekan,
Amiens katedrali 1218-1247
Ancak XIII. Yüzyıl sonlarına doğru
Fransız sanatında bir tükeniş
görülmeye başlar. Yaratıcılığın kaynağı kurumuştur. Biraz
incelme vardır yalnızca. Bu tükenişin nedenleri XIII. Yüzyıl
sonlarındaki Avrupa ekonomisini etkileyen değişikliklere
bağlıdır. Fransa önceleri tarımsal gelişmelerden diğer
ülkelerden daha fazla yaralanmakta idi. Bu gelişme XIII.
Yüzyılda durmuştur. Bu durgunluk çoğalan nüfusla gelip bir
noktada sabitleşmiş bulunan üretimin arasındaki dengesizlikle
bunalıma yol açar. Kıtlık yaşanır. Avrupa da ticaretin
gelişmesi, banka ve kredilerdeki gelişme, altın paranın daha
yaygın kullanımı ile Fransa ekonomisi İtalyan işadamlarının
egemenliğine girer.
Bu gerilemeye Frank egemenliğinin
yakın doğudaki "Geri çekilişi" de denir. Champagne’daki fuarlar
önemini yitirir. Doğuda Almaya yerleşimini tamamladığı ve
Alplerden inen ticaret yollarını elinde tuttuğu için
zenginleşmektedir. İngiltere’de kral ve aristokrasinin
topraklarını terk etmesinden sonra canlanma başlamıştır.
Fransa’da ki bu negatif gelişmeler
düşünce üreten okulları da etkilemiştir. O güne kadar Fransa
dışından Köln'lü Albertus, Aquino’lu Thomas gibi yabancı kökenli
hocalardan oluşan ve bunların yücelttiği Paris okullarının
üstünlüğü azalmıştır. Fransa krallını Papayla karşı karşıya
getiren uyuşmazlıklar, kimi hocalar ve öğrencilerin Fransa’yı
terk etmelerine yol açar. En son olarak kral
Güzel Philippe,
Don Scot adı da verilen John Duns'ı
’ı Roma’dan yana olduğu için Fransa’dan kovar. Bütün bu
gelişmeler sonucu Fransız etkisi azalmakta, bu gelişmeler
İtalya’nın yararına olmaktadır.
Kültürün dizginleri Fransa’dan
İtalya’ya geçmektedir.
O tarihe kadar uzun süreli istilalar
ve yabancı vesayetler altında yaşamış olan İtalya, mesajı tek
başına bütün bir Ortaçağ Hıristiyanlığını yenileştirmeye yetecek
olan Asiseli ermiş François’yı başka ülkelerden daha çok içine
sindirmiş olan bu ülke, denizlere canlılık getirmiş ticaret ile
onarılmış olarak manevi bağımsızlığını ve yaratıcı gücünü
yeniden bulmaktadır.
Batının taşınır büyük servetlerinin
gelip yığıldığı İtalya kentlerinde, doğuyla temas sonucu
zenginleşmiş ve Roma kültürünün gençleşmiş kalıntılarıyla git
gide bağlar kuran özgün bir kültür oluşmaktadır. Fransa’nın
edebi mirasına konan ve türlere yeni yaşam veren bu İtalya idi.
Şövalye romanı geleneği Capetlerin krallığında çekiciliğini
yitirmiş bir şekilde çoğalırken XIV.
yüzyıl başlarında Lombardiya tiranlarının saraylarında kendine yer bulur. Önce
Sicilyalı, sonra Toskana ve Bolonyalı olan şair
ve trubadurların
kurumuş lirizmine "dolce still nuovada" yeni bir soluk katar.
Son
olarak hem skolastik hem mistik olan klasik Ortaçağ kültürü,
yine aynı anda Dante’nin (1265-1321) içindeki iman ile Papalık
monarşisinin acı eleştirisinin, Virgilius ve
Asristotales’e
hayranlıkla İbni Rüşt bilgisinin ve son olarak da saray aşkının
yüceltmenin birbirine karıştığı ilahi komedyasında en görkemli
sonucuna varır.
Engels şöyle der:
“Dante, hem
Ortaçağın son şairi, hem de modern zamanların ilk şairidir”.
Teolojik ve skolastik simgelere, bağlı olduğu Katolik görüşüne
karşın Dante’nin şiiri dünya ve insan anlayışının ne denli yeni
olduğunu gösteren çizgiler ile doludur.
