|
RÖNESANS’da Doğa Felsefesİ
Rönesans insanı doğa bilgisi ve doğa felsefesi üzerine de
Ortaçağ anlayışından bambaşka ve yepyeni bir görüş ve çalışmalar
dizisi ortaya koymuş ve bu çalışmalar sonunda da bugünkü modern
doğa bilimimizi yaratmıştır. Rönesans doğa biliminin
getirdiği yenilikleri iyi kavrayabilmek için bu yeniliklerin tam
karşıtı olan orta çağ doğa anlayışını anımsamada
fayda var.
Ortaçağ doğa bilimi
Aristo fiziği,
Ptolemaios astronomisi ve
kutsal kitap öğretileri üzerine kurulmuştur.
Aristo fiziği diye adlandırılan öğreti, Aristo'nun kendi
gözlemleri sonucunda
“olsa, olsa böyle olmalıdır” yöntemi ile ortaya koyduğu
tahminler dizisidir.
Bu öğretisinde Aristo yeryüzü cisimlerini, gökyüzü cisimlerinden
tamamen ayrı bir varlık olarak kabul eder ona göre gökyüzü
cisimleri AITHER (esis) dediği bir maddeden yapılmışlardır,
düzenli ve sonsuz bir hareketleri vardır, tam bir düzgünlük ve
yetkinliğin simgesi olan daireler üzerinde hareket ederler,
gökyüzü tam bir düzenin, yetkinliğin ve sonsuzluğun evrenidir.
Buna karşılık yeryüzü cisimleri ise basit, bayağı, sınırlı
hareketleri olan ve düzensizliği (chaos) temsil eden bir evrenin
varlıklarıdır. Bu yeryüzü dünyasında bütün cisimler “doğal
yerleri” olan konumlara varmak isterler ve hareketleri çizgisel
ve sonludur.
Bu öğretinin çözmesi ve aşması gereken bir sorunu vardı. O da
daha ilk çağlarda yapılan gözlemler sonucu ortaya çıkan
gezegenlerin yörüngelerinden sapma hareketleri idi. Aristo
öğretisinin aksine gökyüzü cisimlerinin yörüngeleri, doğruluk ve
yetkinliğin simgesi olan daire hareketlerinden sapıyorlardı.
Yani yörüngeleri daire şeklinde değildiler.
Bu sorunu çağının önde gelen Astronomi bilgini
PTOLEMAIOS kendi
gözlem ve düşünceleri ile çözmeye çalışmış olmakla bütün orta
çağ boyunca geçerli olacak ARİSTOTELES – PTOLEMAİOS sistemi
kurulmuş oluyordu.
Bu sistemde yeryüzü ortada ve sabit olarak durduğu ve diğer
bütün gökyüzü cisimlerinin onun etrafında döndüğü kabul
edilmekle Hıristiyanlık inançlarına tam bir uyum sağlanmakta
idi. Bundan dolayı da Katolik kilisesince coşku ile kabul
edilmiş, savunulmuş ve hatta kilisenin resmi doğa felsefesi
olarak halk kitlelerine dikte ettirilmiştir.
Bu sisteme karşı ilk düşüncelerin görüldüğü filozof
Alman Nicolaus CUSANUS’ dır. Cusanus alman mistisizminde yetişmiş ve
ölünceye kadar etkisinde kalmış bir düşünürdür. Ama kilisenin
hizmetinde ve skolastiğin içinde yaşıyor ve kardinalliğe kadar
yükseliyor. Doğa üzerine çok çarpıcı görüşleri var. Doğayı bir
evrim süreci olarak kabul ediyor. (oysa skolastiğe göre doğa
olmuş bitmiş, değerce yüksek bir olgudur.) Karşıtların sürekli
olan geçitlerle ortadan kalkacağını düşünüyor, yani bilgilerin
göreceli olduğu gerçeğini buluyor. İnsan nerede bulunursa
bulunsun, ister yeryüzünde, ister güneşte, ister yıldızlarda
bulunsun kendini hep merkezde sanacaktır. Evrendeki her nokta
hem bir merkez hem de çevrede bir nokta kabul edilebilir. Bu da
yeryüzünün evrenin merkezi olmadığını gösterir. Bunlar hep Cusanus ‘un düşünceleri. Cusanus daha da ileri giderek, yer ile
gök cisimlerinin aynı maddelerden oluştuğunu ve aynı yasalara
bağlı olduğunu söylüyor. Bunları ortaya koymakla da bugünkü doğa
anlayışımıza giden ve artık pek uzun olmayan yolun ilk
adımlarını atıyor.
PARACELSUS
da bir alman hekimi Tıpta kazandığı bilgileri doğa
fenomenini
çözmek için kullanıyor. Simya ile uğraşıyor ve olayları
fantezileri ile çözmeye çalışıyor. Önemli yönü bu yolda ki
çalışmaları sonucu bazı kimya esas ve kurallarını geliştirmiş
olmasıdır.
İtalyan TELSIUS
da fantezileri ile çözümlere gitmek isteyen bir
bilgin.
Olumlu yanı deneye tam ve mutlak öncelik vermesidir. Empirizmin
baş temsilcisi olarak tanınır.
