| |
www.yankiyazgan.com
Saçmalamak
İsabetli Karara Engel Değil: Kahneman, Psikoloji Deneyleri ve
Nobel Ekonomi!
“İnsanlar karışık, riskli durumlarda, karar verirken, tercih
yaparken pek öyle her zaman mantıklı ve akılcı davranmazlar.”
Peki, nasıl karar verirler? Bu (belki de bize pek âşikâr gelen)
gözlemi yapıp, ve ardından gelen sorunun cevabının peşine düşen
iki deneysel psikolog, Amos Tversky ve Daniel Kahneman, riskli
ve belirsiz koşullarda karar ve tercih süreçlerini deney
ortamına taşımak için “kumar” ve “bahis”i seçtiler. 1970’li
yıllarda, hemen her öğleden sonra Kudüs’ün kafelerinde buluşup,
saatlerce konuşan iki kafadar, yeni bahisler türetip, bu
bahislerde kim nereye oynardı sorusunun cevabını da kendileri
vererek binlerce karar örneği geliştirdiler.
Mantıklı ve hesapişi ekonomi dünyasına, psikolojinin,
zihinsel mekanizmaların, bahislerin, insan aklının oynaklığının,
belirsizlik ve rasgeleliğin girişinden sorumlu tutulan Kahneman
10 Aralık 2002’de Stockholm’de Ekonomi Nobelini teslim aldı.
Tversky, 1996’da ölmeseydi; yanında olacaktı belki de.
Tamam mı, Devam
mı?
Yarışmalardaki “tamam mı devam mı” kararlarına benzeyen bir
durum, ikilinin teorilerini kurarken geliştirdikleri deneylerde
kullandıkları bahislerine bir örnek:
Yüzde 80 olasılıkla 4,000 dolar kazanabileceğiniz bir bahisi
mi tercih edersiniz; yoksa kurasız çekilişsiz 3,000 doları alır
gider misiniz? “insanlar” yüzde 80 garantili parayı alıp
gidiyor!
Peki, yüzde 20 olasılıkla 4,000 dolar kazanabileceğiniz, veya
% 25 olasılıkla 3,000 dolar kazanabileceğiniz iki bahisten
hangisini oynamayı tercih ederdiniz, dense “insanlar” n’aparlar?
Olasılıklar birbirine yaklaşınca, ya da bir taraftaki kesinlik
ortadan kalkınca, risk almaya başlarlar: Yüzde 65, 4,000
dolarlık bahse girmeyi tercih ediyor.
Tercih, garantili kazançla garantisiz daha fazla kazanç
arasında olduğunda, tercih açık farkla sağlam kazanç yönünde.
Kahneman ve Tversky bunu riskten kaçınma olarak tanımlamaktalar.
Kaybetme her durumda olası olunca, iki kayıp olasılığından
birisini seçme durumunda ise, risk alıcı davranış artıyor;
kazanma olasılığı düşük ama meblağı büyük olana meylediveriyor
“insanlar”.
Bahisler karar
araştırmalarının meyve sineğidir. Nedir bu bahis, kumar merakı diyenlere Kahneman’ın cevabı
basit: Genetikte drosophila (meyve sineği) neyse, Karar
teorisini oluştururken de bahisler bizim için öyle oldu.
Drosophila’ları lise biyoloji derslerini hakkıyla okumuş olanlar
hatırlar; göz renginin (ve her türlü mendeliyen kalıtımın) temel
ilkelerinin çözülmesinde kullanılan hayvan modeli. Tversky ve
Kahneman bu eğlenceli ortaklığa girdiklerinde, birisi (DK)
Princeton’da, öteki (AT) Stanford’da sona eren ilginç bir
akademik hayatın henüz başlarındaydılar. Kahneman, bir deneysel
psikolog olarak Nobel Ekonomi ödülüne layık görülmesini anlamaya
çalışırken, ekonomi dergilerinde yayın yapmış olmalarının
belirleyici olduğunu belirtiyor. Karar alma alanındaki
çalışmalarını önceleri klasik bilimsel dergilerde yayımlarken,
1979’da Econometrica’da önemli bir makale yayımladılar.
Psikoloji ve ilgili disiplinlerdekiler için sıradan olabilecek
bir çok görüş, ekonomi alanında beklediklerinin üzerinde etki
yarattı.
Ekonomi başta
hesapta yoktu.