İtalya’nın katkısı sanat alanında
daha özgündür. Gerçekten de antik biçimlerin yeniden doğuşudur
söz konusu olan. Özellikle orta İtalya’da saf bazilika
geleneklerine göre kilise kurulması zaten kesintiye
uğramamıştır.
|

Giotto, Scrovegni Şapelinde
duvar
resmi, Padova |
|
Antik usullere bağlılık, dışarıdan
gelen heykel anlayışını da değiştirir ve Roma geçmişine çevirir
yüzünü. Sicilya XIII. yüzyıl sonunda antik heykelin yeniden
doğuşuna tanık olur. Toscana’da bir grup sanatçı Fransa’dan
gelme ikonografik konuları doğrudan doğruya oyma taş
sandukalardaki figürlerden esinlenerek yorumlarlar. XIII. Yüzyıl
sonlarındaki bu hareket resme de sıçrar. İtalya’nın karanlık
kiliselerinde yer bulamamış olan vitray sanatından bağımsız olan
resim, Bizans’ın etkisi altındaydı ve kimi mozaikler hala
doğudaki örneklerine öykünme içindeydiler. Ne var ki Roma’da
kimi sanatçılar Grek doğunun yavan ve donmuş suretlerini kopya
etmekten vazgeçerek antik figürlerdeki hareketi ve hacmi yeniden
bulurlar.
Bunlar Giotto’nun habercileridir.
|
Giotto’nun
1317-1318 yıllarında
Floransa’nın büyük bankerleri olan Bardiler ailesi için onların
küçük kiliseleri duvarlarına Ermiş François’nın yaşamından
sahneler çizdiği anlar Batı için önemli anlardır.
Ortaçağ uygarlığının siyasi, iktisadi, dinsel ve düşünsel
öğeleri arasında elli yüzyıl önce Ile de France’da Ermiş
Louis’nin zamanında kurulmuş olan denge iflah olmaz bir biçimde
bozulmuştur, batı dünyası maddi güçlüklerin ve giderek düşünsel
kaygıların içindedir.
XIV. ve
XV. yüzyıllar feodal Avrupa için çetin dönemlerdir.
Başta iktisadi ve sosyal güçlükler gelmektedir.
Kıtlık, savaş,
ve veba insanları tehdit eden üç tehlikedir. İktisadi
dengesizlik ve sınıf çekişmeleri kentlerdeki esnafın, kırsal
kesimde köylülerin başkaldırısına yol açar. Bu durgunluk ve
bunalımın yıkıntıları ülkeden ülkeye değişse de savaş daha da
yoğunlaşmaktadır. Silahlı çatışma bütün Hıristiyan Batıda
görülür. Diplomasi yetersizlikler içindedir. Siyasal plandaki
kopuşlar zıtlıkları ve çatışmaları kilise ve üniversitelere
kadar yayar. Kilise büyük güçlükler içindedir. Çeşitli
nedenlerle saygınlığını yitirmiştir. Papalığın zora başvurup
engizisyonu işletmesi çözüm getirmez. Kilisede reform düşüncesi
kafaları meşgul etmektedir.
Ancak çözüm için
XVI. Yüzyılı
beklemek gerekecektir.
Nedir gerçek, nedir dünya ve nedir insan?
Avrupa’da XIV. Yüzyıllar bu ebedi sorunları kendine özgü bir
kaygıyla ortaya koyarlar ve modern düşüncenin kaynakları olan
yeni eğilimler, yaratıcı düşünce ve aklın bütün umursamazlıkları
gelir birbirine karışır. Edebiyat ve sanatta arayışlar vardır.
Hümanizma doğmaktadır.
Avrupa’da her yerde krallıklar, prenslikler ve siteler
ülkelerini genişletmek için yarış halindedirler. Sosyal
yapıların dağılması ile devlet de arayış içine girer. İktidarı
elinde tutanların göz önünde bulundurmak zorunda oldukları
gerçek, burjuvazidir. Ekonominin dizginlerini eline geçirmiş
olan burjuvazinin sosyal yaşamda da rolü artmaktadır. O yıların
temel olaylarından biri de Doğuda ki gelişmelerdir. Bizans
yıkılmış, Anadolu’da küçük bir beylik olan Osmanlı, kısa zamanda
güçlenmiş, Balkanları eline geçirmiş, koşar adımlarla
yürümektedir. XVI. Yüzyılda Viyana kapılarına dayanacaktır.
