http://www.yankiyazgan.com
Ruh ve bedenin birleştiği yer neresidir? İki ayrı yolun
birbirine kavuştuğu kavşak anlamına bir birleşmeyi kastediyorum.
Birbiri olmadan yapamayan, varlığını diğerinin varlığına borçlu
bu iki sistemin yollarının (zihnimizdeki) ayrılışı ne kadar
eski, bilemiyorum. Ama, ruhun ve bedenin yollarının
birleşmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünürüm. Ruhun düşünceli
hali ile bedenin düşünemezliğini bağdaştırmak için, hatta
kavuşturmak için, neye ihtiyacımız var? Bir kavşağa.. Kavşak,
bence, beyin’dedir. Duygu eylemin dilidir. Eylem eğer bedenin
bir amaçla harekete geçme biçimi ise, duygu o eylemi tetikler.
Yaklaşalım mı, yoksa uzaklaşalım mı, kaçalım mı, yoksa savaşalım
mı, bu ikilemlerin cevabını duygular bulur, bedeni uygun biçimde
hareket ettirir. Bedenin hareketsiz kalması, duraklaması ya da
donakalması da, beyin işlevleri açısından baktığınızda
hareketlerimizi düzenleyen sistemin güdümündedir. Hareketsizlik
de, beyin dilinde bir hareket biçimi sayılır. İkilemleri yaratan
ve cevabını buldurtan “duygu yüklü” durumların başında ise,
korkutan anlar gelir.
Korku, duyguları, dolayısıyla bedeni kolayca ve hızla
harekete geçiren, ya da hareket etmekten vazgeçirerek yerine
sabitleyen, başlıca durumdur. Korku dışındaki duygular için de
benzer özellikleri sıralayabiliriz ama galiba hiç birisi, bu
çerçevede korkunun gücüne erişemez. Korku deyince olumsuz bir
ruh durumu ile bağdaştırdığımız, travmatik, bedensel ve ruhsal
bütünlüğümüzü tehdit edici durumları akla getirsek de, korku
duygusu bereket versin sadece bu tatsız süreçlerle sınırlı
kalmaz. Belki çocukluktan başlayarak hayatımızı etkileyen ana
korkulardan birisi olan “kaybetme korkusu”nu hatırlamalıyız.
Sevdiklerimizi, bizim için önemli olduğunu inandıklarımızı
kaybetme korkusu, dehşet verici bir düzeyde olmadığı sürece,
onlara daha sıkı sarılmamızı sağlar. Dehşet verici olduğunda
ise, hareketsizleştirici etki ağır basar, kopar gideriz.
Duygunun “ruh” ve “beden”i birleştirici etkisi, düşüncenin
yardımı ile bir arada tutucu bir etkiye dönüşür. Düşünce,
eylemin duygusunu “gelecek nesiller” ve “neslin geleceği” için
kaydeder. Ne yaşadıysanız, ne hissettiyseniz, “dil” aracılığıyla
beyninizde kalıcılaşır. Göz, kulak, burun, dil ve deri tek tek
ve bir araya gelerek, dilin ve düşüncenin yetmediği noktada, ya
da düşünceye ihtiyaç duyulmadığında belleğe o anın anısının
görünüşünü, sesini, tadını, kokusunu, dokusunu, ele gelişini
kaydeder. Hayatımızda olan-biteni, aklımızdan geçeni ya da
başımıza geleni, bedenimiz ve ruhumuzun ayrı ayrı, tek tek var
oluşunu gerektirmeksizin (teknik bir deyişle, ruh-beden
dikotomisini gereksizleştirerek), tek bir bütünün değişik
parçaları şeklinde korunan geçmişimiz, ruh ve beden ayrılığına
bellekte son verir. Ruh ve beden arasındaki ayrılığın bittiği
yer olan bellek, beynin yaşadığımız anların bilincine varmamızı
sağlayan kritik noktaları ile sıkı bağlar içindedir. Farkına
varma’dan sorumlu tek bir beyin bölgesi var demek zor olsa da,
vazgeçilmez rolü olan prefrontal alan, ruh ile beden’in
birleşmesinde belleğin beyindeki varlık alanı olan hipokampus’u
destekler. Beden çevreden gelen sinyalleri (korkutucu bir bakış,
ya da baştan çıkarıcı bir adım...) beynin durum değerlendirme ve
karar verme sistemlerine iletmek için hormonlardan yararlanır.
