e-mail    
denizce@denizce.com
 





Dost Köşesi
Ağız Tadı
Anı Köşesi
Besteciler
Boğaziçi Yalıları
Bulmaca / Oyun
Büyüklere Masallar
Çevre / Deprem
Fıkra Köşesi
Gezelim Görelim
Güncel
Güvenlik / Sağlık
Hukuk / Mevzuat
Kitap
Kültür/Sanat
Marinalar
Medya / Web / Link
Meteoroloji
Nerede Ne Yenir ?
Sigorta
Şiir Köşesi
Yazarlar-Yerli
Yazarlar-Yabancı
  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım

 Ruh ve Bedenin Kavuşması

Prof. Dr. Yankı Yazgan    

 

 

http://www.yankiyazgan.com    

Ruh ve bedenin birleştiği yer neresidir? İki ayrı yolun birbirine kavuştuğu kavşak anlamına bir birleşmeyi kastediyorum. Birbiri olmadan yapamayan, varlığını diğerinin varlığına borçlu bu iki sistemin yollarının (zihnimizdeki) ayrılışı ne kadar eski, bilemiyorum. Ama, ruhun ve bedenin yollarının birleşmesinin kaçınılmaz olduğunu düşünürüm. Ruhun düşünceli hali ile bedenin düşünemezliğini bağdaştırmak için, hatta kavuşturmak için, neye ihtiyacımız var? Bir kavşağa.. Kavşak, bence, beyin’dedir. Duygu eylemin dilidir. Eylem eğer bedenin bir amaçla harekete geçme biçimi ise, duygu o eylemi tetikler. Yaklaşalım mı, yoksa uzaklaşalım mı, kaçalım mı, yoksa savaşalım mı, bu ikilemlerin cevabını duygular bulur, bedeni uygun biçimde hareket ettirir. Bedenin hareketsiz kalması, duraklaması ya da donakalması da, beyin işlevleri açısından baktığınızda hareketlerimizi düzenleyen sistemin güdümündedir. Hareketsizlik de, beyin dilinde bir hareket biçimi sayılır. İkilemleri yaratan ve cevabını buldurtan “duygu yüklü” durumların başında ise, korkutan anlar gelir.

Korku, duyguları, dolayısıyla bedeni kolayca ve hızla harekete geçiren, ya da hareket etmekten vazgeçirerek yerine sabitleyen, başlıca durumdur. Korku dışındaki duygular için de benzer özellikleri sıralayabiliriz ama galiba hiç birisi, bu çerçevede korkunun gücüne erişemez. Korku deyince olumsuz bir ruh durumu ile bağdaştırdığımız, travmatik, bedensel ve ruhsal bütünlüğümüzü tehdit edici durumları akla getirsek de, korku duygusu bereket versin sadece bu tatsız süreçlerle sınırlı kalmaz. Belki çocukluktan başlayarak hayatımızı etkileyen ana korkulardan birisi olan “kaybetme korkusu”nu hatırlamalıyız. Sevdiklerimizi, bizim için önemli olduğunu inandıklarımızı kaybetme korkusu, dehşet verici bir düzeyde olmadığı sürece, onlara daha sıkı sarılmamızı sağlar. Dehşet verici olduğunda ise, hareketsizleştirici etki ağır basar, kopar gideriz. Duygunun “ruh” ve “beden”i birleştirici etkisi, düşüncenin yardımı ile bir arada tutucu bir etkiye dönüşür. Düşünce, eylemin duygusunu “gelecek nesiller” ve “neslin geleceği” için kaydeder. Ne yaşadıysanız, ne hissettiyseniz, “dil” aracılığıyla beyninizde kalıcılaşır. Göz, kulak, burun, dil ve deri tek tek ve bir araya gelerek, dilin ve düşüncenin yetmediği noktada, ya da düşünceye ihtiyaç duyulmadığında belleğe o anın anısının görünüşünü, sesini, tadını, kokusunu, dokusunu, ele gelişini kaydeder. Hayatımızda olan-biteni, aklımızdan geçeni ya da başımıza geleni, bedenimiz ve ruhumuzun ayrı ayrı, tek tek var oluşunu gerektirmeksizin (teknik bir deyişle, ruh-beden dikotomisini gereksizleştirerek), tek bir bütünün değişik parçaları şeklinde korunan geçmişimiz, ruh ve beden ayrılığına bellekte son verir. Ruh ve beden arasındaki ayrılığın bittiği yer olan bellek, beynin yaşadığımız anların bilincine varmamızı sağlayan kritik noktaları ile sıkı bağlar içindedir. Farkına varma’dan sorumlu tek bir beyin bölgesi var demek zor olsa da, vazgeçilmez rolü olan prefrontal alan, ruh ile beden’in birleşmesinde belleğin beyindeki varlık alanı olan hipokampus’u destekler. Beden çevreden gelen sinyalleri (korkutucu bir bakış, ya da baştan çıkarıcı bir adım...) beynin durum değerlendirme ve karar verme sistemlerine iletmek için hormonlardan yararlanır. Stres hormonları, üremeye özel hormonlar dış dünyadaki değişikliklere ilk tepki olarak ortaya çıkarken, çevredeki değişiklik süreklilik kazandıkça, bu hormonal ilk tepki beyin dokusunda (ve diğer beden dokularında) değişiklikler yapacak, iz bırakacak moleküler dönüşümü sağlar. Genler de harekete geçmek için zaten kendilerini aktifleştirecek birisini beklemektedirler. Yaşanan, nasıl ve ne kadar farkına vardıysak öyle ve o kadar iz bırakır. Oluşan iz, sonuçta bir veya birkaç proteinden ibaret gözükse de, ruh’un kaydı bedensel tutulmuş olur. Alın size bir birleşme, bir kavuşma daha...