XIV. Yüzyıl başlarında Hıristiyan dünyasının geçici dengesi
bozulduğunda Avrupa uzun bir karışıklık dönemine girer. Yüzyıl
savaşları, nüfus felaketleri, Osmanlı karşısında geri çekiliş,
Roma kilisesindeki parçalanma, yeniden doğuşun olumsuz
görünüşleridir. Bu dönem devletlerin kilise karşısında
bağımsızlığa kavuşmalarını hızlandırır. Feodal rejimden gelen
bağların gevşediği ve yok olduğu toplumda prenslerin mali ve
askeri kaynaklar ile yönetim araçları arasındaki oransızlık
ortaya çıkar. Sosyal düzenin, kırsal kesimin felaketi söz
konusudur. Kentlerdeki sıradan insanlar, zenginlere karşı
kızgınlık içersindedirler. Bunlar her yanda duyulan ekonomik
sıkıntıların sonuçlarıdır. Beslenme maddelerindeki üretim
düşüşü, zanaatlardaki yarışma, nakit kıtlığı ve fiyatlarda
dengesiz yükselme.
Ne var ki bu güçlükler düşüncede ve yaratıcılıkta bir tükenişi
beraberinde getirmez. İnsanlar kısa ömür sürelerinde ne
umutsuzlardır, ne de çok heyecanlı ve mutlu. Bu süre, Avrupa’nın
güçlüklerin bilincine vardığı dönemdir. Feodal Avrupa’nın
boyutları ve siyasi sınırları daralmaktadır. Akdeniz’de önemli
bölgeler kaybedilmektedir. Türk korsanlar nedeniyle batının doğu
ile ilişkisi zayıflar.
Ufukları sınırlanan Avrupa’da tacirler, bilginler, ve
yöneticiler aralarındaki yakınlığın bilincine varırlar. Cesaret
verici teknik gelişmeler ve düşünsel eğilimler vardır. Boylam ve
enlemler daha sağlıklı hesaplanır, pusulanın kullanımı
yaygınlaşır.
Ancak bu dönemde kıtlık ve hastalıklar sonucu Avrupa’da büyük
bir nüfus sıkıntısı yaşanmaktadır. Ekonomik bunalımın sonuçları
savaşlardan daha yıkıcıdır. Siyasi mücadele ve yarış giderek
bölünmelerin artmasına yol açar. Yurt ve Ulus kelimeleri bu
dönemde anlam kazanır. Her halk, komşularına karşı, kendini
tanımlamaya çalışır. XIV. Yüzyıl ulusçuluğu ortak dil etrafında
yoğunlaşır. Bu dönemde sınırların ötesine geçmek, izin belgesine
bağlanır, ayakbastı parasının yanına gümrük daireleri de
eklenmiştir. Bu gelişme Avrupa için daha önce görülmemiş bir
yeniliktir. Bölgesel ekonomiler de ulusal çerçeveleri içine
yerleşmektedir.
Savaşlar ve çatışmaların sonucunda modern devletlerin doğuşuna
tanık oluruz. Bunun temelindeki en önemli olay, toprakların ve
politikanın tek elde toplanmasıdır. Hanedan çekişmelerinin
altında saklı bulunan birlik eğilimi çatışmalar dindiğinde
sonuçlarını alır. Bu sonuçların başında İtalya’da Lodi barışı
(1454) yapılır.
1455 de İtalya birliği
oluşması ile bir denge
oluşur. Küçük prensliklerin zararına olan bu oluşum, Milano
Dukalığı, Venedik Cumhuriyeti, Napoli Krallığı, Floransa ve Siena Cumhuriyetleri
olarak ortaya çıkar. Bu federasyon yapısı
yine de çok sağlıklı gözükmemektedir. Özellikle Milano Dukalığı
ve Venedik Cumhuriyeti özerk bir yaşam gütmekte, diğer
cumhuriyetlerin bazıları ile dost bazıları ile düşmanca bir
ilişki içinde olmaktadırlar.
İtalya’daki derme çatmalığa karşın Fransa’da İngiltere’de ve
İspanya’da bütünleşme vardır. Merkezi devletin ve yönetimin
etkisi artmaktadır.