Bugünkü doğa anlayışımızın temelini kuran
KOPERNIKUS da bir
alman bilgini. Kopernikus aydın görüşleri, özgür ruhu ve
araştırmacı kişiliği ile tam bir Rönesans insanı. Reformatıon
hareketini desteklediği için güç durumda yaşıyor ve ömrünün
sonları yalnızlık içinde geçiyor. Gökbilimleri üzerine yazdığı “Gökcisimlerinin dönmesi üzerine” adlı yapıtı uzun yıllar
bekletilip, ancak ömrünün son yıllarında yayınlanıyor. O da “bu
yapıt ve bilgilerin fazla ciddiye alınmaması gerektiği bu
çalışmanın bir fantezi ürünü olduğu“ önsözü ilave edilerek .
Böylece kilisenin hışmından kurtuluyor fakat bu önemli yapıt
daha uzun yıllar saklı kalmış oluyordu.
Kopernikus’un yeni öğretisi çok tehlikeli bir öğreti idi. Çünkü
yüzlerce yıllık ve bütün Hıristiyan aleminin inandığı, taptığı
saçma ve boş bir hayal olduğunu ispatlıyordu. Koskoca Katolik
kilisesinin haşmet ve otoritesi bir anda yok oluyordu.
Kopernıkus sisteminde geliştirilmesi gerekli bazı noktalar ve
güçlükler daha sonraları bilginlerce işlenecek ve çözülecektir.
Bu bilginlerden biri de Danimarka'lı
Taycho BRAHE’dir. BRAHE’nin
asıl amacı yeni öğreti ile kilise görüşlerini bir yolunu bulup
uzlaştırmak. Tabii ki bunda pek başarılı olamıyor. Kendisi
döneminin önemli astronomlarından. Kurduğu rasathanelerde
gökyüzünü gözlemliyor ve bu gözlemleri kayıt altına alıyor. Bu
notların ileride Kopernikus sistemini bilimsel temellendirmek
yolunda Keppler'e büyük yararı olacaktır.
TAYCHO BRACHE, nin uzlaştırmacı tutumuna karşın Kopernıkus
öğretisini bütün kalbi ile ve coşku ile savunan ve yayılmasına
çalışan ve bunun karşılığında hayatını veren bir bilgin var ki o
devrin belki en öndeki isimlerinden biri. O da hepimizin
yakından tanıdığı Guardino BRUNO.
1600 yılında kilise engizisyon
meclisi tarafından yakılarak ölüme mahkum edilmiş ve cezası
infaz edilmiştir.
Bruno’ nun suçu Kopernıkus sistemine inanmaktır. Yani dünyanın
güneşin etrafında döndüğünü söylemektir. Ömrü boyunca şiirsel
bir anlatımla bu sistemi desteklemiş, yaymış ne felsefesel ne
bilimsel olarak bu öğretiyi geliştirmiştir. İnsanlık kültür
tarihine ve bütün insanlığın özgürlük ve mutluluğuna yaptığı bu
katkının ödülü, canını yakılarak vermek olmuştur.
Guardino BRUNO hayatını, felsefesini ve getirdiği yenilikleri
anlatmak başlı başına bir konferans konusu olduğu için, bu
Rönesans sembolü bilgin hakkında, kardeşlerimizin de
hoşgörüsüne sığınarak, şimdiye kadar söylediklerimizle
yetineceğiz.
Kopernikus sistemini matematiksel olarak formüllendiren
Alman
bilgini KEPPLER bu başarısını büyük oranla Taycho Brahe’den kendisine
miras kalan gözlem notlarına borçludur. Bu notların da yardımı
ile Keppler kendi adını taşıyan 3 adet denklemi ortaya
koymuştur. Böylece de matematiksel doğa biliminin temeli
atılmıştır.
Matematiksel doğa bilimini Keppler’ den sonra daha da geliştiren
Galileo GALILEI ‘dir. Kopernikus sistemine tamamen inanmasına
karşın, profesörlük yaptığı Pisa ve Padua üniversitelerinde uzun
yıllar Aristo-Ptolemaios sistemini okutmuştur. Engizisyon dan
kurtulmak için kardinaline yeni sistemi yaymayacağını eğer
yayanı görürse onu derhal ihbar edeceğine söz veriyor. Ama diğer
taraftan da kendi yaptığı teleskopu ile Jüpiter’in uydularını
keşfediyor, güneşin lekelerini buluyor. Venüs’ün yörüngesinde ki
evreleri ortaya koyuyor. Fizik üzerine çalışmaları ile hareket
öğretisini, düşme teorisini kurarak bugünkü modern fiziğin temellerini oluşturuyor.
Galile’ nin yasası matematik oranlardır. Her şeyi ölçmek veya
ölçülmeyeni ölçülür hale getirmek onun ana ilkesidir. Doğa artık
bir takım mistik etkilerle değil, fizik hareketleri ile
açıklanmaktadır. Yani ruhun yerini kuvvet almaktadır.
Rönesans devrinin son filozofu
Francis BACON’ dur. Bacon
kendisinden önce gelen bütün bilgileri derleyip, toplamış, bu
bilgileri yaşamın kullanımına sunmuştur. Dünya nimetlerinden
faydalanmak için doğaya egemen olmak gerektiğine, fakat daha
öncede ona itaat edip, onun yasalarını öğrenmek gerektiğine
inanır. Bu öğretisini kısaca “Bilmek egemen olmaktır”
sözü ile özetlemiştir.
Kaynakça:
Dünya Sanat Tarihi, Adnan Turani, Remzi Kitabevi.
Sanatın Öyküsü, E.H Gombrich, Remzi Kitabevi.
Art in Renaissance Italy, J.T.Paoletti& G.M.Radke
Laurence King Publiishing
|