Bahis problemleriyle başlayan araştırma çizgileri, karar verme
ve durumu değerlendirme deneyleriyle genişledi. Davranışın
deneysel yöntemlerle araştırılması sonucu elde edilen bilgilerin
çizdiği pek de “mâkul” davranmayan karar alıcı insan modeli,
ekonomi alanında genel kabul görmüş, rasyonel ve mantıklı
davranan, kendi çıkarlarını gören ve kollayan insan modelini
sarstı. “Bize öyle geldiği için öyle” kabul ettiğimiz bir çok
şeyin “öyle” olmadığını ekonomi alanına kabul ettiren Kahneman
ve Tversky, ilgilerini ekonomi alanıyla sınırlamamışlardı. Her
ikisinin de 1980lerin sonundan başlayarak kendi başlarına ama
birbirlerinden tümüyle kopmaksızın sürdürdükleri araştırmalar,
siyaset, tıp, gündelik hayat ve mutluluk gibi birbirinden uzak
gözüken, ama karar mekanizmalarının iyi-kötü aynı ilkelere
sadakatle işlediği alanlara yayıldılar.
Tversky’nin 1996’daki vakitsiz ölümünden birkaç ay önce,
beraberce yayına hazırlamaya koyuldukları ve Kahneman’ın 2000’de
tamamladığı “Choices, Values and Frames” (Tercihler, Değerler ve
Çerçeveler” diye geçici bir Türkçe başlık koyacağım) kitabının
önsözünde Kahneman, çalışmalarını dört başlıkta özetliyor:
Her etken
kararları aynı şekilde etkilemez. Birincisi, kararlar diğer etkenlerden her zaman eşit “ağırlık”ta ve
doğru orantılı etkilenmiyorlar. Tercihlerimizi yapış sıramız,
önceki durumdan sonrakine nasıl geçildiği belirleyici; örneğin,
bir bahisteki olasılığın %39’dan % 40’a “1” puanlık artışı, %
0’dan % 1’e olan “1” puan ile eşit değil. Bu arada, bunu daha
önce kimse söylememiş mi diye iç geçirenlere, Thaler ya da
Allais gibi benim de yeni tanıştığım isimleri söyleyebilirim.
Kahneman’ın özelliği, apaçık olan durumları basit deneysel
yöntemlerle kanıtlamış olması. Yerin bir çekimi olduğunun
hesaplanması nasıl bizim yerçekimi ile ilişkimizi
değiştirmediyse, burada da âdeta bir doğa yasasının
keşfedilişindeki apaçıklık (eh, tabii ki öyle olacak) ve
çarpıcılık (adam nasıl akıl etmiş ya!) zihnimizin işleyişini pek
değiştirmiyor; sadece farkediyoruz.
Satmıyorum işte
! Riskten
kaçınma olarak tanımlanan ikinci kuramsal sonuç, kazanç olası
olduğunda riskten kaçanların, kayıp olası olduğunda riske
koştuğunun kanıtlanması. (Yazının girişindeki bahis örneğini bu
kuramsal sonuçla ilişkili olarak tekrar okuyabilirsiniz.)
Kahneman’ın “kaçan kuş büyük olur” (ya da “eldeki bir kuş daha
bir kuştur daldaki iki baykuştan”/Brecht-Can Yücel) gibisinden
tercüme edilebilecek bu etkiye bir örneği Richard Thaler’dan
aktarma: Bir şarapçı dükkanına gittiniz. Dükkan sahibi,
yıllanmış bir şaraba 200 dolar verdiğiniz halde, şarabı size
satmıyor. Ama siz ona aynı şarabı götürüp satmaya kalksanız, 100
dolar bile vermiyor.
Vermek mi zor,
almak mı zor?
Temel ekonomik varsayımlara aykırı gözüken aradaki farktan
Kahneman’ın çıkardığı sonuç şu: Klasik teori, şaraba sahip olmak
ya da olmamak üzerinden kararı açıklardı. Oysa, burada, değişim,
faydayı belirliyor: Vermek mi zor, almak mı zor? Bir kere ikisi
eşit değil. Vermek, almaktan daha yüklü; çünkü kaybetme riskini
getiriyor. Kayıptan (ve riskten) kaçınma, statükoyu muhafaza
gibi mekanizmalar kazancı sağlama alma yönünde, satıcının şarabı
elinde tutmasını doğuruyor. Bireyin beyninde, vermek ve almak
arasındaki ilk çekilmenin izini bebeklikte takıntıların ortaya
çıktığı zamanlar sürersek (yok, Kahneman bu şekilde dağıtmıyor
meseleyi, ben öyle yapıyorum), hangi şarapçılar ellerindekini
satmazı ben size söyleyeyim. Bebekliğinde kabızlık problemi
çekip, yemek seçmiş olanlar. Bir başka yazıda, bu spekülasyonun
hesabını veririm!
Meseleyi nasıl
gördüğüne bakar?