Avrupa XV. Yüzyılın ikinci yarısında nüfusça, iktisadi açıdan ve
sosyal bakımdan yenilenme dönemine girer. Başta nüfusta
çoğalmanın etkisi görülür. İnsanların sayısal artışları ile
mallar ve zenginlikler artmaktadır. Üretim artar, alışveriş
hızlanır, o güne kadar bölgesel olan ekonomik faaliyet yayılmaya
başlar. Tarımda yeni gelişmeler vardır, buğday çavdarın yerini
alır. Tacirler topraktan elde edilen büyük karlara ilgi duymaya
başlarlar, İngiltere’de hayvancılık ve yün üretimi ile
ilgilenirler. Madencilikte ve maden çıkarmada yeni teknikler
bulunur.
|

Floransa'da
Medici Sarayı 1446-1460 |
|
Maden işletmeleri doğar. Küçük Asya’nın kaybedilmesi
sonucunda kaybedilen bazı madenler Avrupa’da keşfedilir.
Papalık topraklarında şap bulunur ve
Medici ailesi ile Papalık ortaklaşa
şap yataklarını işletmeye başlarlar ve tekel koyarlar. Madenler
üzerine ilk yasalar bu dönemde oluşur.
İktisadi bakımdan uzun bir enflasyon döneminden sonra bir
canlanma, deyim yerindeyse iktisadi Rönesans yaşanmaya başlar.
Ticaret sermayesi ve krediler ticari mallar üzerinden tarıma da
girer, el emeği uzmanlaşır. Büyük sermaye oluşumları görülmeye
başlar. Bu dönemde tarımda ve üretimde sermayenin örgütleyici
gücünü görmekteyiz. Üretimin ve teknolojinin gelişmesinin yükünü
ve riskini artık halk değil, büyük sermaye oluşumları
üstlenmektedir.
|
Bu dönemde, kapitalizm öncesi oluşumlara en
güzel örnek Medici ailesi tarafından yönetilen Medici
firmasıdır.
|

Medici Sarayı iç avlusu

Medici Sarayı içinden görüntü:
Şapel kısmı

Venedik'te tipik bir Rönesans binası:
Ca' d'Oro, 1421-1437
|
|
Yine bu dönemde gemi tekniklerindeki gelişmeler ile Akdeniz
içersinde küçülmüş olan ticaret okyanuslara açılır. Akdeniz ile
Kuzey Denizi kentleri arasında mevsimlik seyahatler başlar.
Limanlar arasındaki hareketlilik para ve senet dolaşımını
hızlandırır.
İktisadi ulusçuluğun ve siyasal sınırların ötesinde batı,
Avrupalı bir ekonomiye gözlerini açmaktadır. Yeniden doğmakta
olan uygarlığının bilincine vardığı gibi. Bütün bu gelişmeler
yaşanırken, toplumda insanların düşünce yapısında da gelişmenin
sonucu olan değişimler görülmektedir.
Pico della Mirandola
kutsal kitaptaki oluşu yorumlarken bir yerde
Tanrıya, Adem’e hitapla şu sözleri söyletir: “Seni dünyanın
merkezine yerleştirdim. Orada ne oluyor, ne bitiyor daha iyi
görebilesin diye. Ne tanrısalsın sen, ne de dünyasal. Ne
ölümlüsün ne de ölümsüz.
Yozluğun içine gömülmek senin
elinde, daha yüksek ya da tanrısal düzeyde yeniden doğabilirsin
de. Her şey senin vereceğin karara kalmıştır”
Burada yorumcu pek parlak bir şekilde insanın, uygarlığın temel
düşü olduğunu söylemek istemektedir. Çünkü insan güzele, iyiye
ve gerçeğe olan özleminde, bilincin ve gelişmenin sırrını
bulmuştur.
Bu dönemde özellikle İtalya’da yaşamın dış görünüşünde de
değişiklikler vardır. Meskende, mobilyada, dekorda yeni bir
rahatlık, bir konfor arayışı, süsleme zevki, şehirciliğin
başlangıçları, yaşama sevincini dile getirirler. Başka yerlerde
olduğundan daha çok İtalya’da boş vakit duygusu kendini belli
eder.
