|

Atlar, Türklerin tarih ve coğrafya kitaplarının her
sayfasında dört nala koştururlar.
Bolayır’a giderseniz bir gün, ayçiçeklerinin küçük güneşler
gibi tarlalara düştüğü bir yolun yakınında Namık Kemal’in mezarını
göreceksiniz. Vatan şairinin hemen yanı başında türbeyi andıran bir
mezar daha vardır. İçeri girip gözünüz karanlığa alıştığında, başı
sarıklı sandukayı fark edeceksiniz. Orada yatan, Rumeli Fatihi
olarak anılan Süleyman Paşa’dır. Süleyman Paşa sonsuz uykusunda
yalnız değildir. Bir yanındaki mezarda ‘lalası’, diğer yanında ise,
şimdi sıkı durun, ‘atı’ yatmaktadır. Paşa, öğretmeni ve onu yıllarca
sırtında taşıyan emekçisi ile birlikte yan yanadır. Osmanlı tarihi,
atlarla sahiplerinin vefa yüklü öyküleriyle doludur. Lala Şahin
Paşa’nın atları da, Karacaahmet’te onunla yan yana yatarlar. Genç
Osman, çok sevdiği Sisli Kır adlı atı için saray bahçesinde ona bir
mezar yaptırmıştır.
Kanatlı Atlar
At, Türklerin tarihinde gerçek bir emekçidir. Kaşgarlı Mahmud,
“At, Türkün kanadıdır” der. Pegasus bu sözü kıskanır mı, bilmem! Ama
Orta Asya’daki şamanlık dönemlerine kadar giden kanatlı at öyküleri
olduğunu biliyoruz. Öyle ki, atlar ölen bir yiğidi öbür dünyaya
götürüyor ya da oradan yeryüzüne geri getiriyorlardı. Herkesin
birleştiği nokta, atın ehlileştirilmesinin MÖ 4000-3500 yıllarında
Orta Asya bozkırlarında Proto-Türk toplumları tarafından
başarıldığıdır. Dünyanın bilinen ilk halısı olan ‘Pazırık Halısı’,
bir buzulun içinde bir atın sırtında bulunmuştu. Göçer Türklerin
kadınları da iyi biniciydiler, hatta bebelerini bile, gerektiğinde
at sırtında emziriyorlardı. Bu dönemlerde Türkler at eti yediler, at
sütünden yaptıkları kımızı içtiler.

‘Ata sporu’ diye tanımladığımız sporlar arasına
yerleştirdiğimiz bir atlı oyun vardır: Cirit...
II. Mahmud tam bir cirit hastasıydı! Hem seyretmeye, hem de
oynamaya bayılıyordu. 1816’da kıran kırana geçen bir cirit
mücadelesinde Harem ağalarından Şuayip Ağa attan düşerek ölünce,
rakip takımlar arasındaki gerginlik altı ay sonra doruğa çıktı. Bir
cirit karşılaşmasında Harem ağaları ve Seferliler oyun için değil,
intikam için birbirlerine girince, oyunu yarıda kestiren Padişah bir
daha da cirit oynatmadı.
Kahramanların Atları
Tarihe şöyle bir bakın, atsız kahraman var mı? Köroğlu’dan
Zaloğlu Rüstem’e, Battal Gazi’den Büyük İskender’e kadar gerçek ya
da hayali kahramanların hepsi atlarıyla birlikte anılırlar. Ağrıdağı
Efsanesi adlı yapıtıyla bize bir “dil baharı” armağan eden Yaşar
Kemal, Ahmet’le Gülbahar’ın aşkını ölümsüzleştirirken, Beyazıt
Paşası Mahmut Han’ın atını Ahmet’in kapısına gönderir. Ahmet
kapısından ayrılmayan ve kimin olduğunu bilmediği bu atı üç kere
salsa da, at geri gelir. Koşumlarından bellidir ki, at “şunun bunun”
atı değildir. Töreye göre, üç kere saldığı halde üçünde de geri
dönen at, artık Ahmet’e yadigardır. Ama Mahmut Han töreyi hiçe
sayacak ve atını isteyecektir. Sonrası mı? Sonrasını Ağrıdağı
Efsanesi’nde okuyabilirsiniz!