Ruh, bedendeki değişimlerin adını koymayı daha küçük bir bebekken öğrenmiştir. Bebekken bir arada olan ruh ile beden, biz büyüyüp de yeryüzündeki durumumuzu anlamaya çalıştıkça, birbirinden ayrıymış gibi algılanmaya başlar. Kendimizin, bedenimizin farkında oluşumuza “ruh” dersek, “ruh”un kendimizi somutlaştırma, elle tutulur kılma ihtiyacının ve arzusunun karşılığı “beden” olur. Ruh’un bir bedene ihtiyacı olduğu gibi, bedenin de bir ruha ihtiyacı vardır. En azından bir ayna niyetine...

Zaman geçip, hayat yaşandıkça, çevremize bedenimizin verdiği cevaplar, yaşananların sözlü, sesli, görüntülü, kokulu, dokulu kayıtlarının bellekte yerleşmesini sağlar. Hormonlar bir yandan duyguların bedeni amaca dönük harekete geçirmesini sağlarken, beden ile bellek arasındaki ilişkide, yaşananları kalıcılaştırıcı etki yaparlar. Bu etkiyi en çok hangi duygu doğurur? Yine, korku. Ruh ile bedeni bir arada tutan, ya da ayrıldıklarında tekrar bir araya getiren, beden ruh “dikotomi”sini en çok ortadan kaldırabilen duygu olan korku, bellekteki kayıtların sabitleşmesini, stres hormonlarının doğrudan etkisi ile (anıları kalıcılaştıran proteinleri ürettiren genleri aktifleştirir) sağlar. Korkutucu durumları daha iyi hatırlamamız, daha zor unutmamız bundan olsa gerek. Ruh ile beden arasındaki ikiliği gidermek, dikotomiyi aşmak için, “korkmak” iyi gelebilir, diyebilir miyiz? Korkutmayalım kendimizi. Korku kendimizi toplamamıza, ruhumuz ile bedenimizi bir araya getirmeye yarar. Korkuya saygı duymaya değer. Bir ikinci kuvvetli duygu olarak, sevgi aklınıza gelebilir. Ama sevgi de, ancak kaybetme korkusu ile beraber olup, tutku mertebesine ulaştığında, ruh ile bedeni bir araya getirici, bir arada tutucu etkisini gösterir.

Geleceğimizi düşünmeyi, başkaları için, yeryüzü için kaygılanmayı, hayatı dert etmeyi korku sağlar. Yaşadığımızı fark etmek için korkarız. Korkabilen insanlar, korkak olmazlar. O zaman, korkabiliyorsanız, ruhunuz bedeninize kavuşmuş diyebilir miyiz, düşünmeye değer. Ruhumuz bedenimizin farkına varır; ayrılmazlığını kabul eder. Dikotomi biter.


Prof. Dr. Yankı Yazgan'a teşekkürlerimizle

Denizce

02.07.2009