Floransa’da
Medicilerin, Albertilerin, Rucelailerin Pittilerin,
Strozzilerin sarayları, Venedik’te
Ca d’Oro yükselmektedir. Bu
yapılar XV. Yüzyıl ortalarında mekanlardaki yeniliklerin birer
göstergesidir.
Kalın duvarlı şatoların yerini saraylar almaktadır. Yapıların
cephelerinde, süslü ve büyük pencereler yer almaya başlar,
kentte yaşayan soylu burjuvaların evlerinde teraslar ve
balkonlar görülür. Evler ahşapken taşa ve tuğlaya dönüşür. Konuk
odaları ve toplantı odaları ilave olur ve heykeller ile
süslenir. Ağır, ağır yeni bir yaşama biçimi kendini belli
etmektedir. Bu, daha iyi yaşam düşü henüz halka ulaşmamıştır.
Halk, dar sokaklarda ve kapalı yerlerde topluca yaşama
alışkanlığını sürdürmektedir.
|
Bu dönemde şehircilik ilk adımlarını atmaktadır. Tasarlanan
büyük değişiklikler için eski Roma’nın mimarlık ilkeleri ve
sırları incelenerek önerilerde bulunulur.
Yeniden doğuş anlamına gelen Rönesans sözcüğü eski Roma ve Grek
başarılarının yeniden canlandırılmak isteğinin sürecini anlatır.
Rönesans döneminin, yaratıcılığı yenilikçiliği ve canlılığının
asıl yürütücü gücü ise kent insanları, yani bir bakıma
tüccarlardır.
Rönesans’ı bir bütün olarak kabul edebilirsek şu temel
anlayışlara dayandığı, ve onlarla anlam kazandığı görülür:
• Yeryüzü ilgi çekici ve araştırılmaya değer bir yerdir.
• İnsan güçlüdür ve bu gücü ile büyük başarılar elde edebilir.
• İnsanın sürekli faal olması onurlu bir şeydir.
• Gerçek güzeldir.
Rönesans, bir bakıma insanın kendisini ve çevresini yeni bir
algılama ve kavrama biçimidir. Rönesans anlayışına göre
yaşadığımız dünya o kadar ilgi çekici bir yerdi ki, başka
dünyaları düşünmenin ona hazırlık yapmanın pek bir anlamı
olamazdı. Sakin, toplumdan ve dünyevi zevklerden uzak bir yaşam,
hareketli, serüvenler ile dolu ve başarılı bir yaşamdan daha
saygıdeğer değildi. İnsan, tanrının koruyuculuğunda da olsa
zayıf bir yaratık olamazdı.
İnsanın faal olmasına duyulan bu saygı toplumsal ve bireysel
önemli sonuçlar doğurdu. Bir yanda, cumhuriyet rejimini koruyan
Floransa gibi devletlerde yeni bir toplumsal bilinç, yeni bir
”kamuya daha çok hizmet” anlayışı yerleşti. Öte yandan da ortak
sorumluluk anlayışından vazgeçilerek, bireyin yetenekleri ve
potansiyel gücü vurgulandı. Servet tarafından yönetilen dünyada
birey, kendi kaderini belirleyecekti. Erdemli kişi ister
savaşta, ister sanatta, ister devlet yönetiminde olsun, ne
yaptığını bilen, potansiyelinden yararlanarak önüne çıkan
fırsatları en iyi biçimde kullanan, bir bakıma kendi bildiğini
okuyan ve yaptığı her işte en iyisini, en olağanüstüsünü ortaya
çıkaran kişi idi.
Toplumsal ve bireysel alanda görülen bu iç içelik yeni bir
gerçeklik ve nesnellik anlayışını da beraberinde getirdi.
“Gerçek” evrende görülebilen veya dokunulabilen kişi ya da
nesneler olarak ele alındı. Nesnellik ise nesnelerin onları
algılayan her insana aynı görünmesi ve hissedilmesi demekti.
Sanattan ve bilimden beklenen, bu gerçekliği ve nesnelliği
iletmesiydi. Bu büyük uyanış, resimden müziğe, heykelden
mimariye, edebiyattan doğa bilimlerine kadar tüm insan
faaliyetlerinde kendini gösterdi.