Stres hormonları, üremeye özel hormonlar dış dünyadaki
değişikliklere ilk tepki olarak ortaya çıkarken, çevredeki
değişiklik süreklilik kazandıkça, bu hormonal ilk tepki beyin
dokusunda (ve diğer beden dokularında) değişiklikler yapacak, iz
bırakacak moleküler dönüşümü sağlar. Genler de harekete geçmek
için zaten kendilerini aktifleştirecek birisini
beklemektedirler. Yaşanan, nasıl ve ne kadar farkına vardıysak
öyle ve o kadar iz bırakır. Oluşan iz, sonuçta bir veya birkaç
proteinden ibaret gözükse de, ruh’un kaydı bedensel tutulmuş
olur. Alın size bir birleşme, bir kavuşma daha...
Ruh, bedendeki değişimlerin adını koymayı daha küçük bir
bebekken öğrenmiştir. Bebekken bir arada olan ruh ile beden, biz
büyüyüp de yeryüzündeki durumumuzu anlamaya çalıştıkça,
birbirinden ayrıymış gibi algılanmaya başlar. Kendimizin,
bedenimizin farkında oluşumuza “ruh” dersek, “ruh”un kendimizi
somutlaştırma, elle tutulur kılma ihtiyacının ve arzusunun
karşılığı “beden” olur. Ruh’un bir bedene ihtiyacı olduğu gibi,
bedenin de bir ruha ihtiyacı vardır. En azından bir ayna
niyetine...
Zaman geçip, hayat yaşandıkça, çevremize bedenimizin verdiği
cevaplar, yaşananların sözlü, sesli, görüntülü, kokulu, dokulu
kayıtlarının bellekte yerleşmesini sağlar. Hormonlar bir yandan
duyguların bedeni amaca dönük harekete geçirmesini sağlarken,
beden ile bellek arasındaki ilişkide, yaşananları
kalıcılaştırıcı etki yaparlar. Bu etkiyi en çok hangi duygu
doğurur? Yine, korku. Ruh ile bedeni bir arada tutan, ya da
ayrıldıklarında tekrar bir araya getiren, beden ruh
“dikotomi”sini en çok ortadan kaldırabilen duygu olan korku,
bellekteki kayıtların sabitleşmesini, stres hormonlarının
doğrudan etkisi ile (anıları kalıcılaştıran proteinleri
ürettiren genleri aktifleştirir) sağlar. Korkutucu durumları
daha iyi hatırlamamız, daha zor unutmamız bundan olsa gerek. Ruh
ile beden arasındaki ikiliği gidermek, dikotomiyi aşmak için,
“korkmak” iyi gelebilir, diyebilir miyiz? Korkutmayalım
kendimizi. Korku kendimizi toplamamıza, ruhumuz ile bedenimizi
bir araya getirmeye yarar. Korkuya saygı duymaya değer. Bir
ikinci kuvvetli duygu olarak, sevgi aklınıza gelebilir. Ama
sevgi de, ancak kaybetme korkusu ile beraber olup, tutku
mertebesine ulaştığında, ruh ile bedeni bir araya getirici, bir
arada tutucu etkisini gösterir.
Geleceğimizi düşünmeyi, başkaları için, yeryüzü için
kaygılanmayı, hayatı dert etmeyi korku sağlar. Yaşadığımızı fark
etmek için korkarız. Korkabilen insanlar, korkak olmazlar. O
zaman, korkabiliyorsanız, ruhunuz bedeninize kavuşmuş diyebilir
miyiz, düşünmeye değer. Ruhumuz bedenimizin farkına varır;
ayrılmazlığını kabul eder. Dikotomi biter.