Denizce
    
e-mail
 
denizce@denizce.com
 

  

  



Dünya
Atmaca
Böğürtlen
Datça Florası
Deniz Minareleri..
Doğal Klimalı Evler
Ekolojik Sistem
En Yakın Mars
Mars 2007
Sulak Gezegen Mars
Evsel Atıksular
Gediz'in Güzelleri
Gelincikler
İklim Dinamikleri
İklim Geleceğimiz
İstanbul'da İlkbahar
Karaca
Kardelen
Karıncalar
Kasırga Nasıl Oluşur
Kelebek
Kış Güneşi
Kış Uykusu
Kurutulan Dünya
Kül ve Ekmek
Küresel Isın.Pay.
Lale
Mağaracılık
Mantarın Rengi
Meyve Çiçekleri
Nar, Mazı Meşesi
Pil
Sedir A.ve Gemicilik
Sonbaharın Renkleri
Suya Aşık Kuşlar
Türkiye Doğası
Yaban Koyunu
Yapraklar
Zakkum

  Ana Sayfa Yelken Su Altı Denizcilik Toplumsal Hobiler
 
  Ayın Güzeli
Bağlar
Denizci Dili
Faydalı Bilgiler
Püf Noktası
Resim Galerileri

Sık kullanım 

 

  Rüzgarın Yelesi

Akgün Akova    

 

Atlar, Türklerin tarih ve coğrafya kitaplarının her sayfasında dört nala koştururlar.

Bolayır’a giderseniz bir gün, ayçiçeklerinin küçük güneşler gibi tarlalara düştüğü bir yolun yakınında Namık Kemal’in mezarını göreceksiniz. Vatan şairinin hemen yanı başında türbeyi andıran bir mezar daha vardır. İçeri girip gözünüz karanlığa alıştığında, başı sarıklı sandukayı fark edeceksiniz. Orada yatan, Rumeli Fatihi olarak anılan Süleyman Paşa’dır. Süleyman Paşa sonsuz uykusunda yalnız değildir. Bir yanındaki mezarda ‘lalası’, diğer yanında ise, şimdi sıkı durun, ‘atı’ yatmaktadır. Paşa, öğretmeni ve onu yıllarca sırtında taşıyan emekçisi ile birlikte yan yanadır. Osmanlı tarihi, atlarla sahiplerinin vefa yüklü öyküleriyle doludur. Lala Şahin Paşa’nın atları da, Karacaahmet’te onunla yan yana yatarlar. Genç Osman, çok sevdiği Sisli Kır adlı atı için saray bahçesinde ona bir mezar yaptırmıştır.

 

Kanatlı Atlar

At, Türklerin tarihinde gerçek bir emekçidir. Kaşgarlı Mahmud, “At, Türkün kanadıdır” der. Pegasus bu sözü kıskanır mı, bilmem! Ama Orta Asya’daki şamanlık dönemlerine kadar giden kanatlı at öyküleri olduğunu biliyoruz. Öyle ki, atlar ölen bir yiğidi öbür dünyaya götürüyor ya da oradan yeryüzüne geri getiriyorlardı. Herkesin birleştiği nokta, atın ehlileştirilmesinin MÖ 4000-3500 yıllarında Orta Asya bozkırlarında Proto-Türk toplumları tarafından başarıldığıdır. Dünyanın bilinen ilk halısı olan ‘Pazırık Halısı’, bir buzulun içinde bir atın sırtında bulunmuştu. Göçer Türklerin kadınları da iyi biniciydiler, hatta bebelerini bile, gerektiğinde at sırtında emziriyorlardı. Bu dönemlerde Türkler at eti yediler, at sütünden yaptıkları kımızı içtiler.

‘Ata sporu’ diye tanımladığımız sporlar arasına yerleştirdiğimiz bir atlı oyun vardır: Cirit...

II. Mahmud tam bir cirit hastasıydı! Hem seyretmeye, hem de oynamaya bayılıyordu. 1816’da kıran kırana geçen bir cirit mücadelesinde Harem ağalarından Şuayip Ağa attan düşerek ölünce, rakip takımlar arasındaki gerginlik altı ay sonra doruğa çıktı. Bir cirit karşılaşmasında Harem ağaları ve Seferliler oyun için değil, intikam için birbirlerine girince, oyunu yarıda kestiren Padişah bir daha da cirit oynatmadı.