Rönesans’ta ve Rönesans’ı takiben XV ve XVI yüzyıllarda
Avrupa’da din alanındaki düşüncelerde ortaya çıkan
değişiklikler, bir yanda batının üstünlüğünün bir nedeni olmuş
öte yandan daha sonraki yüzyılların siyasi tarihi üzerinde çok
önemli etkileri olmuştur. Dini reform Katolik Kilisesi’ne
muhalefet olarak ortaya çıkmıştır. Bu tepkinin başlıca iki
kaynağı vardır. Öncelikle kilise XV. Yüzyıla gelindiğinde
monarkların ve zenginlerin vicdanında sahip olduğu önemi
yitirmişti. Ama aynı zamanda sade vatandaşın da güveni ve inancı
sarsılmıştı. Monarklar ve zenginlerin üstündeki ruhani etkinin
yitirilmesinin ana nedeni, onların içişlerine karışılması ve
iddia edilen genel hükümranlığa ve koyduğu vergilere karşı
çıkılmasıydı. Ancak kilise siyasi mücadele içinde olunan
kuzeydeki Kutsal Roma imparatorluğu ile açıkça işbirliği yapmaya
başladığında monarklar kiliseden ayrılmayı düşündüler. Sade
vatandaşın kiliseye isyanı, temelde dini konulardaydı. Onlar
kilisenin gücüne değil zayıflığına karşıydılar. Güçlülerin
kötülüklerine karşı onları koruyan ve onları örgütleyecek kilise
istiyorlardı.
Almanya da
Martin Luther’in İncil’i yeniden ve özüne daha uygun
yorumlayarak çevirmesi geniş bir kitle tarafından okunarak
benimsenmesi ile bir hareket başladı. Bir yandan Papalıkla
girişilen çatışma dini açıdan Roma'dan kopuşa yol açarken diğer
yandan toplumsal olarak da Protestan köylülerin prenslere karşı
ayaklanmalarına yol açtı.
Protestanlığın Almanya'da yayılmasını takip eden gelişmelerin
sonunda Kutsal Roma İmparatoru Katolik kaldı. Çünkü bir tek
Katolik dünyasında imparatorun anlamı kalmıştı. Bunun üzerine
Almanya’daki Protestan prenslikler Katolik Kutsal Roma
İmparatoruna karşı savaş açtılar Fransa kralı I. Fraçois Katolik
olmasına rağmen bu Protestan birliğini destekledi. Siyasal
çıkarlar, dinsel çıkarların üstüne çıkmıştı. I. François,
Habsburgların evrensel monarşisine karşı Avrupa’da güç dengesini
sağlamak için Protestan prensler ile hatta Osmanlı devleti ile
işbirliği yaptı. Protestan prensleri başlattığı savaşı zaferle
tamamladılar.
Kiliseye karşı gelişen bu Reformasyon hareketinin yanı sıra
kilise içersinde de gelişmeler oluyordu. Kilise içersindeki en
önemli hareket ise kısaca Cizvitler denilen İsa’nın toplumu (Society
of Jesus) tarikatıdır. Bu tarikata bağlı din adamları tüm
güçlerini kilisenin emrine vererek misyonerlik faaliyetleri ile
Hıristiyanlığı tüm dünyaya yaymaya çalıştılar. Cizvitler genel
olarak bilgi düzeyini yükseltmişler ve katolik Avrupa’da
kilisenin itibarını yeniden kazandırmaya çalışmışlar,
Katoliklikle rekabete giren Protestanlığın da uyarıcısı
olmuşlardır. Reformasyon hareketinin önemli sonucu
XVI. Yüzyılda
kilisenin hemen, hemen bugünkü biçimini almasıdır. Papalık bu
tarihten sonra devlet işlerinde ayrı bir dinsel örgüt olarak
faaliyet gösterecektir. Reformasyon hareketinin bir diğer önemli
sonucu ise Avrupalıların ister devlet içersinde olsun ister
devletler arasında olsun Hıristiyanlık üzerinde
anlaşamamalarının laiklik ve modern bilime giden kapıyı
aralamasıdır. Rönesans ve Reformasyon arasındaki karşılıklı
etkileşim Avrupa insanının yaratıcılık potansiyelini arttırmış,
kısaca Avrupa’nın entelektüel ve manevi enerjisini
yükseltmiştir.
XVI. Yüzyıla gelindiğinde modern dünyanın temel özellikleri
Avrupa’da belirginleşmişti. Bu yüzyılla başlayan globalleşme
süreci içinde ise tüm dünyayı kapsayacak şekilde yaygınlaştı.