Sonra bir gün atlar, kitaplardan koşarak çıkıp istasyondaki
bir ressamla karşılaştılar! Yoksa ressam mı onlarla çayırda
karşılaştı? Ya da ışığın altında çarpıştılar mı desek? Her ne ise,
karşılaşma ya da çarpışma, Orhan Peker resim sanatına, ‘Atlar’
dizisiyle olağanüstü güzellikte imzalar attı. Atlar için diyordu ki:
“İlkin sırtlarına atılan yamalı kilimlerde, boyunlarındaki mavi
boncuklarda beni resim yapmaya çeken bir şey oldu herhalde. Ne var
ki konu beni salt resim yönünden etkilemekle kalmaz, bir şey
söylemeye iter...”

At deyince neler neler gelir insanın aklına! Faytonlar, at
arabaları, süvari alayları, Truva atı, Alaçatı’ya adını veren Alaca
At, Kars’ta Ani’de kışın kızakları çeken atlar, Veliefendi
Hipodromu, sütçü beygirleri, aygırlar ve kısraklar, Karacabey
Harası, Güzel Atlar Ülkesi Kapadokya, jokeyler, Arap atları, atlı
tramvay, Beyoğlu’nda kurulan ilk at hastanesi, ahırlar, at
biçimindeki mezar taşları, Ömer Seyfettin’in ‘Kaşağı’ adlı öyküsü,
nalbantlar, koşumlar ve eyerler, üzengiler, kişnemeler, tımarlı
sipahiler, taylar, Malakan atı, safkan, sağrı, Hititlerden kalan
tarihin ilk at eğitim kitabı ‘Kikkuli’nin At Kitabı’ ve daha
niceleri...
Atların Dört Nala
Koştuğu Şiirler
Atlar dörtnala koşarken şairler de boş durmadılar, rüzgârın
yeleleri için şiirler yazdılar. Bu satırların yazarı da, bir gün
lisedeki Tarih dersinde öğretmenine Malazgirt Savaşı’nda kaç atın
öldüğünü sormuş ve yanıt olarak sıkı bir azar işitmişti. Oysa o,
atların savaşlarda en az cengaverler kadar önemli olduğunu söylemeye
çalışmıştı yalnızca! Yıllar sonra şöyle bir şiir düştü bir kitabına:
amca
amca atına sorsana
o bilir
kaç at ölmüş Malazgirt Savaşı’nda
arabacının hacıyeşili gözlerine
gökdelenin on beşinci katından seslendi çocuk
ve yaşlı adam
kılkeçe heybesinden
eski püskü tarih kitapları çıkararak
doldurdu atının yem torbasına...
Ve başka bir gün bir İlhan Berk şiirinde aşklara, atlara ve
dağlara rastladı, sevindi:
...Seni düşündükçe
Gül dikiyorum elimin değdiği yere
Atlara su veriyorum
Daha bir seviyorum dağları.
Bence içinden atlar geçen şiirlerin en güzeli, soyadında
yılkı atları gezinen Fazıl Hüsnü Dağlarca’dır. Bu yazıyı, o şiirle,
‘Bağışlama’ ile bitirelim ve yorulan atlara su verelim:
Atlar insanları sever
At gibi sevdim seni.
Atlar uzakları sever
Upuzundum.
Atlar çoğulu sever
Çoğalmıştır uluslar uluslarla hep.
Atlar
Bağışlar duyuyor musun geçtiği atları.
Yazı - Foto: Akgün Akova
Kaynakça:
SkyLife - Aralık 2006
Akgün Akova ve
Fatih Pınar'a
teşekkürlerimizle
Denizce

25.11.2010
|
|