Kahneman’ın kitabının girişindeki üçüncü katkı alanında,
çerçevenin önemine değiniyor. Soruların içinde sunulduğu ve
bizim soruyu/karar nesnesini anlamak amacıyla içine
yerleştirdiğimiz çerçeve, meseleyi görüşümüzü olduğu gibi
etkileyebilir. Cevapları birbirinin aynısı, ama farklı bir
şekilde “dillendirilmiş” iki soruya insanlar, birbirinden
bambaşka şekilde yaklaşıyorlarsa, aslında, bunda şaşacak bir şey
yok. İnsanlar böyledir, diyor Kahneman. “Dün dündür, bugün
bugündür”e varacak kadar “duruma göre” karar veriyorsak, kimin
ne karar vereceğini, neyi seçeceğini hiç anlayamayacak mıyız? O
kadar da değil belki, ama, insanoğlu kendini pek yormaz, neyi
nasıl sunarsan öyle beller, genellikle. “Tutarlılık bekleme
ondan...” demeye getiriyor sanki, “işi nihilizme vardırmak
istemem ama” dese de.
Kalıplar bazen
işe yararsa da, doğru karara katkıları pek yoktur.
Karşılaştığımız durumları içine oturttuğumuz (ve öylece
bellediğimiz bu) çerçeveler, genellikle, kafamızın içinde yıllar
boyunca oluşmuş (veya oluşturulmuş) bazı kalıplardan ibarettir.
Bu kalıplar hızlı düşünmemiz gereken durumlarda, otomatik karar
vermemizi sağlayarak işimizi kolaylaştırıyor. Ama bazen bu
kalıplar, durumu “doğru” görmek zorlaştırdığı ölçüde, “doğru”
karar vermek de giderek imkansızlaşır. Bilginin nasıl sunulduğu,
çerçevenin nasıl düzenlendiği, aynı verilerin yorumunu
farklılaştırabiliyor. Olayların ne tür bir çerçevede ortaya
çıktıkları, onları nasıl gördüğümüzü belirlemekte. Yanılmayı,
göz göre göre yanlış karar vermeyi bu çerçevenin yanlış
değerlendirilmesine bağlayabiliriz.
Açıkçası, herkesin en doğru kararı verebildiği bir durumun ne
kadar mümkün ve hayatla bağdaşır olduğu da tartışmalı. Bir çok
kişinin karar alırken meseleye yaklaşımında, pek ayağı yere
basmayan, aşırı güvenli, içinde olduğu durumun geçmişle
bağlantısını fazla tahlil etmeksizin (“geçmişi unutarak”),
kararının birkaç sonraki basamaklara etkisini de (akıl etse
bile) doğru hesap edemeksizin karar vermektedir. Yanlış
kararların doğru sonuçları olması vs gibi olasılıklar ise, bu
tartışmanın konusu değil!
Hatırladığımız
ağzımızda kalan taddır: Bir durumda, tam o anda nasıl hissettiğimiz ile nasıl
hissetmiş olduğumuz (o duruma ilişkin oluşan kararımız)
arasında dağlar kadar fark olabiliyor. Kahneman’ın tasarladığı
bir çok deneyde, kişilerin bir durum hakkında sonradan
verdikleri kararda, o anda bildirdikleri algının doğal sonucu
olan kararı vermek bir yana, tam tersi sonuca varabildikleri
ortaya konmuş. Tıbbi müdahelelerden bir örnek: 10 dk süren
canyakan bir tıbbi müdahele. Bir grubu müdahele bittikten sonra
2 dk süreyle müdahele ortamında (müdahele sürüyormuş gibi, ama
can yakıcı bir şey yapmaksızın) tutuyoruz, bir grubu ise biter
bitmez odasına götürüp rahat ettiriyoruz. İlk grup 12 dakika
süreyle ortamda kalmış oluyor, canı yanmaksızın fazladan bir 2
dakikası var. İki gruptakilerin de ciddi biçimde canı yanıyor.
Akşama soruyoruz: Yarın aynı müdahele tekrarlansın mı? Mantıklı
cevap daha uzun süre kalanların “aman Allah muhafaza” demesi..
Tam tersi oluyor: İlk gruptakilerin, eklenen iki dakika
sebebiyle müdaheleye ilişkin acı anıları hafiflemiş oluyor.
Hatırlanan, en yüksek noktadaki his ile (burada “acı”) en
sondaki hissin ortalaması (peak-end effect). İlk gruba acı
hissinin olmadığı bir “son iki dakika” verildiği için acı hissi
ortalaması öbür gruptan daha az, ve müdaheleyi daha olumlu
hatırlayarak, kararını müdahele lehinde veriyor. Sürecin nasıl
bittiği, sürecin bütünündeki hissi etkiliyor. Mutlu son ya da
uğurlama efekti de denebilir. Ağızda kalan lezzet gibi. Bu
yazıyı da, tadı kaçmadan burada kesmek gibi.
Okurlara Not: www.aciksite.com da yayımlanan metinden
kısaltılarak hazırlanmıştır.
www.yankiyazgan.com
Prof. Dr. Yankı Yazgan'a
teşekkürlerimizle
Denizce

|
|