Yaşanan gelişmeler sonucu Avrupa’nın ulaştığı en önemli
yetkinlik birlikte (global) eylemlerde bulunabilme yeteneğidir.
Avrupa’da
ki yöneticiler ve zenginler hem teknik olarak hem de varlık
olarak uzun mesafeli seyahat yapabilecek ticaret ve savaş
gemilerine sahip olmuşlardı. Top kullanılmaya başlamıştı.
Avrupa, Avrasya kıta kütlesinin en batı köşesiydi ve 1500’lerde
kendine güvenen etkin,canlı bir bölge haline gelmişti.
Avrupalıları deniz aşırı keşifler fikrine haçlı sereleri
alıştırmıştı. Ama şimdi daha donanımlı, daha iyi örgütlenmiş ve
daha saldırgandılar,
Matbaanın kurulmasından sonra ve doğa
bilimlerine olan ilgi ile yeryüzü hakkında bilgiye ve global bir
bakış açısına sahip olmuşlardı. Okyanuslara açılma hevesi ve
yeni yerler keşfi, İspanya ve Portekiz’i üstün duruma
geçirmişti. 1492 de Amerika
kıtasına ulaştı Avrupalılar. Daha
sonra Akdeniz’e alternatif yollar ile Uzakdoğu’ya ulaşıldı. Bu
sayede doğudan gelen malların fiyatlarında büyük düşüşler
olmuştu.
Kolomb ve onu takip eden yıllarda cesur kaptanlar öncülüğü ile
yapılan okyanus aşırı seyahatler ve keşifler Avrupa’nın
zenginliğini ve birikimin arttırırken, Dünya kültürlerini
değiştirmeye başlamıştı.
XVI. yüzyıldan başlayarak, yeni bir bilimsel görüş de
olgunlaşmaya başlar; ilk fetihleri de doğa bilimlerindedir.
Doğa bilimlerindeki parlak kazanımlar, o zamanlar devrimci bir
sınıf olan burjuvazinin çıkarlarına tümüyle yanıt veriyordu. Bu
kazanımlar üretimde birikmiş olan bilgilerin genelleşmesine de
bir canlılık ve hız getirdi. Doğa bilimleri öte yandan
geçerliliği kalmamış feodal rejimin dinsel görüşlerine karşı
burjuvazinin ideolojik mücadelesinde güçlü bir silah oldu.
Dünya üstüne bilimsel bir görüş adına savaş da İtalya'da
başladı; çünkü kapitalizmin ilk tomurcukları orada uç vermişti.
Bu yeni eğilimlerin öncülerinden olan
Nicolas Kues dinin
dogmalarına dayanarak Dünyayı evrenin merkezi yapan
skolastiklerin görüşünü ret etti. Kues, gerçeği tanımak için
gözleme ve deneye başvurmak gerektiğini söyleyerek büyük bir
çağrıda bulundu.
Rönesans'ın büyük dehalarından olan
Leonardo da Vinci de
deneyimin önemini derinden kavradı. "Bilgelik deneyin oğludur"
diyordu. Deneye dayanan bir bilimin uygulamadaki önemine dikkat
çekerek özetle şöyle yazıyordu:"Bilim kumandan, uygulama ise
askerleridir"
XVI. Yüzyıldan başlayarak, astronomi
ve denizcilikteki yoğun
gelişmeler yanıt veriyordu. Gemiciler rotalarını astronominin
ortaya koyduğu veriler ile tayin ediyorlardı. Usturlap ve pusula
geliştirildi. Teleskoplar ve düşey açı ölçen âletler yapıldı.
Evren üstüne veya insanın evrendeki
yeri üstüne olsun, o ana kadar doğru bilinen veya kabul edilen
her şey değişmekte, dünya üzerinde bilimsel bir görüş olgunlaşmakta idi. Skolastik
öğretilere karşı mücadele içinde gelişmişti bu görüş. Bu
mücadelede il devrimi Polonyalı bilgin
Nicolas Kopernik yapar
onu düşünsel alandan Gihardano Bruno
izler.
Kopernik yapıtında Katolik kilisesinin desteklediği dünyanın
evrenin merkezinde ve sabit durduğuna dair kuramı çürüttü.