 

Kahramanların Atları

Tarihe şöyle bir bakın, atsız kahraman var mı? Köroğlu’dan Zaloğlu Rüstem’e, Battal Gazi’den Büyük İskender’e kadar gerçek ya da hayali kahramanların hepsi atlarıyla birlikte anılırlar. Ağrıdağı Efsanesi adlı yapıtıyla bize bir “dil baharı” armağan eden Yaşar Kemal, Ahmet’le Gülbahar’ın aşkını ölümsüzleştirirken, Beyazıt Paşası Mahmut Han’ın atını Ahmet’in kapısına gönderir. Ahmet kapısından ayrılmayan ve kimin olduğunu bilmediği bu atı üç kere salsa da, at geri gelir. Koşumlarından bellidir ki, at “şunun bunun” atı değildir. Töreye göre, üç kere saldığı halde üçünde de geri dönen at, artık Ahmet’e yadigardır. Ama Mahmut Han töreyi hiçe sayacak ve atını isteyecektir. Sonrası mı? Sonrasını Ağrıdağı Efsanesi’nde okuyabilirsiniz!

Sonra bir gün atlar, kitaplardan koşarak çıkıp istasyondaki bir ressamla karşılaştılar! Yoksa ressam mı onlarla çayırda karşılaştı? Ya da ışığın altında çarpıştılar mı desek? Her ne ise, karşılaşma ya da çarpışma, Orhan Peker resim sanatına, ‘Atlar’ dizisiyle olağanüstü güzellikte imzalar attı. Atlar için diyordu ki: “İlkin sırtlarına atılan yamalı kilimlerde, boyunlarındaki mavi boncuklarda beni resim yapmaya çeken bir şey oldu herhalde. Ne var ki konu beni salt resim yönünden etkilemekle kalmaz, bir şey söylemeye iter...”

At deyince neler neler gelir insanın aklına! Faytonlar, at arabaları, süvari alayları, Truva atı, Alaçatı’ya adını veren Alaca At, Kars’ta Ani’de kışın kızakları çeken atlar, Veliefendi Hipodromu, sütçü beygirleri, aygırlar ve kısraklar, Karacabey Harası, Güzel Atlar Ülkesi Kapadokya, jokeyler, Arap atları, atlı tramvay, Beyoğlu’nda kurulan ilk at hastanesi, ahırlar, at biçimindeki mezar taşları, Ömer Seyfettin’in ‘Kaşağı’ adlı öyküsü, nalbantlar, koşumlar ve eyerler, üzengiler, kişnemeler, tımarlı sipahiler, taylar, Malakan atı, safkan, sağrı, Hititlerden kalan tarihin ilk at eğitim kitabı ‘Kikkuli’nin At Kitabı’ ve daha niceleri...

 

Atların Dört Nala Koştuğu Şiirler

Atlar dörtnala koşarken şairler de boş durmadılar, rüzgârın yeleleri için şiirler yazdılar. Bu satırların yazarı da, bir gün lisedeki Tarih dersinde öğretmenine Malazgirt Savaşı’nda kaç atın öldüğünü sormuş ve yanıt olarak sıkı bir azar işitmişti. Oysa o, atların savaşlarda en az cengaverler kadar önemli olduğunu söylemeye çalışmıştı yalnızca! Yıllar sonra şöyle bir şiir düştü bir kitabına:

amca
amca atına sorsana
o bilir
kaç at ölmüş Malazgirt Savaşı’nda

arabacının hacıyeşili gözlerine
gökdelenin on beşinci katından seslendi çocuk
ve yaşlı adam
kılkeçe heybesinden
eski püskü tarih kitapları çıkararak
doldurdu atının yem torbasına...

 

Ve başka bir gün bir İlhan Berk şiirinde aşklara, atlara ve dağlara rastladı, sevindi:

...Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları.

 

Bence içinden atlar geçen şiirlerin en güzeli, soyadında yılkı atları gezinen Fazıl Hüsnü Dağlarca’dır. Bu yazıyı, o şiirle, ‘Bağışlama’ ile bitirelim ve yorulan atlara su verelim:

Atlar insanları sever
At gibi sevdim seni.
Atlar uzakları sever
Upuzundum.
Atlar çoğulu sever
Çoğalmıştır uluslar uluslarla hep.
Atlar
Bağışlar duyuyor musun geçtiği atları.

 

Yazı - Foto: Akgün Akova     

   Kaynakça:
   SkyLife
- Aralık 2006

 

Akgün Akova ve
Fatih Pınar
'a teşekkürlerimizle

Denizce

25.11.2010