Bilgin ret edilmez kanıtlar ile Ptolames'un sistemini geçersiz
kıldı. Buna göre Dünya ve öteki gezgenler hem kendi hem de Güneş
etrafında olma üzere çifte hareket içindeydiler. Bu keşifle doğa
bilimleri ilahiyat karşısında bağımsızlığa kavuşuyorlardı.
Kopernik'in sistemi büyük İtalyan Filozofu
Bruno'nun (1548-1600)
kişiliğinde yorulmak bilmez bir izleyici ve yayıcı buldu. Bruno
Kopernik'in ilkelerini geliştirdi ve bir çok bilimsel tahminde
bulundu; çeşitli alandaki buluşlar bu tahminleri doğruladı.
Bruno bir çok gezi yaptı, gittiği her ülkede, evrenin sonsuzluğu
ve dünyaların çokluğunun yanı sıra doğa kanunlarının birliği
öğretisini de anlattı. Ayrıca Bruno şunu söylüyordu:
"Madde
sonsuzdur, sürekli devinim halindedir ve değişmektedir"
Bruno'nun Katolik ilkeleriyle taban tabana zıt görüşleri
Engizisyonun kin ve zulmüyle karşılaştı. Yakalandı, işkence
gördü ve Roma'da diri, diri yakıldı. Ancak Bruno ile ifade bulan
Kopernik'in cesur düşüncelerine kendinden sonra gelen bilginler
sahip çıktı. Danimarka'lı Tycho Brahe, Alman
Johannes Kepler bu
ilkeleri geliştirdiler.
Bunları bir başka devrimci bilim adamı izledi.
Galileo Galilei.
Galileo Galilei (1564-1642) İtalya'nın
Pisa kentinde doğdu.
Felsefe fizik ve matematik okudu. Edebiyata büyük ilgisi vardı.
Pisa ve Padua üniversitelerinde hocalık yaptı.
Kopernik'in
görüşlerini benimsemesine rağmen, başlangıçta Aristotelesçi
sistemi okuttu. Bu arada Keppler'e yazdığı bir mektupta
Kopernik'in görüşlerine çoktan inandığını, ancak onun başına
gelenler nedeniyle bunu açıklayamadığını ifade etmişti. Galileo
bir teleskop yapıp da Jüpiter'in uydularını keşfedince bu
inancını açığa vurur. Bunun üzerine Korpernik'in kitabı,
Engizisyonun yasakladığı kitaplar listesine girer. Ve Galileo
uyarılır. Ama Galileo keşiflerine devam eder, Güneş'in
lekelerini ve Venüs'ün dönmesindeki evreleri bulur. Ancak
kiliseden yana olanlar kendisine savaş açarlar. Öyle ki
Aristotelesçi görüşleri sarsılmasın diye onun teleskopundan
bakmayı bile ret ederler.
Galileo bu gözlemlerinin ardından bu iki farklı görüşü belli bir
taraflılıkla "Evrenin sistemi üzerine iki konuşma adlı yapıtında
anlatır. Kitap hemen yasak edilir. Galieo Roma'ya çağrılır.
Savunduğu Kopernik'in görüşlerinin doğru olmadığına ve bu
görüşleri yaymayacağına yayana rastlarsa da ihbar edeceğin dair
yemin ettirilerek serbest bırakılır. Bu yemin Galieo'yu bilimsel
araştırmalarından alıkoyamamış ancak ömrünün geri kalan dokuz
yılında azap çekmesine yol açmıştır. İkinci büyük yapıtı
olan "İki yeni bilim" adlı kitabını gizlice Hollanda'da
bastırmıştır.
Galileo'nun hayatı kilise ile modern düşünce arasındaki
çatışmanın önemli bir dönüm noktasıdır. Görüntüde bu mücadelede
Galileo Kilise karşısında yenik düşse bile, gerçekte zafer
bilimin olmuştur.
Galileo'nun mahkum edilmesi bilim idealinin
hızla yayılmasına yol açmıştır.
Kaynakça:
• Yüzyılların gerçeği ve mirası Cilt II, Cilt III Server
Tanilli. Adam Yayınları.
• Felsefe Tarihi,Prof. Macit Gökberg, Remzi Kitapevi.
• Düşünce Tarihi, Orhan Hançerlioğlu, Remzi Kitapevi.
• Siyasi Tarih "İlk çağdan 1918'e ", Oral Sander, İmge
Kitapevi.
|